Archive for the ‘masuniyetler’ Category

auschwitz’den sonra

14 Ocak 2017

 

 

Geçtiğimiz pazar günü -22 dereceydi Auschwitz. Mahkumların mavi çizgili kıyafetleri tek bir şeyi kanıtlıyor, bu acımasız soğuğun da kıyımın bir parçası olarak tasarlanmış olduğunu. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü bu cümleden olarak anlamaya çalışmak dahi açıklayıcı olabilir. Çünkü, onlar aslında “mahkum” değildiler, giymek zorunda bırakıldıkları şey de “kıyafet” değildi. Ama, bu basit düzeyde bile dil, gerçeği dile getirmenin çok uzağına düşüyor. Hatta, uzağına düşmenin de ötesinde gerçeği infilak ettiriyor.

Hal böyleyken konuşmaya devam ediyoruz -buna artık ya da yine de bir konuşma denebilirse. Tıpkı, kesilen insan saçlarından dokunan şeye halı, içinde insan cesetlerinin yakıldığı yere fırın diyip diyemeyeceğimiz meselesi gibi. Bu durumda hala birbirimizi anlıyor olmamız (anlıyor muyuz?) bir sorun ya da hatta bizzat sorunun kendisi olsa gerek. Susmak da aynı sebeple mümkün değildir elbette. Jean Amery’nin duyduğu acıyı, zamanın geçtiği için geçerek her şeyin geride bırakılabileceği düşüncesinin kabul edilemezliğini, bu noktada anlayabiliriz sanırım.

Suç ve Kefaretin Ötesinde‘nin kederli ve bir o kadar açık zihinli cümleleri yankılanıp durdu zihnimde lager’ları gezerken. Alt edilmişliğin üstesinden gelmeyi denemek zamanı ve dili katedebilmeyi gerektirir; mevcut düşünce konvansiyonlarını alt edebilmeyi. Gidimli dilden ve düşünceden sakınmak, başka bir deyişle. Amery, tüm bunlardan dolayı, “Auschwitz’den sonraki dünya”ya inanmadı. Hayatta kalmıştı, ama yine de aslında gerçekten kurtulduğuna inanmadı. Uzun yıllar sustuğunu, sonra çokça konuştuğunu biliyoruz, ikisi de olmadı. Geriye pek mühim sorular soran ağrılı denemelerini bıraktı yine de.

Agamben’in işaret ettiği noktayla doğrudan ilişkilidir bu sorun: Uygarlığın temsili şehir değil toplama kampıdır. Bir köşesinden baktığımız lager’larıyla sakin ve düzenli bir kasabaya benzeyen “ölüm fabrikası”. İnsan’ın gerçek sembollerinden birisi de, cellat ya da kurban olarak, bu ölüm fabrikasının mensuplarında bulur karşılığını. Belki, en çok da “Musellman” olarak.

Kampta gördüğümüz her şey, 9 Ocak’ta kaybettiğimiz Zygmunt Bauman’ı da yad etmeyi gerektiriyor. Holocaust’un “modernliğin meşru bir sakini” olduğunu söylemişti Bauman. Soykırımın örgütlenmesindeki sistematik akılsallık Bauman’ın  Modernite ve Holocaust‘ta ısrarla üzerinde durduğu meseleydi. Dehşetin incelikle tasarlanmasının değil yalnızca, ona imkan veren görev duygusunun oluşturulmasında ve daha da ötesinde ahlaki kayıtsızlığın  yaratılmasında merkezi bir rolü vardır akılsallığın.

Goya’nın ünlü tablosunun tersyüz edilmiş halini düşündürür Auschwitz bize. “Akıl uyuyunca canavarlar uyanır” sözünün antitezini kanıtlar: Canavarları uyuttuğunda aklın kendisi bizzat en büyük canavar olarak uyanır. Bauman bu hesaplaşmadan kaçamayan düşünürlerden biriydi.

 

Reklamlar

louis

25 Ocak 2015

IMG_3894

 

 

“tuz kokan geceler dur dedi/durdum bekliyorum, gelme”  -gülten akın

le quattro volte

13 Ağustos 2013

yavrukeci

“buradaki özgül bakış açımızdan insanın tanımlarından biri sinemaya giden hayvan olabilirdi.”

giorgio agamben -çvr.ulus baker

* * *

le quattro volte, sözsüz bir film -ama hayır, sessiz değil. sözcükler girmiyor araya yalnızca.

başka bir dünyanın mümkünlüğünü bir de böyle düşünmek gerek, diye geçti aklımdan filmin sonunda.

kültür ve doğa. insan ve hayvan. zaman. ölüm. ve hayat…

“gelenek” dediğimiz şey, ölü bir ideolojik miras değil zamanın, doğanın ve ölümün yeniden deneyimlendiği bir “tekrar” olarak düşünülebilir.

google çeviri aletine göre “le quattro volte”nin “dört kez” anlamına gelmesinin ima ettiği “döngü” de, bu açıdan, yerinde olsa gerek.

“tekrar”, evet, ama nietzsche’den sonra bilindiği gibi, ölü bir biçimin muhafazası ile özdeşliğin ya da aynı olanın tekrarı anlamında değil.

beden, zaman ve mekan ilişkisini yeniden düşünmek, dinsel olsun seküler olsun “insan merkezciliğin” ötesine geçmek zorundayız, diyebiliyorum bunları düşünürken.

agamben, açıklık‘ta “insan ve hayvan” meselesini gündeme getirirken, haklı olarak bu sorunu -insanın insanlığı ile hayvanlığı arasındaki çatışma sorununu- belirleyici ve bütün çatışmalara hükmeden bir politik sorun olarak kaydediyor.

geçmişten bugüne “ilerleyen” politik dünyanın “felaketi” de, tam bu noktada yeniden düşülebilir -ya da düşünülmek zorundadır, kesinllikle.

heidegger’in -agamben’in de tartıştığı- bilinen ayrımı: hayvan bir dünyada yaşar, insanın ise bir dünyası vardır. hala sorunlu bir ayrım bölgesindeyiz.

insanın bir dünyasının olması ile kendisini dünyanın “sahibi” ya da “efendisi” sayması/kılması arasındaki bağı kesmek nasıl mümkündür sorusu önümüzde duruyor.

sanatın ve politikanın ortak hattı bu olsa gerek. olmuş olduğu, olmuş olacağı ve/ ya da olabileceği haliyle, “insan oluş”.

gezi olayının “bir kaç ağaç meselesi” olması, tam da bu yüzden mühim.

hayal perdesi’nin 35.sayısında zeynep gemuhluoğlu’nun “teknoloji ve şiir arasında: devir” yazısı bakın demeyi unutmuşum, ekleyeyim.

filmin “yavru keci”si seslenip duruyor zihniminde hala.

_____

edit: baştaki alıntının kaynağı olan yazıyı hep ulus baker’in diye okumuşum bu vakte kadar, giorgio agamben yazısıymış. çeviri de olsa bir “ulus baker yazısı” olmuş metin ama referansı düzelteyim hemen.

yağmurdan önce

03 Kasım 2012

Milcho Manchevski’nin Yağmurdan Önce (1994) adlı filmi, görselliği ve müzikleriyle insanın ruhuna nüfuz eden bir hüzne sahip; ışığın ve gölgenin kadraja alınma biçimi, odaklanılan ayrıntıları ve yağacağı söylenen yağmur imgesiyle başarıyor bunu. “Politik olan” ile “kişisel olan” arasında kurduğu ilişkiyle -ideolojik sorunlarıyla birlikte- tartışmaya değer bir niteliğe sahip ayrıca. Bununla birlikte filmin, esas olarak zaman kurgusuyla karakteristik özelliğini kazandığını söyleyebiliriz.

Sinemada zamanın kullanımının, sinema sanatının belirleyici niteliği olduğunu söylemek mümkün. Çünkü, en başta, “kurgu” dediğimiz şeyin imkanlarını ve sınırlarını belirleyen ögedir zaman. Zaman algısı kültürün ve uygarlığın yapılanışına damgasını vurur, bilginin ve düşüncenin olanaklılık koşullarını belirler. Felsefe, zamanı kategorik olarak anlamaya çalışır, edebiyatsa anlatının zamansal biçimlendirilişiyle hikayesinin gerçeklik düzeyini yapılandırır. Sinema sanatı, her iki yönü görsellikle bireşim halinde ortaya koyar. Filmin zamansal kurgusu, bu nedenle, filmdeki hikayenin/hikayelerin zamanından daha farklı bir boyuttadır. Bu da, her zaman, kurgunun görünür olandan daha fazla -epistemolojik ve ontolojik düzlemlerde- içerimlere sahip olduğu anlamına gelir.

* * *

Yağmurdan Önce filminde zamanın kurgulaşı, artık seyircinin bilmediği bir örnek değilse de -ilk elden İnnurati’nin Aşklar ve Köpekler’ini, Tarantino’nun Ucuz Roman’ını kaydedebiliriz-, kendine has özellikler barındırıyor. Bir cinayet hikayesi, sondan başlayarak geriye doğru gitmek üzere tamamlanan bir çember şeklinde kurgulanmaktan öte, farklı bir zamansallık söz konusudur burada. Puzzle’ın parçalarını birleştirerek elde edilecek görüntüler toplamından farklıdır bu kurgu; bir tür dairesellik söz konusudur, sonunda ortaya bir tamamlanmışlık çıkar, ancak kapanan bir çevrim değildir yine de zamanın alımlanışı. “Başlangıç” aslında “son”dur buna göre, son’a vardığımızda ise başlangıç noktasındayızdır ve -artık- her şeyin anlamı değişir.

Filmin sonunda başlangıç noktasına döndüğümüzde, bir mobius şeridini katetmiş gibiyizdir. “Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir” sözü, filmin zaman kurgusunun formülünü de veriyor bu yanıyla. Artık, hikayenin anlamı parçalarının toplamından daha fazla bir şeydir. “Yağmur yağacak, sinekler ısırıyor” sözü başlangıcı ve sonu birleştirir, ancak çember kapanmamıştır; bizzat filmin kendisi –hayatın anlamı, insan gerçekliği ve dünyanın politik çehresine dair soruları ve- kurgulanma biçimiyle izleyicinin doğrusal algısında bir gedik açar. Zaman katedilmiş, “başlangıç” ile “son” aynı noktaya gelmiştir; hikayenin önümüze çıkardığı pek çok sorunun cevabını bulmuşuzdur, ancak zaman durmaz, filmin sonu hayatın başlangıcına ilişir. Kadrajın dışında “başlangıç” ve “son” yoktur belki de.

Yağmur imgesi de, bu kurgu içinde yerini bulur. Filmin başında ve sonunda, bir tür “sonsuzluk” vurgusuyla, hem gelen kötü olayların habercisi, hem de kurtuluş iması içerir yağmur. Döngüsellik, evet, ama her şeyin başka türlü olabilirliğini de içerecek şekilde yapılandırılmıştır ‘süreç’. “Gökyüzüne bak,” der Alex yere düştüğünde, “yağmur yağacak”. Orası, filmin başında rahibin genç rahibe, “bak orada yağmaya başladı bile” dediği yerdir. Yağmurdan önce, her şey çoktan olmuştur fakat yine de neyin nasıl tamamlanacağının ucu açıktır. Kafkavari bir umut-umutsuzluk gerilimi içerir yağmur imgesi bu yanıyla. Bir “yazgı” söz konusudur sanki: Olmuş olan her şey yalnızca olmuş olduğu gibi olacaktır, ancak hiçbir şey de basitçe önceden belirlenmiş bir neden-sonuç ilişkisinin zorunlu sonucu olarak anlaşılmaz yinede.

* * *

“Sözcükler”, “Yüzler”, “Fotoğraflar” şeklinde adlandırılmış üç ayrı bölümden oluşuyor film. Üç bölüm, son ile başlangıcın “birleştiği” noktada bir bütünlük kazanıyor, zamansal olarak olaylar birbirine bağlanarak hikaye tamamlanıyor. Üç ayrı bölümde anlatılan olaylar zamansal olarak birbiri içine geçerilerek çizgisel ve doğrusal olmayan bir anlatım oluşturulmuş. Önce ile sonra’nin yer değiştirdiği bir anlatım.

Başka başlıklarla da filmi değerlendirmek mümkün. Ve hatta gerekli. Savaş ve barış, toplumsal hayatın ve uygarlığın derinliklerinde saklı duran şiddet, “biz” ve “onlar”, sanatın politik doğası, hayat, suç ve masumiyet, sorumluluk ve aşk, taraf olmak ya da tarafsızlık. Her biri kendi başına film üzerinden konuşulabilecek meseleler. Özellikle “taraf olma” meselesi filmin politik muhtevasının çekirdeği sayılabilir. Türkiye gündemi açısından da oldukca güncel sorunlardır bunlar; açlık grevleri, Suriye ile savaş konusu, “kürt sorunu”nda yine ve yeniden imha ve inkar yaklaşımında kilitlenmiş olan devlet politikası, toplumda giderek derinleşen kopuş hali tartışmayı ahlaki ve politik bir sorun olarak her geçen gün canlı kılıyor. Dolayısıyla, filmin ideolojik-politik içerimlerinin, açık ya da dolaylı önermelerinin hem sorgulanması, hem de -güncel bir sorun olarak- değerlendirilendirilmesi mümkün.

* * *

Görünür düzeyde filmin belirgin bir savaş karşıtı söylemi, Balkanlar’da olacakları öngören uyarıcı bir bakışı, özellikle de entelektüel dünyayı sorumluluğa ya da daha doğrusu sorumluluğu üzerinde düşünmeye çağıran etik bir boyutu var. Yanı sıra, ideolojik-politik bir sorgulama ile baktığımızda, dilin ve estetiğin sanıldığı gibi masum olmadığını anlayacağımız, sorunun nasıl tarif edildiğinden nasıl görünürleştirildiğine, neyin gösterildiğine ve nasıl gösterildiğine dair, tetikte durmayı zorunlu kılan sorunlara çarpılacaktır.

Bu yanıyla ilkin, Zizek’in, Kusturica’nın Yeraltı filmiyle birlikte Yağmurdan Önce’yi de –Said’in Şarkiyatcılık’ı ile anoloji kurarak- “Balkancılık” bağlamında değerlendirdiği eleştiriyi hatırlamak yerinde olur sanıyorum (“Çokkültürcülük ya da Çokuluslu Kapitalizmin Kültürel Mantığı“. “Batı liberalizmi”ne ve onun “çokkültürcülük” anlayışına eklemlenme, dahası bizzat bu batılı bakışa uyarlanmış filmler olduğunu söyler Zizek. Yağmurdan Önce filmi büsbütün böyle görülebilir mi tartışılır belki; “barış sadece istisnadır” sözü gibi siyasetin doğası hakkında gücelle sınırlı olmayan bir sorgulama yönelimi de söz konsudur filmin, ama yine de Zizek’in yürüttüğü tartışmayı akılda tutmak, ideolojik uyarılarını gözardı etmemek anlamlı olacaktır.

İkinci eleştiri ise, Zizek’in itirazlarıyla aynı çizgi üzerinden ve yine esas olarak Kusturica’nın Yeraltısı‘nı hedefleyen daha sert Ulus Baker’in değerlendirmesidir(“Yeraltından Notlar“). Ulus Baker, Yeraltı’nın estetik ve ideolojik olarak anatomisini çıkarır ve kesin çizgilerle politik eleştirisini yapar. Yazısının sadece sonunda kısaca bahsedilir Yağmurdan Önce filminden. Angalopoulos’un Ulis’in Bakışı’yla birlikte, Yeraltı‘na yöneltilen aynı eleştirinin muhatabıdır her iki filmde. Yine de, ince bir çizgiyle ayrır bu iki filmi Ulus Baker, “savaşın sunumu” ve “barış pazarlamacılığı” konusunda Ulis’in Bakışı “daha ayık”, Yağmurdan Önce ise “daha sorgulayıcı”dır. Baker’in temel eleştirisi, savaşın “neredeyse doğal bir afet”, bir tür “kader” gibi kurgulanması ve bu kurgunun ideolojik-politik dayanaklarıyla ilgilidir.

* * *

Kendi hakikatine ulaşmak için insan cehennemi tercih etmek zorundadır bazen. Bazen mi? Belki de böyledir hep. Alex, cehenneme geri döndüğünde hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu söyler, ama yine de herşey değişmiştir. Bakışı değişmiştir çünkü, zaman katedilmiş, hayat yaşantılanmıştır. Yıllar önce geride bıraktığı kadının oğlu “O bizden biri değil” der öfkeyle. Her şey başka türlü olabilirdi elbette, ancak insan “kendi”nden kurtulamaz, şu ya da bu yönde attığı her adım ile gerçek’in çağrısına bir cevap olarak gerçekleştirir yazgısını. Angelopoulos’un Ulis’in Bakışı’nı da düşündürüyor film bazı yönleriyle; özellikle, “eve dönüş” hikayesi, “Balkanlar” üzerinden ‘insan gerçekliği’ne bakma denemesiyle.

Çember yuvarlak değildir, bir eşik gibidir ‘yağmurdan önce’ başlangıç ile son arasında, zaman bükülür, başladığınız ve bitirdiğiniz yer aynı değildir…sesler ve sessizlikler, yüzler, yüzleşmeler, şimdi ve geçmiş, sözcükler, fotoğraflar…zaman asla durmaz…her derdin ilacı olması da, hiçbir derde -gerçekte- deva olmaması da belki bu yüzden…insan oluş hikayesinin hep yeniden başlaması, her karar anında, yeniden….

Her “eve dönüş hikayesi” ev’in ve dönüş’ün imkansızlığıyla yüzleşme denemesidir belki….

kedi

29 Nisan 2010

kullanılan renkler ve ifade biçimiyle çok sevdiğim bir kedi figürü bu.  mehmet siyah kalem adını araştırırken bu figürün de ona ait olduğuna dair bilgiyle karşılaşınca şaşırmıştım biraz. daha önceden rastgelmiş ve sevmiştim bu figürü, ama merak edip araştırmamıştım kim yapmıştır, nerede ne zaman yapılmıştır. figür siyah kalem’e mi ait kesin olarak bilmiyorum yine, doğrulayabilecek bir kaynak yok elimde. “insanlar ve cinlerin ustası” addedilen siyah kalem‘in kim (ve hatta kimler) olduğu bir efsane gördüğüm kadarıyla. peri’den duymuştum ilk ismini ve hakkındaki bilgileri. louis’in tıpkı bu figürdeki gibi bir duruşu ve bakışı var. özellikle camı açtığımda, eskiden ciceklik olan tahta pervaza çıkar, iyice gevşeyene kadar tetikte böyle dururdu. kuşlara, ağaçların üzerinde ve aşağıda olan bitenlere merakla ve dikkatle bakardı. bazen sepetinde, minderinde de halka gibi kıvrılır yüzünde böyle bir ifade yüzüme bakardı. bir anlama çabasında olurdu sanki. soru sormayan ama yaptığım herşeye dikkat kesilmiş bir halde. rüyamda öyle bakıyordu yine. uyandığımda da bakmaya devam etti bir süre daha.

“sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna”

04 Mart 2010

her adın bir rengi varmış ve kaçakkova’nın rengi siyahmış, yeni ögrendim. “tam kaçak oldun, nerdesin?” diye soran mektupları okurken, anlıyorum iyiden iyiye karanlığa gömüldüğümü. simsiyah. bir kayboluş tasarımıyla yitip gittiğimi gecede. sözsüz kalışımı açıklayacak sözcüklerde bulamıyorum işte. çekik gözlü garson kız, sormadan koyuyor önüme dolu bira bardağını, yeni bir mum takıyor mumluğa, yakmıyor. onaylıyor adımı sessiz bir anlaşmayla sanki.  siyah, bir renk değildir diye düşünüyor belki. gülümsüyor giderken. karanlık bir aynayım ben olsa olsa, uçurumlarla sırlanmış. içimde uğuldayan bakışlardan anlıyorum bunu. uzun zamandır yazamıyorum, yine yazamayacağım. ne kadar sürer bilmiyorum. sözcüklerle içimde olan bitenler arasındaki derin uçurumu sisler bürüyor çünkü. yazıda beliren ben’le benim aramdaki fark meselesi değil. “bir elma tadı gezdiriyorum kafamda/anlaşılması güç bir elma tadı“(cansever) mesela, nasıl anlatmalı, bilmiyorum. ya da bir sancı, saplanıp kalmış göğsümün orta yerine. ama bir özür borcum var mektuplara. başka bir biçimle beni bekleyen kendi gölgeme doğru giderken,  büsbütün karanlığa gömülüyorum, sessiz, bir özür borcum var. yıkımlardan geçiyorum, yıkımlar bırakıyorum geride. acılar ve ağrılar. yaşamak ağrısı bu, belkide. belkide dirim. yepyeni bir yenilgiye hazırlanıyorum böylece, yepyeni bir yıkılışa. olur olmaz şeyler kanırtıp duruyor icimi, durup bir söze başlayacak olsam anlaşılmaz uğultulara dönüşüyor sesim. bırakıyorum sözcükleri öyle. bırakıyorum hükümleri, yargıları. korunaksız, kara sıfatları yakıştırıyorum kendime. biraz daha kararıyor adım. biraz daha karanlık. sessiz kalmakla biliyorum önce bir kaygı, sonra bir kızgınlık haline geliyorum giderek. herkes icin. suçlu çıkıyorum bütün hesaplarda.  “sesim soğuk bir sis/ ve gittikçe grileşen dalgınlıklar oluyor“(ahmet telli), susuyorum. bir süre daha, ne kadar bilmiyorum. yazsam da yazmasam da bir. ne söylesem eksik kalacak herşey. nasıl desem yanlış. sonra. belki. belki yine gelirim.

mektup

11 Aralık 2009

sevgili endişeliperi’den bir mektup aldım, sakin ve berrak bir su gibi akan, bir dolu konuyu çok ince işlenmiş dantelalar gibi birbirine baglayan, beni çok sevindiren bir mektup.  aklımda dolandırıp duruyorum kelimelerini, cümlelerini. sindirip sakinleşip bir cevap yazmadan önce, hem herkese haber etmiş olayım bu çok güzel mektubu, hem de kendisine teşekkür edeyim istedim buradan.

ahmet uluçay’a sevgiyle….

30 Kasım 2009

evet, “bir azmim hikayesi“ydi hayatı…

“karpuz kabuğundan gemiler yapmak”tı önemli olan ya da “koltuk değneklerinden kanat yapmak”, değil mi usta…..

değil mi…

sevgiyle…..

 

 

boklu şiir hadisesi

27 Mayıs 2009

Hadise üçbeş kişinin atışmasıyla geldi geçti, memlekete akşamdan sabaha patlayan birbirinden kışkırtıcı gündemler dayanmazken, aklı başında insanların boktan mevzularda kalem oynatması olacak iş değil zaten. Ben yine de, şiire bokun bulaşması dolayısıyla ortaya çıkan küçük hadiseyi anmadan edemeyeceğim. Belki bizim için küçük şiir için büyük bir hadisedir sözkonusu olan! Ya da tersi!

Bir vakitler ‘felsefi şiir hadisesi’nden söz etmiştik, kendi kendini kategorize eden bir  poetikanın anlamını ve anlamsızlığını ve bunun şiir düşüncesine ne getirdiğini/ve götürdüğünü konuşmuşya çalışmıştık yorumlarda. Geçtiğimiz haftalarda arama motoruna ‘şiir’, ‘bok’, ‘boklu şiir’ gibi şeyler yazanların epey bir kısmı bu yazıya uğrayınca uyandım ben de konuyu. Konudan haberim olmuştu ama esas olarak bu ilgi dolayısıyla anladım hadisenin derinliğini. Türk şiirine bok bulaşmıştı. Üstelik bokunda felsefeyle bir bağı vardı.

Türk şiirine bok bulaştı deyince, şiir severlerin ilk elden tisintiye kapılacaklarını anlamak zor değil. Bokun şiiiri olsa olsa şiirin bokunu çıkarmak olacaktır bu düşünceye göre. Ama hadise sanıldığı kadar basit değil. Kısa süren değinilere bakıldığı zaman bile anlaşılacaktır, ‘bokun şiirde ne işi var‘ tepkisinin yerinde olmadığının. Şiirin neliğine dair, neyin şiir olup olamayacağına dair, duygulanımlarımızı güzelleyip yüceltmek yerine midemizi bulandıran dizelerin şiir olup olamayacağına dair, bir bütün olarak bir şiir poetikasının nitelikleri ve şiirin abject‘le ve hepsinden öte hakikatle ilişkisine dair meseleler uç verir sağından solundan; bokun kendisi de sanıldığı kadar basit bir mesele değildir çünkü.

Şimdi bu yazdıklarımı okuyanlar, her boka burnumu sokmama bir felsefi kılıf uydurduğumu düşüneceklerdir. Hadiseye konu olan şiirin tamamını görmediğim halde olaya el attığım için, itiraz etmem zor. Yine de bu hadise etrafında değinmek istediğim bir kaç noktayı dillendirmeden geçmeyeyim.

Örneğin,  ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Kundera’nın söylediği, “kitsch, bokun kesin reddidir” sözünün bir hikmeti varsa eğer, onu buraya dahil edebiliriz sanıyorum. Bu anlamda kitsch, insanın varoluşunu şekillendirmek üzere, bir sınır üzerinden köktenci bir şekilde dışarı atılan ‘kabul edilemez herşey‘in bastırılmasıyla elde edilen zihinsel durumdur. Bir zihin durumu! Bokun reddi, burada, Kundera’nın da işaret ettiği gibi, ‘ölümü perdelemek için kullanılan bir paravandır‘ en temelde. Bu bağlantı biçimi, çok kurcalamadan bile söyleyecek olursak,  şiire bulaşan bokun çoktan düşünceye bulaştığını ve konunun hayli  ‘ağır’ bir konu olduğunu gösterir. Benliğin, üstbenliğin, “aşkın”lığın ve dolayısıyla “içkin”liğin yapılanışında sıçmanın (entelektüalize edersek ‘dışkılama’nın) yeri sorusunu gündeme getirir bu; sonradan “bokun reddi” olarak dolaysız bir şekilde görünmezleşerek hayatlarımızı dahil olan yapılanmanın anlaşılmasının bir yolu buradan geçer.

Yapısalcılıktan sonra, psikanalizin ve felsefenin kesişme noktalarında bu tartışmaların şekillendiğini söyleyebilir ve Lacan’a, Derrida’ya işaret edebiliriz ilk elden. Ama daha derinlikli tartışmalar feminizm içinden gelmektedir, ki Kristeva’nın ismini zikretmek şart. Özne ile nesnenin kuruluşunda, özne olmadığı açık olan ama nesnede olmayan abject’lerdir bir bakıma dışkılanmış olanlar. Abject, burada, nesneler dünyasının kıyısında salınarak bu dünyayı olanaklı kılarken, kendiliğin bedensel örgütlenmesini de olanaklı hale getiri. Burada sözü edilen olanağı bir olanak haline getiren işlemlerden birdir bir bakıma abjection. Sıçıyorum, o halde bu benim bedenimdir. Ve düşünüyorum. Durup dururken Kartezyen bölünmeye geldiğimiz sanılmasın. Nasreddin Hoca’nın, “fazla karıştırma bokunu çıkaracaksın” dediği bir durumdur bu.

Zeynep Direk, “sınırlar ve ufuklar” bağlamında  konuyu “adet kanaması” üzerinden çok önceden değerlendirirken, Lacan-Derrida-Kristeva ekseninde çok rafine bir değerlendirme sunuyor bize. “Rasyonel”in kuruluşundaki “rasyonel olmayan” atık’la ne türden dertlerimiz olduğunu özetliyor.

“İğrenç” olarak düşündüğümüz kan, irin, ter, bok vb. ‘şeylerin’ dışkılanmasıyla bedenin anonim, ayrımsız birlikten ayrılması, benim haline gelmesi arasında bir tekrar ilişkisi vardır. Bedenin benimliği, sınırlarının bağımsızlığı bu kayıplarla yeniden tesis edilir. Psikanalize göre,bedensel ayrılıkla ilkin anal atıklarla ilişkimizde yüzleşiriz. İçsellik boyutu da, -başka türlü, içinde aşkınlığın mümkün olduğu bir içkinlik- bu ayrılığı kabullenme süreci içinde başlar. Benliğe doğru yolculuk ile vücudun iğrençten ayrılarak benim olması birbirne paralel, yakın süreçler olarak okunabilir. Benliğe doğru yolculukta da, kayıpları göze alıp imknasıza teslim olmaya eşlik eden bir endişe vardır. İçkinliğin fethi de, bedenimin benim olması süreçi kadar sınırlandırılmazdır -egoizmin ve ateizmin, dar anlamda özerkliğin aşılmasına olanak tanıyan süreçlerdir bunlar. Son olarak, annenin bedeninden ayrılıkla, ben olanla olmayan arasında -ilk ve son kez- bir ayrım yaparak başa çıkılamaz, bu ayrımı dışkılamayla tekrar etme zorunluluğu bir nesneler dünyasını yeniden üretme zorunluluğuyla eşdeğerdir. Bedenden dışkılanmış ve iğrenç olan, hiç bir zaman tam olarak ‘nesne’ kategorisine sığdırılabilecek bir şey değildir. Dışkı, kan, irin, ter, çöp, kesilmiş saç ve tırnak, kopmuş organ, kadavra iğrenç (abject) ile nesne (object) arasında, nesneler dünyasının kıyısında salınırlar. Dışkılananın bu sınırdalığı, nesne ve özne kategorilerine öncel, bu karşıtlığın ortaya çıkabilmesinin olanağının koşuludur. Bok, bir nesne değildir, bir abject’tir, ama nesnenin nesne, öznenin özne olarak sahneye çıktığı bu steril dünya, bu ve benzeri abject’ler sayesinde içinde güvenle yaşadığımız sıradan dünya haline gelir.Nasıl şehrin altı kanalizasyon sistemiyle kaplıysa, vücudun alt kısmıda bağırsaklarla doludur. Gündelikliğimizde unutarak yaşadığımız ve dehşetle hatırladığımız şeydir bu. Dehşeti denetleyebileceğimiz yanılsamasıyla kurduğumuz dünyevi düzen, temiz kalmak için dışkılamaya devam eder ve toplum tecavüze uğramış, şiddete maruz kalmış olan bedenleri de abject hale getirir.Özne-nesne karşıtlığı etrafına kurulan ‘rasyonel’ söylem, üçüncü kategori olanabject’e ya da dışkılanana yer vermez. Dolayısıyla, abject’le ilişki, söylemdışı, bu tür bir akılsallığın kavrayamayacağı ‘zor’ bir ilişki olmaya mahkumdur. Politik, sosyal, ekonomik ve metafizik söylemlere kaydolarak ve dünyanın halihazırdaki olumsallığını gizleyerek biçimlendiren sembolik sistem, ‘aşağı ile yukarısı’ arasındaki ilişkiyi, aşkınlığın mekansal yanılsamasının yönü olan yukarısının lehine belirler. Bu dikey belirlenim, abject’lerle aşkınlığa dair hangi yanılsama ile başa çıkmaya çalıştığımıza ilişkin önemli bir ipucu vermektedir.

Üzerine tüy dikmeden işin bu kısmını böylece geçiyorum, şu “boklu şiir hadisesi”ne dönelim buradan hemen.

Efenim hadise şu: Ahmet Güntan‘ın, Kitap-lık dergisinin Nisan sayısında “Büyük Ortadoğu Karmaşığı” adıyla, içinde bok geçen, dahası bokun bi güzel  betimlendiği şiir-metni (şiir-metin diyorum zira Güntan’ın kendisi de yazdıklarına şiir değilde  “parçalı ham” diyormuş zaten) yayımlanıyor. Bunun üzerine “bokun şiiri mi olur?”, “böyle boktan şiir mi olur?”, “midemiz altüst oldu”, “türk şiirine bok bulaştı” şeklinde bir reaksiyon gösteriliyor ve bir iki itiraz yazısıyla birlikte şiirin neliğine dair, benim onunda ötesinde olduğunu söylemeye çalıştığım hadise patlak veriyor.

Bu haliyle bana kalırsa, “felsefi şiir hadisesi”nden daha ‘tesirli’ bir meseleye sahiptir “boklu şiir hadisesi”. Bir tarafta, internet üzerinden görebildiğim kadarıyla Onur Caymaz gibi, “böyle boktan şiir mi olur” diye tepki gösterenler var. Buna her “mahallenin bıçkın”ı Ahmet Hakan‘da, türk şiiri adına hayıflanarak dahil oldu.  Öte yanda ise, bunlara karşı, şiirin güzelden ve güzel sözlerden ibaret olmadığı iddiasıyla Güntan’ı ve boklu şiirini savunanlar bulunuyor. Osman Çakmakcı, sırf ‘poetik’ değil ‘teorik’ bir takım gerekçelerlede en açık şekilde, bokun şiiri mi olur tepkisine itiraz ediyor. Buna Necmiye Alpay destek veriyor. Güntan’a laf edenleri taksim meydanında düelleye davet ederek bu cepheye dahil olan Lale Müldür‘ü de anmış olayım, konuyla alakadar olanlar ilk elden tarafların yazılarını kolayca bulmuş olsunlar.

Ahmet Güntan, benim çok iyi tanıdığım biri değil ve söylediğim gibi “Büyük Ortadoğu Karmaşığı” denilen şiirin ancak bu tartışmalara yansıyan kısmını gördüm. Bu nedenle kendisinin şiirdeki yerini ve sözkonusu şiirinin şiirsel değerini baz alan tartışmaya dahil değilim. Herkesin şairi kendine! Yine de şiire bokun bulaşmasında hikmet bulan biri olarak, bokun şiiri olur deyip hadisenin bir yerinden ilişmiş oluyorum. Yeter ki şiir boktan olmasın, bokun şiiri elbette olur dersem, herhalde yeterli bir entelektüalizasyonda sağlamış olurum bu yazı için.

Herhangi bir şiiri, herhangi bir şairi sevmemeyi, herhangi bir konuda yazılanı, yazılış biçimini ve içeriğini beğenmemeyi kabul etmek zor değil. Beğenmemişssindir, tarz hoşuna gitmemiştir, konu seni ilgilendirmemiştir, konuyu sevmemişsindir, ya da konu senin anladığın gibi değildir vs. vs. Ancak,  “böyle şiir mi olur,  bokun şiiri mi olur“‘ gibi noktalardan kalkarak sevmeyişini temelendirmeye kalkarsan, yemezler. Yerleşik estetik değerleri, verili halihazırdaki poetikaları, şiirin neliğine dair mevcut algılayışları kendi sevmeyişin üzerinden dayatmaya başlamışsındır.

Bu hadisede önemsenecek nokta bence bu vesileyle ortaya çıkıyor, mevzu boktan fakat, türk şiirinin yerleşik estetik değerleriyle ilgili bir tartışma çıkıyor mu buradan, ona bakmak lazım. Çakmacı’nın yazısı konuyu bu yöne çekmesi(çekmek istemesi) bakımından önemli; öyle ya “şiirselik nedir?” ve “kimin şiirselliği?”.  Çakmacı’ya göre mesele budur, Güntan’a getirilen itirazlar, onun yerleşik şiirsellik anlayışına uymamasından meydana gelir. Öyledir ya da değildir, ancak derdi olanların “şiir”, “şiirsellik”, “şiir estetiği” üzerinden tartışmayı sürdürmesi gerektir.Yoksa, Güntan’ın şiirini sevmişsindir sevmemişsindir, bana ne? “Şimdiye kadarki tartışma düzeysiz bir beğeni tartışmasının ötesine geçemedi. (Ne beğenisi? Kimin beğenisi?) Halbuki asıl olarak poetik bir tartışma yürütülmeli, ki Ahmet Güntan’a karşı yazılan yazılarda söz konusu şiir poetik olarak ele alınmadı” diyor Cakmakcı; eğer böyle ise, aslında sırf beğenmediklerini bu şiiri sevmediklerini söylediklerini ileri sürenlerin, tam da bu sırada kabak gibi bir tür şiir anlayışını dayatmış oldukları açıktır.

“Beğendim-beğenmedim”, “sevdim-sevmedim”lerin niyesine dair bir hadise demekki ortadaki.  Eğer şiirin, Heidegger’in söylediği gibi bir hakikiliği ve daha da ötesinde hakikati varsa, yani şiir hakikati söylemenin bir yoluysa, elbette boka bulaşması da kaçınılmazdır. Bu dikkate alınırsa, başka yönlerde yol alınabilir ve  “bu tartışma ‘konformist şiirsellik’in foyasının ortaya çıkarılmasında, poetikanın da politikasının olduğunun vurgulanmasında, şairlerin kimlerin şairleri olduğunun, kimlerle konuştuğunun vurgulanmasında yararlı olabilir” Çakmakcı’nın dediği gibi.

aşk yağmuru

03 Nisan 2009
askyagmuru11

"genç kızların ahlakını bozan heykel"