Archive for the ‘abes’te iştigal’ Category

şiddetin tarihçesi

27 Ekim 2016

Politikanın şiddete karşı olduğu ya da şiddetin politikayı mümkün olmaktan çıkardığı varsayımı, Türkiye’nin politik tarihçesi bakımından daha ağızdan çıktığı anda gülünç olmaya mahkum görünüyor. Hele ki, iktidar kavramının şiddet kavramından ayrı ve hatta şiddete karşı olarak anlaşılması gerektiği önermesi, kötü bir şakaya dönüşüyor anında. İktidar, şiddet ve politika ilişkileri bağlamında hukuk ise, ortaklaşmaya bağlı herhangi bir sözleşme imkanına işaret etmektense, devletin ve milletin bekası olarak kaydedilmiş ihtiraslar uğruna alenen şiddetin emrine amade kılınmıştır.

İşte, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı önceki gün “teröre karşı mücadele kapsamında” gözaltına alındılar.  Sonrasında meydana gelen protestolar da polis şiddetiyle bastırılmaya çalışıldı. Politikayı bir müzakere ve uzlaşma sanatı olarak aldığımızda, son bir kaç yılın “şiddet sarmalı”nın politikayı iptal ettiğini düşünebiliriz. Oysa, bir başka seçenek olarak, şiddetin uzun tarihçesinin bu yeni halkasında tam da belirli bir politikanın icra edildiğini  dikkate aldığımızda şiddet sarmalı söyleminden beklentilerimiz de boşa çıkar.

İktidar, politika ve şiddet arasında vuku bulan bir sarmaldan bahsedebiliriz olsa olsa. Bir devlet terörü yönetimi olarak şiddet buna dahildir. Olduğu kadar hukuka uydurulmaya çalışılır, olmadığında hukuk askıya alınır. Gerçekte neyin nesi olduğu hala anlaşılamamış olan ve muhtemelen bir kırılma olmadığı sürece çok uzun zaman öyle de kalacak olan “15 Temmuz darbe kalkışması”nın Allah’ın bir lütfu olmasının anlamı da budur. Sarmal böylece bir politik icra anlamına gelmekte, söz konusu şiddetin uzun tarihçesinde -yeni sahiplerine göre- rejimin yeniden inşasına ya da yeni bir rejimin oluşturulmasına tabi olmaktadır. Şiddeti iktidardan, iktidarı politikadan ayırmak imkansız görünüyor bu yaşanılanlar açısından.

Arendt’in siyaset felsefesinin tümden yanlış olmasından dolayı değildir bu; olan ile olması gereken arasındaki ayrımın şiddetle olumsuzlanmasından dolayıdır. Mevcut siyaset, bir devlet ve toplumun ifadesi olarak çözümsüzlükten beslenerek kendi politik çözümünü icra ediyor. Politika, bu anlamda sorunların çözüm sanatı olduğu gibi, çözümsüzlük halinin yönetimselleştirilmesi de olabilir. Düşünmenin e konuşmanın bütün ayrımlarını siler şiddet, sınırları keskinleştirir, herkesi kendi söylemi içinde sıkıştırır ve bu anlamıyla bir diyalog olarak anlaşılan politikayı iptal eder; ancak bu, şiddetin keyfini sürmek isteyen bir başka politikanın hüküm sürmesinden dolayıdır.

Kışanak’ın ve Anlı’nın “terörle mücadele kapsamında” olduğu söylenilerek göz altına alınmaları, şiddetin tarihçesindeki şu meşhur sarmalın işletildiği ve daha da işletilmek istendiğini gösteriyor. Terörü bu kez bitirme iddiaları, bir kez daha bitirme iddiasından öte bir anlama gelmiyor ve eğer zeka özürlü değilse söyleyenin kendisinin de inandığı bir şey değil. İnananı çok elbette, ama bunun hezeyandan başka bir şey olduğunu söyleyebilmek imkansız. Özgüvenini tazelemiş bir kollektif hezeyan.

Byung-Chul Han’ın Şiddetin Topolojisi adlı çalışmasında bahsedilen şiddetin dönüşümü ve şiddet üzerine tartışmalar bağlamında Türkiye’de işleyen süreç şiddetin iktidardan, iktidarın politikadan ayrıştırılarak düşünülemez olduğunu gösteriyor. Şiddetin içselleştirildiğinden bahsedebiliriz elbette, ama Han’ın kastından başka bir şekilde toplumsal alanda siyasal şiddetin olağanlaşması, sıradanlaşması anlamında bir gelişmedir bu. Dolayısıyla görünmezleştiğinden bahsetmek olanaksız; tam tersine her şey çok daha fazla alenen, neredeyse göz göre göre oluyor. Bu da, sanırım devletin icra sahipleri ve toplumsalın çoğunluk unsurlarının kimlikleri değişse de, şiddetin ağırlık noktasının değişmediğini gösteriyor.

Ağırlık noktası değişse daha mı iyi olurdu başka bir tartışma, ama belki üzerine konuşulacak şeyleri değiştirebilirdi bu. Sorunların bağlamı farklılaşabilirdi. Oysa bahsi geçen “milli irade” söz konusu şiddetin tarihçesinin yeni bir tezahürüdür yalnızca.

Reklamlar

terörizmin aynası

03 Temmuz 2016

CmGBVY8WIAAc_LL

Atatürk Havalimanı’ndaki patlamalarda ölü sayısı 45’i buldu, durumu ağır yaralılar 100’ün üzerinde. 19’u yoğun bakımda. “Güvenlik zaafiyeti olmadığını” söyleyen AKP iktidarı bir günlük göstermelik yasın ardından düğün bayram köprü açılışı yaparak mutluluk selfie’leri ile gündemi değiştirdi. Geriye inkar edilen, tutulamayan yasın utanç fotoğraflarını bırakarak.

* * *

Jean Baudrillard’ın 1990 tarihli Kötülüğün Şeffaflığı adlı kitabında geçer başlıktaki ifade. Kötülüğün nereye kaybolduğunu, neye dönüştüğünü, terörizm kılığında belirişinin anlamının ne olduğunu analiz etmek, daha doğrusu yakalamak  ister Baudrillard. Canlı bombaların bunca sıradanlaşıp vaka-i adiyeden olaylara dönüşmeden çok önce -aşırı bir fenomen olarak- meseleyi yakalamıştır.

Şefafflık, burada, aşırılığıyla hem apaçıklık haline dönüşen hem de ortadan kaybolan kötülüğün fenomonolojisini ifade ediyor. Apaçıklığın kesinsizliği, diyor Baudrillard buna. Kötülüğün sıradanlığının ötesindeki bir durumu -alenileşmeyi- dile getiriyor böylece. Apaçıklığın ve belirsizliğin aynı anda geçerli olduğu bir aşırılık durumu; mahiyetini ancak terörizmin aynasına gözlerimizi dikerek yakalayabileceğimiz bir aşırılık.

Bomba patlayacak ancak nerede ve ne zaman? Basit Hoolywood aksiyon filmlerinin dinamiğini oluşturan bu sorunun doğrudan gündelik hayatın gerçek sorusu haline gelmesi her şeyden önce bildiğimiz cevapların geçersiz olduğunu anlamamızı dayatıyor. Terörizm bu anlamda özne’nin tarih sahnesine geri dönüşü anlamına gelmiyor. Gerçeklik ilkesinin çöktüğü bir tarihsellikte vuku bulmaktadır olaylar. Politik olan başka bir değişle toplumsallık kendi bağışıklık sisteminin tehdidi altındadır.

Tam da bu noktada kötülüğün nereye kaybolduğunu anlamamızı sağlayacak olan şey terörizmin aynasıdır, Baudrillard’a göre. Terörizm elbette günümüzdeki biçimleriyle bir illüzyon aurası yaratır ve politik bir sorun olarak kötülüğü bulanık bir mesele haline sokar. Bu bulanıklık aslında kendi koruma-hayatta kalma ilkesinin dönüştüğü politik biçim olarak güvenlik anlayışının  ürettiği bir şeydir, ki bu da aynı toplumsal -siyasal- bağışıklık siteminin sorunudur. Bütün aşırılık biçimleriyle terörizmin bugün artık “kötülüğün trans-politik aynası” olmasının anlamı, öncelikle budur. Terörizmin yarattığı gerçeklik illüzyonunu aralamanın yolu da sanırım gözlerimizi kaçırmamak değil bir miktar aynaya yamuk bakmaktan geçer.

“Olay gerçekleştiğinde duygulansak ya da alt üst olsak da kaçınılmaz bir senaryo bekleyişinde hepimiz suç ortağıyız” Bu suç ortaklığının mahiyeti önemli, ancak yine de apaçıklığın görünür kıldığı failleri, sorumluluları, iktidarın rolünü ve yerini göz ardı etmeksizin bunu anlamalıyız. Öfkeleniyoruz ve öfkemizin politik hedefleri de gayet açık olabiliyor; fakat, yine de bir çaresizlik ve çıkışsızlık duygusunun hükmündeyiz. Sosyal medyada özellikle bunu görebiliyoruz; en açık zihinlerin cümlelerinde bile sezinleyebiliriz bu çıkışsızlığı.

Facebook’un patlamalardan sonra insanların birbirinden haberdar olmalarını sağlamak için kullanıma soktuğu “güvendeyim” butonuna yönelik  reaksiyonların bir anlamı da burada olsa gerek. Dehşet olayın öncesiyle ilişkili olarak olaydan sonra “iyiyim” veyahut da “hayattayım” demenin çok derinlerde duyurduğu bir tür suçluluk duygusu. Ya da tam olarak ne olduğundan emin olamayacağımız ahlaki bir rahatsızlık. Öyle ki, “güvende misin?” sorusuna ne cevap vereceğimizi tam oalrak bilememekten dolayı değil cevabın bir şekilde yanlış olduğunu seziyor olmaktan dolayı duyulan bir sıkıntıdır söz konusu olan. Suçluluk duygusu ve korkularımız çaresizlik formu olan mukadderat haliyle birlikte sonraki güne devredilir.

Ölenle ölünmediği doğru ama artık asıl mesele yaşayanla birlikte yaşanamıyor oluşudur.

hapishane

13 Mart 2016

“Failler işledikleri suçları kendilerinden ve başkalarından kelimelerle gizliyor. Kurbanlarına adlar veriyorlar. Onları yaftalıyorlar”

*

Hapishanenin bir metafor olarak kullanılmasında yeni bir şey yok. Dilden, bedenden, benlikten, kimlikten, akıldan, kültürden vb. hapishane olarak bahsedildiğini sürekli  duyarız. Ruh başlı başına bir hapishanedir, başka bir açıdan dünyanın kendisi bizzat hapishane olarak ifade edilebilir.

John Berger, İstanbul’dan Gelen Telefon‘daki broşürde, bugünkü insani dünyayı anlamak için hapishaneyi bir mecaz olarak değil bir işaret levhası olarak kullanıyor. Metaforlaştırmaktan da kaçınıyor cümlelerinde, “hapishane”yi hepimiz için açıklayıcı olan bir işaret levhasına dönüştürmek istiyor. “İşaret levhaları kendilerini bütünüyle tanımlamazlar, ama paylaşılan bir referans noktası sunarlar.” Bütünlüklü bir kavramlaştırma ya da kavram oluşturmak değil de açıklayıcı -yani içinde yaşadığımız tarihi dönemi tanımlayacak- bir işaret levhası olarak hapishane.

Hepimizin içinde yaşadığı bir “Küresel hapishane”den söz ediyor Berger. Ve içinde yaşadığımız hapishanedeki durumu “ekonomik faşizm” olarak formüle ediyor.

” ‘Biz’ kelimesini gördüğümüzde ya da ekranda duyduğumuzda şüpheleniriz. Çünkü iktidardakilerin, muktedir olmayanlar adına konuştukları bütün o demagojilerde mütemadiyen kullandıkları bir zamirdir ‘biz’. O halde kendimizden ‘onlar’ diye söz edelim. Onlar hapishanede yaşıyor.

Ne tür bir hapishane? Nasıl inşa edilmiş? Nereye yapılmış? Yoksa bu kelimeyi bir mecaz olarak mı kullanıyorum?

Hayır, hapishane bir mecaz değil, hapsedilmişliğimiz bir hakikat.”

Bu bir kaç cümlede Berger,  yeterince açıklıyor meramını. Burada, meramın ifade ediliş biçimine ayrıca dikkat: Doğru sözcüğü bulmak, sözcükler arasındaki ayrımları yeniden belirginleştirmek ve o çaba içerisinde dünyayı yeniden olmuş olduğu ve olması gerektiği haliyle anlamanın konusu haline getirmek John Berger’in kendine has düşünme biçimini gösteriyor.

Kendimizden ancak onlar diye söz edebilecek olmamız oldukça manidar. “Onlar”, her zaman belirli bir biz’in -başka adlar ve yetkelerle ortaya çıksalarda- mahkum ettikleri ve cezalandırdıklarıdır. Biçimleri ve koşulları değişiyor olsa da, siyasal olduğu kadar ekonomik, zamansal olduğu kadar teknolojik ve kültürel olduğu kadar bedensel bir cezalandırılma -her anlamda güvencesizlik, yani güvensizlik halinde açıkta bırakılarak kapatılma- hali bu. Hapishanenin bu şekilde bir işaret levhası olarak kullanılmasının önemli yanı, “dışarı”da olmanın yarattığı özgürlük yanılsamasını deşifre diyor olmasında. Sözcüklerin anlamının bozulması da, bu yanılsamayı görünmezleştirecek bir söz enflasyonunu beraberinde getirmesinde yatıyor.

Ama burada amacım Berger’in işaret levhasını uzun uzadıya bahse açmak değil. Söz konusu ince kitabı ve yazıyı okumak yeterli olacaktır. Hapishanenin metaforik kullanımı aklıma bir şeyler getirdi okurken; “hayır bu bir mecaz değil” dediğinde Berger özellikle, ama şimdi unuttum tam olarak neydi bahsetmek istediğim. Hapishane gerçeğine -gerçek hapishaneye- dair bir kaç söz belki. Geçerken Berger’in A’dan X’e Mektupları‘nı da anmış olayım, madem hapishaneden ve Berger’den bahsediyoruz.

Bir de gerçek hapishaneler var, elbette. Yirmi yıldan fazla dört duvar arasında yatmakta olan yüzlerce insan var; hatırlanıyor mu DGM’lerde falan yargılandılar. DGM’ler artık yok, ama o mahkemelerde yargılanıp mahkum edilenler hala içeride. Ömürlerinden ömür kaybettiler. Ölenler var bir de, Devlet ve Devrim’in yok ettiği hayatlar. Devlet dersinde ölenlerin kim olduğunu biliyorsunuz, nedenlerini de belki; ya da istenirse bilebilirsiniz. İkincisinin kendi çocuklarını yemesi ise, başlı başına bir tabu. Romanlar yazılıyor, belgeseller yapılıyor, tanıklıklar dile getiriliyor  “hapishane gerçeği” hakkında ya, hep eksik kalan bir yanı var yine de anlatıların. Faillerinin ve anlatıcılarının bu gerçeklikteki yerleri, konumlarıyla ilişkili bir sınırdan -ya da sorundan- kaynaklanıyor eksiklik.

Türkiye’de hapishaneler gerçeklerle yalanların birbirine karıştığı mekanlardır bir çok bakımdan. Özellikle konu “siyasi mahkumlar” olduğunda. Şimdilerde F-tiplerinde devlet kendi açısından yeterince hakimiyet kurduğunu düşündüğünden olsa gerek fazla gündeme gelmiyor, ama doksanlarla ikibinler arasında cezaevleri politik gündemin güzide konularından biriydi. Terör mevzusunun olmazsa olmazıydı bir bakıma resmi söylemde. Biraz daha genişletirsek 12 Eylül Darbesiyle 200o’lere kadar olan yirmi yıllık dönemde hapishaneler politik mücadelenin sürekli gündem oluşturan sıcak mevzularından biriydi. Devletin kendi varlığını mutlaklaştırmak üzere,  Diyarbakır Cezaevi ile başlayıp F-Tipi operasyonuyla taçlandırılan örnekleriyle bir şiddet mekanıydı hapishaneler.

Diyarbakır Cezaevinde, Metris’te, Mamak’ta ne olduğu az çok biliniyor artık. Buradaki “az çok” lafı önemli, tam olarak cezaevi gerçeğinin ne olduğu bilinmiyor çünkü. İyi kötü, devlet iktidarına ve şiddetine karşı direnenler bir karşı anlatı oluşturabildiler, o çerçevede bazı şeyleri biliyoruz. Ama, sadece belirli bir çerçevede.  Bilinmemesinin iki temel nedeni var. Birincisi devletin cezaevlerini birer “terör yuvası” olarak anlatmasından kaynaklı. Bu nedenle sadece kapatılma mekanları değil dönem dönem sistematikleşen bazen unutulan ama sürekliliği olan işkence ve operasyon mekanlarıydı hapishaneler. İkincisi neden ise devrimci örgütlerin direniş hikayesinden kaynaklı bilinememe halidir; politik çatışmaya göre kurgulanmış, bundan ibaret kılınmış anlatı direniş adı altında bu kez içeriyi romantikleştiriyor ya da idealize ediyordur -çoğunluk ikisi birden. Bu kez de direniş adı altında karanlıkta kalmaktadır hapishane gerçekliği. Gerçek insan hikayelerinden oluşan hapishane gerçekliği arada kaybolup gitmekte, geriye saedece iktidarın ve direnişin anlattığı hakikatten yoksun gerçeklikler kalmaktadır.

Berger’in “ortak bir referans noktası” sunması bakımından hapishaneyi bir işaret levhası olarak ele aldığını okuduğumda, levhanın kendisinin de karanlıkta kalmış olduğunu düşündüm. Levhanın şöyle bir temizlenip paklanmaya, bunun içinse esaslı bir yüzleşmeye ve hesaplaşmaya ihtiyacı var. Bir işaret levhası olarak hapishaneye gerçek hapishanelerin işaretlerini de katmak gerek. Tam da bu nedenle, hapishane imgesine, hapishane içinde hapishaneleri, içinde olduğunuz ve içinizde olan hapislikleri, boyun eğişlerinizi, korkuları, geç kalmış isyanları, hücreleri, kör hücreleri, müşahadeleri, hapishaneler içindeki görünmez hapislikleri de ekleyin. Bütün gerçek yüzleşmeler gibi, ancak kendinizden başlarsanız gerçek bir yüzleşmeye dönüşebilecek ağrılı ve ağır hikayelerin dünyasıdır bu haliyle hapishane. Dünyanın gerçek bir yansısı.

İnsanın ne mal olduğunu anlamak için bir laboratuvar gibidir hapishane. İhtişamını da sefaletini de görebileceğimiz mekanlar. İlk anlayacağınız ve dışarı çıkana kadar da çaresizce seyircisi olacağınız, dışarı çıkınca da hızlıca unutmak isteyeceğiniz asıl şey insanın etik varlığının asla güvenilir olmadığıdır. Bunu kendinizden anlarsınız en çok, eğer ki inançla ya da korkuyla -ki aynı şeydir duruma göre ikisi de- kendinize bakışınızı yitirmemişseniz tümden.

Unutmamanız gereken ilk ders, Berger’in de söylediği gibi hapishanede kelimelerin anlamlarının ters yüz edilmiş olduğudur.

İçeri tıkılmak, dışarda bırakılmaktır bir anlamda. O halde dışarı bırakıldığınızda,  içeri’den çıkmış sayılmazsınız aslında. Yani, metaforik olarak diyelim. İçeride hapishane gerçektir, elbette. Duvarlar demir kapılar gardiyanlar kaskatı bu kesinliği gösterirler her anında bunu. Ama, hapisliği anladıysan, çoktan metaforların da gerçek olduğunu öğrenmiş olmalısın. Her zaman içerinin daha içerisi, dışarının daha da dışarısı var. Çünkü, hapislikte “her despotluk kendine göre bir denetim tertibatı buluyor” mutlaka; o tertibatla hapishaneyi yeniden üretiyor,  yeniden biçimlendiriyor hapisliği. O halde çoktan ters yüz edilmiş kelimelerin anlamlarını bir kez daha ve bir kez daha ters yüz etmek gerek, anlıyorsun değil mi?

kullanım değeri

16 Şubat 2016

12717711_1067646546631063_4161841806301311208_n

Diyarbakır, Sur. Operasyonların sona erdirilmesinin ardından. Huzur ve güven ortamının tesisi. Meşrebinize göre bu fotoğrafın anlamını açıklıyorsunuzdur.

*

“Bugünün siyasetinde herkesin bir kullanım değeri var” diye yazmış Etyen Mahçupyan. Elbette. Kendisinin de bir kullanım değeri var. Her ne kadar bunu görünmezleştirmek istiyorsa da ilk cümlesinde kendi kullanım değerini kendisine rağmen dile getiren bir ifadeyi takdir etmeli.

“Herkes” bugünün siyasetinde çoktan metalaşmış insanın karşılığı olduğundan bir de “değişim değeri”nden bahsetmeli belki, ama uzatmayayım, zaten ortalık karışık.

Mahçupyan’ın yazısındaki kötülük akademisyenlerin kullanım değerinden söz etmesinden kaynaklanmıyor. Bunu, kendi kullanım değerini belirleyen iktidar ilişkisini gizleyerek yapmaya yönelmesi de değil tek başına sorun. Yazı aleni bir şekilde, entelektüel bir had bildirme noktasından “Barış İçin Akademisyenler” metnini ahlaki ve politik olarak mahkum etme yönelirken bunu mevcut siyasal iktidarın -adını koyalım Ak Parti devletinin- saldırganlığını açıklamanın bir gerekçesine dönüştürmek, hatta iktidarı bu sürecin mağduru haline getirmek istemesinden dolayı sorunlu asıl olarak.

Çifte kötülük. Çünkü, Mahçupyan, basit bir iktidar yancısı değil; ikinci el bir şişirme kanaat önderi gibi görünmekten sakınması sürekli zorlaşıyor olabilir, ama buna dolaysızca razı olmayacağından da emin olabiliriz. Söylem biçimindeki betimleyicilik bu imkanı sağlıyor. Siyasal ve toplumsal alana dair, en açık taraf oluşunda -misal başbakan danışmalığında- bile konumunu ele vermeyen bir betimleyicilik bu; özenle geliştirilmiş bir belgesel anlatıcısı gibi yazma yeteneğinden bahsediyorum.

“Barış İçin Akadamisyenler” metnini teorik ve politik olarak her yönden sorunsallaştırmak, bütün boyutlarıyla tartışmaya açmak meşrudur kesinlikle. Akademisyenlerden söz edildiği için metnin dokunulmaz, söz konusu tutumun politik olarak sorgulanamaz olduğunu kim iddia edebilir? Bildirinin  Barış dediği şey kısaca, devletin kürt bölgelerindeki askeri operasyonlarını durdurması talebidir. Metnin içeriğinden, tek tek cümlelerinin gidişine, niyetinden bu niyete uygun olup olmadığına, imzacıların metni okuyup okumadıklarından okuduklarından ne anladıklarına, metnin açık beyanlarından gizli manalarına kadar her türlü bahsi mümkündür. Bir tek Mahçupyan’ın yaptığı tarzda, mevcut iktidarın siyasal aklını ve bu aklın ürünü olan mevcut siyasal durumu meşrulaştırmak için analiz etmek mümkün değildir. Yani, elbette mümkündür bunu yapmak, ama çifte kötülük pahasına.

Böylece, bir tehlike olarak işaret edilen “memleket ortalaması” siyasal iktidarın sorumlu olduğu bir şey olmaktan çıkarılıyor, bizzat iktidarın mağdur olduğu bir mesele olarak anlatılabiliyor: “Muhalefet bu düzeyde kaldığı sürece AKP’nin de aynı düzeyde kalmayı tercih etmesi de belki gerçekci”dir diyor Mahçupyan. Gerçekçi olacaksak bu noktada da haksız sayılmaz tümüyle, ama AKP’nin kalmayı tercih ettiği düzeyin kurbanı değil yaratıcısı olduğunu da o gerçekliğe dahil etmek kaydıyla.

Aksi halde, başkalarının kullanım değerinden bahsederken kendi kullanım değerinizi deşifre etmiş olursunuz yalnızca. Kabaran iştahları -Cumhurbaşkanı’ndan Sedat Peker’e- o iştahın kendisinde sorun etmeksizin gerekçelendirmeye yönelmek -tıpkı “gece o saatte orada ne işi vardı” cümlesinde olduğu gibi- gerçekci olduğunuzu değil, gerçekliği kendi algınıza göre düzenlediğiniz gösterir. Bu noktada ise konuşulması gereken şey, sorun olan şey gerçeklik algınızdır bizzat, metnin patetikliği değil.

“…ama hendek”, “…ama terör”, “…ama PKK” vs. diyenlere, bunun üzerinden fikir üretenlere, “Yav he he!” demekten başka denecek bir şey yok aslında. “Terörü Kürt sorunundan kati surette ayıralım”cılara ise denecek hiçbir şey yok.

……pkk olmasaydı terör olmazdı zaten, terörö olmasaydı hendek olmazdı, hendek olmasaydı kürt sorunu olmazdı, kürt sorunu olmasaydı PYD şimdi terör olmazdı, yok karıştırdım sanırım PKK olmasaydı PYD terörist olmazdı, kürt sorununu terörden zaten ayırmıstık değil mi PKK ermenilerden oluşan bir ögüt idi, anayasa profu öldürülen teröristlerin çüklerine bakalım demedi ya boşuna,  PKK olmasaydı Kürt sorunu olmazdı, bizim affedersiniz kürt kardeşlerimizle ne sorunumuz olacak, nedenler ve sonuçlar iyice şey oldu bu aralar dikkat edelim, Barış falan olmuyor öyle, ortaya,  PKK’yi zikretmeden, eskiden varmış öyle sorunlar, yani, duyuyoruz işte, doksanlar felan, otuzlar, kırklar da diyorlar, geçmiş tarih nerden bilelim, operasyonlardan sonra yayınlandı fotoğraflar cizre’den, sur’dan nasıl bir huzur ve güven ortamı var görüyorsunuz ya, neyi göremiyorsunuz, PKK’yı zikretmediğiniz içindir o, yatak odalarına kadar girmiş terör, ambulansa bile ateş ediliyor tüm suçu devlete yıkarak anlayamazsınız tabi…tabii ki…hem entelektüel olmak bunu gerektirir, kunteper canavarı gibi ohh bi ona bi buna, hendek diye siyaset mi olurmuş, barikat olsa gene neyse, işte siz cahil cühela takımı ehl-i dubaracılar, terörlö arasına mesafe koymayanlar, patetik misiniz olm siz, yani ki bunlaaar bunlaar……

Haklı Mahçupyan. Bugünün siyasetinde herkesin bir kullanım değeri var.

 

 

 

 

 

iki kitaplı bir öneri

12 Aralık 2015

Şu iki kitabı, birbirinin panzehiri olarak birlikte okumakta yarar var. İlki, Daryush Shayegan’ın Yaralı Bilinç‘i ve ikincisi, Michel-Rolph Trouillot’nun Geçmişi Susturmak adlı kitabı.

Shayegan, geleneksel toplumlarda derin bir yarılmaya karşılık gelen “kültürel şizofreni”yi tarihsel-düşünsel bir bağlam içinde gündeme getirmesiyle önemlidir. İçeriden biri olarak konuşur Shayegan, kendi deneyimlerini geniş bir entelektüel sorgulamaya dahil ederek  kendisinin de içinde yer aldığı bilincin yarasını gündeme getirir. Doğu’nun “skolastik köhneleşmesi”nin ardındaki tıkanma’ya işaret etmesi, bu tıkanmayı bir geçikmişlik sorunu olarak tarihselleştirmesi dikkat çekici bir tartışmayı beraberinde getirir. O da şudur kabaca: Bir sosyo politik bütünlük olarak, bir anlam dünyası olarak İslam’ın -“geçikme” kavramı uyarınca- kendi zamanını doldurmuş ve çoktan doldurulmuş bir zamanı tüketmeye meyletmiş bir biçimsizleşme haline dönüştüğünden söz edebiliriz, ama burada bir gecikmeden bahsetmeyi mümkün kılan dünya tarihsel zamanın ne olduğu, bu zamanın nasıl işlediği ve tarihin nasıl yazıldığı sorununu getirir beraberinde.

İkinci kitabın, Geçmişi Susturma‘nın devreye gireceği yer burasıdır. Elbette bu tarih tartışması ve Aydınlanma sorgulaması yeni değil. Ancak, Trouillot çok somut bir olay bağlamında, Haiti Devrimi örneğinde somutlaştırarak geçmişi susturmanın ne anlama geldiğini göstermesi bakımından önemli. Bu kez Batı kendi içinden, tam da Aydınlanma iddiaları bağlamında kendi kalbinde yatan derin çelişkisi noktasında sorgulanıyor. Geçmişi susturmak, öyle anlaşılıyor ki, “tarihin üretilmesi ve iktidar” arasındaki ilişkinin karanlıkta kalan bir uygulamasıdır. Böylece, her uygarlık belgesinin aynı zamanda bir barbarlık belgesi olduğu görünmezleştirilebilmektedir. Batı’lı özbilinç, bu durumda, atıf yaptığı uygarlık değerleri ve bütünlük tasavvuruna, ancak belirli suskunluklar sayesinde ulaşabilmektedir. Suskunluklarla, susturma hamleleriyle ilerleyerek yazılan bir tarihtir söz konusu olan. Ve suskunluk sadece geçmişte kalmış bir sorun değil bugünü koşullayan, bugünün sorunlarında varlığını sürdüren bir sorun olarak işlemeye devam etmektedir. Trouillot, sade bir dille suskunluğun olan ile olduğu söylenen arasındaki boşluğa yerleştiğinden bahsederek, sorunun hem teorik vechelerini hem de politik boyutlarını belirginleştiren bir analiz geliştiriyor.

Paris katliamından sonra belirginleşen durumun neden bir “medeniyetler çatışması” olarak okunamayacağını, okunmaması gerektiğini böylece belirginleştirebiliriz sanırım. Artık, nasıl bir şey olduğundan emin olmasak da içinde olduğumuzu bildiğimiz bu tuhaf savaş manzaralarının ardında, içsel olarak işleyişleri sürüp giden tamamlanmamış hesaplaşmaların, bitmemiş dahası gerçekleştirilmemiş yüzleşmelerin yattığı aşikar.

 

tanrı’nın yargılanması

21 Ekim 2014

tanrininyargilanmasi

“Tanrı suçlu, ama şimdi ne yapacağız?”
“Şimdi sadece dua edeceğiz”
*
God on Trial (2008, Andy de Emmoy), “Ölümün Soğuğu” olarak çevrilmiş. “Tanrı’nın yargılanması” ya da “yargılanan Tanrı” demek daha doğru olurmuş sanki. Felsefe ve din tarihi içinde “kötülük sorunu” olarak tartışıla gelen meseleye dair bir fikir jimnastiği sayılabilir film. Diyaloglar halinde yapılandırılan felsefi metinlerin görselleştirilmiş hali gibi.

Tanrı’yı suçlayan ve savunan argümanların çarpışması, yer yer klişeler halinde sunuluyor; kötülük sorunu bağlamında hızlı bir din felsefesi okuması demeli belki. Hızlı ve daraltılmış, ama yine de tümüyle yüzeysel sayılmaz; “kötülük sorunu”na bir giriş olarak düşünülebilir. Tanrı’nın yargılanması, Auschwitz’deki bir ölüm barakasında sahnelendiği için, yargılama boyunca yürütülen tartışmanın kendisi dehşetli bir “anlam krizi”nin somut ifadesi oluyor.

“Tanrı’yı yargılamalıyız, belki o zaman bizi duyar” deniyor filmin bir yerinde.

Klişe soru malum; Tanrı, bütün bu olanlara nasıl izin veriyor? Olmasını istediği şey midir bu, yoksa engelleyemediği bir şey mi? İstedigi buysa, Tanri’nin iyiliginden -iyi olduğundan- nasıl söz edebiliriz? Ya da, kötülüğün bizim anlayamayacağımız başka bir anlamı olduğunu mu düşünmek zorundayız? Peki ama nasıl? Mutlak bir kıyıcılığın karşısında maruz kaldığı dehşetin başka bir anlamı olduğunu insan nasıl düşünebilir?

Hayrın ve şerrin kaynağı Tanrı ise, Auschwitz’deki  bir ölüm barakasında yargılanmayı hak ediyor olsa gerektir. Üstelik, tam da insanların elinde Tanrı’ya inanmaktan başka hiçbir şeylerinin kalmadığı bir dehşet ortamında.

“Cüzzi irade”nin “külli irade”yi yargılamaya, daha da öncesinde sorgulamaya hakkı var mıdır? Böylesi bir sorgulamanın anlamı nedir gerçekte? Her yerde olan ve her şeyi gören Tanrı, bizzat bu yargılamayı da görüyordur elbette. O halde, Tanrı, korkunç -mutlak- bir adaletsizlikle ölüme mahkum edilmiş olanların bizzat kendisini sanık sandalyesine oturtmasına nasıl bir anlam veriyordur? Bilemeyiz.

Ancak, basitçe, “Tanrı’nın işine insan aklı ermez” deyip işin içinden çıkılamayacağı da açık olsa gerek. Bunu engelleyen şey, bizzat “Auschwitz deneyimi”nin aşırılığıdır. Bilinçli kötülüğün aşırılığı! Öyle bir aşırılıktır ki söz konusu olan, böyle bir kötülüğün “mazur” görülebilmesinin hiçbir yolu yoktur. Filmdeki yargılamanın felsefi ve teolojik tartışmalardan başkalığı, tam da bu noktada belirginleşiyor.

Kutsal kitaplar insanın Tanrı’yı  yargılanmasına cevâz vermez; ama, yaşananlar da pek kutsal kitapların anlam dünyasına uyarlı değildir. Yirminci yüzyılda kötülüğün aldığı aşırılık biçimi, “kötülük problemi” olarak adlandırılan teolojik ve felsefi tartışmayı bambaşka bir boyuta taşıyor. Tanrı suçlu olsun olmasın, önemli olan ortada her şeye sirayet eden bir anlam ve adalet sorunun var olduğudur.  “Nihilizm çağı” demişti Nietzsche gelen zamana; hala içinde yaşadığımız çağ.

Yargılanan şey nitekim Tanrı’nın iyiliği ve adaleti. Yani, kudreti ve merhameti!

“Kötülük problemi” olarak adlandırılan mesele de zaten, Tanrı’nın hem “en yüce iyi” hem de “kadir-i mutlak” oluşunu kötülükle bağdaştırabilme sorunudur. Çağımızda, politik bir sorun olarak etiğin alanındayızdır bu noktada. Dünyanın anlamını ya da başka bir deyişle anlam dünyasını ayakta tutan nihai kavramlar da kriz halindedir.

Felsefe tarihinde sorunun ortaya konuluşu açısından Epikür’ü, David Hume’u hatırlayabilriz ilk elden: Ya Tanrı bizzat kötüdür, kötülüğü ortadan kaldırmak istemiyordur, ya da istiyor ama buna gücü yetmediği için kaldıramıyordur. Her iki durumda da Tanrı’nın sıfatlarıyla ilgili bir sorun beliriyor. Teodise, filmde de örneklerini görüyoruz, bu noktada Tanrı savunusu ya da Tanrı’nın bu sorun karşısında haklı çıkarılması olarak devreye giriyor.

Enselerinde ölümün soğuğunu hisseden, bazılarının yarın gaz odasına gideceği belli olan bir grup yahudinin, yaşamla ölüm arasındaki sınırda gerilmiş sinirler ve çaresizlik halinde, Tanrı’yı yargılamaya karar vermesi teolojik bir tartışma hevesinden kaynaklanmıyor burada artık.

Adil olmayan bir ölüme mahkum edilmiş olanların Tanrı’nın adaletini yargılaması, varlığın anlamında açılmış olan derin bir gediğin işareti olabilir bu yanıyla. Ve, teolojik sorunun politik olana dönüşmesine işaret ediyor olabilir asıl olarak. İslam adına ve dahası islam adıyla yapılanlar da, başka bir açıdan batıda olduğu gibi doğuda da bu gediğin çoktan açılmış olduğunu, derinleştiğini ve kendi dehşetini yayarak yol aldığını gösteriyor.

Evet, Söz konusu yargılanan Tanrı Eski Ahit’in Tanrısı’dır. Ama, çağımıza özgü “kötülük sorunu” bakımından, sorgulamayı bütün tektanrılı dinlerin Tanrısını kapsayacak şekilde düşünülebiliriz. Dahası, düşünmek zorundayız. Ancak, -Tanrı’ya inanalım ya da inanmayalım- meseleleri basitleştirmeden.

Heidegger ömrünün sonlarına dogru, “Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” demişti. Anlaşılan o ki, önce Tanrı’nın kurtarılması gerek.

nereye dönüyoruz?

11 Ekim 2014

Bizim memlekette linç bir rejim meselesi olduğu kadar kültür meselesi de olduğu için, pompalı tüfekler, kılıçlar, döner bıçakları, tabanca ve satırlarlarla sokağa dökülen linçci güruha dair haberler, gayet ‘normal’ görünüyor. Normallik, toplumsal mütekabiliyetteki çoğunlukla tahkim edilen ve süreklileştirilen bir şey ne de olsa: Derin devlet, derin toplum. Yeni Türkiye’de de, normallik yine bildiğimiz gibi; ihtiyaç hasıl olduğunda kitleler güruhlaşabilir kolayca. Yerli ve milli değerler bu güruhlaşma üzerine kurulu. “90’lara mı dönüyoruz?” sorusunu bir de buradan alırsak, durumun vehameti daha iyi görünecektir: “Filozof” Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “delikanlı” cumhurbaşkanı Recep Rayyip Erdoğan’ın, “necip” Türk basının ve sokaktaki “makbul” vatandaşın refleksleri aynı rejim ve kültürün değerleri. Kendi içerisinde, kendisi için bir rasyonalite üretmiş ve o rasyonelliğin dilini oluşturmuş bir normallikten söz ediyoruz. “Çözüm süreci” denilen de, anlaşılan, bu derin -şark kurnazı- aklın bir terbiye etme ve hizaya sokma girişimiydi. Kürt Siyasal Hareketi’nin son olaylarda –ya da daha genel olarak bir çok meselede- neyi-nasıl-neden yanlış yaptığını konuşmak gerekiyorsa da, aslolan hala buradaki normalliğin sorunsallaştırılabilmesidir. Ama, tersi oluyor her zaman olduğu gibi yine; ötekinin yanlışları, aşırılıkları üzerinden konuşuluyor “kamusal düzen” sorunu. Belirli bir tür kamusallığın düzeni bu çünkü. Ve zaten sorunun kendisi de bu. 90’lara döndüğümüz kadar, diyelim bir 50’lere dönüyoruz demek de mümkün bu yüzden. Çünkü, aslında oradan hiç çıkmıyoruz. Normalliğin resmi ve gayri resmi tezahürü olan linç, ötekinin aşırılıkları üzerinden bir dil ve akıl biçimi halinde yeniden ve yeniden normlaştırılıyor. Hiçbir şey aynı kalmıyor da, yine de değişmiyor hiçbir şey.

yoldaşını öldürmek

16 Ağustos 2014

Zamanı değil, biliyorum. Asla da zamanı gelmeyecek! Ne vakit kıyısından kenarından lafı edilecek olsa -politik olarak- zamanlaması hep yanlış olacak. Konunun açılmasının ardında başka şeyler aranacak,  önüne başka şeyler yapıştırılacak.

Doğruyu yanlıştan ayırma meselesi tam bu noktada yaşam ile ölümü ayıran bir hat oluşturduğu halde, ne bu cinayetlerin mahiyeti sorgulanabilecek, ne de daha önemlisi bütün bunların neden konuşulamaz olduğu tam olarak ortaya konulabilecek. “Yoldaşını öldürmek”, oysa mahiyeti itibariyle, Devlet ve Devrim olarak tasnif edilen dünyayı, başka bir noktadan yeniden ikiye bölen bir konudur.Devletin konu hakkında konuşmasının önemi yoktur, Devrim ise bir suskunluk yasasıyla boğar meseleyi.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin sonuçları en trajik olan tabularından biridir bu. Öyle ki, bu tabu çözüldüğünde, geriye ‘devrimcilik’ adına ne tür bir ‘değer’ kalacağını kestirmek bile imkansızdır. Belki de, olması gerektiği gibi, bir içsel hesaplaşma içinde yeniden tanımlanacaktır devrimcilik -eğer ki, gerçek anlamda bir yüzleşme söz konusu olacaksa.

Aytekin Yılmaz’ın doğrudan ve dolaylı tanıklıklardan oluşan Yoldaşını öldürmek kitabı, bu tabuyu bütün trajikliği görünür -en azından hissedilir- olacak şekilde yeniden gündeme getiriyor. Beraberinde, sorunu bir tabuya dönüştüren suskuluğu da gündeme getirerek. Nitekim, kitapta bahsi geçen olayların önemli bir kısmının dolaylı ikinci el anlatımlara tabi olması, bir belirsizlik halinin anlatılanlarda kendini hissettirmesinin nedenlerini de ancak bu suskunluk yasasını göz önüne alarak çözümleyebiliriz. Suskunluğun bir boyutu -elbette büyük bir yönü- korkuyla ilgilidir, ama bütün meseleyi korkuyla açıklayabilmek olanaklı değildir. Öldürdüğü yoldaşının “hain” ya da “düşman” olduğunu düşüneni bir yana bıraktığımızda, suskunluğun geriye kalanını açıklayabilecek ciddi bir sorun önünde buluruz kendimizi.

Yoldaşını öldürmek olarak adlandırılan sorunu, söz konusu suskunluk bağlamında, ilk elden söylendiği ve anlaşıldığı gibi, bir “örgüt içi infaz” meselesi olarak akaydetmek, bu adlandırmaya göre bir anlam oluşturmak kesinlikle doğru değildir. Ecinniler‘deki Şatov’un trajik katlinden başlayarak düşünmek zorunda olduğumuz bir meseleden bahsediyoruz. Basit bir kriminal durumun aydılatılması meselesi değildir bu, cinayeti kim işledi neden işledi meselesi bile değildir. Bir adalet sorunudur burada ortaya çıkan, ki adalet kavramının kendisini de boğan bir suskunluk içinde önümüze çıkar.

Devrim’in ve devrimci kimlik’in oluşturucularıyla birlikte görülmemiş tarihsel hesabının görülebilmesi, içsel bir yüzleşmenin düşünülebilmesine bağlıdır sorun. Bu hesaplaşmayı devrimciler bizzat  yapabilirler mi, bilmiyorum. Devrimci geleneğimizde durum, bu yanıyla içler acısıdır. Katmerleşerek derinlere gömülen, gömüldükçe de dokunulması imkansızlaşan bir sorun halindedir.

Hakikate ve dolayısıyla adalete dair ağır sorunun karanlık bir başka vechesi karşımıza çıkar bu noktada. Ağırlığının sebebi de, sürekli olarak hakikatten ve adaletten söz edenlerin veyahut da söz etme hakkını kendinde görenlerin bizzat faaili olduğu, üstünü örttüğü, perdelediği, yalana dönüştürdüğü bir konu olmasından kaynaklanıyor.  Devrim’e karşı mücadelenin dili yoktur, konuşmanın da. Böyle bir hesap sorma çabası, anında karşı-devrimcilik olarak kodlanır ve anında devlet ve devrim’in diline tercüme  edilirek boğulur. Devrime karşı mücadele her şeyden önce bir dil mücadelesidir bu noktada açık ki; suskunluk da, bir korku sorunu olmaktan önce bir dil sorunudur. Hakikatin ve adaletin sakatlanan, mutlak olarak karanlık bir sessizliğe gömülmek istenen dilinin mücadelesidir oysa.

Devlet’e karşı mücadelenin açıklığına asla sahip olamayan, tehlikesini ve gerçek anlamını da tam olarak bizzat bu açıklığın arayışında bulan bir mücadeleden söz ediyorum. Konu elbette bir “insan hakları sorunu” falan değil ya da o noktaya indirgenerek anlaşılabilecek bir mesele değil. Aytekin Yılmaz, kendi deneyimini ve tanıklığını Labirentin Sonu‘nda dile getirmişti kısmen. Şimdi, daha yakından bakarak sorunu yeniden bahse açmayı deniyor.

“ortak acı” mefhumu

17 Mayıs 2014

yeni şafak’cılar “ortak acı”dan yürüyerek “düzeni sorgulamak gerek”e son noktayı koymuşlar yine!  “başkanın bütün filozof-adamları”nın olayı da bu, her nasılsa düzeni iktidarın hayrına sorguluyorlar sürekli! “yeni türkiye”nin iktidar mantığı ve dili olan bu yazıları okurken, gözümün önünde sürekli “ölüm çetelesi” belirdi. bir de başbakan danışmanının tekmesi. yeni şafakcı’ların -ve “yeni türkiye”cilerin- tek muhatap aldığı “eski türkiye”nin temsilcileriyle yürüttükleri dalaşın bir önemi yok. eskisi ve yenisiyle, iktidarı ve muhalefetiyle, türkiye’nin siyaseten neden bir facia yeri olduğunu anlamamızı sağlayabilir soma. yine de ”ortak acı” söylemi, ermeni soykırımında da devreye sokulmak istendiği gibi, mevcut ‘yeni’ iktidar mantığının ve onun sürdürücüsü/taşıyıcısı olmaya çalıştığı egemenliğin derin yapısını doğrudan gösteriyor olmasıyla başka bir dikkati gerektiriyor. iktidarla sermaye arasındaki organik ilişkiyi görünmezleştirmek, medya ile iktidar arasındaki derin ilişkinin zorunlu bir sonucu elbette. akp’nin belirli miktarda kanaat teknisyeni bu uğurda çaba harcıyor. yaşanan faciayı takdir-i ilahi ya da kader olarak görmüyorlar, sorumluluların cezalandırılmasını istiyor, örneğin yerdeki bir madenci yakınını hunharca tekmeleyen yusuf yerkel’in istifasını talep ediyor ve bunu yapmanın bir yolu olarak da ortak acıya referans yapıyorlar. erdoğan ekibinin soma’daki tutumunu tashih ediyormuş gibi görünüyorlar, ama söz konusu olan tashih değil aslında, bir iktidar rasyonalitesi sağlamak. salih tuna “hesap ver lan vicdansız” başlıklı yazısına, “kazaymıs…mukadderatmış…takdir-i ilahiymiş! geçin bunları” diye başlıyor ve fakat, bunu tam da erdoğan’ın “bunlar olağan şeyler, ölüm bu işin fıtratında var” deyişini örtmek için yapıyor. bir tuhaflık varmış gibi görünüyor, ama değil! kapitalist sömürünün, böylece, her nasılsa “vicdansız patron”la “gariban işci” arasında kendi kendine işleyen bir düzenekmiş gibi sofistike bir yapı haline sokulması epey eski bir hikaye. bu hikayeye göre, ekonomi politiğin piyasayı düzenleyen “gizli el”i gibi, patron ile işçi arasında adaletsizlikle -herkesi, insan ortak paydasında efendi ya da köle birleştiren herkesi mağdur ederek- işleyen “gizli bir el”den söz edebiliriz. düzen de, bu gizli el’in düzenidir. bu gizemli anlatının meselesi, açık ki, iktidar ile düzen arasındaki bağın göz ardı edilmesidir. “ortak acı” mefhumunun siyasal anlamını da burada bulabiliriz. böylece, ölüm acısı bir varoluş sorgulamasına dönüştürülerek gayri siyasileştirilir; bu, tam da siyasi bir hamle olarak, sofistike bir şekilde düzenin sorgulaması talebinin gündeme sokulmasını sağlayan şeydir. düzen denilen şey, bu düzenin efendilerine zeval gelmeksizin, hatta bu efendilerin korunması uğruna sorgulanır, düzenden hatta hesap sorulması istenir. sürekli olarak düzenin mağduru olan ve bu mağduriyetten beslenen bir iktidar söylemini siyaseten mümkün kılan da budur. ilginç olan tek şey, böyle bir mantığın “insanlık” adına tam bir inançla öne sürülebiliyor, kanaat üretimine koşulabiliyor  olmasıdır. öyle ya, nasıl oluyor da “ortak acı duyusu”, ailesini kaybetmiş bir madenci yakını ile ona hiç de sevecenlikle yaklaşmayan erdoğan’ın ortaklaşmasını sağlayacak. yuhalayan ile yuhalanan nasıl ve hangi yoldan ortak insanlıkta birleştirilecek.  soma maden işletmesinin patronu da üc gündür uyumadığını ve acı çektiğini söyledi göz yaşları içinde. bu göz yaşlarının samimiyetini sorgulamak saçmadır bence, tıpkı mısır’a ağlayan erdoğan’ın samimiyeti gibi. ama, ağlamak, ağlayanın samimi olsun olmasın sofistike kılınmaya çalışılan düzenin ne ekonomi politiğini ne de iktidar konumunu değiştirmez. bu facia dolayısıyla “sınıf siyaseti”nin doğrulandığını düşünmüyorum öte yandan. sınıf siyaseti meselesi doğru düzgün tartışılan bir mesele olmadı bizde. ne savunucuları ne de reddiyecileri açısından. ama bu başka bir bahis. burada önemli olan “sınıf siyaseti”nin karşısına konulmuş gibi yapılan “insanlık siyaseti”nin ideolojik mahiyetidir. çünkü bu, toplumsal eşitsizlikleri, çelişkileri, güç ilişkilerini, patron ile işçiyi, zengin ile yoksulu, ezen ile ezileni ve iktidarın bu mevzular içerisindeki yerini aklamaktan öte işe yaramaz.  siyasetin hegemonik yapısı –laclau ve mouffe’un işaret ettiği gibi- çatışmanın herhangi bir temele/ya da öz’e indirgenemezliğini gösteriyor, ancak bu aynı zamanda siyasal olanın “insanlık” denilen soyut bir mefhuma ve onun ortak olduğu varsayılan bir yetisine yükseltilemeyeceğini de gösteriyor. bu, olsa olsa “ekonomi politiğin eleştirisi”nin gerisinden konuşmaktır. elbette, mevcut ekonomi politiğin yasalarına uyarlanmış bir zihniyet dünyasının savunusunu yapmak üzere. egemenliğin bir ‘temel’i varsa o da bu arzuyla ilgilidir.  muhafazakar ya da ilerici, dinsel ya da seküler, geleneksel ya da modern, salih tuna ya da yılmaz özdil, sağ ya da sol olarak, fark etmez. ortada bir facia var, ama ihmal yok, sorumlu yok, suç da suçlu da yok, kasıt ve art niyet yok, bir doğal afet gibi, kaldı ki afetlerde bile bir ihmal suçu vardır çoğunluk. haklı olarak işaret edildi bir kaç yerde, bu tavır ermeni soykırımı, roboski katliamındaki yaklaşıma ne kadar benziyor değil mi? bu işin fıtratında olduğu söylenen ölüm, anlaşılan bugün artık ekonomi politiği yönlendiren ‘gizli el’ gibi bütün siyasal hayatı belirleyen yasanın tecellisi oluyor. sükunetle acının hepimizde ortak olduğuna inanmayı koşullayan zihniyet, tecelli karşısında da hepimizi ortak olarak tefekkür etmeye ve adalet talebini edeple  istemeye çağırıyor. aslında, mahkum ediyor. yoksa tokat var!

soykırım ve taziye, inkardan ikrara

28 Nisan 2014

siyasal iktidar, ermeni soykırımını bir “insani sorun” haline getirmek, tarihi de bu çerçevede tartışılacak şekilde tarihçilere bırakmak istiyor. taziye metninin söylediği bu; ancak, böylesi meselelerde, kurucu ideolojinin ve resmi söylemin içinde en küçük değişikliğin bile sonuçları beklenenden farklı olabilir her zaman. bir inkar üzerine kurulu, toplumsal bilincin yapılanışından dolayı özellikle. süleyman demirel’in, doksanların başında, “kürt realitesini tanıyoruz” sözünde olduğu gibi. sonrasında adına “düşük yoğunluklu bir savaş” sürüp gitti,  kürt sorunu da hala çözülebilmiş değil. resmi söylem yine de o ifade ile birlikte geri dönüşsüz olarak üstü çizilmiş hale geldi. realiteyi tanırken ya da hatta tanımak zorunda kalırken devlet aklının niyetleri ve hedefleri bambaşka olabilir. ancak, realitenin de kendi realitesi var, inkarcılıkta sürekli gedikler açan ve onun niyetlerini bozan bir realitedir bu. arkaplanında soykırımın adlı adınca anılmasına sınır koyma telaşı farkedilebilir olan taziye metni, metnin oluşturucularının niyetlerine ve hedeflerine rağmen böylesi bir kırılma anına karşılık geliyor. sorunun  bir “insanlık sorunu” haline getirilip getirilemeyeceğini göreceğiz, ancak taziye gibi bir insani beyanın bu kadar sarsıcı siyasal anlamlara geliyor olması bile kendi başına epey bir şey söylüyor olmalıdır. bu nedenle, taziye tartışmalarını salt olumsuz bir noktadan alarak yürütmeye çalışmak epey saçma olacaktır. egemenliği yeniden inşa etme arayışında olan devlet aklının bu türden yönelimlerini siyasal iktidarın yapılandırdığı bir karşıtlık noktasından anlamak ve çözmek imkansız. böylesi “karşıtlıklar”, akp iktidarı boyunca ortaya çıkan başka örneklerde de konuşabileceğimiz gibi, aslında bizzat siyasal iktidarın hegemonyasına yarıyor. “yandaşlar”ının konumları kolayca anlaşılabilir sonuçta, sorun daha çok “karşıtları”nın iktidara hizmetinin anlamında ortaya çıkıyor. kendisini yok etmek isteyenlerin direncinden beslenen tuhaf bir iktidar süreci yaşanıyor. bu tuhaflığı ise ancak söz konusu direncin taşıyıcısı olduğu zihniyet biçimlerinin derin kökleri anlayarak çözebiliriz. taziye tartışmaları da, kabaca bunu gösteriyor. iktidarın niyetleri kadar, direnişin bilinciyle de hesaplaşmak zorunda olunan bir durum bu, karışıklık ve safların saflığını bozan da bu durum. soykırımın bir “insani sorun” olarak kaydedilmek istenmesi, artık inkar edilemediği noktada realiteyi kendi anlamından uzaklaştırarak da olsa ikrar etmek demek. bu ise,  bizzat ikrar edilen gayri insaniliğin araçsallaştırılması anlamına geliyor. tıpkı barış sürecinde, dersim özründe, alevi açılımında vs. olduğu gibi. bu “araçsallaştırmalar”, yine de söz konusu “özürler”in ve “açılımlar”ın neye müdahale ettiğini, ne tür bir toplumsal karşılığı olduğunu, siyasal iktidarın niyetleri ne olursa olsun neyi nasıl dönüştürdüğünü göz ardı etme pahasına deşifre edilemez ve siyasal olarak olumsuzlanamaz. taziye olumlu bir adım, taziye metni de ince elenip sık dokunmuş ya da dokunmak istenmiş haliyle, bir söylemsel kırılmayı ifade ediyor. aslında bir perdelemeden veyahut da realitenin gölgelenmesinden bahsedilecekse, bu, tam da taziye metninin inkardan ikrara doğru bir gidiş anlamında olumlu niteliğinden kaynaklanıyor. taziyenin pozitif içeriği iktidara pozitif bir anlam atfedilmeden kaydedilebilir. 1915’ten hrant dink cinayetine uzanan bir tarihsellik içinde, ermeni kıyımının adını doğru koymak ve adalet talabini güncel kılmak bakımından, bu ayrım önemli. bir olayın adı da elbette siyasal mücadelenin bir parçasıdır, kavramlar üzerine tartışmaların aynı zamanda siyasal mücadele konusu olmaları gibi. ancak, siyasal mücadele dediğimiz şeyin “niyet okumalar” ve “doğruculuk”la fazla bir ilgisi yoktur. bugün, egemenlik bir “olağanüstü hal” durumuyla yeniden inşa edilirken siyasal iktidarın başarısı, hegemonik çatışma konularını kendi hanesine yazacak şekilde bir kazanıma dönüştürebilmesidir. schmitçi anlamda “olağanüstü hal” rejimini olağanlaştırmasında iki önemli nokta var. birincisi, taziye metninde olduğu gibi, eski ve yeni rejim arasındaki söylemsel farkın belirsizliğinden olabildiğince yararlanacak şekilde kullanıma sokabilmesi ve bu sayede demokrasi, özgürlük, hak ve adalet beklentilerini soğurabilmesi. ikincisi, karşıtlarını, her tür kışkırtıcılığı ve provakatifliği yaparak, rahatlıkla kümelendirebilmesi. kendi halk desteğini de, bu sayede stabilize edebilmesi aynı zamanda. öyle ki, “hukuk” denilen aygıtın askıya alınması bile, bu zeminde “hukuk düzeni”nin kurulması için gerekli bir hamle olarak sunulabiliyor ve kabul görebiliyor. meseleyi basitçe “kanaat önderleri”nin mahareti olarak görmemek lazım, bizzat bu mahareti olanaklı kılan siyalan alanın failleriyle birlikte mevcut halidir. taziye, eğer tam da pozitif içeriği nedeniyle iktidara alan açıyorsa, bu içeriği salt bir iktidar karşıtlığı ile olumsuzlamaya çalışıp durmanın bir tuzak olduğunu öngörmek gerek. eğer ki, gerçekten “asıl mazlum biziz, asıl biz katledildik, taziye türk milletine hakarettir, emperyalizmin oyunu vs. vs.” denmek istenmiyorsa! ya da “karşılıklı acılar, ortak acı vs.” denmeyecekse! soykırımın bir “insani sorun” olarak araçsallaştırılmasını engellemek, tam da yaşanmış gayri insaniliğin  ikrarından ve bu ikrarın açtığı çatlaktan başlamayı gerektiriyor.