Archive for the ‘yer bildirimi’ Category

kod adı: ayşe öğretmen

21 Nisan 2018

ayse_ogretmen.jpg

 

“Ayşe öğretmen”, dönemin bu isimle kodlanması oldu bir anlamda. Zamanın siyasal ruhunu en derinden açıklayacak kodlardan biri. İktidar, medya ve çoğunluk arasındaki ilişkinin olduğu kadar, siyasalın mahiyetinin de şifre çözücüsü. Achille Mbembe’nin, “yaşamın ölümün iktidarına tabi kılınması” olarak tarif ettiği ölüm-siyaseti’nde kamusal olarak neyin nasıl söylendiği ve neyin nasıl söylenmediği çok daha hayati bir önem kazanıyor. Ayşe öğretmenin hukuken cezalandırılmasının nedeni, “çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” demiş olması değil elbette. Bunu, bilakis kamusal olarak, bir kitle iletişim aracı ile iktidara ve tebaasına “siz çocukları öldürüyorsunuz” bağlamında açıkça söylemiş olmasıdır. Açık olan sözün kendisi değil burada. Doğrudan siyasal iktidarın sahiplerini adlandırmıyor, çocukların öldürülmesinin faaillerini doğrudan göstermiyor, hatta sözün gidişinin epey bir miktar belirsizlik içerdiği de söylenebilir. Ama, söyleyişin bağlamı apaçık yine de, söz konusu belirsizliğin de, tam da bu belirsizlik nedeniyle ölüm-siyasetinin hedefi haline geldiğini söylemek gerek ayrıca. Terör propagandası yapmakla itham edilmesinin nedeni bu belirsizlik, düşmanı övmüyor olabilirsiniz fakat düşmanın adını düşman olarak anmıyorsanız ve asıl suçlamanın hedefine iktidara kurtaracak şekilde o düşmanı koymuyorsanız da suçlusunuz. Çoğunluğun çoktan ölüm-siyasetine uyarlanmış kitlesel nefretini, hınçtan oluşan kollektif zihniyetini, “Ayşe Öğretmen” haberlerinin altındaki yorumlarda görmek mümkün. Bu “kitle ve iktidar” çocukları seviyordur elbette, iki gün sonra pek övünülen 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı, iktidarın başı da en “az üç çocuk” deyip duruyordu bir ara. Anne iseler, malum kadınları da severler. Fakat sorun, hangi çocuğun yaşamının yaşamaya değer olduğunun belirlenmesidir. Kürtaja karşı -cinayet olduğu sebebiyle- cümleler kurarken bir anda Uludere/Roboski’de devletin katlettiği çocuklar için, “her kürtaj bir Uludere/Roboski’dir” denmesi, durumu açıklamaktadır. Ayşe öğretmenin açıklaması, çocukların cesedinin dondurucularda saklandığı, annelerin ölüsünün günlerce sokaklarda kaldığı zamanların devamında sahneye çıkmıştı. Ama sahnede sahnenin kaidesini bozarak. Ayşe öğretmen böylece bir başka şeyi daha göstermiş oldu: Söz’ün ve söyleyişin, hala bir siyasal mücadele meselesi olduğunu. Şov devam edecek, siyasal söylemler kendilerini tekrar ederek süre gidecek, Ayşe öğretmense bebeğiyle cezaevinde pişman olmadığı sözlerinin ve şova gölge düşürmüş olmasının bedelini ödeyecek, geriye bu günlerin şifre çözücüsü olarak adı kalarak.

Reklamlar

özgür gündem

17 Ağustos 2016

58554

“Darbeye karşı direnen halk”tan özel bir kabus inşa ediliyor giderek. Şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülen bu “halk destanı”, tıpkı Eski Türkiye’nin mitik anlatısı “Kurtuluş Savaşı” gibi bir kurucu irade tasarrufunda işletiliyor. Sonuçlanırsa, bu kurucu irade, söz konusu mitsel anlatıyla yeni bir gerçeklik inşa etmiş olacak. Yeni Türkiye’nin alacağı son biçim, bu kabusun gideceği yere ve sonuçlarına göre oluşacak. Kabusun adı, “milli irade”dir. Yenikapı’da ulusalcı-muhalif-sol mutabakatla yeniden tescillendi. Mutlak bir otoritenin tesisi edilmesini ve güvenceye bağlanmasını hedefleyen bir süreç işliyor. Başaramayacağını varsayabiliriz. Ama başarmak için yapacaklarının bedeli başkaları için belli ki ağır olacak. Dün Özgür Gündem gazetesi  “geçici” olarak kapatıldı. Bu geçiciliğin asıl geçici olduğunu tahmşn edebiliriz. Nitekim, hemen ardından, dün ve bugün bir dizi operasyon yapıldı; evler basılarak gazete çalışanları darp edilerek göz altına alındı. Açık ki, hızlı ve kesin hamlelerle, ihtiyaç duyulan sahneler kurulmaya çalışılıyor. Aslı Erdoğan’ın evinin basılarak gözaltına alınması, gözaltı süresinin uzatılıp beş gün boyunca avukatıyla görüşmesinin engellenmesi bu “acil ve seri hamleler” ihtiyacının bir ürünü. OHAL, bunun için var; sahneyi -siyasal alanı- iktidar istediği gibi düzenleyip tasnif edebilsin, rejimi bir mutlakiyet haline dönüştürebilsin diye. Özgür Gündem gazetesinin susturulması, inşa edilen sürecin en önemli ayağıdır. Hem de, söz konusu sürecin boyutlarını anlamamızı sağlayan en önemli verisidir. Beri cepheden buraya eklenebilecek tek şey, Aslı Erdoğan’ın gazetenin “nöbetçi yayın yönetmenliği”ni devralırken söylediği, “Gündem’in yanında olmazsak suç işlemiş oluruz”  sözüdür.

eksik boşluk

28 Temmuz 2016

cumhurbaşkanlığında-görüşme
Fotoğrafta görünmeyen dördüncü bir koltuk var. Boş bir koltuk. Önceki gün yapılan görüşmenin kamuoyuna yansıması bu fotoğrafla oldu.

İktidarı ve muhalefetiyle verilen bu birlik görünümü, darbe travmasının atlatılması yolunda normalleşme sürecinin en önemli adımı olarak kaydedildi. Uzlaşmanın altı çizildi yorumlarda. elbette, milli’lik sıfatıyla birlik ve bütünlük teyit edildi. Daha doğrusu edilmek istendi, ama fotoğrafın kırpılma biçimi tam da görünmez kılınmak istenen şeyi -yani Milli Şey’in boşluğunu- kayıt altına almış oldu aynı zamanda.

İki soru beliriyor: koltuk neden boş ve boş koltuk neden gösterilmiyor? iki soru birbirine bağlı, elbette. Koltuğun boşluğu temel/kurucu bir eksiğin göstergesi, fotoğrafta boş koltuğun eksikliği ise gizlenen bir boşluğun kaydı. sıkl

sıkla duyar olduğumuz gibi, haklı olarak “bir toplum olamadık”tan bahsedeceksek, öncelikle ikinci sorudan, fotoğrafın neyi gizlemek istediğinden ve tam da gizlerken görünür kıldığından başlamamız gerek.

Basit bir perdeleme hareketi gibi görünen bu kadrajlama, asıl olarak kendimizle kurduğumuz ilişkiye dair, “biz” denilen  “kollektif benlik”e -şimdilerde yaygınlaşan tabirle “milli irade”ye- dair saiklerin ortaya çıkması demek.  Görüntüyü kurtarma çabası görüneni başka bir şekilde düşünmek zorunda olduğumuzu belirginleştiriyor yalnızca.

Bir toplum olamamanın çok temel nedenlerinin bir kısmını o koltuğun boş olmasında bulacak isek, çok daha fazlasının  o boşluğun gösterilmeme hamlesinde olduğunu öne sürebiliriz. “Orjinal Türk Ruhu”nun hayatı bir kabusa ve bir çıkışsızlığa dönüştüren varoluşsal ve dolayısıyla siyasal saikler.

Bir toplum olamadık evet, ama sürekli işaret edildiği gibi darbeye karşı ortak bir tavır alamamış olmaktan dolayı değil yalnızca, bu da içinde olmak üzere, toplumsal varlığımızı kollektif bir yalana dönüştüren boşluğu gizlemeye ve kendindeki eksik’i perdelemeye yönelen bir hamlenin kurbanları -ya da eseri-olduğumuz için…