Posts Tagged ‘bergman’

bergman kırmızısı

15 Nisan 2012

çığlıklar ve fısıltılar, ingmar bergman, 1972

Agnes: Benden korkuyor musun şimdi?
Anna: Hayır, kesinlikle hayır.
Agnes: Ben ölüyüm, görüyorsun. Sorun şu ki uyuyamıyorum. Sizleri bırakamıyorum. Çok yorgunum. Bana kimse yardım etmeyecek mi?
Anna: Bu bir rüya, Agnes.
Agnes: Hayır, rüya değil. Belki sizin için öyle, ama benim için değil.

Filmin başrolünde kırmızı yer alıyor. Abartısız. Bergman’ın başka filmleri için de kırmızıdan söz edebiliriz, ancak Çığlıklar ve Fısıltılar‘ın bütün hikayesinde yer alma biçimiyle farklılaşıyor. Bir fon oluşturmaktan öte, bir renk tercihi olmaktan öte metaforikleşerek kendi başına bir anlam kazanıyor. İnsan ruhunun rengidir Bergman için kırmızı, korkuların, tamamlanmamış yüzleşmelerin ve utancın rengi belki en çok.

İnsan ruhunun rengi midir kırmızı sahiden? Bilmek zor. Anlamını Bergman’ın çocukluk düşlerinde ve korkularında bulabileceğimiz bir şeydir belkide bu yalnızca. Sonradan sinemasına, insan ruhunun derinliklerine bakmanın ve hesaplaşma arzusunun (ya da zorunluluğunun) imgeselleşmesi olarak yansıyacaktır.

Bu yüzden, bir “Bergman kırmızısı”ndan söz etmek yerinde olur.

Sessizlik ve Güz Sonatı filmlerinin bir açıdan  “Bergman kırmızısı”nın farklı biçimleri olduğunu söyleyebiliriz. Büyük bir sinema örneği olan Persona‘yı ve etkileyici olsa da bana güçlü bir film olarak görünmeyen Yüz Yüze’yi de buraya dahil etmek yanlış olmayacaktır. Yüz Yüze’nin bilinçaltı yolculuğunda özellikle belirgindir bu. “Ölüm dürtüsü“nün korkuları ve geçmişin travmalarıyla yüzyüze kalan karakter, ürkütücü rüyalarında kendisini hep kırmızı giysiler içinde görür.

İnsanın kendi yalanını, hakikati bastıran yalanı -ve elbette ‘kendilik’ yalanını- çığlıklar ve fısıltılara gömülerek sürdürme haline bakıyor Bergman filmlerinin çoğunda. “Kendilik“ dediğimiz şey, Bergman sinemasının en önemli bölgesidir zaten. İnsan’ın hakikati, kırmızının tonlarıyla birlikte kurgulanarak, çığlıklara ve fısıltılara gömülü olarak sahneleniyor. Karin’in “Her şey yalan, her şey yalan“ haykırışında, bilincin çığlığına ve bilinçdışının fısıltılarına tanıklık ediyoruz.

Kırmızının psikanalizi ateşin psikanalizine benzer bu noktada; tutkuların ve düşlerin olduğu kadar, arzu ve korkuların da rengidir. Utancın ve ne kadar derine gömülürse gömülsün yok edilemez olanın. Şevhetin ve şiddetin, hatıraların ve ateşin rengidir kırmızı, tarihe bakacak olursak bir anımsayış ve unutuş eylemi olarak devrimin de.

Aynı zamanda ve her şeyden önce, kanın rengidir. Yaşamı ve ölümü barındırır içinde. Battailecı anlamda erotizmin kendisidir kırmızı, tüm bunlardan dolayı. İlk günahın rengidir. Cennetten kovuluşa ya da düşüş’e sebep olan elmanın golden elma olduğunu düşünemeyiz. Bu yüzden suçun olduğu kadar cezanın da rengidir.

Kırmızının tonları film boyunca, çığlıkların ve fısıltıların örtük anlamlarıyla, bastırılan ama yok edilemeyen, durmadan geri dönen ve döndüğü için daha büyük bir güçle bastırılmak ya da şiddetine maruz kalınmak zorunda olunan gerçeklerle bütünleşir.

Çığlıklara dönüşen fısıltıların ve fısıltı haline bile gelemeyen çığlıkların karşılığı olur kırmızı. Malina‘yı ve Bachman’ın sürekli bir iç-savaş halinde yaşadığımızı söylemesini hatırlattı film bir kaç noktada bana. Çığlıklar ve fısıltıların imgesel olarak Malina’yı düşündürmesi olağan olsa gerek. Bir savaşın içine doğuyoruz ve ne yaparsak yapalım o savaşı içselleştirerek sürdürüyoruz, tamamlanmayan hesaplaşmalar, geç kalınmış yüzleşmeler kalıyor geriye hep.

Araya karışan beyazlar ve siyahlarla iyice belirginleşiyor kırmızının tonları, bilincin çığlıkları bilindışının fısıltılarına karışıyor. İnsan olmak, insan oluşu anlamak kolay değil; insanın ‘insan’ olmak için kendisiyle baş etmesi, kendi insan olmaklığına karşı savaşması kolay değil.

Agnes, artık ölmek üzereyken anlar annesinin yalnızlığını, kendi yalnızlığı o yalnızlığa eklenirken. Annesinin kendisini sevgisizliğe mahkum eden dalgınlıklarını yeniden hatırlar. Üç kızkardeşin şimdi izlemekte olduğumuz durumunda annelerinin rolü belirleyicidir; huzuru bir tek sessiz yürüyüşlerde bulduğunu anladığımız annelerinin. Hüküm süren sevgisizlik, maskelere bürünmüş ve sevgi kılığına sokulmuş sahteliklerle süregiden kötü bir miras gibidir. Anne-kız çatışması (kızkardeşler ya da kadınlar arasındaki savaşım) Bergman’ın babanın yerine tecih ettiği bir modeldir çoğu filminde.

Bergman’ın annesine kızgınlığının ve kadınlarla ilişkilerinin eserine yansımasıdır mıdır bu hesaplaşma. Belki de. Ancak, Bergaman’ın arayışı, öyle görünüyor ki sürekli kendisini de işin içine katarak, en yüzeysel filmlerinden en metafizik filmlerine kadar insan varlığını anlamaya yöneliktir. Bunu yaparken de, insanlığın en cilalı sözcüklerini sorgulamayı hedefler. Bir sorun olarak çoğu filminde aileyi odağına aldığını görürüz.

Bergman’ın arayışı, belirlenmiş bir hedefe doğru gitmenin kendine güvenini yansıtmaz bu anlamıyla, dolaysızca insanın içinde yaşadığı dünyaya ve insanın içine bakmaya yönelişi estetik bir dolayım biçimi alır, bu yapı da açık ya da örtük olarak duyumsayacağımız şey kaygıdır.

Çığlıklar ve Fısıltılar‘ın şematik de olsa, bir şekilde sınıf catışması zemininde kurgulanmasının önemli olduğunu eklemek yerinde olur son olarak. Ağlayan bebeğin sesini yalnızca evin hizmetcisi Anna duyacaktır, çünkü “vicdan” sahibi tek kişi odur evin icinde. Üşüdüğünü söyleyen ölü Agnes’i soyunup kucaklayarak ısıtmaya cesaret edebilen de bir tek o olacaktır. Neredeyse mitik bir yabancılaşmamış saf-doğal insan örneğidir hizmetçi Anna.

Bu yanıyla, tipik bir “şeyleşme” eleştirisidir söz konusu olan, oldukça da şematiktir kullanımı. Öte yandan, estetize edilen sınıfsal çatışmanın bu hayli şematik biçimi, kontrastı derinleştirerek insan varoluşunu sorgulamanın birbiri içine eklemlenmiş olan katmanlarını içerir. Mülkiyet sahiplerinin histerik dünyasını teşhir ediyor elbette; ama filmin belki bu açıdan daha önemli olan yanı vicdanın ve insan oluşun sınıfsallığına yaptığı dolaylı vurgudur.

Böylece, insan varoluşunu anlama çabasının politik düzlemine de dolaylı olarak işaret edilmiş olunuyor sanıyorum. Çığlıklar ve Fısıltılar, Bergman’ın cinsel ve ekonomik nedenleri belirgin halde göz önüne aldığı ve „ruhsal aygıtın“ işleyişine ve sorunlarına bu zeminde yaklaşmayı tercih ettiği filmlerden biri. Her sahnede soluklaşan ve koyulaşan tonlarıyla kırmızı, filmin başlı başına bir metaforu.

Reklamlar

sessizlik

27 Şubat 2012

the silence, ingmar bergman, 1963

Ester: Bana yazacak bir şeyler verin. İnsan sevmekte hürdür. Bu zavallı halimi kabullenmek istemiyorum ama şimdi yalnızlık güzel ve iyi. İnsan hayatında çeşitli davranışlar dener ve hepsini anlamsız bulur. Üzerimde öylesine büyük kuvvetler var ki yani bizi ürperten, titreten kuvvetler var demek istiyorum…Ruhların ve anıların arasında ihtiyatlı davranmak gerekiyor..Tüm bu konuşmalar,yalnızlığı düşünmek hiç akıllıca değil…Gerçekten faydasız bu…Bana yazacak bir şeyler verin….

kısa bir değerlendirme

Bergman, dolaysızca Nietzsche’yi yorumlar. Tanrı’nın ölümü, insanın içindeki varoluşsal kodların çözülmesi, dahası yıkılmasıdır. Sessizlik, her şeyden önce tanrı’nın sessizliğidir. Bergman bu nedenle, Tarkovski’nin geçtiğini söylediği kapıdan kendisi geçemez. Sessizlik filmiyle kulvar biraz farklılaşmış gibidir, örümcek-Tanrı’dan direk olarak söz edilmemektedir artık, esas karakterler erkek değil kadındır ve woolf’un dediği gibi, kadın söz konusu olduğunda vurgu her zaman farklı bir yerdedir. Ancak, karakterlerin ve hikayelerin odağındaki sorun, yani ‘sessizlik’ sürmektedir. Aynanın İçinden ve Kış Işığı ile birlikte bütünlük oluşturacak şekilde bu filmler bir üçleme, “Oda Üçlemesi”. Bunları Bergman’ın, hakkında konuşulamayanlar hakkında konuşma girişimleri olarak kaydemek yerinde olur. Önemli olan burada aslında tanrının konuşmaması değildir, sessizliğidir. Bergman, bu sessizliği ve bu sessizliğin -hem nedeni hem de sonucu olan- insanı düşünür. Oldukça belirgin bir tarihsel fonda kurgular düşünme girişimini. Başka bir açıdan da, filmlerin odağında yer alan ve bütünlüğü sağlayan sorunun “iletişim/sizlik” olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum. İnsanın kendisiyle, dünyayla ve başkasıyla iletişim/sizlik sorunu, sonunda tanrı ile olan bağında düğümlenir. Metafizik sorunlar ahlaki meselelere, ahlaki konular insan varoluşunun neliğine dair sorulara bağlanır bir şekilde. Tanrı’nın sessizliği, anlam krizinin bir metaforudur. Bergman’ın, tanrı’nın varlığına dair tartışması, hayata ve insan varoluşuna dair sorularıyla içiçe geçer bu filmlerde. Böylece üçlemede,  Yedinci Mühür ile belirginleştirdiği tanrı’nın varlığının işaretlerini arama girişimine yeni bir muhteva kazandırdığını söyleyebiliriz. Kış Işığı’nın intihar edecek Jonas’ı “neden yaşamalı?” diye sorar, kendisine “insan yaşamalıdır” diyen rahibe. Neden? Rahip başını eğerek, sessizlikle karşılar soruyu; rahibin sessizliği tanrı’nın sessizliğidir. Sessizlik, nihilizmin yanıt olmayan cevabıdır. Bu tartışmalı olabilir, ancak bizzat sorunun kendisini Bergman’ın arayışının ve sinemasının anahtarı olarak almak yerinde olacaktır. İletişim/sizlik sorunu da bir anlamda her şeyin sonucu ve nedenidir. Kış Işığı‘nda 6-7 dakika boyunca süren mektup okuma sahnesi, çarpıcı olduğu kadar kilit önemdedir de bu bakımdan. Tanrı ve sevgi kavramları, bir problematik olarak belirirler üçlemede. Olmaları gerektiği gibi, olmaları gerektiği biçimde değildirler. İnsanın kendisiyle, dünyayla ve başkasıyla kurduğu ilişkiler bir kriz halindedir, insanın anlam arayışının krizi. Böylece, farklı bağlamlarla üçleme de “sessizliğin”  ve “tanrı’nın sessizliği”nin bir tartışma başlığı olarak altını çiziyor Bergman. Bu noktada, bir şekilde Nietzsche’ye bir şerh düşüldüğünü de söyleyebiliriz. Tanrı’nın ölümü değil, sessizliğidir asıl mesele. Tanrı, ya büsbütün sessizdir ya da öfkeli ve korkutucu  bir örümcek olarak görünüyordur. İlk filmin sonunun, “tanrı sevgidir” fikriyle bağlanması ikinci filmde altüst edilir. Son film Sessizlik‘de ise sessizliğe gömülen sevgisizliği görürüz. Bedenin hem bir suç hem bir ceza yeri olduğunu. Tanrı’nın sessizliği, ölümün duyulması imkansız uğultusunu açığa çıkardığı kadar, ben’i kendi nedensizliğiyle yüzleşmek zorunda bıraktığı için de dehşet vericidir.  Sessizlik,  bu çizgide ilerleyerek sessizliğin gerilimini sahneler. Sessizlik, “ölüm içgüdüsü”nün yargısıdır sanki. Varlığın bütün izleri hiçlikle damgalanmıştır. Yedinci Mühür’ü hatırlıyorum yine. Orada, Tanrı’nın varlığı için inanç ya da varsayım değil bilgi istiyorum diyen şövalye, “karanlıkta ona sesleniyorum, ama sanki hiç kimse yok” dediğinde, Ölüm, “belkide kimse yoktur” diye karşılık verir. 

kış ışığı

26 Şubat 2012

winter light, ingmar bergman, 1962

Rahip: Yaşamalıyız..

Jonas: Neden yaşamalıyız?

Rahip: Dinle Jonas, sana karşı dürüst olacağım. Karım dört yıl önce öldü. Onu seviyordum, hayatım oydu. Ölmekten korkmuyordum ve devam etmek için sebebim yoktu. Ama ettim. Kendi adıma değil bir işe yaramak için. Eskiden büyük hayallerim vardı, dünyada bir iz bırakacaktım. Gençken sahip olunan fikirlerden. Kötülüğ bilmezdim, o zamanlar bir bebek kadar masumdum. Sonra hepsi birden bire oldu, Lisbon’da İspanya İç savaşı sırasında görevdeydim. Nelerin olduğunu görmeyi reddettim. Gerçeği kabul etmek istemedim. Tanrım ve ben, her şeyin anlamlı olduğu düzenli bir dünyadaydık. Ve ben…Görüyorsun, bir din adamı olarak iyi değilim. İnancımı babacan bir tanrı imajı üzerine kurmuştum. Bütün insanları ama en çok da beni seven bir tanrı. Görüyor musun Jonas, nasıl bir hata yaptığımı? Heyecanlı, cahil ve ahmak bir din adamı. Dualarımı bir yankı-tanrısına gönderdim, insanlara cevaplar ve kutsama veren birine. Gördüğüm gerçeklerle, tanrıyla her yüzleşmem de çirkin ve karşılık veren bir şeye dönüştü. Bir örümcek tanrı, bir canavar. Ve ben ışıktan kaçtım, kendimi karanlığa gizledim. Tanrımı gösterdiğim tek insan karımdı. O beni destekledi ve bana yardım etti…Deliklerimi yamadı. Hayallerimiz…

Jonas: Gitsem iyi olur…

Rahip: Hayır, gitme. sana bunları neden anlattığımı bilmeni istiyorum. Nasıl bir zavallı olduğumu anlıyorsun…

(….)

Bu kadar karmaşık bir şekilde konuştuğum için beni affet, ama bunlar aniden vurdu beni. Tanrı yoksa bu bir fark yaratır mı? Hayat anlaşılır olurdu. Ne rahatlama. Ama ölüm de hayatın kaybolması demek olurdu. Vücudun ve ruhun çözülmesi. Acımasızlık, yalnızlık ve korku…hepsi doğrudan ve şeffaf olurdu.Acı çekmek anlaşılmazdır bu yüzden açıklanması gerekmez. Yaratıcı yok. Hayatı devam ettiren yok. Bir tasarım yok….Tanrım….Neden beni bıraktın?

Zangoç: İsa çarmıha gerildiğinde ve işkence içinde asılıyken, “Tanrım! Tanrım!” diye bağırdı. “Neden beni terk ettin?” Bağırabildiği kadar yüksek sesle. Cennetteki  tanrının onu terk ettiğini sandı. Anlattığı her şeyin yalan olduğuna inandı. Ölmesinden hemen önce İsa şüpheyle doluydu. Bu kesinlikle onun en büyük sınavı olmuştur. Tanrı’nın sessizliği.

Rahip: Evet…evet…

aynanın içinden

25 Şubat 2012

trough a glass darkly, ingmar bergman, 1961

Baba: Görüyorsun Karin, insan büyülü bir çember çiziyor çevresine ve kendi gizli oyunlarına uymayan her şeyi bu çemberin dışında bırakıyor. Yaşam bu çemberi aştığı zaman, oyunlar küçük, karanlık ve gülünç oluyor. O zaman kişi yeni çemberler çiziyor ve kendine yeni bir sığınak kuruyor.

Karin: Zavallı babacığım.

Baba: Gerçek içinde yaşaması gereken zavallı babacığın.

Karin: Birdenbire öyle korktum ki. Kapı açıldı, ama Tanrı yalnızca bir örümcekti. Üzerime doğru geldi ve onun yüzünü gördüm. Korkunç, öfkeli bir yüz. Üzerime tırmandı ve içime girmeye çalıştı, ama ben korudum kendimi. Hep gözlerini gördüm onun. Soğuk ve durgundular. İçime giremeyince hemen göğsüme ve yüzüme, sonrada duvara tırmandı. Tanrı’yı gördüm ben.