bergman kırmızısı

by

çığlıklar ve fısıltılar, ingmar bergman, 1972

Agnes: Benden korkuyor musun şimdi?
Anna: Hayır, kesinlikle hayır.
Agnes: Ben ölüyüm, görüyorsun. Sorun şu ki uyuyamıyorum. Sizleri bırakamıyorum. Çok yorgunum. Bana kimse yardım etmeyecek mi?
Anna: Bu bir rüya, Agnes.
Agnes: Hayır, rüya değil. Belki sizin için öyle, ama benim için değil.

Filmin başrolünde kırmızı yer alıyor. Abartısız. Bergman’ın başka filmleri için de kırmızıdan söz edebiliriz, ancak Çığlıklar ve Fısıltılar‘ın bütün hikayesinde yer alma biçimiyle farklılaşıyor. Bir fon oluşturmaktan öte, bir renk tercihi olmaktan öte metaforikleşerek kendi başına bir anlam kazanıyor. İnsan ruhunun rengidir Bergman için kırmızı, korkuların, tamamlanmamış yüzleşmelerin ve utancın rengi belki en çok.

İnsan ruhunun rengi midir kırmızı sahiden? Bilmek zor. Anlamını Bergman’ın çocukluk düşlerinde ve korkularında bulabileceğimiz bir şeydir belkide bu yalnızca. Sonradan sinemasına, insan ruhunun derinliklerine bakmanın ve hesaplaşma arzusunun (ya da zorunluluğunun) imgeselleşmesi olarak yansıyacaktır.

Bu yüzden, bir “Bergman kırmızısı”ndan söz etmek yerinde olur.

Sessizlik ve Güz Sonatı filmlerinin bir açıdan  “Bergman kırmızısı”nın farklı biçimleri olduğunu söyleyebiliriz. Büyük bir sinema örneği olan Persona‘yı ve etkileyici olsa da bana güçlü bir film olarak görünmeyen Yüz Yüze’yi de buraya dahil etmek yanlış olmayacaktır. Yüz Yüze’nin bilinçaltı yolculuğunda özellikle belirgindir bu. “Ölüm dürtüsü“nün korkuları ve geçmişin travmalarıyla yüzyüze kalan karakter, ürkütücü rüyalarında kendisini hep kırmızı giysiler içinde görür.

İnsanın kendi yalanını, hakikati bastıran yalanı -ve elbette ‘kendilik’ yalanını- çığlıklar ve fısıltılara gömülerek sürdürme haline bakıyor Bergman filmlerinin çoğunda. “Kendilik“ dediğimiz şey, Bergman sinemasının en önemli bölgesidir zaten. İnsan’ın hakikati, kırmızının tonlarıyla birlikte kurgulanarak, çığlıklara ve fısıltılara gömülü olarak sahneleniyor. Karin’in “Her şey yalan, her şey yalan“ haykırışında, bilincin çığlığına ve bilinçdışının fısıltılarına tanıklık ediyoruz.

Kırmızının psikanalizi ateşin psikanalizine benzer bu noktada; tutkuların ve düşlerin olduğu kadar, arzu ve korkuların da rengidir. Utancın ve ne kadar derine gömülürse gömülsün yok edilemez olanın. Şevhetin ve şiddetin, hatıraların ve ateşin rengidir kırmızı, tarihe bakacak olursak bir anımsayış ve unutuş eylemi olarak devrimin de.

Aynı zamanda ve her şeyden önce, kanın rengidir. Yaşamı ve ölümü barındırır içinde. Battailecı anlamda erotizmin kendisidir kırmızı, tüm bunlardan dolayı. İlk günahın rengidir. Cennetten kovuluşa ya da düşüş’e sebep olan elmanın golden elma olduğunu düşünemeyiz. Bu yüzden suçun olduğu kadar cezanın da rengidir.

Kırmızının tonları film boyunca, çığlıkların ve fısıltıların örtük anlamlarıyla, bastırılan ama yok edilemeyen, durmadan geri dönen ve döndüğü için daha büyük bir güçle bastırılmak ya da şiddetine maruz kalınmak zorunda olunan gerçeklerle bütünleşir.

Çığlıklara dönüşen fısıltıların ve fısıltı haline bile gelemeyen çığlıkların karşılığı olur kırmızı. Malina‘yı ve Bachman’ın sürekli bir iç-savaş halinde yaşadığımızı söylemesini hatırlattı film bir kaç noktada bana. Çığlıklar ve fısıltıların imgesel olarak Malina’yı düşündürmesi olağan olsa gerek. Bir savaşın içine doğuyoruz ve ne yaparsak yapalım o savaşı içselleştirerek sürdürüyoruz, tamamlanmayan hesaplaşmalar, geç kalınmış yüzleşmeler kalıyor geriye hep.

Araya karışan beyazlar ve siyahlarla iyice belirginleşiyor kırmızının tonları, bilincin çığlıkları bilindışının fısıltılarına karışıyor. İnsan olmak, insan oluşu anlamak kolay değil; insanın ‘insan’ olmak için kendisiyle baş etmesi, kendi insan olmaklığına karşı savaşması kolay değil.

Agnes, artık ölmek üzereyken anlar annesinin yalnızlığını, kendi yalnızlığı o yalnızlığa eklenirken. Annesinin kendisini sevgisizliğe mahkum eden dalgınlıklarını yeniden hatırlar. Üç kızkardeşin şimdi izlemekte olduğumuz durumunda annelerinin rolü belirleyicidir; huzuru bir tek sessiz yürüyüşlerde bulduğunu anladığımız annelerinin. Hüküm süren sevgisizlik, maskelere bürünmüş ve sevgi kılığına sokulmuş sahteliklerle süregiden kötü bir miras gibidir. Anne-kız çatışması (kızkardeşler ya da kadınlar arasındaki savaşım) Bergman’ın babanın yerine tecih ettiği bir modeldir çoğu filminde.

Bergman’ın annesine kızgınlığının ve kadınlarla ilişkilerinin eserine yansımasıdır mıdır bu hesaplaşma. Belki de. Ancak, Bergaman’ın arayışı, öyle görünüyor ki sürekli kendisini de işin içine katarak, en yüzeysel filmlerinden en metafizik filmlerine kadar insan varlığını anlamaya yöneliktir. Bunu yaparken de, insanlığın en cilalı sözcüklerini sorgulamayı hedefler. Bir sorun olarak çoğu filminde aileyi odağına aldığını görürüz.

Bergman’ın arayışı, belirlenmiş bir hedefe doğru gitmenin kendine güvenini yansıtmaz bu anlamıyla, dolaysızca insanın içinde yaşadığı dünyaya ve insanın içine bakmaya yönelişi estetik bir dolayım biçimi alır, bu yapı da açık ya da örtük olarak duyumsayacağımız şey kaygıdır.

Çığlıklar ve Fısıltılar‘ın şematik de olsa, bir şekilde sınıf catışması zemininde kurgulanmasının önemli olduğunu eklemek yerinde olur son olarak. Ağlayan bebeğin sesini yalnızca evin hizmetcisi Anna duyacaktır, çünkü “vicdan” sahibi tek kişi odur evin icinde. Üşüdüğünü söyleyen ölü Agnes’i soyunup kucaklayarak ısıtmaya cesaret edebilen de bir tek o olacaktır. Neredeyse mitik bir yabancılaşmamış saf-doğal insan örneğidir hizmetçi Anna.

Bu yanıyla, tipik bir “şeyleşme” eleştirisidir söz konusu olan, oldukça da şematiktir kullanımı. Öte yandan, estetize edilen sınıfsal çatışmanın bu hayli şematik biçimi, kontrastı derinleştirerek insan varoluşunu sorgulamanın birbiri içine eklemlenmiş olan katmanlarını içerir. Mülkiyet sahiplerinin histerik dünyasını teşhir ediyor elbette; ama filmin belki bu açıdan daha önemli olan yanı vicdanın ve insan oluşun sınıfsallığına yaptığı dolaylı vurgudur.

Böylece, insan varoluşunu anlama çabasının politik düzlemine de dolaylı olarak işaret edilmiş olunuyor sanıyorum. Çığlıklar ve Fısıltılar, Bergman’ın cinsel ve ekonomik nedenleri belirgin halde göz önüne aldığı ve „ruhsal aygıtın“ işleyişine ve sorunlarına bu zeminde yaklaşmayı tercih ettiği filmlerden biri. Her sahnede soluklaşan ve koyulaşan tonlarıyla kırmızı, filmin başlı başına bir metaforu.

Reklamlar

Etiketler:

6 Yanıt to “bergman kırmızısı”

  1. Mehmet Fatih Uzuner Says:

    Okumaktan bu kadar haz duyduğum başka bir blog daha ya hiç yok ya da varsa bile ikiden fazla değil. Özellikle Ingmar Bergman filmleri hakkındaki yazılarınız ilham verici. Teşekkür ederim.

  2. Umut Says:

    Bilgi ve fikirler paylaşıldıkça güzel. Yazınızda katıldığım ve katılmadığım yerler var. Ancak katifle okudum ve üstüne düşündüm. Teşekkür ederim…

  3. Umut Says:

    Keyifle yerine katifle yazmışım. Yatar pozisyonda yazmak zor iş… :))

  4. Rıdvan Işık Says:

    İrvin yalom gibi filozof-psikiyatr’n kitaplarında bahsedip referans gösterdiği bir sinema şaheseri,

  5. asfur Says:

    Filmden hiçbir şey anlamamışım:D

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: