Archive for the ‘duvar’ Category

kod adı: ayşe öğretmen

21 Nisan 2018

ayse_ogretmen.jpg

 

“Ayşe öğretmen”, dönemin bu isimle kodlanması oldu bir anlamda. Zamanın siyasal ruhunu en derinden açıklayacak kodlardan biri. İktidar, medya ve çoğunluk arasındaki ilişkinin olduğu kadar, siyasalın mahiyetinin de şifre çözücüsü. Achille Mbembe’nin, “yaşamın ölümün iktidarına tabi kılınması” olarak tarif ettiği ölüm-siyaseti’nde kamusal olarak neyin nasıl söylendiği ve neyin nasıl söylenmediği çok daha hayati bir önem kazanıyor. Ayşe öğretmenin hukuken cezalandırılmasının nedeni, “çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” demiş olması değil elbette. Bunu, bilakis kamusal olarak, bir kitle iletişim aracı ile iktidara ve tebaasına “siz çocukları öldürüyorsunuz” bağlamında açıkça söylemiş olmasıdır. Açık olan sözün kendisi değil burada. Doğrudan siyasal iktidarın sahiplerini adlandırmıyor, çocukların öldürülmesinin faaillerini doğrudan göstermiyor, hatta sözün gidişinin epey bir miktar belirsizlik içerdiği de söylenebilir. Ama, söyleyişin bağlamı apaçık yine de, söz konusu belirsizliğin de, tam da bu belirsizlik nedeniyle ölüm-siyasetinin hedefi haline geldiğini söylemek gerek ayrıca. Terör propagandası yapmakla itham edilmesinin nedeni bu belirsizlik, düşmanı övmüyor olabilirsiniz fakat düşmanın adını düşman olarak anmıyorsanız ve asıl suçlamanın hedefine iktidara kurtaracak şekilde o düşmanı koymuyorsanız da suçlusunuz. Çoğunluğun çoktan ölüm-siyasetine uyarlanmış kitlesel nefretini, hınçtan oluşan kollektif zihniyetini, “Ayşe Öğretmen” haberlerinin altındaki yorumlarda görmek mümkün. Bu “kitle ve iktidar” çocukları seviyordur elbette, iki gün sonra pek övünülen 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı, iktidarın başı da en “az üç çocuk” deyip duruyordu bir ara. Anne iseler, malum kadınları da severler. Fakat sorun, hangi çocuğun yaşamının yaşamaya değer olduğunun belirlenmesidir. Kürtaja karşı -cinayet olduğu sebebiyle- cümleler kurarken bir anda Uludere/Roboski’de devletin katlettiği çocuklar için, “her kürtaj bir Uludere/Roboski’dir” denmesi, durumu açıklamaktadır. Ayşe öğretmenin açıklaması, çocukların cesedinin dondurucularda saklandığı, annelerin ölüsünün günlerce sokaklarda kaldığı zamanların devamında sahneye çıkmıştı. Ama sahnede sahnenin kaidesini bozarak. Ayşe öğretmen böylece bir başka şeyi daha göstermiş oldu: Söz’ün ve söyleyişin, hala bir siyasal mücadele meselesi olduğunu. Şov devam edecek, siyasal söylemler kendilerini tekrar ederek süre gidecek, Ayşe öğretmense bebeğiyle cezaevinde pişman olmadığı sözlerinin ve şova gölge düşürmüş olmasının bedelini ödeyecek, geriye bu günlerin şifre çözücüsü olarak adı kalarak.

Reklamlar

buzda yürüyüş

17 Şubat 2018

 

buzda yürüyüş, çılgın bir inanç ve bir inatla ölümü bertaraf etmek için çıkılan bir yolculuğun güncesi. ölümcül hasta arkadaşının ölümünü durdurmak, geciktirmek ya da ertelemek için yola çıkıyor werner herzog -“her şeye ağır basan tek düşünce var: buradan uzaklaşmak. insanlar beni korkutuyor. eisner’imiz ölmemeli, ölmeyecek, buna izin vermeyeceğim”- köyleri, kasabaları, patikaları, yamaçları, asfalt yolu, insanları, yalnızlığı, yağmuru ve karı katediyor. çok yalın cümlelerle kaleme almış herzog yolculuğunu. dostluğa ve inanca dair, bir o kadar yalnızlığa, doğaya ve insana dair çıplak gözlemler, neredeyse. bazen bir film karesi gibi söyledikleri. bazen olan şeyleri mi anlatıyor, bir rüyanın betimlemesi mi anlattıkları kestirmek kolay değil. ama hepsinde apaçık. yürüyüşün kendi içine giden yollarını da görebiliyoruz böylece.  arzunun öncesinde gerçekleştirilen adak, içsel bir yürüyüş aynı zamanda. gitmek ya da yürüyüş düşüncesini kışkırtıyor metin. belirli bir amaç ve bir hedef bile olmaksızın belki de, gitmek, yola çıkış, kendine ve dünyaya karşı, kendine ve dünyaya doğru -“kısa ve müthiş bir an için ölümüne yorgun bedenimden tatlı bir his akıp geçti. dedim ki, pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum.” her şeye ağır basan o tek düşünceyi hepimiz biliriz aslında, başka sebeplerle, başka yollardan çıkıp gideriz olduğu kadar. nihai bir yol yoktur çünkü, varılacak nihai bir yer yoktur. buradan uzaklaşmak’tır aslolan. geceleri yürürüz, apansız bir iç sıkıntısıyla, bir suyun kenarına, bir köprüye, bir ormana ya da onulmaz bir yorgunluğa düşene değin. ve her yola çıkışta değişir içimizde mutlaka bir şeyler. sesler, anılar, düşünceler değişir, sonsuz bir tekrarın içinde. hegel’in “kötü sonsuz” dediği şeyi kendi içimizde alt etmek isteriz, bir adım, bir adım daha, “her şey başka türlü olabilirdi”yi gösteren küçük bir fark için.

ursula

24 Ocak 2018

mülksüzler’in yas günü. ejderhalara, rüyalara, bağışla(n)maya ve iyi kalpliliğe inanmak mümkündü onu dinlediğimizde. kötülüğe ve gerçekliğe gözlerini kapamadan. gideceğimiz yere gitti, en uzak sahile.

Umudun Acı Yüzü

16 Kasım 2017

iyi film. aşağıdaki yazıda da çok iyi vurgulandığı gibi, bağırmadan, ajite etmeden, zorlamadan anlatıyor derdini gerçekten de. olumlu anlamda naif bir bakış sunuyor „mülteci krizi“ne. yanı sıra, insanlık durumuna dair acıklı bir güldürü olarak. umudun öteki yüzü, nasıl anlayacağınıza bağlı. kötü insanlar gibi iyi insanlar da var, kötülük gibi iyilik de. sistem acımasızca yabancılaşmış olabilir insana, yine de insani yollar bulunabilir. anlaşılmaz değil bu saflık arzusu, böyle olduğunu inkar etmek de zorlantılı bir kötümserlik çabası olur ki, iyimserlik jesti kadar anlamsızlıkla sonuçlanır bu kaçınılmaz bir şekilde. fakat sorun şu ki, insanlık durumunda mesele bir iyilik-kötülük sorunu olmaktan çıktı aslında çoktandır. tıpkı yersiz yurtsuzlaşmanın artık mülteci krizi olarak adlandırılmasının bile saçma -gerçekdışı- olması gibi. kaurismaki’nin verdiği insanlık ve hayat dersine inanmak gerek elbette. fakat, hikayenin ilerlemesi için, tesadüfe ve iyi şansa muhtaç olunması da bir açmazı göstermiyor mu aslında? intihara meyilli bir yere aşık oluyor halid, tanrıyı ve peygamberi geride yıkıntılar altında bırakarak. üstelik, tanrı’nın ölümünün ilanından yüzyıl sonra. görüyor, biliyor, belki anlıyoruz da ama kavrayamıyoruz sanki  bir şeyi, nedir bu?

 

Kalbimde her zaman sadeliğin, ölçülü zanaatin ve hatta sanatsal kanaatin mihmandarı olan Aki Kaurismaki’nin son filmi The Other Side of Hope’u seyrettim bugün sinemada. Birkaç not düşmek için burdayım. Filme başlamadan, Lanthimos’un ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’ ile Zvyagintsev’in ‘Sevgisiz’ filmlerinin fragmanları gösterildi. Belli ki ikisi de seyircisinin ciğerini salonda telef etmek kastıyla çekilmiş filmler. Hayranıyız ikisinin […]

Umudun Acı Yüzü — bilinenbirsokak üzerinden

imkansız tanıklık

14 Şubat 2017

“Tanıklık etme gerekliliği, sadece olanaksız tanıkların -olanaksızın tanıklarının- her biri kendi bireyselliğinde olmak üzere, getirebilecekleri bir tanıklığın zorunluluğudur; bazıları hayatta kalmışlardır, ama onların hayatta kalışları artık yaşam değildir, canlı olumlamadan kopuştur, yaşam adı verilen bu iyiliğin (özsever yaşam değil, başkası için yaşam) artık hiçbir şeyi el değmeden bırakmayan kesin hasara uğramış olmasının doğrulanmasıdır. Buradan yola çıkılırsa her türlü anlatının, hatta her türlü şiir yapıtının, üzerine başka bir dilin oturacağı dayanağı, en sıradan sessizlikte beklenen bu konuşma mutluluğunun ortadan kalkmasıyla yitirmiş olduğu söylenebilir. Unutuş hiç kuşkusuz kendi yapıtını ortaya koyar ve hala yapıt ortaya konulmasına olanak verir. Ama bu unutuşa, içinde her türlü olanağın kaybolduğu bir olayın unutuluşuna, boşu boşuna, çok eski zamanların rahat bırakmadığı zayıf ve anısız bir bellek yanıt verir. İnsanlık, aralarından bazı kişilerin (yaşamın kendisi, sürekli bir mevcudiyet vaat edilmiş olan bir halkın neredeyse tamamını temsil edenler) uğradığı korkunç yıkımla, bütünlüğü içinde ölmek zorunda kalmıştır. Bu ölüm hala sürmektedir. Bundan ise, her zaman temel olan sonu yineleme bizim için alışılır kılmadan, hiçbir zaman sadece bir kez ölmeme zorunluluğu ortaya çıkar”

Sonradan Sonsuz Yineleme, Maurice Blanchot, sf. 90, çeviri: Serdar Rifat Kırkoğlu, Kabalcı Yayınevi, 1.Basım: Aralık 1999

john berger’e veda

06 Ocak 2017

C1UvhTPXAAAlZD-.jpg

 

ne desek eksik kalır. güzel yaşadı, güzel yazdı. “tuhaf bir yetimlik duygusu”yla her birimizin yakını oldu. o yetimlik asla bir yakınma ya da çaresizlik hali değildi cümlelerinde. incelikli bir hüznün şefkatiyle yazdı, merhametin ve sevecenliğin harelediği sözcüklerle. en doğru sözcüğü aramak, en açık ifadeye ulaşmak, yazdığı her şeyde hissederiz bunu tıpkı eskizleri gibi, onu nevi şahsına münhasır bir düşünür yapan özelliğidir. ve direnci, elbette: güce ve otoriteye karşı eyvallahsız, müdanasız, saf bir entelektüel. sözcükleriyle, zihnimizde canlandırdıklarıyla ve bize sunduğu düşünme imkanlarıyla daima hatırlayacak ve şükranlarımızı sunacağız. doğmuş olmanın sakıncası gereği yaşamak zorunda kaldığımız zamanlarda dünyada hiç mi iyi bir şey yoktu denecek olursa, belki başka bir kaç isimle beraber, john berger ile aynı zamanlarda yaşamış olmak bir istisnaydı diyebiliriz.

necmiye alpay’a açık mektup

13 Ekim 2016

Necmiye Hanım,

size bu satırları çok uzaktan yağmurlu bir şehrin sabahından yazıyorum. Ekim’i yarıladık sayılır ve kış geldi buralara artık. Gri bir göğün altında, birbirine benzeyen günler ardı ardına geçip gidiyor. İçerinin zamanıyla dışarının zamanı farklıdır, tahmin edebiliyorum; yaşanılan zamanın zaman dilimleri olarak algılanışları da farklı oluyor zaten yaşanılan hayata göre. Bir eski mahpus tanıdığım, günlerin ağır yılların çabuk geçtiğini söylemişti içeride. Siz 4o günden fazladır tutuklusunuz, bu günler kim bilir ne ifade ediyor sizin için, nasıl bir içsel zorluğa tekabül ediyor. Biz -arkadaşlarınız- sizi içeri kapatanların adaletine de zamanına da inanmıyoruz çok uzun zamandan beri.

Bütün gün süren griliği sevimsiz buluyor genelde insanlar. Karşılaşmalarda ilk konu göğe atılan bir bakış ve şikayetlenmeler oluyor. Ben seviyorum bu griliği her nasılsa. Yazcılarla kışçılar arasında sürüp giden lüzumsuz ve fakat her daim canlı atışmayı biliyorsunuzdur. Ben kışçı sayıyorum kendimi, öyle denebilirse bir kış insanıyım ben. Kuzey’i sevmenin de bununla bir ilgisi olsa gerek. Doğu’yu ayrı bir seviyoruz, sebebi başka. Kar yağışını,  yağmur damlalarıyla bulanıklaşmış bir pencerenin ardından dışarıya bakmayı, sokakları ve köprüleri kaplayan sisi ve göğü dolduran griliği seviyorum bir şekilde. Ama, tam doğrusunu söylemek gerekirse, bedenim yazı ruhum kışı seviyor, demeliyim! “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” heyecanı belki artık iyice unutuldu, varsın unutulsun, ama işte bütün bir varlığımıza sinmiş sanki o kış ruhu.

Günler olanca ağırlığıyla ardı ardına devriliyor bir hızla. Aslı Erdoğan’ın Özgür Gündem’de farklı tarihlerde çıkan dört yazısı suç unsuru kabul edilerek ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanacağını alelade bir haber gibi okuyabiliriz. Katliamları da, bir dehşet duygusuyla ama sonunda aleladeleşen bir duyguya dönüşerek okuduğumuz gibi. Günler üzerimize devriliyor da olanca ağırlığıyla fark edilmiyor sanki. Kötülüğün sıradanlığı her şeyi sıradanlaştıran bir kötülüğe dönüşüyor. İsteniyor ki bunlar olurken „faşizmin güncesi“ni tutmasın -tutamasın- hiçkimse. Sizde aynı gerekçe ve sebeple „örgüt üyesi olmak“ yanı sıra mutant „devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak“ suçlamasıyla tutuklandığınızda galiz küfürler sıralandı içimde. Aynı anda bu pervasızlığa hayır diyemiyor oluşumuzdan derin bir keder duydum. İsimsiz, adları bilinmeyen, bilinse dahi bir kaç tanıdığı dışında kimse için bir anlam ifade etmeyen insanlar demek tümden karanlık bir sessizliğe mahkum. Evleri yakılıp yıkılan, kurşunlanan, bodrumlarda öldürülen insanlar da aynı karanlık sessizliğin kurbanları belli ki. O dehşet günlerinden bu yana hala kimlikleri teşhis edilemeyen insanlar olduğu söyleniyor.

Sıradanlığı ve sessizliği bozan her şeye karşı bir düşmanlık geliştiriliyor bu yüzden,   her ses susturulmak, cezalandırılmak isteniyor.  Kürt siyasi hareketinin yalnızlaştırılması, tecrit edilmesi, marjinalleştirilmesi ve bu yalnızlaşmaya bağlı olarak daha fazla savaşa teşvik edilmesi hedefleniyor. Daha fazla savaş! Güç ilişkileri ve güç sahiplerine bakılırsa yegane gerçekliğimiz savaştan ibaretmiş gibi görünüyor artık iyiden iyiye. Barış Açısını Savunmak, artık her zamankinden daha zor. Kime neyi  anlatmak mümkün şimdi? Kim kimi duyuyor ve anlıyor ki? Bunu, bu olanları bir keresinde, dönemin karakterini vurgulamak için „terörizmle suçlama terörü“ olarak ifade etmiştiniz haklı olarak. O terör şimdi sizi cezalandırmak, yıldırmak ve belki de asıl olarak sizin üzerinizden bir mesaj vermek amacıyla pervasızca hareket etmeye devam ediyor.

Geçen gün BBC Türkçe’nin internet sayfasında haberiniz vardı, nasıl bir hukuksal garabetle karşı karşıya olduğunuzun ayrıntılarını da bu haber dolayısıyla anlamış olduk. “Tutukluğumla ilgili yargı kararı bir hukuk skandalı niteliğinde. Yargıç, kuvvetli suç şüphesine gerekçe olarak yakalama tutanağının içeriğinden söz ediyor. Oysa böyle bir tutanak yok, olması da olanaksız, çünkü ben yakalanmış değilim“ sözlerinizde, hala yılgınlığa kapılmaksızın dil yanlışlarını düzeltmeye çalıştığınızı hissettim. Konu hukuk olunca, oradaki yanlış kasıtlı, kastedilmiş bir devlet meselesi oluyor elbette. Yanlış örgütlenmiş, bir yalan olarak düzenlenmiş bir dil meselesi diyebilir miyiz buna? Wittgenstein’in dilin sınırlarıyla ilgili şu meşhur sözü acı bir politik ironiye dönüşüyor sanırım burada. Dünyamızın sınırları -işte- bu kadarmış! Cumhurbaşkanı’ndan savcısına, gazetecisinden sokaktaki insanına kadar -çoğunluk’a yaslanarak- yalan dolanla yenisi uydurulmaya çalışılan yanlışın yanlışı bir cumhuriyet. Devasa bir dil meselesi.

“Tutuklanmak insan hayatında bir balta etkisi yapıyor. Dil ve edebiyat alanlarında biri bitmek üzere olan kitap çalışmalarım yarım kaldı. Periyodik yazılarım yarım kaldı. Barışa ve çözüme yönelik çalışmalarım yarım kaldı. Eğer amaçlanan bunlar değilse tutukluluğuma son verilmesini ve hakkımda takipsizlik kararı alınmasını diliyorum“ demişsiniz dilekçenizde. Sizden çok sonra bir başka yazarı, Murat Özyaşar’ı da evini basarak gözaltına aldılar. Neyse ki sorgulamasından sonra bırakıldı. (Sarı Kahkaha’yı okumamıştım, okuyacağım en kısa zamanda.) Bunlarla,  „terörle suçlama ve cezalandırma terörü“nü sistematik bir uygulama haline getirmek, o baltayı sürekli bir tehdit algısına dönüştürmek istiyorlar sanırım, hayatınızı ikiye bölen, sizi çalışmalarınızdan alıkoyan keyfiyetle amaçlanan bu. Sıradanlaşan çoğunluk karşısında bir azınlık varsa direnç gösteren, onlarda olabildiği kadar korkunun içselleştirimesi. Muktedirler tarihten ders almayan zavallılar olduğu için elbette, ama asıl olarak egemenlik ve onun somutlaşan bir biçimi olarak siyasal iktidarın mevcut işleyişi gereği.

Hayır hayır, umutsuzluk meselesi değil bu. Umutsuzluk yanlış anlaşılan bir şey kanımca. Umut da öyle. Gerçekliği bir yazıklanma haliyle karşılayamayız, aynı şekilde bugünler de geçecek ifadesi boş bir temenni olabilir. Zamanın tesellisi, bir avuntu değil, acımasız bir kavrayış çabasına açıklık gerektirir. Nerede olursak olalım. Memleketi terk etmek isteyenlerle kalmak gerek diyenler arasındaki -en az yazcılarla kışçıların atışması kadar lüzumsuz ve fakat eğlenceli- o malum tartışma da alevlendi yine bütün bunlar olup biterken. Bana öyle geliyor ki, ne gitmek ne de kalmak meselesi bu artık, gitmek isteyenin de kalmak isteyenin de mecbur edildiği bir yersiz-yurtsuzluktan ibaret asıl anlamak zorunda olduğumuz şey. Kimimizi içeriye kimimizi dışarıya kapatan bir ülke çünkü yaşadığımız.

Dilekçenin sonucunu bekleyeceğiz, çalışmalarınıza, hayatınıza dönebilmeniz dileğiyle. Yıllar yılı içeride olan siyasi mahkumlar var. İlhan Çomak davasını biliyorsunuzdur, sonucu da duymuşsunuzdur belki, bütün uğraşlar boşa çıktı, yeniden onadılar aynı cezayı. İktidarlar el değiştirebiliyor da işte bu yapı ve mekanizma baki kalıyor geride, ülke dediğimiz -acı ki bedelini her zaman mutlaka birilerinin ödediği- bu yapı demek aynı zamanda.

Geçenlerde elim Ricouer’ün Yoruma Doğru/ Freud ve Felsefe’ye gitti. Adınızla karşılaşınca size bir şeyler yazayım diye düşündüm. Aslı hanıma mahsus selamlarımı iletiyor, iyi olmanızı diliyorum. Bu haksızlıklar incitmesin sizi. İçeride hiç değilse kezfi uygulamalara maruz kalmıyorsunudur umarım. Ve umarım üşümüyorsunudur.

 

 

cümle kapısı

29 Eylül 2016

kiyaru%cc%88stemi_bakmak_go%cc%88rmek

Tahran. 1997. Kirazın Tadı film çekimlerinde, Kiarostami.

 

Kapanmasa bile açılmıştır.

Orhan Koçak’ın, yara için kurduğu cümle geliyor aklıma: “iyileşmesi mümkün olmayan yaralar bile, iyileşme düşüncesini gündemde tutar: kapanmasa bile açılmıştır.”

Bu cümlenin fotoğrafla ne ilgisi var, doğrusu emin değilim. Gördüğüm ile anladığımı sandığım şey arasında bildiğim sözcüklerle olması gerektiği gibi bir açıklama oluşturamıyorum.

Oysa, apaçık…

Bir zamanlar ait olduğu sınırı oluşturan duvarların yokluğunda kapı artık hükümsüzdür; öyle bir kapının aralığından bakmak, görünüre dair başka bir bakışla mümkündür -belki, görünenin ardında bir şey olduğu yanılsamasının çöküşünden sonra geçerli olan bir bakış, demeli.

İçeriden mi dışarıya bakılıyor dışarıdan mı içeriye bilemeyiz, ama zamana ait olan bakış “bir zamanlar”ın aralığından durup bakar. Bir an. Sonsuzluk olarak. Varlık ve hiçliğin aralığından…

Geçmiş zaman, evet.

Emine Bora, Beatriz Sarlo’nun kitabına  fotoğrafı koymakta haksız değil.  Hatırlanan zamanla hatırlayanın zamanı geri alınamaz ya da kapatılamaz bir ontolojik farktan mürekkeptir. 

Ama çok daha fazla, zamanın kendisine dairdir bu fotoğraf sanki.

Kiarostami, Filmin Apaçıklığı‘daki söyleşide, “Hiçbir şeyin belirli olmadığı bir durumda, her şey keskin bir oluş halindedir” diyor Jean-Luc Nancy’e.

Bakmayı öğrenmeliyiz.

Görmeyi öğrenmeliyiz. Yeniden.

Düşünmeyi öğrenmeliyiz -ki elbette, insan, düşünmemeliydi belki, yaşamalıydı.

Ve yaşamayı, evet, öğrenmeliyiz. Nihayetinde bu, ölmeyi öğrenmek demek olsa bile…

 

özgür gündem

17 Ağustos 2016

58554

“Darbeye karşı direnen halk”tan özel bir kabus inşa ediliyor giderek. Şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülen bu “halk destanı”, tıpkı Eski Türkiye’nin mitik anlatısı “Kurtuluş Savaşı” gibi bir kurucu irade tasarrufunda işletiliyor. Sonuçlanırsa, bu kurucu irade, söz konusu mitsel anlatıyla yeni bir gerçeklik inşa etmiş olacak. Yeni Türkiye’nin alacağı son biçim, bu kabusun gideceği yere ve sonuçlarına göre oluşacak. Kabusun adı, “milli irade”dir. Yenikapı’da ulusalcı-muhalif-sol mutabakatla yeniden tescillendi. Mutlak bir otoritenin tesisi edilmesini ve güvenceye bağlanmasını hedefleyen bir süreç işliyor. Başaramayacağını varsayabiliriz. Ama başarmak için yapacaklarının bedeli başkaları için belli ki ağır olacak. Dün Özgür Gündem gazetesi  “geçici” olarak kapatıldı. Bu geçiciliğin asıl geçici olduğunu tahmşn edebiliriz. Nitekim, hemen ardından, dün ve bugün bir dizi operasyon yapıldı; evler basılarak gazete çalışanları darp edilerek göz altına alındı. Açık ki, hızlı ve kesin hamlelerle, ihtiyaç duyulan sahneler kurulmaya çalışılıyor. Aslı Erdoğan’ın evinin basılarak gözaltına alınması, gözaltı süresinin uzatılıp beş gün boyunca avukatıyla görüşmesinin engellenmesi bu “acil ve seri hamleler” ihtiyacının bir ürünü. OHAL, bunun için var; sahneyi -siyasal alanı- iktidar istediği gibi düzenleyip tasnif edebilsin, rejimi bir mutlakiyet haline dönüştürebilsin diye. Özgür Gündem gazetesinin susturulması, inşa edilen sürecin en önemli ayağıdır. Hem de, söz konusu sürecin boyutlarını anlamamızı sağlayan en önemli verisidir. Beri cepheden buraya eklenebilecek tek şey, Aslı Erdoğan’ın gazetenin “nöbetçi yayın yönetmenliği”ni devralırken söylediği, “Gündem’in yanında olmazsak suç işlemiş oluruz”  sözüdür.

cami ile kışla arasında

16 Temmuz 2016

Kafası kesilerek öldürülen asker haberi, başka bir karanlık çağa geçişin adının konulması olarak anlaşılabilir. Süregiden bir karanlığın içinde yeni dönemin özel bir jestle ve kanla mühürlenmesi.

Bir müsamere niyetiyle hazırlanmış dahi olsa, ya da Fettullahçılarla Tayyipcilerin kapışması dahi olsa, ya da hatta isterse kendilerini Türkiye’nin gerçek sahibi ve teminatı olarak gören en hakiki laik askerler tarafından bile gerçekleştirilmiş olsa, “ordu-millet el ele”nin geldiği bu yer, bu darbe ve karşı-darbe sahnesinin, ne sivilleşmenin ne de herhangi bir anlamda özgürlük arzusunun karşılığı olmayan bir dönüşüm sürecinin sonucudur. Devletin ele geçirilmesi ve dizayn  edilmesi sürecinin son tamamlayıcı hamlesi diyebiliriz buna.

Özetle, “camiler kışlamız/minareler süngümüz” zihniyetinin fiilen olduğu kadar sembolik olarak da kışlayı alt ettiği ve siyasal karşılığını somutlaştırdığı bir durum oldu dün gece sahnelenen darbe girişimi. Öyle ki, bu sahne aracılığıyla söz konusu zihniyetin, devleti tümüyle diyazn etmenin yanı sıra kendine has bir “sivil toplum”u gövdeleştirdiğinden de bahsedebiliriz artık.

Buraya elbette uzun bir darbeler tarihinden geçerek gelindi. Her seferinde kışlanın hakimiyetiyle sonuçlanan ve hiçbir zaman gerçek anlamda bir hesaplaşma ve sivilleşme süreciyle içinden çıkılmayan uzun bir sürecin sonunda buraya geldik: Üniformalı askerlerin laik-otoriter düzeninden, kafa kesen üniformasız askerlerin dinci-tahakküm düzenine.

Demokrasi kendinde hiçbir şeydir; kelle avcılarının düzeninin adı dahi olabilir kolayca. Cumhuriyet, kimin elinde olursa olsun, kendinde bitmeyen bir kabusun adı da olabilir yalnızca. Dolayısıyla, “darbelere karşı olmak” lafının düz bir anlamı, yani toplumsal alanda sivil ve yaşanabilir bir hayatı işaret edecek anlamda sarih bir karşılığı yoktur aslında.

Darbelere karşı olmak lafı, eski ve yeni Türkiye’nin siyasal terminolojisinde ve siyasal hayatında kendiliğinden gerçek bir demokrasi arzusuna karşılık gelmiyor ne yazık ki.

Şu olan bitenler içerisinde “sivilleşme” sözcüğü de, bir iyileşme belirtisi, bir iyilik imkanı olmaktan çok öte ve tam ters anlamda, kışla’nın karanlık çağından cami’nin karanlık çağına geçişin adı ve karanlık sureti olarak görünüyor yalnızca. Darbenin -“kalkışmasının”- kendisi sahte olmayabilir, ama yol açtığı kahramanlık bütünüyle sahte ve oradan belli ki hudutsuz bir güç devşirilmeye çalışılacak.

Cami’nin tahakkümü asıl yeni başlıyor; sahnalenen bu darbe girişimi bunun geçilen en önemli eşiğiydi. Hangi darbeyle ne zaman ve nasıl yüzleşildi ki, şimdi sokağa dökülen kelle avcısı yığınlara bakıp bir sivileşmeden bahsedebilelim. Dün gece yaşanılan ve etkileri sürecek olan dehşeti tabir edebiliriz, ama asıl önemli olan onun da bir parçası olduğu bitmeyen kabustan uyanmanın bir yolunu bulabilmektir.

Geçmişten bugüne şu ya da bu şekilde mücadele edenler için bu anlamda değişen bir şey yok -geçilen eşiği anlamak ve ona göre hazırlanmaktan başka.

______________________________

edit: 22 temmuz 2016. “kafası kesilen asker” haberinin doğru olmadığı netleşti. dezinformasyon  büyük bir sorun. algı yönetimini sağlayabilmek için ihtiyaç duyulan bilgi kirliliği bu yalan haberlerle sağlanıyor. özellikle de kutuplaşma siyasetinde.

sosyal medya yalan haber kullanımını ve yaygınlaşmasını kolaylaştırıyor, ancak dezinformasyonun asıl üretim ve dağıtım yeri iktidar medyasıdır. kafası kesilen asker yalanının aynı medyada “halk kelle aldı” nevinde -övünülerek ve normalleştirilerek- dolaşıma sokulması ve hemen akabinde “askerin kafası kesildi yalanı” diye karşı atağa geçilmesi, benzer bir durumdur.

büyük “kabataş yalanı”yla aynı kumaştan fakat işletilmesi daha farklı olmuş olan bir yalan haber vakasıdır bu. aynı zamanda elbette “akp karşıtları”nın da haberi kullandığı ve manipülasyon amacıyla sürekli gündemde tutmaya çalıştığı bir gerçek.

yukarıdaki yazıda bahsi geçiyor, ama öne sürdüğüm tez -darbe kalkışması ile kışla ile cami arasındaki iktidar ilişkisinin uğradığı dönüşüm- açısından bu haberin belirleyici bir yeri yok. yalan olmasının da.

bu dönüşüm süreci işliyor. ilan edilen “olağanüstü hal” de, bu dönüşüm sürecinin kurumsallaştırılması için gerekli . tıpkı süregiden ve ikinci bir emre kadar devam etmesi talep edilen “demokrasi nöbeti”nin darbe karşıtlığı adı altında kitleleri biçimlendirmesi gibi. erdoğan’ın darbe kalkışması’nı “allahın bir lütfu” sayması kalenderliğinden değil elbette.

demos’un  kratos ile belki yeni bir sözleşme kotarma görüntüsü altında şekle sokulmaya çalışılan özel bir birleşimi?

neyse. söz konusu haberin yalan olduğunu kaydetmek isterim.