Archive for the ‘pasajlar’ Category

atlıkarınca

20 Ekim 2016

eugene-atget_atlikarinca_paris

[Eugène Atget, Atlıkarınca, Paris]

Emre amade hayvanları taşıyan tahta döşeme, toprağın hemen üzerinde dönmekteydi. Yüksekliği, uçma rüyasının en iyi görüldüğü yükseklikti. Müzik duyuluyor, çocuk bir sarsıntıyla annesinden uzaklaşmaya başlıyordu. Önce, anneden ayrılmaktan ürküntü duyuyordu. Fakat sonra kendi sadakatinin farkına varıyordu. Sadık bir hükümdar olarak, kendine ait bir dünyanın üzerinde tahtına kurulmuştu. Bu dünyaya teğet çizgilerde ağaçlarla yerli halk saflar halinde dizilmişti. O sırada, Şark’ın birinde, gene anne beliriyordu. Sonra, cengelin içinden bir ağaç tepesi görünüyordu, çocuğun daha binyıllarca önce, yani atlıkarıncaya bindikten hemen sonra gördüğü biçimiyle. Bindiği hayvan kendisine dosttu: Dilsiz bir Arion gibi dilsiz balığının sırtında habire ilerliyordu, tahtadan bir boğa-Zeus kusursuz Europe diye kaçırmaktaydı onu. Bütün nesnelerin sonsuz dönüşümü çocuk için çoktan bir hikmet olmuş, hayatsa ortasında müzik makinasının yer aldığı ezeli bir uğultu olup çıkmıştı. Müzik yavaşlıyor muydu, o zaman ortalık kekelemeye başlıyor, ağaçlarınsa sanki akılları başlarına geliyordu. Atlıkarınca güvensiz bir zeminde dönüyordu. Ve anne çıkıyordu ortaya, defalarca çakıla çakıla yerine oturtulmuş o kazık, çocuğun bakışlarının halatını sardığı.

Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, “Atlıkarınca”, Walter Benjamin, çvr. Tevfik Turan, sf.46, 2004, YKY

_______________ ♦ __________________

Dönüp baştan okunduğu her seferinde şaşırtıcı olabilen bir anlatıdır bu. Sanki bir sır açıklanıyor ve yine de bir sır olarak kalmaya devam ediyordur. Tıpkı, bir rüyaya benzeyen anlatılan deneyimin kendisi gibi. Yoğunluğu ile alegorik bir metindir. Benjamin, kendi çocukluk deneyimini dışarıdan gözlemlenen başka bir çocuğun yaşantısı gibi yazarak deneyim anını -olanca kişiselliği içinde- felsefi bir alegoriye dönüştürür. Platon’un mağara alegorisine denk bir felsefi alegori, neredeyse. Mitolojiye psikanalizin, metafiziğe gündelik deneyimin karıştığı bir alegori. Ortasında  yer alan alan makinayla ezeli bir uğultu olup çıkmış hayatın müziğini duyarız. Nesnelerin sonsuz dönüşümü, güvensiz bir zeminde yinelenip durur. Tutamak noktaları bir görünüp bir kaybolur bu döngüde. Artık, atlıkarınca gören, atlıkarıncaya binme deneyimini yaşayan çocukların sayısı yok denecek kadar az olsa da Benjamin’in anlatısı deneyimi yeniden kurgulayarak geçmişi bugün için kurtarmıştır. Çocuk, gözümüzün önünde canlanır, neredeyse onunla birlikte atlıkarıncada duyumsarız kendimizi. Hem mutlulukla, hem de kaygıyla ilgilidir deneyim aynı zamanda. Mutluluk, evet, felsefenin başlangıcında erdemle ilgili olduğu anlamıyla ve kaygı, evet yine yakın tarihte felsefi bir sorun haline dönüştüğü haliyle. Bütün bunlarla sanki atlıkarınca Benjamin’in “diyalektik imge” dediği kavrayışın bir anahtarına dönüşür. Bugünün geçmişle ilişkisi sorunu da yer alır anlatıda, varlık ve zamanın neliği de. Yaşanmış deneyim ile aktarılan deneyim arasındaki fark hem korunmuş hem de aşılmak istenmiştir sanki. 

Reklamlar

optik yanılsamalar

01 Ekim 2015

“Çöküşü görmeyi toptan reddetmeyen herkes, hemen kendi mevcudiyetine, faaliyetine ve bu kaostaki payına bir mazeret bulmaya koyuluyor. Bu genel yeniklik hakkında ne kadar görüş varsa, herkesin kendi eylemi ve barınma alanına, kendi anına ilişkin bir o kadar da istisnası var. Kişisel varoluşun iktidarsızlığına ve kapılmışlığına tarafsız bir horgörüyle bakıp hiç değilse genel körleşmeden sıyrılabilmektense, bu varoluşun itibarını kurtarmaya yönelik kör bir ısrar hemen her yerde hakim oluyor. Havanın hayat teorilerinden ve dünya görüşlerinden bu kadar ağırlaşması, bu ülkede bunların böylesine ukala bir edayla sunulması da bu yüzden; çünkü neredeyse hepsi de eninde sonunda alabildiğince önemsiz bir özel durumu meşrulaştırmaya hizmet ediyor. Havanın hayaletlerle, her şeye rağmen bir gece ansızın karşımızda bulacağımız muhteşem bir kültürel gelecek seraplarıyla dolu olması da yine aynı nedenden; çünkü herkes kendi yalıtılmış bakış açısından kaynaklanan optik yanılsamalara sonuna kadar angaje olmuş durumda.”

Son Bakışta Aşk içinde “Tek Yönlü Yol”, Walter Benjamin, sf.59-60, Metis Yayınları 2.Basım 1995

hakikatin kudreti

19 Eylül 2014

“Her ne kadar ne türden olursa olsun iktidarlarla girdiği kafa kafaya bir çatışmadan her zaman mağlup ayrılsa da, güçten/iktidardan yoksun olsa da, hakikatin kendine özgü bir kudreti vardır: İktidardakiler her tür tertibe girebilirler ama hakikatin yerini alabilecek, yaşama şansı olan [bir şeyi] ne keşfedebilir ne de icad edebilirler.”

Geçmişle Gelecek Arasında, “Hakikat/Doğruluk ve Siyaset”, Hannah Arendt, çvr: Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 1.Baskı 1996

____________

giorgia agamben, “hannah arendt’i foucault’yla birlikte okumak” gerektiğinden söz eder. aynı zamanda tersinden de. kendi çalışmaları da, bizzat, özellikle modern iktidar deneyimi ve siyasal olanın neliğine dair meselelerde -başka “ikili okumalar”ın yanı sıra- böyle bir okuma biçimi sunuyor. hakikatin kendine özgü kudretinin foucault’nun analiz ettiği bilgi/iktidar ilişkisi üzerinden okunması da, nitekim ilginç sonuçlar getirecektir. hakikat ve siyaset  ilişkisini platon’dan itibaren aldığımızda kadim bir problematikle karşılaşyoruz. nitekim, sorunu anlamaya yöneldikçe, egemenliğin kurucu doğasıyla insan varoluşu arasındaki karanlık ilişkilerin sürekliliğine çarpıyoruz. günümüzün “hipergerçekliği”nde mesele büsbütün ağırlaşmış durumda; “kendi olma arzusu” dahil hakikat siyaseti -ve dolayısıyla siyasetin hakikati- bir tür sefalete dönüşüyor sürekli. kötülük sıradanlaşıyor. arendt’in çıkış noktası da nitekim, yirminci yüzyılın kıyıcı kollektif pratiklerini anlama çabasıdır. gercekten de  iktidar’ın asla hakikatin yerini alabilecek bir şeyi üretemeyeceğini söyleyebilir miyiz? hakikatle hakikat olmayan arasındaki ayrımı yaşadığımız “gösteri çağı”nda siyasal olarak nasıl yeniden anlamlandırabiliriz? platon’un sorusunu yinelersek, hakikatin -doğruluk ve adalet olarak- siyasal alanda gerçekten istenir olması mümkün müdür? ya da daha doğrusu, hakikatin kendine özgü kudreti, böyle bir istemi mümkün kılabilir mi? iktidar hakikati yok edemeyebilir,  ama hakikatin yerini alabilecek “bir şey”ler üretebilmektedir. bu şeyin ne olduğunu ve hakikatin kudretinin hala buna rağmen ve buna karşı siyasal anlamının ne olabileceğini düşünmek gerektir. meselenin artık yalnızca “doxa ile bilgi arasındaki çatışma”dan ibaret olmadığını anlamaksa, bir başlangıç noktası olabilir.