başka dünyanın kuşları

01 Temmuz 2018 by

“Altı yaşına gireceği senenin baharının sonlarına doğru, Jane’in zihninde farklılığına dair daha karmaşık bir farkındalık ormanın derinliklerindeki tuhaf bir bitki gibi şekillenmeye başladı. Kendisini gizli, sessiz bir yaratık gibi hissettiği oluyordu, sanki görünmezdi, insan, çocuk, kız değildi de daha ziyade bilinemez bir şeyin hayaletiydi.” (sf.66)

 

başka dünyanın kuşları’ında (brad watson, çeviri; seda çıngay mellor, kafka beden bir varoluş sorunu olarak beliriyor. bütün hikaye, başından sonuna, “anatomi kaderdir” cümlesi üzerinden düşüneceğimiz türde bir varoluş sorununu belirginleştiriyor. bilincin kendi varlığını anlamlandırma çabasının sınırıdır beden. anatomi kaderdir cümlesinde de kim ya da ne olduğumuza dair sınırlardır tartışmaya açılan. cinsiyet ayrımı, cinsel fark sorusundan da öte bir kaderdir burada söz konusu olan. doğumundan itibaren hikayesini izlediğimiz bayan jane’in bedenindeki anatomik tuhaflığı anlama, bu tuhaflıkla baş etme ve en sonunda da bununla birlikte yaşama çabası, başından sonuna “hayatın anlamı” sorusunu beraberinde sürüklüyor. bunu yaparken de hayatın anlamı sorusunu şık bir klişe olmaktan çıkarıyor. bedensel bozukluğunu farkettikçe endişelere kapıldığı fakat ne olduğunu da tam anlamlandırmadığı küçük yaşlarda ormana kaçıp göz yaşlarına boğulduğu bir sahne var. zerre kadar melodram içermeyen bir sahne bu, doğrudan bedeni ait olduğu yere doğaya götürdüğü için önemli: beden doğaya aittir ve doğada aslında doğaya ait olmayan hiçbir şey yoktur. bilinç doğaya aitliğini bilir elbette, fakat bunu doğa içinde ikinci bir doğa olarak tasarlar ve beden, bu nedenle, tasarlanmış bedensellik olarak yaşanır. dile giriş. bedensel bozukluklar, tuhaflıklar ve çarpıklıklar bir anlamda beden sorusunun geri bildirimidir bu nedenle. yaşlanmak gibi. jane’nin hikayesinde anlayacağımız şey, iyileşmenin “tıbben düzeltilebilir” olmak anlamına gelmediğidir. bedenle kurduğumuz ilişki hayatla kurduğumuz ilişkinin açığa çıktığı yerdir, bu da nihai olarak kim ya da ne olduğumuzla, hayatın neliğinden öte o hayatı nasıl yaşadığımızla ilgili soruların karşılık bulacağı yeri gösterir. jane’in hikayesinin etkisi yaşamını yalansızlığa dönüştürme çabasından kaynaklanır bu noktada. rüyalar ve kitaplar da tıpkı doğa gibi iyileşmenin unsurlarıdır. flaubert’in saf bir yürek romanını büyülenerek, hayretler içinde kalarak ve en sonunda da göz yaşlarına boğularak okur. ne olduğunu hatırlamadığı tuhaf ve sarsıcı rüyalardan yine göz yaşları içinde uyanır. bu göz yaşları kendi kendine acımakla ilgili değildir elbette. her seferinde arınmanın, hafiflik duygusunun ve hayatı olumlamanın izlerini bırakır geride. hikaye boyunca hüznüne bir isim veremez jane, insanlar arasında insanlara rağmen bir hayalet olarak sürdürür hayatını ve kendini kendi olarak inşa eder. ağır bir kabullenme meselesidir bu, çünkü eksiği, olmazları katederek ulaşır olduğu şeye. bedenin sınırlarında bilinemez bir şeyin hayaleti sürekli duyurur kendini. o hayaletle barışmaktır biraz da yaşamak jane için. “baba, dedi jane. ben iyiyim. kimsem oyum işte. bununla nasıl yaşayacağımı biliyorum” (sf.250) roman, “spinoza’nın sevinci nerden geliyor” sorusuna bir cevap sayılabilir. sonunda kitabın başındaki flaubert epigrafının anlamını daha iyi anlarız: “o da başka herkes gibi kendi aşk hikayesini yaşamıştı”.

kod adı: ayşe öğretmen

21 Nisan 2018 by

ayse_ogretmen.jpg

 

“Ayşe öğretmen”, dönemin bu isimle kodlanması oldu bir anlamda. Zamanın siyasal ruhunu en derinden açıklayacak kodlardan biri. İktidar, medya ve çoğunluk arasındaki ilişkinin olduğu kadar, siyasalın mahiyetinin de şifre çözücüsü. Achille Mbembe’nin, “yaşamın ölümün iktidarına tabi kılınması” olarak tarif ettiği ölüm-siyaseti’nde kamusal olarak neyin nasıl söylendiği ve neyin nasıl söylenmediği çok daha hayati bir önem kazanıyor. Ayşe öğretmenin hukuken cezalandırılmasının nedeni, “çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” demiş olması değil elbette. Bunu, bilakis kamusal olarak, bir kitle iletişim aracı ile iktidara ve tebaasına “siz çocukları öldürüyorsunuz” bağlamında açıkça söylemiş olmasıdır. Açık olan sözün kendisi değil burada. Doğrudan siyasal iktidarın sahiplerini adlandırmıyor, çocukların öldürülmesinin faaillerini doğrudan göstermiyor, hatta sözün gidişinin epey bir miktar belirsizlik içerdiği de söylenebilir. Ama, söyleyişin bağlamı apaçık yine de, söz konusu belirsizliğin de, tam da bu belirsizlik nedeniyle ölüm-siyasetinin hedefi haline geldiğini söylemek gerek ayrıca. Terör propagandası yapmakla itham edilmesinin nedeni bu belirsizlik, düşmanı övmüyor olabilirsiniz fakat düşmanın adını düşman olarak anmıyorsanız ve asıl suçlamanın hedefine iktidara kurtaracak şekilde o düşmanı koymuyorsanız da suçlusunuz. Çoğunluğun çoktan ölüm-siyasetine uyarlanmış kitlesel nefretini, hınçtan oluşan kollektif zihniyetini, “Ayşe Öğretmen” haberlerinin altındaki yorumlarda görmek mümkün. Bu “kitle ve iktidar” çocukları seviyordur elbette, iki gün sonra pek övünülen 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı, iktidarın başı da en “az üç çocuk” deyip duruyordu bir ara. Anne iseler, malum kadınları da severler. Fakat sorun, hangi çocuğun yaşamının yaşamaya değer olduğunun belirlenmesidir. Kürtaja karşı -cinayet olduğu sebebiyle- cümleler kurarken bir anda Uludere/Roboski’de devletin katlettiği çocuklar için, “her kürtaj bir Uludere/Roboski’dir” denmesi, durumu açıklamaktadır. Ayşe öğretmenin açıklaması, çocukların cesedinin dondurucularda saklandığı, annelerin ölüsünün günlerce sokaklarda kaldığı zamanların devamında sahneye çıkmıştı. Ama sahnede sahnenin kaidesini bozarak. Ayşe öğretmen böylece bir başka şeyi daha göstermiş oldu: Söz’ün ve söyleyişin, hala bir siyasal mücadele meselesi olduğunu. Şov devam edecek, siyasal söylemler kendilerini tekrar ederek süre gidecek, Ayşe öğretmense bebeğiyle cezaevinde pişman olmadığı sözlerinin ve şova gölge düşürmüş olmasının bedelini ödeyecek, geriye bu günlerin şifre çözücüsü olarak adı kalarak.

buzda yürüyüş

17 Şubat 2018 by

 

buzda yürüyüş, çılgın bir inanç ve bir inatla ölümü bertaraf etmek için çıkılan bir yolculuğun güncesi. ölümcül hasta arkadaşının ölümünü durdurmak, geciktirmek ya da ertelemek için yola çıkıyor werner herzog -“her şeye ağır basan tek düşünce var: buradan uzaklaşmak. insanlar beni korkutuyor. eisner’imiz ölmemeli, ölmeyecek, buna izin vermeyeceğim”- köyleri, kasabaları, patikaları, yamaçları, asfalt yolu, insanları, yalnızlığı, yağmuru ve karı katediyor. çok yalın cümlelerle kaleme almış herzog yolculuğunu. dostluğa ve inanca dair, bir o kadar yalnızlığa, doğaya ve insana dair çıplak gözlemler, neredeyse. bazen bir film karesi gibi söyledikleri. bazen olan şeyleri mi anlatıyor, bir rüyanın betimlemesi mi anlattıkları kestirmek kolay değil. ama hepsinde apaçık. yürüyüşün kendi içine giden yollarını da görebiliyoruz böylece.  arzunun öncesinde gerçekleştirilen adak, içsel bir yürüyüş aynı zamanda. gitmek ya da yürüyüş düşüncesini kışkırtıyor metin. belirli bir amaç ve bir hedef bile olmaksızın belki de, gitmek, yola çıkış, kendine ve dünyaya karşı, kendine ve dünyaya doğru -“kısa ve müthiş bir an için ölümüne yorgun bedenimden tatlı bir his akıp geçti. dedim ki, pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum.” her şeye ağır basan o tek düşünceyi hepimiz biliriz aslında, başka sebeplerle, başka yollardan çıkıp gideriz olduğu kadar. nihai bir yol yoktur çünkü, varılacak nihai bir yer yoktur. buradan uzaklaşmak’tır aslolan. geceleri yürürüz, apansız bir iç sıkıntısıyla, bir suyun kenarına, bir köprüye, bir ormana ya da onulmaz bir yorgunluğa düşene değin. ve her yola çıkışta değişir içimizde mutlaka bir şeyler. sesler, anılar, düşünceler değişir, sonsuz bir tekrarın içinde. hegel’in “kötü sonsuz” dediği şeyi kendi içimizde alt etmek isteriz, bir adım, bir adım daha, “her şey başka türlü olabilirdi”yi gösteren küçük bir fark için.

ursula

24 Ocak 2018 by

mülksüzler’in yas günü. ejderhalara, rüyalara, bağışla(n)maya ve iyi kalpliliğe inanmak mümkündü onu dinlediğimizde. kötülüğe ve gerçekliğe gözlerini kapamadan. gideceğimiz yere gitti, en uzak sahile.

Umudun Acı Yüzü

16 Kasım 2017 by

iyi film. aşağıdaki yazıda da çok iyi vurgulandığı gibi, bağırmadan, ajite etmeden, zorlamadan anlatıyor derdini gerçekten de. olumlu anlamda naif bir bakış sunuyor „mülteci krizi“ne. yanı sıra, insanlık durumuna dair acıklı bir güldürü olarak. umudun öteki yüzü, nasıl anlayacağınıza bağlı. kötü insanlar gibi iyi insanlar da var, kötülük gibi iyilik de. sistem acımasızca yabancılaşmış olabilir insana, yine de insani yollar bulunabilir. anlaşılmaz değil bu saflık arzusu, böyle olduğunu inkar etmek de zorlantılı bir kötümserlik çabası olur ki, iyimserlik jesti kadar anlamsızlıkla sonuçlanır bu kaçınılmaz bir şekilde. fakat sorun şu ki, insanlık durumunda mesele bir iyilik-kötülük sorunu olmaktan çıktı aslında çoktandır. tıpkı yersiz yurtsuzlaşmanın artık mülteci krizi olarak adlandırılmasının bile saçma -gerçekdışı- olması gibi. kaurismaki’nin verdiği insanlık ve hayat dersine inanmak gerek elbette. fakat, hikayenin ilerlemesi için, tesadüfe ve iyi şansa muhtaç olunması da bir açmazı göstermiyor mu aslında? intihara meyilli bir yere aşık oluyor halid, tanrıyı ve peygamberi geride yıkıntılar altında bırakarak. üstelik, tanrı’nın ölümünün ilanından yüzyıl sonra. görüyor, biliyor, belki anlıyoruz da ama kavrayamıyoruz sanki  bir şeyi, nedir bu?

 

Kalbimde her zaman sadeliğin, ölçülü zanaatin ve hatta sanatsal kanaatin mihmandarı olan Aki Kaurismaki’nin son filmi The Other Side of Hope’u seyrettim bugün sinemada. Birkaç not düşmek için burdayım. Filme başlamadan, Lanthimos’un ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’ ile Zvyagintsev’in ‘Sevgisiz’ filmlerinin fragmanları gösterildi. Belli ki ikisi de seyircisinin ciğerini salonda telef etmek kastıyla çekilmiş filmler. Hayranıyız ikisinin […]

Umudun Acı Yüzü — bilinenbirsokak üzerinden

beden ve ruh üzerine

21 Ekim 2017 by

Ildiko Enyedi’nin Beden Ve Ruh Üzerine (2017) filmi birbirini dikine kesen ve birbiriyle iç içe geçmiş halde üç sorun alanını tek bir hikayede birleştiriyor. İlkin, “rüya ve gerçeklik ilişkisi”ne işaret etmek gerek. İkinci olarak, “insan ve hayvan” sorusu var, bir bakıma filmin merkezinde yer alan sorun bu. Üçüncüsü ise, filmin adını da oluşturan asıl mesele, “beden ve ruh” ilişkisi meselesi. Belli bir ironiyle hikayenin seyri rahatlatılmış olsa da zor film, ağır meseleler üstlendiği. Hikaye boyunca bu sorunlar, birbirinden bağımsız çözümleri olmayan tek bir sorun alanına dönüşüyor. Başka pek çok alt mesele de kaydedilebilir ayrıca. Film, bütün bunları bir çözüme bağlıyor gibi görünüyor sonunda, fakat asıl yaptığı şey sorunların -sorun alanının- zorluğunu ve ağırlığını belirginleştirmek. Aşk hikayesinin tamamlanmaya varışı yanıltıcı olabilir bu bakımdan, iyimser görünen son aslında başlangıç noktasını yeniden hatırlamadan anlaşılamaz çünkü. Beden ve ruhun birleşmesini rüya ve gerçekliğin birleşmesi olarak anlasak bile, “hayvan sorusu“ hala yanıtlanmamıştır. Bedenlerin ve ruhların birleşmesini, iç içe olduğunu söylediğim diğer sorun alanlarını atlayarak anlayamayız. Anlayabiliriz elbette, fakat böyle bir anlayış romantik yanılsamaya -bu tümüyle yanlış anlama olmasa da- tez elden gönül indirmek olur, ki böylece filmin üstlenmeye niyetlendiği felsefi sorunlar görmezden gelinmiş olunur. Ildiko Enyedi, filmin büyünlüğünde aksini yapmak istemiş gibidir oysa, başlangıçta neye maruz kaldığını gördüğümüz hayvanın soluğunu ve bakışını unutmamak gerektir.

tehlikeli dönüşler

29 Haziran 2017 by

“Şu halde temel farkı şöyle özetleyebiliriz: Geçgin’le ustasını birbirinden felaket ayırıyor, ya da bir felaketin gerçekten yaşanmış/ yaşanmakta olduğunun bilinci. Rilke’nin ‘atılmışları’ hala bir önceki dönemin, ‘felaket-öncesi’ çağın benzer figürlerine, mesela Baudelaire’in ‘leş’ine ve dilencilerine yakındı. Onu sonradan yorumlayanlar, Blanchot ve özellikle Agamben gibi post-felaket yazarlar, dehşetin önsezilerini buldular onda. Olabilir ama bu bile gösterir aradaki farkı; henüz sadece bir potansiyeldir felaket, ‘her zaman çoktan’ gerçekleşmiş değildir: o atıklar, tam tersine, bir ‘yeni başlangıçın’ önbelirtileri de olabilir. ” (Tehlikeli Dönüşler, Orhan Koçak, sf.252, Metis Yayınları)

Ayhan Geçgin’in okurları, Orhan Koçak’ın hacimli kitabı Tehlikeli Dönüşler‘de son romanı Uzun Yürüyüş‘ün lafının bile geçmemesinden işkillenerek yayın tarihlerini karşılaştırmaya yöneleceklerdir sanıyorum. Sonrasında da, yaklaşık dört yüz sayfayı bulan ve her paragrafı ayrı bir verimlilik gösteren çalışmayı okurken, bu yokluğun anlamını çözmeye çalışacaklardır. Mart 2015 tarihli Uzun Yürüyüş‘ün ilk basımı, Tehlikeli Dönüşler ise Mart 2017’de çıkıyor. Geçerken şöyle bir değinilmekten bile imtina edilmiş olması iyice dikkat çekiyor ister istemez. Ne olmuş olabilir? Kenarda, Gençlik Düşü ve Son Adım’ı bir “üçleme” olarak ele alıyor Orhan Koçak ve Ayhan Geçgin’i Yusuf Atılgan ile birlikte mukayese halinde okuyor. Bir inceleme kitabı olmadığı söylenen kitabın dolambaçlı bir analitik okuma olduğunu söyleyebiliriz. Çok yönlü, çok boyutlu bir okuma ve aynı zamanda “herşey okumanın ve okuduğu üzerine düşünmenin hazzı için”, anlıyoruz. Kitaptan o hazzı duymamak imkansız zaten, fakat ilk üç kitapla Uzun Yürüyüş arasında nasıl bir kopukluk var, ya da gerçekte var mı? Sorun ya da fark belkide ilk üç kitapta “dönüşler” olarak görünen ve ifade bulan hareketin Uzun Yürüyüş‘te “dümdüz gitmeye” dönüşmüş olmasıdır. Fakat, Geçgin’in edebiyat edimi hala “başlamayan bir başlangıç ve sona ermeyen bir son”a dairdir, felakete dair, elbette. Dil, bilinç, benlik ve kimlik felaketin sınırları ve koşullarıdır, dolayısıyla “bir kalkıp gidişle” her şey geride bırakılmak, hepsi kat edilmek istenir. Gidilebilir mi? Nereye kadar gidilir? Sınanmak istenen asıl odur? Atılgan ile Geçgin arasında mukayeseli bir okuma meşrudur, çırağın ustayı anlaşılır kıldığı, oğulun babayı açıkladığı bir okuma olabilir bu, ama sanıyorum Geçgin’in yürüyüşçülerinde kelimenin bilinen anlamıyla bir “aylaklık” ya da “flanörlük” bulmak olanaklı değildir. Daha doğrusu, Geçgin’in yürüyüşçülerini aylaklığa ya da flanörlüğe indirgeyerek değerlendirmek olanaklı değildir. Okudukça Koçak’ın da farkları belirginleştirdiğini görüyoruz, mukayeseyle koşullanmış farklar. Felaket, insan olmaklığın “kendi” felaketidir Ayhan Geçgin anlatılarında,  diyebiliriz ki “varlık sorusu” kendine özgü bir dil ve ifade arayışındadır. Dönemselleştirilen bir sorun olarak değil,  “her zaman çoktan” gerçekleşmiş ve “her zaman zaten” gerçekleşmeye devam eden bir “felaket”in içinden yazıyor gibidir Geçgin. Uzun Yürüyüş’te de, bu şekilde kavranılmak isteyen bir felaketin içinden kat edilecek bir yol alma hamlesini izleriz. Her şeyin üstüne telafisiz gölgesi düşen ve sınırları belirlenemez olan felaketin daima sınırlarına doğru bir hamle. Uçurumun ucunda kalırız bu sefer, fakat nedir bu uçurum? Uzun Yürüyüş’le birlikte Geçgin’in romanlarının bir dörtleme olduğunu söyleyemez miyiz? Başka şeyler bir tarafa sırf felaketin neliğini ve felaket anlatılabilir mi -imkansız tahkiye?- sorusunu da peşi sıra sürükleyip getirdiği için? Bir eksiklik midir şu halde Tehlikeli Dönüşler‘in son romanı görmemesi, ya da bir eksiklik değil midir, yoksa kasıtlı bir görmezden geliş mi söz konusudur? Sanıyorum, kaçınılmaz bir şekilde Koçak’ın Ayhan Geçgin yorumu Uzun Yürüyüş’ün dışarda bırakılması çerçevesinde alımlanacaktır. Her neyse fakat, iddia ve argümanlarına itiraz hakkı saklı olmak üzere Tehlikeli Dönüşler her bir kelimenin hatırı gözetilerek okunmalıdır -öyle yazılmıştır.

yıkıntılar arasında

06 Mayıs 2017 by

“Tüm cömertliğiyle gözleri kamaştıran güneşin altında, yerle bir edilmiş şehir ucsuz bucaksız bir mezarlık gibi uzanıyor. Her yer harabe… Hiçbir şey esirgenmemiş, tüm kiliseler, okullar, evler… Hepsi, hepsi kavrulmuş, şekilsiz taş kümelerine dönüşmüş; aralarında yer yer bina iskeletleri yükseliyor. İnsafsız, zalim bir nefret, doğudan batıya, kuzeyden güneye, Türk mahallelerinin sınırlarına kadar her yeri, her şeyi ateşe verip yok etmiş. Ve bu ölümcül ıssızlığın, bu geniş kül yığınlarının içinde iki minare dimdik ayakta, mağrur.

Kan ve gözyaşına bulanmış, paramparça giysiler içinde, dullar, yetimler ve yaşlılardan oluşan bir kalabalık çıkıyor karşımıza; Adana halkından geriye kalanlar… Fırtınadan sonraki durulmuş deniz gibi koyu bir sessizliğe bürünmüşlerdi; onulmaz acı ile keder derinliklerinde gizlenmişti ve bu acı ara sıra su yüzüne çıkıyordu. Yaşamaya, yeniden hayat bulmaya dair umutları katledilmişti; açlık ve susuzluk da bedenlerini uyarıp bu uyuşmuşluktan çıkarmazsa yaşam onlar için tümden sönmüş olurdu zaten.

Maruz kaldıkları tüyler ürpertici muameleye rağmen, sanki hatıralarının izini takip edercesine uzun süre sessizliğe gömülüyorlar, sonra birden, adeta gögüslerini yırtan feryatlar yükseliyor: Aman!

Bazen de hıçkırıklarla ağlıyorlar, o an gözyaşları öyle bir sel olup akıyor ki, yakarış ve şikayet dolu sözcükler bu selde boğulup gidiyordu. Güneşin altında çalışmaktan kararıp kurumuş yüzlerinde derin yarıklar, feci iç sızlatan çukurlar oluşmuş. Tamamen ümitsiz, her türlü teselliden yoksun bir elem buhranı içinde kıvranan topluluktaki her bir bireyin payına düşen acıyı tahmin etmek imkansızdı.

Gerçekten de insanın düşünce sınırlarını aşan korkunç hakikati ayaküstü algılamak, hissetmek mümkün değil; hatta bizzat yaşayanlar bile bütünüyle anlatamıyor, kekeleyerek, inleyerek, gözyaşları içinde, olayları bölük pörçük, ancak aktarabiliyorlardı. Dehşet ve umutsuzluk o denli büyüktü ki, analar çocuklarını tanıyamaz hale gelmiş, yanan evlerde kötürümler ve kör yaşlılar unutulmuştu. Kana susamış, vahşi bir güruhun şeytani kahkahaları arasında insanlar çıldırarak son nefeslerini veriyorlar, kesilmiş kol ve bacaklar, çocuk vücutları, acılar içinde ve hala canlıyken ayaklar altında eziliyorlardı. Bir yandan üzerlerine yağan kurşunlardan, öte yandan yangından kurtulmak için okul ve kiliselere sığınan çılgına dönmüş kadınlar, çocuklar, yaralılar birbirlerine sarılmış halde kömüre dönüşüyorlardı…

Ancak ne bu anlatılanlar, ne küller içinde debelenen Ermeniler, ne dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan yetimler, ne kayıplarının acısıyla kıvranan dullar, ne de kolu bacağı kesilenlerin kanlı sancılı yaraları… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem günlerinde Adana’da yaşananların karanlık ve gerçek derinliğini tam olarak kavramamıza”

Yıkıntılar Arasında, Zabel Yesayan, sf. 38-39, çvr. : Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yayıncılık, 2. Baskı: İstanbul, Eylül 2015

çocukluk maruzatı

23 Nisan 2017 by

oğuz atay –günlükler‘inde- “biz çocuk kalmış bir milletiz” diyordu. aklında aydınlanma’nın ergin olma hali olarak tanımlanışına bağlı bir tartışma yürüttüğünü tahmin edebiliriz. biz hala, dünyayı “myth”lere bağlı şekilde yorumluyoruzdur atay’a göre. akıl almaz bir biçimde gelişen trajedimizin nedeni her şeye sirayet eden olağanüstü yarım yamalaklığımızdır. bir taklit yapıyor ve en başta kendimiz buna inanarak herkesi de inandırıyoruz. bir tür naiflik, masumiyet tınısı vardır atay’ın bu söylediklerinde. çocuk kalmışlığın sorunlarını sıralarken de duyarız bu tınıyı. bizzat “çocuk kalmış”lık tanımlamasında vardır zaten söz konusu naiflik tınısı. bildiğimiz oğuz atay ironisinin bu naiflik tınısını eleştirel bir imkana dönüştürdüğünü fark ederiz yazdıklarında, fakat yine de çocukluk meselesi daha ağır bir sorun olarak önümüze çıkar. çünkü, bahsedilen taklit -ya da “taklit yapmak”- tutumu yaratıcılığa giden bir öğrenme süreci değil, “mış gibi” yapmaktan ibaret uzun bir hakikatsizlik tarihidir esas olarak. hakikatsizlik hakikate dönüşmüştür. alıngan ve gururlu, “bu kötü yaşantıyı” sürdürüp duruyoruz. hep biraz daha kötüye giderek. çocukları kendi yalanlarımıza ya da daha doğrusu çocukluğu büyük -kendilik- yalanımıza alet etmemizin nedeni bu olsa gerek. hal böyleyken “çocuk kalmış” değil, “çocuk bırakılmış” olmamızdan söz etmek daha doğru olacaktır. elbette, bu duruma düşmüş olmak nihayetinde kendi suçudur. kendi gözünde -suçtan- suçlarından kurtulmak için geçilen yol sonunda çocuk kalmaya maruz bırakılmış bir kendilik oluşturur. öyle ki, mazeretler uydurarak ve başkalarına iftira atarak kendini temize çıkarmanın masumiyeti de çoktan -en başından- derin bir yalana dönüşmüştür. çocuk bırakılmak çünkü çocukluk’un daimi istismarıdır.

bağışlamak

01 Nisan 2017 by

Bağışlamak, herhangi bir koşula veyahut buyruğa tabi olduğunda saf ya da gerçek anlamını yitirir. Çünkü, telafi edilemezlik durumunda koşullu bağışlama olanaksız görünür. Derrida’nın bağışlamayı –Jankelevitch’in koşullu bağışlama düşüncesine karşı- “olanaksızın sınavı” olarak formüle etmesinin nedeni budur. Asgar Farhadi Satıcı’da belirsizliği güçlü bir dile dönüştürerek böylesi bir sınav sahnesi yaratıyor. Hikayenin başka bağlamlarla iç içe Arthur Miller’in Satıcının Ölümü‘nü takip etmesi önemli. Trajik olan, hem toplumsalın eleştirisi hem de iki insanın ilişkisinde kırılganlaşan bir değerler çatışması olarak beliriyor burada. Filmin başından sonuna işleyen “evsizlik” metaforu da, ki sanıyorum “ev artık imkansızdır” diyen Adorno’yu hatırlamamak imkansız bu noktada, trajiği ahlaki sorunlarla birlikte düşünmemizin en önemli unsuru. Ağır ve sert bir yüzleşme sahnesinde gerçekleşiyor olanaksız bağışlama sınavı. Suç ve ceza mantığı içerisinde bağışlama bir hukuk meselesidir. Oysa af ya da affetmek, kolayca hukuktan ibaret görülemez. Jankelevitch, Levinas, Arendt, Derrida, Ricoeur, Agamben’in sorgulamalarında bağışlamanın apori’sini görüyoruz. “Geri döndürelemezlik”, “zaman aşımının geçersizliği” ve “telafi edilemez olan” kavramları tam da bağışlamayı hukuksallaştıramayacağımız bir sınıra işaret eder. Hatta Derrida’dan hareketle bağışlama’nın adalete de yabancı olduğundan bahsetmek gerekir. Bağışlama unutmayla, kefaretle, iyileşmeyle, günah çıkarmayla, barışma ve selametle  koşullu olduğu sürece gerçek anlamını yitirir. Bağışlama olanaklı değildir, bir olanak olarak var değildir, ancak “bağışlanamaz olanın bağışlanması” vardır. Suç ile bağışlama arasındaki kökten bir uyumsuzluğun nedeni budur; “saf bağışlama”, tam da bu nedenle eşitsizlik ve karşılıksızlık olarak vuku bulur. Karşılığı imkansız olan bir bağış olarak bağışlama. Fakat, burada söz konusu olan suçun unutuluşu da değildir. Derrida’nın “imkansız bağışlama” Ricoeur’ün “zor bağışlama” dediği bağışlama, norm ile ilişkinin sekteye uğradığı bir kriz noktasında –Derrida’nın deyişiyle “olanaklının yasasına istisna teşkil ederek”- ortaya çıkar. Bağışlamak, olağanın olanağı değil olanaksızın istisna durumu olarak belirir. Filmin tekinsiz bir akış halinde gittiği final, böylesi bir “olanaksızın sınavı” sahnesidir. Suçun mağduriyeti telafi edilemez, fakat geri döndürülemezliğin aşılabilmesi gerekir. Ashgar Farhadi,  asıl olarak izleyiciler için sert ve güçlü bir yüzleşme sahnesine dönüştürüyor bu sınavı böylece. Çok derinde bir şeyi rahatsız ederek ve gözlerini kaçırma fırsatı tanımayarak sınava dahil ediyor izleyicisini de. İntikam ve hırsın karşısında bağışlama. Fakat, sahne her iki yönde de çok açık ya da rahatlatıcı anlamlara sahip değildir. Eğer, suçlu orada yaşlı bir adam olmasaydı, ıstırabı ve yalnızlığı içinde af dileyen bir noktada olmasaydı ne olurdu? Bağışlamanın paradoksal yapısı, suçluyu suçlu olarak affetmek ya da suçu cezalandırmaktan çok suçluyu affetmekle ilgili olmasından kaynaklanır. Başkası adına bağışlayamayacağımız gibi, başkası için cezalandıramayız da. Emad’ın “borçlu kalmayalım, hesabı kapatalım” sözü hem pek insanca görünür hem de bunun neyin borcu olduğunu gündeme getirir. Emad ile Rana’nın şahsında intikam ile bağışlamanın  karşı karşıya geldiği sahnede Bergman’ın Utanç filmine yapılan küçük bir gönderme sorunu iyice ağırlaştırmaktadır. İçine girdiğimiz ve kendi içimizden doğru derinleştiğini duyduğumuz huzursuzluk eldeki yanıtların geçerli göründüğü fakat sorunun karşılığı olmadığını sezmemizden dolayıdır.  Satıcının ölümü, geriye olanca ağırlığıyla o  borç sorununu bırakır. Bağışlama üzerine tartışmalarda sürekli gündeme getirilen Jankelevitch’in sözüne geliyoruz: Bağışlama kötülük kadar güçlüdür, kötülük bağışlama kadar güçlüdür. Camdaki çatlak, kadınla erkeği ayırmakla kalmaz, farkında olduğumuz fakat tam olarak  kavrayamadığımız bir ayrımın uçurumuna da dönüşür.