der junge karl marx

13 Mart 2017 by

imgres-1

“Yerdeki odunların toplanması ile odun hırsızlığı, dolayısıyla bütünüyle farklı şeylerdir. Hem edimleri hem de bu edimlerin yöneldiği nesneleri itibariyle ayrışırlar, zira birbirinden tamamen farklı iki düşüncenin ürünüdürler; bir düşünme tarzını diğerinden ayırt etmemizi mümkün kılan nesnel ölçüt, edimlerinin biçimi ve içeriğinden başka ne olabilir ki? Yine de, bu özsel farklılığa rağmen, her iki edimi de hırsızlık olarak tanımlayıp cezalandırabilirsiniz. Doğrusu, odun toplamayı odun hırsızlığından çok daha sert biçimde cezalandırmış olursunuz, zira onun hırsızlık olduğunu ilan ederek halihazırda bir kere cezalandırmışsınızdır ki, bu da gerçek odun hırsızlığında açıkça telafuz etmediğiniz bir cezadır. Yerdeki odunların toplanmasını, odunların katli olarak adlandırmış ve bir cinayet gibi cezalandırmış olmalıydınız. Kanun, hakikati söylemenin evrensel zorunluluğundan muaf değildir; hatta şeylerin doğal yasasının evrensel ve otantik bir sözcüsü olduğundan buna iki kere zorunludur. Tam da bu yüzden, şeylerin doğal yasası kanununa göre değil, kanun şeylerin doğal yasasına göre düzenlenmek zorundadır. Ama eğer kanun, hırsızlık terimini, en fazla bir orman yönetmeliği ihlali olarak sayılabilecek bir fiile dahi uyguluyorsa, o zaman kanun yalan söylüyor demektir ve yoksullar da hukuki bir yalana kurban gitmektedir”

-“Odun Hırsızlığı Yasası Üzerine tartışmalar”, Genç Düşünceler (1838-1845), Karl Marx, derleyen: Önder Kulak, sf. 142, Notabene yayınları.

Rouel Peck’in Der junge Karl Marx’ı (Genç Marx) -tahmin edilebileceği gibi- insan Marx’ı, gençlik dönemine odaklanarak, bir politik figür ve düşünür olarak gelişimi içerisinde göstermeyi amaçlamış. Spoiler vermiş sayılmam, hikaye zaten biliniyor; film, “Odun Hırsızlığı Yasası Üzerine Tartışmalar” ile başlıyor, Komünist Manifesto‘nun yazılışı ile sonlanıyor. Gazete yazarlığından başlayarak, Engels ile tanışmaları, birlikte Weitling ve Proudhon’a karşı geliştirdikleri polemik, arada karşılaşılan Bakunin, Hegelcilikten olduğu kadar, dönemin ütopik ve anarşizan düşünceleriyle çatışmaları bu amaç doğrultusunda anlatılıyor. Komünist Manifesto’nun doğuşuna kadar olan dönem içerisinde ele alınıyor genç Marx. Mesele elbette, bilinen biyografinin burada nasıl filme dönüştürüldüğü,

Parasızlıkla, sansürle, sürgünle, iktidarın baskısıyla  uğraşmak, yanı sıra kendini döneminin etkili ve güçlü muhalif düşüncelerinden ayrıştırmak, bu ayrışma içerisinde kendi düşüncelerini değil yalnızca düşünme biçimini de inşa etmek çabası içerisinde insan Marx’ı görüyoruz. August Diehl, işin üstesinden gelmiş. Koltuğunun altında Vakfıkebir ekmeğiyle gördüğümüz, baba olduğunda nasıl sevindiğine tanık olduğumuz, içtiğini ve seviştiğini izlediğimiz Marx, kendi düşüncelerini oluşturma sürecinin en önemli evrelerinden geçen bir düşünürün insani varlığını  gösteriyor. Bir düşünür olarak Marx’ı Marx yapan düşünce biçiminin oluşumunu da bir gelişim süreci olarak izliyoruz. Ne bilindik anlamda bir filozof, ne de tek başına  politik bir figür; ki, biliniyor olsa gerek, Marx söz konusu olduğunda ne olduğuna karar vermek veyahut da dengeyi tutturmak zor bir meseledir.

11. Tez’in sarhoş bir kafanın ürünü olması, iyi bir ironi bana kalırsa. Aslolan elbette dünyayı değiştirmektir ne de olsa! Çeşitli polemikler içerisinde proletarya kavramının vurgulanışına tanık oluyoruz, özellikle Engels ile tanışmalarından sonra. Tarihi sınıf savaşımının tarihi olarak ve toplumu sınıf savaşımının arenası olarak gören devrimci bir düşünce, adım adım şekilleniyor. Filmde geçişlerin hızlı olduğunu söyleyebiliriz, ama biyografilerinden az çok bilindiği üzere zaten devrimci filozofun kendi ismiyle anılacak düşüncesinin oluşum süreci de hızlı geçişlere sahip. Böyle olduğu için cazibesinin gücü kadar, kaçınılmaz celişkilerle alınan bir yol olduğundan bahsedebiliriz. Genç Marx, hırslı ve neredeyse kibirli bir görünüme sahiptir polemiklerinde. Muarızlarıyla, özellikle Weitling ile çatışmasında, rasyonalist-Aydınlanmacı bir konumda yer alır. O zamanlar baskın çıkmıştır bu konumlanış, ama bugünden baktığımızda çatışmanın hala Marx’ı haklı kıldığını tümüyle söylebilir miyiz? Tartışılır. Fakat, yönetmenin Marksist bir noktadan baktığını söyleyebiliriz,  Weitling bu gösterimde ister istemez biraz uçuk kaçık, patalojik bir tip olarak görünmüş.

Althusser’in “genç Marx” meselesi de bu noktada başlıyor. Sürekliliğe değil kopuşa odaklıdır Althusser’in Marx okuması. Gaston Bachelard’tan ödünç aldığı “epistemolojik kopuş” kavramını uyarlayarak, Marx’ta bir epistemolojik kopuş tespit eder -ya da etmeye çalışır. Bu okumadaki genç ve olgun Marx arasındaki Althusserci ayrım, insan Marx’ın bir düşünür olarak bir gelişim süreci katettiğini ve bu gelişimdeki sürekliliği yadsımaz. Fakat, Althusser, Marx’ın düşüncesinde, teorik ve dolayısıyla kategorik olarak ideoloji’den (felsefi bilinç) bilim’e (tarih bilimi) geçiş anını kayıt altına almakta ısrarcıdır.

Althusser’in, Marx’ın metinlerin içinde yerini tespit etmeye ve bu yeri teorik olarak temellendirmeye çalıştığı kopuş, özel olarak  Marksizmin krizi’ne çözüm üretmek üzere girişilmiş bir çabadır. Genel olarak da ideoloji-bilim-felsefe ayrımını ve bunların politika ile olan ilişkisini bir problematik olarak gündeme getirmesiyle dikkate değer bir okuma girişimidir. Marx İçin adlı kitabında, Kapital’i Okumak‘ta bu ayrımlar meselesi güçlü bir şekilde ortaya konulur. Althusser, Marks’ın düşüncesini, “genç Marx”ın rasyonalist-ilerlemeci tarih aylayışından ve Hegelci diyalektiğin belirlenimden kurtarmak ister.

Filmde,  genç Marx’ı 1848’e, yani Komünist Manifesto‘nun yazılışına kadar olan  dönem içerisinde görüyoruz. Oysa Althusser’in, Marx’ın eserlerinde tespit ettiği üzere, 1845 “genç Marx”tan “olgun Marx”a geçiş tarihidir. Doktora tezinden 1884 Elyazmaları’na ve Kutsal Aile’ye kadar ki dönemi Althusser, söz konusu metinlerin ideolojik evreye ait olması anlamında “genç Marx” olarak sınıflandırır. Hatta bu dönemi de ikiye ayırır. İlk dönem, 1842’ye kadar Die Rheinische Zeitung’ta yazdığı rasyonalist-liberal evre ve ikinci dönem, 1842-1845 arası rasyonalist-toplulukçu dönem. Marx, -Althusser’e göre-, bu dönemler boyunca sürekli Hegel’den uzaklaşan Hegel ile hesaplaşan bir düşünürdür.

Filmde bu evreleri, iç içe geçmiş meseleleriyle, bir gelişim süreci olarak izliyoruz; sonunda, proletarya kavramına dayalı komünist fikrin belireceği ve komünizm adının sınıf savaşımının ezilenler cephesindeki adı olarak yeniden formüle edileceği bir süreç. Althusser içinse,  Marks’ın düşüncesindeki “teorik anti-hümanizm”in olarak ortaya çıkışının koşulu, sonrasında da çelişkilerle yol alınmış olsa bile,  1845’te  bir epistemolojik kopuşun gerçekleşmiş olmasıdır. Buna göre, Alman İdeolojisi, eski ve yeni dilin, eski ve yeni bilincin iç içe ve istikrasız halde bir arada bulunmasına rağmen, asli kopuş yeridir. Filmde belki kısa fakat belirgin bir şekilde iki metnin yazılışının vurgulandığını söyleyebiliriz. Felsefenin Sefaleti (1847) ve Komünist Manifesto’nun(1848) yazılışı. İlkinde Proudhon’un Sefaletin Felsefesi‘nin satır satır alt üst edildiğini, ikincisinde komünizm fikrinin kendi dilini ve kavramlarını formüle eden bir kavrayışın doğuşunu izliyoruz. Felsefi-politik hesaplaşmalar ile Marksist düşüncenin belirişi böylece vurgulanmış, öne çıkarılmış oluyor.

Elbette Althusser’in Marx okuması ya da müdahalesi, kendisinin hiç istemeyeceği bir yere gitti: Marksizm sonrasına! Krize bir çözüm bulup bulamadığı tartışılır, fakat post-Marksizmler’in  günahı da sevabı da  büyük ölçüde Althusser’e aittir. Ben sevabının daha çok olduğunu düşünüyorum! Marksizmin ya da Marks’ın düşüncesinin sınırlarını ve kavramsal sistematiğini belirginleştirme girişimi, bu bir “semptomatik okuma” olacaksa, o sınırların zorlanmasını ve aşındırılmasını  beraberinde risk olarak getirir. Yeniden okumanın yönünü nihai olarak tayin etmek olanaksızdır.

Masum bir okuma yoktur, ne de olsa.

Filmden önce ya da sonra, Edward Hallet Carr’ın Karl Marx biyografisine göz atmak yararlı olabilir. Özellikle “Almanya, Fransa Belçika” başlıklı birinci kısma. Marx’ın “odun hırsızlığı yasası” üzerine yazdıkları dahil, gazete yazıları ve çeşitli çalışmalarının içinde yer aldığı iyi bir derleme var, yukarıda geniş bir alıntı aktardım: Neymiş bu genç Marx diyecekler için, .oğunluğu türkçede yayımlanmamış yazılardan oluşan Genc Düşünceler (1838-1845)’in elde bulundurulması lazımdır. Sadece film izleyeceğiz ne ev ödevi çıkarıyorsun demek, hakkınız elbette. Güzel film! Marx’ın hayaletleri bir şekilde dolanıyor ortalıkta son zamanlarda. Ne şekilde belki tartışılır, ama biliniyor hayaletler söz konusu olduğunda tuhaflıkları nasıl açıkladığınızın pek önemi yoktur. Film, umulur ki  Marx’ı düşünmeyi, Marx’tan sonrayı düşünmeyi, Marx’la birlikte düşünmeyi biraz daha kışkırtsın.

imkansız tanıklık

14 Şubat 2017 by

“Tanıklık etme gerekliliği, sadece olanaksız tanıkların -olanaksızın tanıklarının- her biri kendi bireyselliğinde olmak üzere, getirebilecekleri bir tanıklığın zorunluluğudur; bazıları hayatta kalmışlardır, ama onların hayatta kalışları artık yaşam değildir, canlı olumlamadan kopuştur, yaşam adı verilen bu iyiliğin (özsever yaşam değil, başkası için yaşam) artık hiçbir şeyi el değmeden bırakmayan kesin hasara uğramış olmasının doğrulanmasıdır. Buradan yola çıkılırsa her türlü anlatının, hatta her türlü şiir yapıtının, üzerine başka bir dilin oturacağı dayanağı, en sıradan sessizlikte beklenen bu konuşma mutluluğunun ortadan kalkmasıyla yitirmiş olduğu söylenebilir. Unutuş hiç kuşkusuz kendi yapıtını ortaya koyar ve hala yapıt ortaya konulmasına olanak verir. Ama bu unutuşa, içinde her türlü olanağın kaybolduğu bir olayın unutuluşuna, boşu boşuna, çok eski zamanların rahat bırakmadığı zayıf ve anısız bir bellek yanıt verir. İnsanlık, aralarından bazı kişilerin (yaşamın kendisi, sürekli bir mevcudiyet vaat edilmiş olan bir halkın neredeyse tamamını temsil edenler) uğradığı korkunç yıkımla, bütünlüğü içinde ölmek zorunda kalmıştır. Bu ölüm hala sürmektedir. Bundan ise, her zaman temel olan sonu yineleme bizim için alışılır kılmadan, hiçbir zaman sadece bir kez ölmeme zorunluluğu ortaya çıkar”

Sonradan Sonsuz Yineleme, Maurice Blanchot, sf. 90, çeviri: Serdar Rifat Kırkoğlu, Kabalcı Yayınevi, 1.Basım: Aralık 1999

auschwitz’den sonra

14 Ocak 2017 by

 

 

Geçtiğimiz pazar günü -22 dereceydi Auschwitz. Mahkumların mavi çizgili kıyafetleri tek bir şeyi kanıtlıyor, bu acımasız soğuğun da kıyımın bir parçası olarak tasarlanmış olduğunu. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü bu cümleden olarak anlamaya çalışmak dahi açıklayıcı olabilir. Çünkü, onlar aslında “mahkum” değildiler, giymek zorunda bırakıldıkları şey de “kıyafet” değildi. Ama, bu basit düzeyde bile dil, gerçeği dile getirmenin çok uzağına düşüyor. Hatta, uzağına düşmenin de ötesinde gerçeği infilak ettiriyor.

Hal böyleyken konuşmaya devam ediyoruz -buna artık ya da yine de bir konuşma denebilirse. Tıpkı, kesilen insan saçlarından dokunan şeye halı, içinde insan cesetlerinin yakıldığı yere fırın diyip diyemeyeceğimiz meselesi gibi. Bu durumda hala birbirimizi anlıyor olmamız (anlıyor muyuz?) bir sorun ya da hatta bizzat sorunun kendisi olsa gerek. Susmak da aynı sebeple mümkün değildir elbette. Jean Amery’nin duyduğu acıyı, zamanın geçtiği için geçerek her şeyin geride bırakılabileceği düşüncesinin kabul edilemezliğini, bu noktada anlayabiliriz sanırım.

Suç ve Kefaretin Ötesinde‘nin kederli ve bir o kadar açık zihinli cümleleri yankılanıp durdu zihnimde lager’ları gezerken. Alt edilmişliğin üstesinden gelmeyi denemek zamanı ve dili katedebilmeyi gerektirir; mevcut düşünce konvansiyonlarını alt edebilmeyi. Gidimli dilden ve düşünceden sakınmak, başka bir deyişle. Amery, tüm bunlardan dolayı, “Auschwitz’den sonraki dünya”ya inanmadı. Hayatta kalmıştı, ama yine de aslında gerçekten kurtulduğuna inanmadı. Uzun yıllar sustuğunu, sonra çokça konuştuğunu biliyoruz, ikisi de olmadı. Geriye pek mühim sorular soran ağrılı denemelerini bıraktı yine de.

Agamben’in işaret ettiği noktayla doğrudan ilişkilidir bu sorun: Uygarlığın temsili şehir değil toplama kampıdır. Bir köşesinden baktığımız lager’larıyla sakin ve düzenli bir kasabaya benzeyen “ölüm fabrikası”. İnsan’ın gerçek sembollerinden birisi de, cellat ya da kurban olarak, bu ölüm fabrikasının mensuplarında bulur karşılığını. Belki, en çok da “Musellman” olarak.

Kampta gördüğümüz her şey, 9 Ocak’ta kaybettiğimiz Zygmunt Bauman’ı da yad etmeyi gerektiriyor. Holocaust’un “modernliğin meşru bir sakini” olduğunu söylemişti Bauman. Soykırımın örgütlenmesindeki sistematik akılsallık Bauman’ın  Modernite ve Holocaust‘ta ısrarla üzerinde durduğu meseleydi. Dehşetin incelikle tasarlanmasının değil yalnızca, ona imkan veren görev duygusunun oluşturulmasında ve daha da ötesinde ahlaki kayıtsızlığın  yaratılmasında merkezi bir rolü vardır akılsallığın.

Goya’nın ünlü tablosunun tersyüz edilmiş halini düşündürür Auschwitz bize. “Akıl uyuyunca canavarlar uyanır” sözünün antitezini kanıtlar: Canavarları uyuttuğunda aklın kendisi bizzat en büyük canavar olarak uyanır. Bauman bu hesaplaşmadan kaçamayan düşünürlerden biriydi.

 

john berger’e veda

06 Ocak 2017 by

C1UvhTPXAAAlZD-.jpg

 

ne desek eksik kalır. güzel yaşadı, güzel yazdı. “tuhaf bir yetimlik duygusu”yla her birimizin yakını oldu. o yetimlik asla bir yakınma ya da çaresizlik hali değildi cümlelerinde. incelikli bir hüznün şefkatiyle yazdı, merhametin ve sevecenliğin harelediği sözcüklerle. en doğru sözcüğü aramak, en açık ifadeye ulaşmak, yazdığı her şeyde hissederiz bunu tıpkı eskizleri gibi, onu nevi şahsına münhasır bir düşünür yapan özelliğidir. ve direnci, elbette: güce ve otoriteye karşı eyvallahsız, müdanasız, saf bir entelektüel. sözcükleriyle, zihnimizde canlandırdıklarıyla ve bize sunduğu düşünme imkanlarıyla daima hatırlayacak ve şükranlarımızı sunacağız. doğmuş olmanın sakıncası gereği yaşamak zorunda kaldığımız zamanlarda dünyada hiç mi iyi bir şey yoktu denecek olursa, belki başka bir kaç isimle beraber, john berger ile aynı zamanlarda yaşamış olmak bir istisnaydı diyebiliriz.

şiddetin tarihçesi

27 Ekim 2016 by

Politikanın şiddete karşı olduğu ya da şiddetin politikayı mümkün olmaktan çıkardığı varsayımı, Türkiye’nin politik tarihçesi bakımından daha ağızdan çıktığı anda gülünç olmaya mahkum görünüyor. Hele ki, iktidar kavramının şiddet kavramından ayrı ve hatta şiddete karşı olarak anlaşılması gerektiği önermesi, kötü bir şakaya dönüşüyor anında. İktidar, şiddet ve politika ilişkileri bağlamında hukuk ise, ortaklaşmaya bağlı herhangi bir sözleşme imkanına işaret etmektense, devletin ve milletin bekası olarak kaydedilmiş ihtiraslar uğruna alenen şiddetin emrine amade kılınmıştır.

İşte, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı önceki gün “teröre karşı mücadele kapsamında” gözaltına alındılar.  Sonrasında meydana gelen protestolar da polis şiddetiyle bastırılmaya çalışıldı. Politikayı bir müzakere ve uzlaşma sanatı olarak aldığımızda, son bir kaç yılın “şiddet sarmalı”nın politikayı iptal ettiğini düşünebiliriz. Oysa, bir başka seçenek olarak, şiddetin uzun tarihçesinin bu yeni halkasında tam da belirli bir politikanın icra edildiğini  dikkate aldığımızda şiddet sarmalı söyleminden beklentilerimiz de boşa çıkar.

İktidar, politika ve şiddet arasında vuku bulan bir sarmaldan bahsedebiliriz olsa olsa. Bir devlet terörü yönetimi olarak şiddet buna dahildir. Olduğu kadar hukuka uydurulmaya çalışılır, olmadığında hukuk askıya alınır. Gerçekte neyin nesi olduğu hala anlaşılamamış olan ve muhtemelen bir kırılma olmadığı sürece çok uzun zaman öyle de kalacak olan “15 Temmuz darbe kalkışması”nın Allah’ın bir lütfu olmasının anlamı da budur. Sarmal böylece bir politik icra anlamına gelmekte, söz konusu şiddetin uzun tarihçesinde -yeni sahiplerine göre- rejimin yeniden inşasına ya da yeni bir rejimin oluşturulmasına tabi olmaktadır. Şiddeti iktidardan, iktidarı politikadan ayırmak imkansız görünüyor bu yaşanılanlar açısından.

Arendt’in siyaset felsefesinin tümden yanlış olmasından dolayı değildir bu; olan ile olması gereken arasındaki ayrımın şiddetle olumsuzlanmasından dolayıdır. Mevcut siyaset, bir devlet ve toplumun ifadesi olarak çözümsüzlükten beslenerek kendi politik çözümünü icra ediyor. Politika, bu anlamda sorunların çözüm sanatı olduğu gibi, çözümsüzlük halinin yönetimselleştirilmesi de olabilir. Düşünmenin e konuşmanın bütün ayrımlarını siler şiddet, sınırları keskinleştirir, herkesi kendi söylemi içinde sıkıştırır ve bu anlamıyla bir diyalog olarak anlaşılan politikayı iptal eder; ancak bu, şiddetin keyfini sürmek isteyen bir başka politikanın hüküm sürmesinden dolayıdır.

Kışanak’ın ve Anlı’nın “terörle mücadele kapsamında” olduğu söylenilerek göz altına alınmaları, şiddetin tarihçesindeki şu meşhur sarmalın işletildiği ve daha da işletilmek istendiğini gösteriyor. Terörü bu kez bitirme iddiaları, bir kez daha bitirme iddiasından öte bir anlama gelmiyor ve eğer zeka özürlü değilse söyleyenin kendisinin de inandığı bir şey değil. İnananı çok elbette, ama bunun hezeyandan başka bir şey olduğunu söyleyebilmek imkansız. Özgüvenini tazelemiş bir kollektif hezeyan.

Byung-Chul Han’ın Şiddetin Topolojisi adlı çalışmasında bahsedilen şiddetin dönüşümü ve şiddet üzerine tartışmalar bağlamında Türkiye’de işleyen süreç şiddetin iktidardan, iktidarın politikadan ayrıştırılarak düşünülemez olduğunu gösteriyor. Şiddetin içselleştirildiğinden bahsedebiliriz elbette, ama Han’ın kastından başka bir şekilde toplumsal alanda siyasal şiddetin olağanlaşması, sıradanlaşması anlamında bir gelişmedir bu. Dolayısıyla görünmezleştiğinden bahsetmek olanaksız; tam tersine her şey çok daha fazla alenen, neredeyse göz göre göre oluyor. Bu da, sanırım devletin icra sahipleri ve toplumsalın çoğunluk unsurlarının kimlikleri değişse de, şiddetin ağırlık noktasının değişmediğini gösteriyor.

Ağırlık noktası değişse daha mı iyi olurdu başka bir tartışma, ama belki üzerine konuşulacak şeyleri değiştirebilirdi bu. Sorunların bağlamı farklılaşabilirdi. Oysa bahsi geçen “milli irade” söz konusu şiddetin tarihçesinin yeni bir tezahürüdür yalnızca.

atlıkarınca

20 Ekim 2016 by

eugene-atget_atlikarinca_paris

[Eugène Atget, Atlıkarınca, Paris]

Emre amade hayvanları taşıyan tahta döşeme, toprağın hemen üzerinde dönmekteydi. Yüksekliği, uçma rüyasının en iyi görüldüğü yükseklikti. Müzik duyuluyor, çocuk bir sarsıntıyla annesinden uzaklaşmaya başlıyordu. Önce, anneden ayrılmaktan ürküntü duyuyordu. Fakat sonra kendi sadakatinin farkına varıyordu. Sadık bir hükümdar olarak, kendine ait bir dünyanın üzerinde tahtına kurulmuştu. Bu dünyaya teğet çizgilerde ağaçlarla yerli halk saflar halinde dizilmişti. O sırada, Şark’ın birinde, gene anne beliriyordu. Sonra, cengelin içinden bir ağaç tepesi görünüyordu, çocuğun daha binyıllarca önce, yani atlıkarıncaya bindikten hemen sonra gördüğü biçimiyle. Bindiği hayvan kendisine dosttu: Dilsiz bir Arion gibi dilsiz balığının sırtında habire ilerliyordu, tahtadan bir boğa-Zeus kusursuz Europe diye kaçırmaktaydı onu. Bütün nesnelerin sonsuz dönüşümü çocuk için çoktan bir hikmet olmuş, hayatsa ortasında müzik makinasının yer aldığı ezeli bir uğultu olup çıkmıştı. Müzik yavaşlıyor muydu, o zaman ortalık kekelemeye başlıyor, ağaçlarınsa sanki akılları başlarına geliyordu. Atlıkarınca güvensiz bir zeminde dönüyordu. Ve anne çıkıyordu ortaya, defalarca çakıla çakıla yerine oturtulmuş o kazık, çocuğun bakışlarının halatını sardığı.

Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, “Atlıkarınca”, Walter Benjamin, çvr. Tevfik Turan, sf.46, 2004, YKY

_______________ ♦ __________________

Dönüp baştan okunduğu her seferinde şaşırtıcı olabilen bir anlatıdır bu. Sanki bir sır açıklanıyor ve yine de bir sır olarak kalmaya devam ediyordur. Tıpkı, bir rüyaya benzeyen anlatılan deneyimin kendisi gibi. Yoğunluğu ile alegorik bir metindir. Benjamin, kendi çocukluk deneyimini dışarıdan gözlemlenen başka bir çocuğun yaşantısı gibi yazarak deneyim anını -olanca kişiselliği içinde- felsefi bir alegoriye dönüştürür. Platon’un mağara alegorisine denk bir felsefi alegori, neredeyse. Mitolojiye psikanalizin, metafiziğe gündelik deneyimin karıştığı bir alegori. Ortasında  yer alan alan makinayla ezeli bir uğultu olup çıkmış hayatın müziğini duyarız. Nesnelerin sonsuz dönüşümü, güvensiz bir zeminde yinelenip durur. Tutamak noktaları bir görünüp bir kaybolur bu döngüde. Artık, atlıkarınca gören, atlıkarıncaya binme deneyimini yaşayan çocukların sayısı yok denecek kadar az olsa da Benjamin’in anlatısı deneyimi yeniden kurgulayarak geçmişi bugün için kurtarmıştır. Çocuk, gözümüzün önünde canlanır, neredeyse onunla birlikte atlıkarıncada duyumsarız kendimizi. Hem mutlulukla, hem de kaygıyla ilgilidir deneyim aynı zamanda. Mutluluk, evet, felsefenin başlangıcında erdemle ilgili olduğu anlamıyla ve kaygı, evet yine yakın tarihte felsefi bir sorun haline dönüştüğü haliyle. Bütün bunlarla sanki atlıkarınca Benjamin’in “diyalektik imge” dediği kavrayışın bir anahtarına dönüşür. Bugünün geçmişle ilişkisi sorunu da yer alır anlatıda, varlık ve zamanın neliği de. Yaşanmış deneyim ile aktarılan deneyim arasındaki fark hem korunmuş hem de aşılmak istenmiştir sanki. 

necmiye alpay’a açık mektup

13 Ekim 2016 by

Necmiye Hanım,

size bu satırları çok uzaktan yağmurlu bir şehrin sabahından yazıyorum. Ekim’i yarıladık sayılır ve kış geldi buralara artık. Gri bir göğün altında, birbirine benzeyen günler ardı ardına geçip gidiyor. İçerinin zamanıyla dışarının zamanı farklıdır, tahmin edebiliyorum; yaşanılan zamanın zaman dilimleri olarak algılanışları da farklı oluyor zaten yaşanılan hayata göre. Bir eski mahpus tanıdığım, günlerin ağır yılların çabuk geçtiğini söylemişti içeride. Siz 4o günden fazladır tutuklusunuz, bu günler kim bilir ne ifade ediyor sizin için, nasıl bir içsel zorluğa tekabül ediyor. Biz -arkadaşlarınız- sizi içeri kapatanların adaletine de zamanına da inanmıyoruz çok uzun zamandan beri.

Bütün gün süren griliği sevimsiz buluyor genelde insanlar. Karşılaşmalarda ilk konu göğe atılan bir bakış ve şikayetlenmeler oluyor. Ben seviyorum bu griliği her nasılsa. Yazcılarla kışçılar arasında sürüp giden lüzumsuz ve fakat her daim canlı atışmayı biliyorsunuzdur. Ben kışçı sayıyorum kendimi, öyle denebilirse bir kış insanıyım ben. Kuzey’i sevmenin de bununla bir ilgisi olsa gerek. Doğu’yu ayrı bir seviyoruz, sebebi başka. Kar yağışını,  yağmur damlalarıyla bulanıklaşmış bir pencerenin ardından dışarıya bakmayı, sokakları ve köprüleri kaplayan sisi ve göğü dolduran griliği seviyorum bir şekilde. Ama, tam doğrusunu söylemek gerekirse, bedenim yazı ruhum kışı seviyor, demeliyim! “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” heyecanı belki artık iyice unutuldu, varsın unutulsun, ama işte bütün bir varlığımıza sinmiş sanki o kış ruhu.

Günler olanca ağırlığıyla ardı ardına devriliyor bir hızla. Aslı Erdoğan’ın Özgür Gündem’de farklı tarihlerde çıkan dört yazısı suç unsuru kabul edilerek ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanacağını alelade bir haber gibi okuyabiliriz. Katliamları da, bir dehşet duygusuyla ama sonunda aleladeleşen bir duyguya dönüşerek okuduğumuz gibi. Günler üzerimize devriliyor da olanca ağırlığıyla fark edilmiyor sanki. Kötülüğün sıradanlığı her şeyi sıradanlaştıran bir kötülüğe dönüşüyor. İsteniyor ki bunlar olurken „faşizmin güncesi“ni tutmasın -tutamasın- hiçkimse. Sizde aynı gerekçe ve sebeple „örgüt üyesi olmak“ yanı sıra mutant „devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak“ suçlamasıyla tutuklandığınızda galiz küfürler sıralandı içimde. Aynı anda bu pervasızlığa hayır diyemiyor oluşumuzdan derin bir keder duydum. İsimsiz, adları bilinmeyen, bilinse dahi bir kaç tanıdığı dışında kimse için bir anlam ifade etmeyen insanlar demek tümden karanlık bir sessizliğe mahkum. Evleri yakılıp yıkılan, kurşunlanan, bodrumlarda öldürülen insanlar da aynı karanlık sessizliğin kurbanları belli ki. O dehşet günlerinden bu yana hala kimlikleri teşhis edilemeyen insanlar olduğu söyleniyor.

Sıradanlığı ve sessizliği bozan her şeye karşı bir düşmanlık geliştiriliyor bu yüzden,   her ses susturulmak, cezalandırılmak isteniyor.  Kürt siyasi hareketinin yalnızlaştırılması, tecrit edilmesi, marjinalleştirilmesi ve bu yalnızlaşmaya bağlı olarak daha fazla savaşa teşvik edilmesi hedefleniyor. Daha fazla savaş! Güç ilişkileri ve güç sahiplerine bakılırsa yegane gerçekliğimiz savaştan ibaretmiş gibi görünüyor artık iyiden iyiye. Barış Açısını Savunmak, artık her zamankinden daha zor. Kime neyi  anlatmak mümkün şimdi? Kim kimi duyuyor ve anlıyor ki? Bunu, bu olanları bir keresinde, dönemin karakterini vurgulamak için „terörizmle suçlama terörü“ olarak ifade etmiştiniz haklı olarak. O terör şimdi sizi cezalandırmak, yıldırmak ve belki de asıl olarak sizin üzerinizden bir mesaj vermek amacıyla pervasızca hareket etmeye devam ediyor.

Geçen gün BBC Türkçe’nin internet sayfasında haberiniz vardı, nasıl bir hukuksal garabetle karşı karşıya olduğunuzun ayrıntılarını da bu haber dolayısıyla anlamış olduk. “Tutukluğumla ilgili yargı kararı bir hukuk skandalı niteliğinde. Yargıç, kuvvetli suç şüphesine gerekçe olarak yakalama tutanağının içeriğinden söz ediyor. Oysa böyle bir tutanak yok, olması da olanaksız, çünkü ben yakalanmış değilim“ sözlerinizde, hala yılgınlığa kapılmaksızın dil yanlışlarını düzeltmeye çalıştığınızı hissettim. Konu hukuk olunca, oradaki yanlış kasıtlı, kastedilmiş bir devlet meselesi oluyor elbette. Yanlış örgütlenmiş, bir yalan olarak düzenlenmiş bir dil meselesi diyebilir miyiz buna? Wittgenstein’in dilin sınırlarıyla ilgili şu meşhur sözü acı bir politik ironiye dönüşüyor sanırım burada. Dünyamızın sınırları -işte- bu kadarmış! Cumhurbaşkanı’ndan savcısına, gazetecisinden sokaktaki insanına kadar -çoğunluk’a yaslanarak- yalan dolanla yenisi uydurulmaya çalışılan yanlışın yanlışı bir cumhuriyet. Devasa bir dil meselesi.

“Tutuklanmak insan hayatında bir balta etkisi yapıyor. Dil ve edebiyat alanlarında biri bitmek üzere olan kitap çalışmalarım yarım kaldı. Periyodik yazılarım yarım kaldı. Barışa ve çözüme yönelik çalışmalarım yarım kaldı. Eğer amaçlanan bunlar değilse tutukluluğuma son verilmesini ve hakkımda takipsizlik kararı alınmasını diliyorum“ demişsiniz dilekçenizde. Sizden çok sonra bir başka yazarı, Murat Özyaşar’ı da evini basarak gözaltına aldılar. Neyse ki sorgulamasından sonra bırakıldı. (Sarı Kahkaha’yı okumamıştım, okuyacağım en kısa zamanda.) Bunlarla,  „terörle suçlama ve cezalandırma terörü“nü sistematik bir uygulama haline getirmek, o baltayı sürekli bir tehdit algısına dönüştürmek istiyorlar sanırım, hayatınızı ikiye bölen, sizi çalışmalarınızdan alıkoyan keyfiyetle amaçlanan bu. Sıradanlaşan çoğunluk karşısında bir azınlık varsa direnç gösteren, onlarda olabildiği kadar korkunun içselleştirimesi. Muktedirler tarihten ders almayan zavallılar olduğu için elbette, ama asıl olarak egemenlik ve onun somutlaşan bir biçimi olarak siyasal iktidarın mevcut işleyişi gereği.

Hayır hayır, umutsuzluk meselesi değil bu. Umutsuzluk yanlış anlaşılan bir şey kanımca. Umut da öyle. Gerçekliği bir yazıklanma haliyle karşılayamayız, aynı şekilde bugünler de geçecek ifadesi boş bir temenni olabilir. Zamanın tesellisi, bir avuntu değil, acımasız bir kavrayış çabasına açıklık gerektirir. Nerede olursak olalım. Memleketi terk etmek isteyenlerle kalmak gerek diyenler arasındaki -en az yazcılarla kışçıların atışması kadar lüzumsuz ve fakat eğlenceli- o malum tartışma da alevlendi yine bütün bunlar olup biterken. Bana öyle geliyor ki, ne gitmek ne de kalmak meselesi bu artık, gitmek isteyenin de kalmak isteyenin de mecbur edildiği bir yersiz-yurtsuzluktan ibaret asıl anlamak zorunda olduğumuz şey. Kimimizi içeriye kimimizi dışarıya kapatan bir ülke çünkü yaşadığımız.

Dilekçenin sonucunu bekleyeceğiz, çalışmalarınıza, hayatınıza dönebilmeniz dileğiyle. Yıllar yılı içeride olan siyasi mahkumlar var. İlhan Çomak davasını biliyorsunuzdur, sonucu da duymuşsunuzdur belki, bütün uğraşlar boşa çıktı, yeniden onadılar aynı cezayı. İktidarlar el değiştirebiliyor da işte bu yapı ve mekanizma baki kalıyor geride, ülke dediğimiz -acı ki bedelini her zaman mutlaka birilerinin ödediği- bu yapı demek aynı zamanda.

Geçenlerde elim Ricouer’ün Yoruma Doğru/ Freud ve Felsefe’ye gitti. Adınızla karşılaşınca size bir şeyler yazayım diye düşündüm. Aslı hanıma mahsus selamlarımı iletiyor, iyi olmanızı diliyorum. Bu haksızlıklar incitmesin sizi. İçeride hiç değilse kezfi uygulamalara maruz kalmıyorsunudur umarım. Ve umarım üşümüyorsunudur.

 

 

cümle kapısı

29 Eylül 2016 by

kiyaru%cc%88stemi_bakmak_go%cc%88rmek

Tahran. 1997. Kirazın Tadı film çekimlerinde, Kiarostami.

 

Kapanmasa bile açılmıştır.

Orhan Koçak’ın, yara için kurduğu cümle geliyor aklıma: “iyileşmesi mümkün olmayan yaralar bile, iyileşme düşüncesini gündemde tutar: kapanmasa bile açılmıştır.”

Bu cümlenin fotoğrafla ne ilgisi var, doğrusu emin değilim. Gördüğüm ile anladığımı sandığım şey arasında bildiğim sözcüklerle olması gerektiği gibi bir açıklama oluşturamıyorum.

Oysa, apaçık…

Bir zamanlar ait olduğu sınırı oluşturan duvarların yokluğunda kapı artık hükümsüzdür; öyle bir kapının aralığından bakmak, görünüre dair başka bir bakışla mümkündür -belki, görünenin ardında bir şey olduğu yanılsamasının çöküşünden sonra geçerli olan bir bakış, demeli.

İçeriden mi dışarıya bakılıyor dışarıdan mı içeriye bilemeyiz, ama zamana ait olan bakış “bir zamanlar”ın aralığından durup bakar. Bir an. Sonsuzluk olarak. Varlık ve hiçliğin aralığından…

Geçmiş zaman, evet.

Emine Bora, Beatriz Sarlo’nun kitabına  fotoğrafı koymakta haksız değil.  Hatırlanan zamanla hatırlayanın zamanı geri alınamaz ya da kapatılamaz bir ontolojik farktan mürekkeptir. 

Ama çok daha fazla, zamanın kendisine dairdir bu fotoğraf sanki.

Kiarostami, Filmin Apaçıklığı‘daki söyleşide, “Hiçbir şeyin belirli olmadığı bir durumda, her şey keskin bir oluş halindedir” diyor Jean-Luc Nancy’e.

Bakmayı öğrenmeliyiz.

Görmeyi öğrenmeliyiz. Yeniden.

Düşünmeyi öğrenmeliyiz -ki elbette, insan, düşünmemeliydi belki, yaşamalıydı.

Ve yaşamayı, evet, öğrenmeliyiz. Nihayetinde bu, ölmeyi öğrenmek demek olsa bile…

 

karanlıkta uyananlar

30 Ağustos 2016 by
Karanliktauyananlarafis

önceki gün vefat eden vedat türkali’ye saygıyla bir veda olarak karanlıkta uyananlar’ı (1964) izledik. sunduğu “gerçekcilik” anlayışıyla, 60’lardan itibaren yerleşikleşen melodramatik “türk sineması”ndan epey uzak bir film karanlıkta uyananlar. ve sırf bu sebeple de, sorunlu bulduğum noktalara kısaca değinmeden önce, bu farklı tutumu kendi başına kıymetli bir yaklaşım olarak takdir etmeli diye düşündüğümü belirtmek istiyorum.

türkiye’de işçi sınıfının oluşumu, kendinde sınıf olarak örgütlenme ve hak arama bilinciyle ilgili olduğu gibi, sömürgeciliğin yeni koşullarda ekonomik olarak içselleştirilmesi sürecini de anlatmayı dert edinen film, bir direnme hikayesi vermek isterken dönem açısından sendika, grev, emek, örgütlenme kavramlarının değişen toplumsal dünyamızdaki karşılıksızlığını da gösteriyor. politik gerçeklik hakkındaki sunumu dolayısıyla filmi, hikayesini anlattığı insanlar kadar bu hikayeyi anlatanların hikayesi olarak da başka bir noktadan izleyip değerlendirmek mümkün -ve gerekli.

dönemin sol-sosyalist-muhalif zihniyet biçimini -söylediklerinde haklı oludğu yanlar kadar çarpık ve karikatürize de olan yanlarıyla birlikte- hikayenin sunuluşunda ele alabiliriz. bu açıdan, gerçekliği “olduğu gibi” hikaye etmek isterken tam da o gerçekliğin kendisi hakkındaki kavrayış nedeniyle, hem doğru şeyler söyleyen hem de yanılsamaları yeniden üreten bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

misal ermeniler, rumlar kendi adlarıyla aynı mahallede yaşıyor, aynı sömürü koşulları altında ezilip sömürülüyor, birlikte direniyor ya da mağdur ediliyorlar. dönemin toplumsal gerçekliğine dair ilginç bir ayrıntı olarak görülebilir bu belki, nitekim film azınlıklara dair bir meseleyi içermiyor anlatısında, öylece verili olandan hareket etmiş, verili durumu göstermiş diyebiliriz. ama “milli sermaye” sorunu açısından hikayemizin böylece sunulması bir sorun içeriyor. söz konusu gerçekliğin içinden süzülüp yansıdığı zihniyetin sınırlarına ve sorunlarına dair  bir sorun. dolayısıyla, yerli sanayiye -ve yerli sermayeye- hak ettiği eleştiriyi görünürleştiremediği gibi, halk gerçekliğimize de belirli bir mesafeden bakamamış oluyor.

“türk işcisi anayasanın bekçisidir” sözünde ifadesini bulan bir bakıştan ve görme biçiminden söz ediyorum. filmin içerdiği iyimserlik ve umut bu yanıyla toplumsal gerçekliğin kavranışına dair gerçeklik tasavvurundan çok esas olarak bir tür zorlantılı teoriden kaynaklanıyor, diyebiliriz.

benzer nitelikte ama başka bir tartışmayı da örneğin “kadın’ın sunuluşu” bağlamında bahse açabiliriz, ama burada üzerinde durmayacağım. film dolayımında daha çok kendi öne çıkardığı noktalara bakmak, sunulan belirli bir tür batı algısını, belirli bir tür entelektüel belirli bir türde sunuluşunu, sanat-hayat ilişkisine dair bir tür bakış açısını mesele etmek önemli. bu noktalar itibariyle ise, kanımca esas olarak tartışmayı “yerlilik” kavramı altında toparlayabiliriz. tanzimat’tan itibaren hayli sorunlu bir tartışma bu, biliniyor. filmde de, filmin kendi bilinci açısından bir sorun olarak duruyor.

gövdenin ruhla birleştiği, aslına rücu ettiği söylenilen bugünkü “milli ve yerli” bahsinin de kabusumuz olduğunu -aynı kabusu derinleştirerek ve yön değiştirerek sürdürdüğünü- ekleyeyim buraya geçerken.

filmde belirli tiplerle temsil edilmek istenilen konumlar ve konular, doğru ve önemli şeyler söylerken yanı sıra kaygısını güttüğü mesajla birlikte epey sorunlu bir gerçeklik tasarısını da norm olarak taşımış oluyor. filmin akışında ortaya çıkan tuhaf diyebileceğimiz geçişler, diyalogların bazen yadırgatan seyri, anlamlandırma sorunu yaratan sahne değişiklikler sanırım mesajı dolaysız bir gerçeklik olarak verme isteğinden kaynaklı. dolayısıyla söz konusu mesajı bütün katmanlarıyla birlikte didik didik edilerek düşünülmesi zorunludur.

yönetmenin -ertem göreç- bir “sinema dili” oluşturmak istediğini düşündüm film boyunca. emin olmak zor. çünkü, klişere rağbet edip naif ya da ilkel bulmak değil mesele, ama kendi dönemi içerisinde dahi filmi “yeter olmuş” saymak zor.

fakat başta da belirttiğim gibi söyledikleriyle, söyleyemedikleriyle, söylemek istediklerini söyleme biçimiyle farklı bir film. bu farklılığını da, kendisinden her zaman mutlaka bir şeyler öğreneceğimiz, başka bir şeyleri yeniden düşünmek zorunda olacağımız vedat türkali’ye borçluyuz en çok.

özgür gündem

17 Ağustos 2016 by

58554

“Darbeye karşı direnen halk”tan özel bir kabus inşa ediliyor giderek. Şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülen bu “halk destanı”, tıpkı Eski Türkiye’nin mitik anlatısı “Kurtuluş Savaşı” gibi bir kurucu irade tasarrufunda işletiliyor. Sonuçlanırsa, bu kurucu irade, söz konusu mitsel anlatıyla yeni bir gerçeklik inşa etmiş olacak. Yeni Türkiye’nin alacağı son biçim, bu kabusun gideceği yere ve sonuçlarına göre oluşacak. Kabusun adı, “milli irade”dir. Yenikapı’da ulusalcı-muhalif-sol mutabakatla yeniden tescillendi. Mutlak bir otoritenin tesisi edilmesini ve güvenceye bağlanmasını hedefleyen bir süreç işliyor. Başaramayacağını varsayabiliriz. Ama başarmak için yapacaklarının bedeli başkaları için belli ki ağır olacak. Dün Özgür Gündem gazetesi  “geçici” olarak kapatıldı. Bu geçiciliğin asıl geçici olduğunu tahmşn edebiliriz. Nitekim, hemen ardından, dün ve bugün bir dizi operasyon yapıldı; evler basılarak gazete çalışanları darp edilerek göz altına alındı. Açık ki, hızlı ve kesin hamlelerle, ihtiyaç duyulan sahneler kurulmaya çalışılıyor. Aslı Erdoğan’ın evinin basılarak gözaltına alınması, gözaltı süresinin uzatılıp beş gün boyunca avukatıyla görüşmesinin engellenmesi bu “acil ve seri hamleler” ihtiyacının bir ürünü. OHAL, bunun için var; sahneyi -siyasal alanı- iktidar istediği gibi düzenleyip tasnif edebilsin, rejimi bir mutlakiyet haline dönüştürebilsin diye. Özgür Gündem gazetesinin susturulması, inşa edilen sürecin en önemli ayağıdır. Hem de, söz konusu sürecin boyutlarını anlamamızı sağlayan en önemli verisidir. Beri cepheden buraya eklenebilecek tek şey, Aslı Erdoğan’ın gazetenin “nöbetçi yayın yönetmenliği”ni devralırken söylediği, “Gündem’in yanında olmazsak suç işlemiş oluruz”  sözüdür.