tehlikeli dönüşler

29 Haziran 2017 by

“Şu halde temel farkı şöyle özetleyebiliriz: Geçgin’le ustasını birbirinden felaket ayırıyor, ya da bir felaketin gerçekten yaşanmış/ yaşanmakta olduğunun bilinci. Rilke’nin ‘atılmışları’ hala bir önceki dönemin, ‘felaket-öncesi’ çağın benzer figürlerine, mesela Baudelaire’in ‘leş’ine ve dilencilerine yakındı. Onu sonradan yorumlayanlar, Blanchot ve özellikle Agamben gibi post-felaket yazarlar, dehşetin önsezilerini buldular onda. Olabilir ama bu bile gösterir aradaki farkı; henüz sadece bir potansiyeldir felaket, ‘her zaman çoktan’ gerçekleşmiş değildir: o atıklar, tam tersine, bir ‘yeni başlangıçın’ önbelirtileri de olabilir. ” (Tehlikeli Dönüşler, Orhan Koçak, sf.252, Metis Yayınları)

Ayhan Geçgin’in okurları, Orhan Koçak’ın hacimli kitabı Tehlikeli Dönüşler‘de son romanı Uzun Yürüyüş‘ün lafının bile geçmemesinden işkillenerek yayın tarihlerini karşılaştırmaya yöneleceklerdir sanıyorum. Sonrasında da, yaklaşık dört yüz sayfayı bulan ve her paragrafı ayrı bir verimlilik gösteren çalışmayı okurken, bu yokluğun anlamını çözmeye çalışacaklardır. Mart 2015 tarihli Uzun Yürüyüş‘ün ilk basımı, Tehlikeli Dönüşler ise Mart 2017’de çıkıyor. Geçerken şöyle bir değinilmekten bile imtina edilmiş olması iyice dikkat çekiyor ister istemez. Ne olmuş olabilir? Kenarda, Gençlik Düşü ve Son Adım’ı bir “üçleme” olarak ele alıyor Orhan Koçak ve Ayhan Geçgin’i Yusuf Atılgan ile birlikte mukayese halinde okuyor. Bir inceleme kitabı olmadığı söylenen kitabın dolambaçlı bir analitik okuma olduğunu söyleyebiliriz. Çok yönlü, çok boyutlu bir okuma ve aynı zamanda “herşey okumanın ve okuduğu üzerine düşünmenin hazzı için”, anlıyoruz. Kitaptan o hazzı duymamak imkansız zaten, fakat ilk üç kitapla Uzun Yürüyüş arasında nasıl bir kopukluk var, ya da gerçekte var mı? Sorun ya da fark belkide ilk üç kitapta “dönüşler” olarak görünen ve ifade bulan hareketin Uzun Yürüyüş‘te “dümdüz gitmeye” dönüşmüş olmasıdır. Fakat, Geçgin’in edebiyat edimi hala “başlamayan bir başlangıç ve sona ermeyen bir son”a dairdir, felakete dair, elbette. Dil, bilinç, benlik ve kimlik felaketin sınırları ve koşullarıdır, dolayısıyla “bir kalkıp gidişle” her şey geride bırakılmak, hepsi kat edilmek istenir. Gidilebilir mi? Nereye kadar gidilir? Sınanmak istenen asıl odur? Atılgan ile Geçgin arasında mukayeseli bir okuma meşrudur, çırağın ustayı anlaşılır kıldığı, oğulun babayı açıkladığı bir okuma olabilir bu, ama sanıyorum Geçgin’in yürüyüşçülerinde kelimenin bilinen anlamıyla bir “aylaklık” ya da “flanörlük” bulmak olanaklı değildir. Daha doğrusu, Geçgin’in yürüyüşçülerini aylaklığa ya da flanörlüğe indirgeyerek değerlendirmek olanaklı değildir. Okudukça Koçak’ın da farkları belirginleştirdiğini görüyoruz, mukayeseyle koşullanmış farklar. Felaket, insan olmaklığın “kendi” felaketidir Ayhan Geçgin anlatılarında,  diyebiliriz ki “varlık sorusu” kendine özgü bir dil ve ifade arayışındadır. Dönemselleştirilen bir sorun olarak değil,  “her zaman çoktan” gerçekleşmiş ve “her zaman zaten” gerçekleşmeye devam eden bir “felaket”in içinden yazıyor gibidir Geçgin. Uzun Yürüyüş’te de, bu şekilde kavranılmak isteyen bir felaketin içinden kat edilecek bir yol alma hamlesini izleriz. Her şeyin üstüne telafisiz gölgesi düşen ve sınırları belirlenemez olan felaketin daima sınırlarına doğru bir hamle. Uçurumun ucunda kalırız bu sefer, fakat nedir bu uçurum? Uzun Yürüyüş’le birlikte Geçgin’in romanlarının bir dörtleme olduğunu söyleyemez miyiz? Başka şeyler bir tarafa sırf felaketin neliğini ve felaket anlatılabilir mi -imkansız tahkiye?- sorusunu da peşi sıra sürükleyip getirdiği için? Bir eksiklik midir şu halde Tehlikeli Dönüşler‘in son romanı görmemesi, ya da bir eksiklik değil midir, yoksa kasıtlı bir görmezden geliş mi söz konusudur? Sanıyorum, kaçınılmaz bir şekilde Koçak’ın Ayhan Geçgin yorumu Uzun Yürüyüş’ün dışarda bırakılması çerçevesinde alımlanacaktır. Her neyse fakat, iddia ve argümanlarına itiraz hakkı saklı olmak üzere Tehlikeli Dönüşler her bir kelimenin hatırı gözetilerek okunmalıdır -öyle yazılmıştır.

Reklamlar

yıkıntılar arasında

06 Mayıs 2017 by

“Tüm cömertliğiyle gözleri kamaştıran güneşin altında, yerle bir edilmiş şehir ucsuz bucaksız bir mezarlık gibi uzanıyor. Her yer harabe… Hiçbir şey esirgenmemiş, tüm kiliseler, okullar, evler… Hepsi, hepsi kavrulmuş, şekilsiz taş kümelerine dönüşmüş; aralarında yer yer bina iskeletleri yükseliyor. İnsafsız, zalim bir nefret, doğudan batıya, kuzeyden güneye, Türk mahallelerinin sınırlarına kadar her yeri, her şeyi ateşe verip yok etmiş. Ve bu ölümcül ıssızlığın, bu geniş kül yığınlarının içinde iki minare dimdik ayakta, mağrur.

Kan ve gözyaşına bulanmış, paramparça giysiler içinde, dullar, yetimler ve yaşlılardan oluşan bir kalabalık çıkıyor karşımıza; Adana halkından geriye kalanlar… Fırtınadan sonraki durulmuş deniz gibi koyu bir sessizliğe bürünmüşlerdi; onulmaz acı ile keder derinliklerinde gizlenmişti ve bu acı ara sıra su yüzüne çıkıyordu. Yaşamaya, yeniden hayat bulmaya dair umutları katledilmişti; açlık ve susuzluk da bedenlerini uyarıp bu uyuşmuşluktan çıkarmazsa yaşam onlar için tümden sönmüş olurdu zaten.

Maruz kaldıkları tüyler ürpertici muameleye rağmen, sanki hatıralarının izini takip edercesine uzun süre sessizliğe gömülüyorlar, sonra birden, adeta gögüslerini yırtan feryatlar yükseliyor: Aman!

Bazen de hıçkırıklarla ağlıyorlar, o an gözyaşları öyle bir sel olup akıyor ki, yakarış ve şikayet dolu sözcükler bu selde boğulup gidiyordu. Güneşin altında çalışmaktan kararıp kurumuş yüzlerinde derin yarıklar, feci iç sızlatan çukurlar oluşmuş. Tamamen ümitsiz, her türlü teselliden yoksun bir elem buhranı içinde kıvranan topluluktaki her bir bireyin payına düşen acıyı tahmin etmek imkansızdı.

Gerçekten de insanın düşünce sınırlarını aşan korkunç hakikati ayaküstü algılamak, hissetmek mümkün değil; hatta bizzat yaşayanlar bile bütünüyle anlatamıyor, kekeleyerek, inleyerek, gözyaşları içinde, olayları bölük pörçük, ancak aktarabiliyorlardı. Dehşet ve umutsuzluk o denli büyüktü ki, analar çocuklarını tanıyamaz hale gelmiş, yanan evlerde kötürümler ve kör yaşlılar unutulmuştu. Kana susamış, vahşi bir güruhun şeytani kahkahaları arasında insanlar çıldırarak son nefeslerini veriyorlar, kesilmiş kol ve bacaklar, çocuk vücutları, acılar içinde ve hala canlıyken ayaklar altında eziliyorlardı. Bir yandan üzerlerine yağan kurşunlardan, öte yandan yangından kurtulmak için okul ve kiliselere sığınan çılgına dönmüş kadınlar, çocuklar, yaralılar birbirlerine sarılmış halde kömüre dönüşüyorlardı…

Ancak ne bu anlatılanlar, ne küller içinde debelenen Ermeniler, ne dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan yetimler, ne kayıplarının acısıyla kıvranan dullar, ne de kolu bacağı kesilenlerin kanlı sancılı yaraları… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem günlerinde Adana’da yaşananların karanlık ve gerçek derinliğini tam olarak kavramamıza”

Yıkıntılar Arasında, Zabel Yesayan, sf. 38-39, çvr. : Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yayıncılık, 2. Baskı: İstanbul, Eylül 2015

çocukluk maruzatı

23 Nisan 2017 by

oğuz atay –günlükler‘inde- “biz çocuk kalmış bir milletiz” diyordu. aklında aydınlanma’nın ergin olma hali olarak tanımlanışına bağlı bir tartışma yürüttüğünü tahmin edebiliriz. biz hala, dünyayı “myth”lere bağlı şekilde yorumluyoruzdur atay’a göre. akıl almaz bir biçimde gelişen trajedimizin nedeni her şeye sirayet eden olağanüstü yarım yamalaklığımızdır. bir taklit yapıyor ve en başta kendimiz buna inanarak herkesi de inandırıyoruz. bir tür naiflik, masumiyet tınısı vardır atay’ın bu söylediklerinde. çocuk kalmışlığın sorunlarını sıralarken de duyarız bu tınıyı. bizzat “çocuk kalmış”lık tanımlamasında vardır zaten söz konusu naiflik tınısı. bildiğimiz oğuz atay ironisinin bu naiflik tınısını eleştirel bir imkana dönüştürdüğünü fark ederiz yazdıklarında, fakat yine de çocukluk meselesi daha ağır bir sorun olarak önümüze çıkar. çünkü, bahsedilen taklit -ya da “taklit yapmak”- tutumu yaratıcılığa giden bir öğrenme süreci değil, “mış gibi” yapmaktan ibaret uzun bir hakikatsizlik tarihidir esas olarak. hakikatsizlik hakikate dönüşmüştür. alıngan ve gururlu, “bu kötü yaşantıyı” sürdürüp duruyoruz. hep biraz daha kötüye giderek. çocukları kendi yalanlarımıza ya da daha doğrusu çocukluğu büyük -kendilik- yalanımıza alet etmemizin nedeni bu olsa gerek. hal böyleyken “çocuk kalmış” değil, “çocuk bırakılmış” olmamızdan söz etmek daha doğru olacaktır. elbette, bu duruma düşmüş olmak nihayetinde kendi suçudur. kendi gözünde -suçtan- suçlarından kurtulmak için geçilen yol sonunda çocuk kalmaya maruz bırakılmış bir kendilik oluşturur. öyle ki, mazeretler uydurarak ve başkalarına iftira atarak kendini temize çıkarmanın masumiyeti de çoktan -en başından- derin bir yalana dönüşmüştür. çocuk bırakılmak çünkü çocukluk’un daimi istismarıdır.

bağışlamak

01 Nisan 2017 by

Bağışlamak, herhangi bir koşula veyahut buyruğa tabi olduğunda saf ya da gerçek anlamını yitirir. Çünkü, telafi edilemezlik durumunda koşullu bağışlama olanaksız görünür. Derrida’nın bağışlamayı –Jankelevitch’in koşullu bağışlama düşüncesine karşı- “olanaksızın sınavı” olarak formüle etmesinin nedeni budur. Asgar Farhadi Satıcı’da belirsizliği güçlü bir dile dönüştürerek böylesi bir sınav sahnesi yaratıyor. Hikayenin başka bağlamlarla iç içe Arthur Miller’in Satıcının Ölümü‘nü takip etmesi önemli. Trajik olan, hem toplumsalın eleştirisi hem de iki insanın ilişkisinde kırılganlaşan bir değerler çatışması olarak beliriyor burada. Filmin başından sonuna işleyen “evsizlik” metaforu da, ki sanıyorum “ev artık imkansızdır” diyen Adorno’yu hatırlamamak imkansız bu noktada, trajiği ahlaki sorunlarla birlikte düşünmemizin en önemli unsuru. Ağır ve sert bir yüzleşme sahnesinde gerçekleşiyor olanaksız bağışlama sınavı. Suç ve ceza mantığı içerisinde bağışlama bir hukuk meselesidir. Oysa af ya da affetmek, kolayca hukuktan ibaret görülemez. Jankelevitch, Levinas, Arendt, Derrida, Ricoeur, Agamben’in sorgulamalarında bağışlamanın apori’sini görüyoruz. “Geri döndürelemezlik”, “zaman aşımının geçersizliği” ve “telafi edilemez olan” kavramları tam da bağışlamayı hukuksallaştıramayacağımız bir sınıra işaret eder. Hatta Derrida’dan hareketle bağışlama’nın adalete de yabancı olduğundan bahsetmek gerekir. Bağışlama unutmayla, kefaretle, iyileşmeyle, günah çıkarmayla, barışma ve selametle  koşullu olduğu sürece gerçek anlamını yitirir. Bağışlama olanaklı değildir, bir olanak olarak var değildir, ancak “bağışlanamaz olanın bağışlanması” vardır. Suç ile bağışlama arasındaki kökten bir uyumsuzluğun nedeni budur; “saf bağışlama”, tam da bu nedenle eşitsizlik ve karşılıksızlık olarak vuku bulur. Karşılığı imkansız olan bir bağış olarak bağışlama. Fakat, burada söz konusu olan suçun unutuluşu da değildir. Derrida’nın “imkansız bağışlama” Ricoeur’ün “zor bağışlama” dediği bağışlama, norm ile ilişkinin sekteye uğradığı bir kriz noktasında –Derrida’nın deyişiyle “olanaklının yasasına istisna teşkil ederek”- ortaya çıkar. Bağışlamak, olağanın olanağı değil olanaksızın istisna durumu olarak belirir. Filmin tekinsiz bir akış halinde gittiği final, böylesi bir “olanaksızın sınavı” sahnesidir. Suçun mağduriyeti telafi edilemez, fakat geri döndürülemezliğin aşılabilmesi gerekir. Ashgar Farhadi,  asıl olarak izleyiciler için sert ve güçlü bir yüzleşme sahnesine dönüştürüyor bu sınavı böylece. Çok derinde bir şeyi rahatsız ederek ve gözlerini kaçırma fırsatı tanımayarak sınava dahil ediyor izleyicisini de. İntikam ve hırsın karşısında bağışlama. Fakat, sahne her iki yönde de çok açık ya da rahatlatıcı anlamlara sahip değildir. Eğer, suçlu orada yaşlı bir adam olmasaydı, ıstırabı ve yalnızlığı içinde af dileyen bir noktada olmasaydı ne olurdu? Bağışlamanın paradoksal yapısı, suçluyu suçlu olarak affetmek ya da suçu cezalandırmaktan çok suçluyu affetmekle ilgili olmasından kaynaklanır. Başkası adına bağışlayamayacağımız gibi, başkası için cezalandıramayız da. Emad’ın “borçlu kalmayalım, hesabı kapatalım” sözü hem pek insanca görünür hem de bunun neyin borcu olduğunu gündeme getirir. Emad ile Rana’nın şahsında intikam ile bağışlamanın  karşı karşıya geldiği sahnede Bergman’ın Utanç filmine yapılan küçük bir gönderme sorunu iyice ağırlaştırmaktadır. İçine girdiğimiz ve kendi içimizden doğru derinleştiğini duyduğumuz huzursuzluk eldeki yanıtların geçerli göründüğü fakat sorunun karşılığı olmadığını sezmemizden dolayıdır.  Satıcının ölümü, geriye olanca ağırlığıyla o  borç sorununu bırakır. Bağışlama üzerine tartışmalarda sürekli gündeme getirilen Jankelevitch’in sözüne geliyoruz: Bağışlama kötülük kadar güçlüdür, kötülük bağışlama kadar güçlüdür. Camdaki çatlak, kadınla erkeği ayırmakla kalmaz, farkında olduğumuz fakat tam olarak  kavrayamadığımız bir ayrımın uçurumuna da dönüşür.

der junge karl marx

13 Mart 2017 by

imgres-1

“Yerdeki odunların toplanması ile odun hırsızlığı, dolayısıyla bütünüyle farklı şeylerdir. Hem edimleri hem de bu edimlerin yöneldiği nesneleri itibariyle ayrışırlar, zira birbirinden tamamen farklı iki düşüncenin ürünüdürler; bir düşünme tarzını diğerinden ayırt etmemizi mümkün kılan nesnel ölçüt, edimlerinin biçimi ve içeriğinden başka ne olabilir ki? Yine de, bu özsel farklılığa rağmen, her iki edimi de hırsızlık olarak tanımlayıp cezalandırabilirsiniz. Doğrusu, odun toplamayı odun hırsızlığından çok daha sert biçimde cezalandırmış olursunuz, zira onun hırsızlık olduğunu ilan ederek halihazırda bir kere cezalandırmışsınızdır ki, bu da gerçek odun hırsızlığında açıkça telafuz etmediğiniz bir cezadır. Yerdeki odunların toplanmasını, odunların katli olarak adlandırmış ve bir cinayet gibi cezalandırmış olmalıydınız. Kanun, hakikati söylemenin evrensel zorunluluğundan muaf değildir; hatta şeylerin doğal yasasının evrensel ve otantik bir sözcüsü olduğundan buna iki kere zorunludur. Tam da bu yüzden, şeylerin doğal yasası kanununa göre değil, kanun şeylerin doğal yasasına göre düzenlenmek zorundadır. Ama eğer kanun, hırsızlık terimini, en fazla bir orman yönetmeliği ihlali olarak sayılabilecek bir fiile dahi uyguluyorsa, o zaman kanun yalan söylüyor demektir ve yoksullar da hukuki bir yalana kurban gitmektedir”

-“Odun Hırsızlığı Yasası Üzerine tartışmalar”, Genç Düşünceler (1838-1845), Karl Marx, derleyen: Önder Kulak, sf. 142, Notabene yayınları.

Rouel Peck’in Der junge Karl Marx’ı (Genç Marx) -tahmin edilebileceği gibi- insan Marx’ı, gençlik dönemine odaklanarak, bir politik figür ve düşünür olarak gelişimi içerisinde göstermeyi amaçlamış. Spoiler vermiş sayılmam, hikaye zaten biliniyor; film, “Odun Hırsızlığı Yasası Üzerine Tartışmalar” ile başlıyor, Komünist Manifesto‘nun yazılışı ile sonlanıyor. Gazete yazarlığından başlayarak, Engels ile tanışmaları, birlikte Weitling ve Proudhon’a karşı geliştirdikleri polemik, arada karşılaşılan Bakunin, Hegelcilikten olduğu kadar, dönemin ütopik ve anarşizan düşünceleriyle çatışmaları bu amaç doğrultusunda anlatılıyor. Komünist Manifesto’nun doğuşuna kadar olan dönem içerisinde ele alınıyor genç Marx.

 

Parasızlıkla, sansürle, sürgünle, iktidarın baskısıyla  uğraşmanın yanı sıra kendini döneminin etkili ve güçlü muhalif düşüncelerinden ayrıştırmak, bu ayrışma içerisinde kendi düşüncelerini ve dahi düşünme biçimini de inşa etmek çabasında olan insan Marx’ı görüyoruz. August Diehl, işin üstesinden gelmiş; bilinen biyografik malzemeden komünist düşünürün doğuşunu kritik noktalarını vurgulayarak filme dönüştürmüş. Koltuğunun altında Vakfıkebir ekmeğiyle gördüğümüz, baba olduğunda nasıl sevindiğine tanık olduğumuz, içtiğini ve seviştiğini izlediğimiz Marx, kendi düşüncelerini oluşturma sürecinin en önemli evrelerinden geçen bir düşünürün insani varlığı halinde  gösteriliyor. Bir düşünür olarak Marx’ı Marx yapan düşünce biçiminin oluşumunu bir gelişim süreci içerisinde izliyoruz. Devrimci düşünceyi bilimsel aklın kalıbına dökmeye çalışan, bilimi devrimci düşüncenin kavrayışına dönüştürmek isteyen bir düşünür. Fakat, ne bilindik anlamda bir filozof, ne de tek başına  politik bir figür. Biliniyor olsa gerek, Marx söz konusu olduğunda ne olduğuna karar vermek zor bir meseledir.

11.Tez’in sarhoş bir kafanın ürünü olmasını hoş bir ironi olarak görmek lazım. Aslolan dünyayı değiştirmektir, ne de olsa! Çeşitli polemikler içerisinde proletarya kavramının inşa edilişine tanık oluyoruz; özellikle Engels ile tanışmalarından sonra öne çıkan, ayrışmanın belirginleştiği nokta oluyor bu kavram. Tarihi sınıf savaşımının tarihi olarak ve toplumu sınıf savaşımının arenası olarak gören devrimci bir düşünce, adım adım şekilleniyor. Sadece devrimci bir düşünce kavramı değil, Marx ve Engels’in diğer devrimci düşüncelerden ayrılacakları bilimsel-rasyonel bir analizin temelini oluşturuyor proletarya kavramı. Ardı sıra Alman felsefesinin sonu ilan edilecek ve ekonomi politiğin eleştirisi gelecek, film tam bu eşiğe kadar olan dönemi proletarya kavramını bir işaret levhası gibi alarak gösteriyor. Filmde bazı geçişlerin hızlı olduğunu söyleyebiliriz, ama biyografilerinden az çok bilindiği üzere zaten komünist devrimci filozofun kendi ismiyle anılacak düşüncesinin oluşum süreci de hızlı geçişlere sahip. Çelişkilerle alnına bir yol, fakat her sahici düşüncenin cazibesi de üstesinden gelmeye çalıştığı çelişkilerin derinliğinden alır gücünü. Genç Marx, hırslı ve neredeyse kibirli bir görünüme sahip görünüyor polemiklerinde. Burjuvazinin mezar kazıcılarından bahsettiği için değil elbette, muarızlarıyla tartışmalarında daha çok. Özellikle Weitling ile çatışmasında, rasyonalist-Aydınlanmacı bir konumda yer alır Marx-Engels. Sadece liberal-hümanist evrelerinde değil, sınıf analizli komünist-devrimci evrelerinde de bu konumdadırlar. O dönem baskın çıkmış ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar hükmünü sürdürmüştür bu konumlanış, ama bugünden baktığımızda çatışmanın hala tümüyle Marx’ı haklı kıldığını söylebilir miyiz? Ya da başka bir açıdan Marx’ın Aydınlanmacılıkla ilişkisi hakkında bugün ne söyleyebiliriz, ne söylemek gerektir? Tersinden polemik içerisinde olduklarının haklı olup olmamasından da öte tartışmaya açık bir noktadır burası. Yönetmenin Marksist bir noktadan baktığını söyleyebiliriz,  kaba bir propaganda yapıldığından değil elbette fakat Weitling bu gösterimde ister istemez biraz uçuk kaçık, patalojik bir tip olarak görünmüş gibi. Weitling’e yapılmış bir haksızlığı teslim edip etmemenin ötesinde, söz konusu tartışmayı açık tutmak gerektir.

Althusser’in “genç Marx” meselesi bu noktada başlıyor. Sürekliliğe değil kopuşa odaklıdır Althusser’in Marx okuması. Gaston Bachelard’tan ödünç aldığı “epistemolojik kopuş” kavramını uyarlayarak, Marx’ta bir epistemolojik kopuş momenti tespit eder Althusser. Genç ve olgun Marx arasındaki Althusserci ayrım, insan Marx’ın düşünür olarak bir gelişim süreci katettiğini yadsıyor değildir elbette. Fakat, Althusser için asıl sorun, Marksizmi geçerli kılan kopuş anı ve kopuş noktasıdır. Althusser, bu nedenle, Marx’ın düşüncesinde, teorik ve dolayısıyla kategorik olarak ideoloji’den (felsefi bilinç) bilim’e (tarih bilimi) geçiş anını kayıt altına almakta ısrarcıdır. „Bütün insanlar kardeş değildir, işçiler kardeştir“ formülasyonu filmde komünist fikrin doğum anı olarak öne çıkıyor, bunun Althusser’in Marx okumasındaki karşılığının Marksizmi bir teorik-anti hümanizm olarak formüle etmek olduğunu söyleyebiliriz. Fakat Althusser anti-hümanizmle kategorize etmek istediği şey işçi sınıfının kardeşliği değil ideolojik olandan kopuş ve bilimsel bir disiplinin oluşmasıdır.

Althusser’in, Marx’ın metinlerin içinde yerini tespit etmeye ve bu yeri teorik olarak temellendirmeye çalıştığı kopuş, bilindiği üzere -özel olarak-  Marksizmin krizi’ne çözüm üretmek üzere girişilmiş bir çabadır. Genel olarak da ideoloji-bilim-felsefe ayrımını ve bunların politika ile olan ilişkisini bir problematik olarak gündeme getirmesiyle dikkate değer bir okuma girişimidir. Marx İçin adlı kitabında, Kapital’i Okumak‘ta bu ayrımlar meselesi –katılalım katılmayalım- güçlü bir şekilde ortaya konulmuştur. Althusser, Marks’ın düşüncesini, “genç Marx”ın rasyonalist-ilerlemeci tarih aylayışından ve Hegelci diyalektikten kurtarmak ister, daha doğrusu ise zaten gerçekleştiğini varsaydığı bu kurtuluşun yerini tespit etmekle teorik açıklamasını yapmaya çalışır.

Filmde,  genç Marx’ı 1848’e, yani Komünist Manifesto‘nun yazılışına kadar olan  dönem içerisinde görüyoruz. Oysa Althusser’in, Marx’ın eserlerinde tespit ettiği üzere, 1845 “genç Marx”tan “olgun Marx”a geçiş tarihidir. Doktora tezinden 1884 Elyazmaları’na ve Kutsal Aile’ye kadar ki dönemi Althusser, söz konusu metinlerin ideolojik evreye ait olması anlamında “genç Marx” olarak sınıflandırır. Hatta bu dönemi de ikiye ayırır. İlk dönem, 1842’ye kadar Die Rheinische Zeitung’ta yazdığı rasyonalist-liberal evre ve ikinci dönem, 1842-1845 arası rasyonalist-toplulukçu dönem. Marx, -Althusser’e göre-, bu dönemler boyunca sürekli Hegel’den uzaklaşan Hegel ile hesaplaşan bir düşünürdür. Filmin bu bakımdan Althusserci bir Marx okuması yaptığını söyleyemeyiz ama Althusser’in okumasına epey bir şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz.

Filmde bu evreleri, iç içe geçmiş meseleler halinde, bir gelişim süreci olarak izliyoruz; sonunda, 1848’de proletarya kavramına dayalı komünist fikrin belireceği ve komünizm adının da sınıf savaşımının ezilenler cephesindeki adı olarak yeniden formüle edileceği bir süreç. Althusser içinse,  Marks’ın düşüncesindeki “teorik anti-hümanizm”in ortaya çıkışı, sonrasında yine çelişkilerle yol alınmış olsa bile,  esas olarak 1845’te epistemolojik kopuşun gerçekleşmiş olmasında yatar. Buna göre, Marx ve Engels’in birlikte yazdıkları Alman İdeolojisi, eski ve yeni dilin, eski ve yeni bilincin iç içe ve istikrasız halde bir arada bulunmasına rağmen, asli kopuş yeridir. Kitap 1845’te yazılmış fakat yayınlanmamıştır. Althusser’in kopuşu tespit ettiği metin filmde açıkca yer almamıştır. Filmde belki kısa fakat belirgin bir şekilde iki metnin yazılışının vurgulandığını söyleyebiliriz. Kutsal Aile’nin(1844) bahsi geçer, fakat vurgulanan Felsefenin Sefaleti (1847) ve Komünist Manifesto’nun(1848) yazılışıdır. İlkinde Proudhon’un Sefaletin Felsefesi‘nin satır satır alt üst edildiğini, ikincisinde döneminin bütün düşüncelerinden ayrımını belirginleştiren Marksist komünizm fikrinin kendi dili ve terminolojisiyle doğuşunu izliyoruz. Felsefi-politik hesaplaşmalar ile Marksist düşüncenin belirişi böylece vurgulanmış, öne çıkarılmış oluyor.

Elbette, Althusser’in Marx okuması ya da Marksizme teorik müdahalesi, kendisinin hiç de istemeyeceği bir yere gitti: Marksizm sonrasına! Krize bir çözüm bulup bulamadığı tartışılır, fakat krizin teorik anlamını ortaya koyan kişi Althusser’dir ve post-Marksizmler’in  günahı da sevabı da  büyük ölçüde Althusser’e aittir. Ben sevabının daha çok olduğunu düşünüyorum! Marksizmin ya da Marks’ın düşüncesinin sınırlarını ve kavramsal sistematiğini belirginleştirme girişimi, bu bir “semptomatik okuma” olacaksa, o sınırların zorlanmasını ve aşındırılmasını  beraberinde getirir kaçınılmaz olarak. Hiçbir „yeniden okuma“nın yönünü nihai olarak tayin edemeyiz. Masum bir okuma yoktur, ne de olsa.

Filmden önce ya da sonra, Edward Hallet Carr’ın Karl Marx biyografisine göz atmak yararlı olabilir. Özellikle “Almanya, Fransa Belçika” başlıklı birinci kısım filmin eksenini verecektir. Marx’ın “odun hırsızlığı yasası” üzerine yazdıkları dahil, gazete yazıları ve çeşitli çalışmalarının içinde yer aldığı iyi bir derleme var, yukarıda geniş bir alıntı aktardım, çoğunluğu türkçede yayımlanmamış yazılardan oluşan Genc Düşünceler (1838-1845)’in elde geçirilmesi fena olmaz. Film izleyeceğiz ne ev ödevi çıkarıyorsun demek hakkınız elbette. Güzel film! Son zamanlarda, Marx’ın hayaletleri bir şekilde dolanıyor ortalıkta. Ne şekilde olduğu –filmin gösterdiği de dahil- tartışılır, ama biliniyor ki hayaletler söz konusu olduğunda tuhaf bir durum hüküm sürmektedir. Film, umulur ki  Marx’ı düşünmeyi, Marx’tan sonrayı düşünmeyi, Marx için ve Marx’a karşı Marx’la birlikte düşünmeyi biraz daha kışkırtsın.

imkansız tanıklık

14 Şubat 2017 by

“Tanıklık etme gerekliliği, sadece olanaksız tanıkların -olanaksızın tanıklarının- her biri kendi bireyselliğinde olmak üzere, getirebilecekleri bir tanıklığın zorunluluğudur; bazıları hayatta kalmışlardır, ama onların hayatta kalışları artık yaşam değildir, canlı olumlamadan kopuştur, yaşam adı verilen bu iyiliğin (özsever yaşam değil, başkası için yaşam) artık hiçbir şeyi el değmeden bırakmayan kesin hasara uğramış olmasının doğrulanmasıdır. Buradan yola çıkılırsa her türlü anlatının, hatta her türlü şiir yapıtının, üzerine başka bir dilin oturacağı dayanağı, en sıradan sessizlikte beklenen bu konuşma mutluluğunun ortadan kalkmasıyla yitirmiş olduğu söylenebilir. Unutuş hiç kuşkusuz kendi yapıtını ortaya koyar ve hala yapıt ortaya konulmasına olanak verir. Ama bu unutuşa, içinde her türlü olanağın kaybolduğu bir olayın unutuluşuna, boşu boşuna, çok eski zamanların rahat bırakmadığı zayıf ve anısız bir bellek yanıt verir. İnsanlık, aralarından bazı kişilerin (yaşamın kendisi, sürekli bir mevcudiyet vaat edilmiş olan bir halkın neredeyse tamamını temsil edenler) uğradığı korkunç yıkımla, bütünlüğü içinde ölmek zorunda kalmıştır. Bu ölüm hala sürmektedir. Bundan ise, her zaman temel olan sonu yineleme bizim için alışılır kılmadan, hiçbir zaman sadece bir kez ölmeme zorunluluğu ortaya çıkar”

Sonradan Sonsuz Yineleme, Maurice Blanchot, sf. 90, çeviri: Serdar Rifat Kırkoğlu, Kabalcı Yayınevi, 1.Basım: Aralık 1999

auschwitz’den sonra

14 Ocak 2017 by

 

 

Geçtiğimiz pazar günü -22 dereceydi Auschwitz. Mahkumların mavi çizgili kıyafetleri tek bir şeyi kanıtlıyor, bu acımasız soğuğun da kıyımın bir parçası olarak tasarlanmış olduğunu. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü bu cümleden olarak anlamaya çalışmak dahi açıklayıcı olabilir. Çünkü, onlar aslında “mahkum” değildiler, giymek zorunda bırakıldıkları şey de “kıyafet” değildi. Ama, bu basit düzeyde bile dil, gerçeği dile getirmenin çok uzağına düşüyor. Hatta, uzağına düşmenin de ötesinde gerçeği infilak ettiriyor.

Hal böyleyken konuşmaya devam ediyoruz -buna artık ya da yine de bir konuşma denebilirse. Tıpkı, kesilen insan saçlarından dokunan şeye halı, içinde insan cesetlerinin yakıldığı yere fırın diyip diyemeyeceğimiz meselesi gibi. Bu durumda hala birbirimizi anlıyor olmamız (anlıyor muyuz?) bir sorun ya da hatta bizzat sorunun kendisi olsa gerek. Susmak da aynı sebeple mümkün değildir elbette. Jean Amery’nin duyduğu acıyı, zamanın geçtiği için geçerek her şeyin geride bırakılabileceği düşüncesinin kabul edilemezliğini, bu noktada anlayabiliriz sanırım.

Suç ve Kefaretin Ötesinde‘nin kederli ve bir o kadar açık zihinli cümleleri yankılanıp durdu zihnimde lager’ları gezerken. Alt edilmişliğin üstesinden gelmeyi denemek zamanı ve dili katedebilmeyi gerektirir; mevcut düşünce konvansiyonlarını alt edebilmeyi. Gidimli dilden ve düşünceden sakınmak, başka bir deyişle. Amery, tüm bunlardan dolayı, “Auschwitz’den sonraki dünya”ya inanmadı. Hayatta kalmıştı, ama yine de aslında gerçekten kurtulduğuna inanmadı. Uzun yıllar sustuğunu, sonra çokça konuştuğunu biliyoruz, ikisi de olmadı. Geriye pek mühim sorular soran ağrılı denemelerini bıraktı yine de.

Agamben’in işaret ettiği noktayla doğrudan ilişkilidir bu sorun: Uygarlığın temsili şehir değil toplama kampıdır. Bir köşesinden baktığımız lager’larıyla sakin ve düzenli bir kasabaya benzeyen “ölüm fabrikası”. İnsan’ın gerçek sembollerinden birisi de, cellat ya da kurban olarak, bu ölüm fabrikasının mensuplarında bulur karşılığını. Belki, en çok da “Musellman” olarak.

Kampta gördüğümüz her şey, 9 Ocak’ta kaybettiğimiz Zygmunt Bauman’ı da yad etmeyi gerektiriyor. Holocaust’un “modernliğin meşru bir sakini” olduğunu söylemişti Bauman. Soykırımın örgütlenmesindeki sistematik akılsallık Bauman’ın  Modernite ve Holocaust‘ta ısrarla üzerinde durduğu meseleydi. Dehşetin incelikle tasarlanmasının değil yalnızca, ona imkan veren görev duygusunun oluşturulmasında ve daha da ötesinde ahlaki kayıtsızlığın  yaratılmasında merkezi bir rolü vardır akılsallığın.

Goya’nın ünlü tablosunun tersyüz edilmiş halini düşündürür Auschwitz bize. “Akıl uyuyunca canavarlar uyanır” sözünün antitezini kanıtlar: Canavarları uyuttuğunda aklın kendisi bizzat en büyük canavar olarak uyanır. Bauman bu hesaplaşmadan kaçamayan düşünürlerden biriydi.

 

john berger’e veda

06 Ocak 2017 by

C1UvhTPXAAAlZD-.jpg

 

ne desek eksik kalır. güzel yaşadı, güzel yazdı. “tuhaf bir yetimlik duygusu”yla her birimizin yakını oldu. o yetimlik asla bir yakınma ya da çaresizlik hali değildi cümlelerinde. incelikli bir hüznün şefkatiyle yazdı, merhametin ve sevecenliğin harelediği sözcüklerle. en doğru sözcüğü aramak, en açık ifadeye ulaşmak, yazdığı her şeyde hissederiz bunu tıpkı eskizleri gibi, onu nevi şahsına münhasır bir düşünür yapan özelliğidir. ve direnci, elbette: güce ve otoriteye karşı eyvallahsız, müdanasız, saf bir entelektüel. sözcükleriyle, zihnimizde canlandırdıklarıyla ve bize sunduğu düşünme imkanlarıyla daima hatırlayacak ve şükranlarımızı sunacağız. doğmuş olmanın sakıncası gereği yaşamak zorunda kaldığımız zamanlarda dünyada hiç mi iyi bir şey yoktu denecek olursa, belki başka bir kaç isimle beraber, john berger ile aynı zamanlarda yaşamış olmak bir istisnaydı diyebiliriz.

şiddetin tarihçesi

27 Ekim 2016 by

Politikanın şiddete karşı olduğu ya da şiddetin politikayı mümkün olmaktan çıkardığı varsayımı, Türkiye’nin politik tarihçesi bakımından daha ağızdan çıktığı anda gülünç olmaya mahkum görünüyor. Hele ki, iktidar kavramının şiddet kavramından ayrı ve hatta şiddete karşı olarak anlaşılması gerektiği önermesi, kötü bir şakaya dönüşüyor anında. İktidar, şiddet ve politika ilişkileri bağlamında hukuk ise, ortaklaşmaya bağlı herhangi bir sözleşme imkanına işaret etmektense, devletin ve milletin bekası olarak kaydedilmiş ihtiraslar uğruna alenen şiddetin emrine amade kılınmıştır.

İşte, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı önceki gün “teröre karşı mücadele kapsamında” gözaltına alındılar.  Sonrasında meydana gelen protestolar da polis şiddetiyle bastırılmaya çalışıldı. Politikayı bir müzakere ve uzlaşma sanatı olarak aldığımızda, son bir kaç yılın “şiddet sarmalı”nın politikayı iptal ettiğini düşünebiliriz. Oysa, bir başka seçenek olarak, şiddetin uzun tarihçesinin bu yeni halkasında tam da belirli bir politikanın icra edildiğini  dikkate aldığımızda şiddet sarmalı söyleminden beklentilerimiz de boşa çıkar.

İktidar, politika ve şiddet arasında vuku bulan bir sarmaldan bahsedebiliriz olsa olsa. Bir devlet terörü yönetimi olarak şiddet buna dahildir. Olduğu kadar hukuka uydurulmaya çalışılır, olmadığında hukuk askıya alınır. Gerçekte neyin nesi olduğu hala anlaşılamamış olan ve muhtemelen bir kırılma olmadığı sürece çok uzun zaman öyle de kalacak olan “15 Temmuz darbe kalkışması”nın Allah’ın bir lütfu olmasının anlamı da budur. Sarmal böylece bir politik icra anlamına gelmekte, söz konusu şiddetin uzun tarihçesinde -yeni sahiplerine göre- rejimin yeniden inşasına ya da yeni bir rejimin oluşturulmasına tabi olmaktadır. Şiddeti iktidardan, iktidarı politikadan ayırmak imkansız görünüyor bu yaşanılanlar açısından.

Arendt’in siyaset felsefesinin tümden yanlış olmasından dolayı değildir bu; olan ile olması gereken arasındaki ayrımın şiddetle olumsuzlanmasından dolayıdır. Mevcut siyaset, bir devlet ve toplumun ifadesi olarak çözümsüzlükten beslenerek kendi politik çözümünü icra ediyor. Politika, bu anlamda sorunların çözüm sanatı olduğu gibi, çözümsüzlük halinin yönetimselleştirilmesi de olabilir. Düşünmenin e konuşmanın bütün ayrımlarını siler şiddet, sınırları keskinleştirir, herkesi kendi söylemi içinde sıkıştırır ve bu anlamıyla bir diyalog olarak anlaşılan politikayı iptal eder; ancak bu, şiddetin keyfini sürmek isteyen bir başka politikanın hüküm sürmesinden dolayıdır.

Kışanak’ın ve Anlı’nın “terörle mücadele kapsamında” olduğu söylenilerek göz altına alınmaları, şiddetin tarihçesindeki şu meşhur sarmalın işletildiği ve daha da işletilmek istendiğini gösteriyor. Terörü bu kez bitirme iddiaları, bir kez daha bitirme iddiasından öte bir anlama gelmiyor ve eğer zeka özürlü değilse söyleyenin kendisinin de inandığı bir şey değil. İnananı çok elbette, ama bunun hezeyandan başka bir şey olduğunu söyleyebilmek imkansız. Özgüvenini tazelemiş bir kollektif hezeyan.

Byung-Chul Han’ın Şiddetin Topolojisi adlı çalışmasında bahsedilen şiddetin dönüşümü ve şiddet üzerine tartışmalar bağlamında Türkiye’de işleyen süreç şiddetin iktidardan, iktidarın politikadan ayrıştırılarak düşünülemez olduğunu gösteriyor. Şiddetin içselleştirildiğinden bahsedebiliriz elbette, ama Han’ın kastından başka bir şekilde toplumsal alanda siyasal şiddetin olağanlaşması, sıradanlaşması anlamında bir gelişmedir bu. Dolayısıyla görünmezleştiğinden bahsetmek olanaksız; tam tersine her şey çok daha fazla alenen, neredeyse göz göre göre oluyor. Bu da, sanırım devletin icra sahipleri ve toplumsalın çoğunluk unsurlarının kimlikleri değişse de, şiddetin ağırlık noktasının değişmediğini gösteriyor.

Ağırlık noktası değişse daha mı iyi olurdu başka bir tartışma, ama belki üzerine konuşulacak şeyleri değiştirebilirdi bu. Sorunların bağlamı farklılaşabilirdi. Oysa bahsi geçen “milli irade” söz konusu şiddetin tarihçesinin yeni bir tezahürüdür yalnızca.

atlıkarınca

20 Ekim 2016 by

eugene-atget_atlikarinca_paris

[Eugène Atget, Atlıkarınca, Paris]

Emre amade hayvanları taşıyan tahta döşeme, toprağın hemen üzerinde dönmekteydi. Yüksekliği, uçma rüyasının en iyi görüldüğü yükseklikti. Müzik duyuluyor, çocuk bir sarsıntıyla annesinden uzaklaşmaya başlıyordu. Önce, anneden ayrılmaktan ürküntü duyuyordu. Fakat sonra kendi sadakatinin farkına varıyordu. Sadık bir hükümdar olarak, kendine ait bir dünyanın üzerinde tahtına kurulmuştu. Bu dünyaya teğet çizgilerde ağaçlarla yerli halk saflar halinde dizilmişti. O sırada, Şark’ın birinde, gene anne beliriyordu. Sonra, cengelin içinden bir ağaç tepesi görünüyordu, çocuğun daha binyıllarca önce, yani atlıkarıncaya bindikten hemen sonra gördüğü biçimiyle. Bindiği hayvan kendisine dosttu: Dilsiz bir Arion gibi dilsiz balığının sırtında habire ilerliyordu, tahtadan bir boğa-Zeus kusursuz Europe diye kaçırmaktaydı onu. Bütün nesnelerin sonsuz dönüşümü çocuk için çoktan bir hikmet olmuş, hayatsa ortasında müzik makinasının yer aldığı ezeli bir uğultu olup çıkmıştı. Müzik yavaşlıyor muydu, o zaman ortalık kekelemeye başlıyor, ağaçlarınsa sanki akılları başlarına geliyordu. Atlıkarınca güvensiz bir zeminde dönüyordu. Ve anne çıkıyordu ortaya, defalarca çakıla çakıla yerine oturtulmuş o kazık, çocuğun bakışlarının halatını sardığı.

Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, “Atlıkarınca”, Walter Benjamin, çvr. Tevfik Turan, sf.46, 2004, YKY

_______________ ♦ __________________

Dönüp baştan okunduğu her seferinde şaşırtıcı olabilen bir anlatıdır bu. Sanki bir sır açıklanıyor ve yine de bir sır olarak kalmaya devam ediyordur. Tıpkı, bir rüyaya benzeyen anlatılan deneyimin kendisi gibi. Yoğunluğu ile alegorik bir metindir. Benjamin, kendi çocukluk deneyimini dışarıdan gözlemlenen başka bir çocuğun yaşantısı gibi yazarak deneyim anını -olanca kişiselliği içinde- felsefi bir alegoriye dönüştürür. Platon’un mağara alegorisine denk bir felsefi alegori, neredeyse. Mitolojiye psikanalizin, metafiziğe gündelik deneyimin karıştığı bir alegori. Ortasında  yer alan alan makinayla ezeli bir uğultu olup çıkmış hayatın müziğini duyarız. Nesnelerin sonsuz dönüşümü, güvensiz bir zeminde yinelenip durur. Tutamak noktaları bir görünüp bir kaybolur bu döngüde. Artık, atlıkarınca gören, atlıkarıncaya binme deneyimini yaşayan çocukların sayısı yok denecek kadar az olsa da Benjamin’in anlatısı deneyimi yeniden kurgulayarak geçmişi bugün için kurtarmıştır. Çocuk, gözümüzün önünde canlanır, neredeyse onunla birlikte atlıkarıncada duyumsarız kendimizi. Hem mutlulukla, hem de kaygıyla ilgilidir deneyim aynı zamanda. Mutluluk, evet, felsefenin başlangıcında erdemle ilgili olduğu anlamıyla ve kaygı, evet yine yakın tarihte felsefi bir sorun haline dönüştüğü haliyle. Bütün bunlarla sanki atlıkarınca Benjamin’in “diyalektik imge” dediği kavrayışın bir anahtarına dönüşür. Bugünün geçmişle ilişkisi sorunu da yer alır anlatıda, varlık ve zamanın neliği de. Yaşanmış deneyim ile aktarılan deneyim arasındaki fark hem korunmuş hem de aşılmak istenmiştir sanki.