hegel

“Minerva’nın baykuşu alacakranlıkta uçar”

friedrich-hegel-2Öyle demiş  Hegel, meşhur lafıdır! Sanırım felsefeyle ilgilensin ilgilenmesin mürekkep yalamışların bildiği sözlerden biridir bu. Hukuk Felsefesi İlkeleri’nde geçen felsefenin tanımına -neliğine- ilişkin bir deyiş; felsefenin, Hegelci anlamıyla, kavrayış olarak geriden gelen bir anlama çabası, oluşun sonrasında meydana gelen bir anlayış olduğunu ifade eder. Ahmet Kaya sanki bu felsefenin şarkısını yapmıştır; “hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan”. Bu sonradanlık bir zaaf değildir yine de, Hegelci anlamda felsefi etkinliğin -dolayısıyla felsefenin neliğinin- anlamını ve yerini belirlemekle ilgili bir tanımlama girişimidir. Bunu, yine Hegelci bir felsefe tanımı olan, felsefenin çağın bilinci olduğu düşüncesiyle birlikte ele almak gerekiyor.

Hakiki bir felsefe -ki açık olsa gerek, bu Hegel’e göre elbette kendi felsefesidir- iş işten geçtikten sonra, alacakaranlıkta kanat çırpmaya başlasa da, kendi zamanının bilinci olduğu sürece gerçek bir felsefe olma değerine sahiptir.

Baykuşlu felsefe tanımını daha sonra aktaracağım, var olanın kavrayışı olarak felsefe tanımının altını çizelim şimdilik. Olan ile olması gereken dünyayı ayıran ve olanı ussalıkla bir sayan, bu nedenle de felsefeyi olanın düşüncesi olarak kaydeden bir tanımlamadır bu:

Var olanı kavramak felsefenin görevidir” diyecektir Hegel, “çünkü var olan Ustur. Bireye gelince, her birey kendi zamanının bir çocuğudur;  yine böyle felsefe de düşüncelerde ayrımsanan kendi zamanıdır. Herhangi bir felsefenin çağdaş dünyasının ötesine geçebileceğini sanmak, tıpkı bir bireyin kendi zamanının üzerinden atlayabileceğini, Rodos’un ötesine sıçrayabileceğini sanmak denli aptalcadır. Eğer kuramı gerçekte bunun ötesine geçiyorsa, eğer kendine olması gerektiği gibi bir dünya kuruyorsa, o dünya elbette vardır, ama yalnızca sanılarında -zayıf bir öğede ki, orada dilediği herşeyi imleyebilir.”

George Wilhelm Friedrich Hegel, en yüzeyselinden en kapsamlı olanına felsefe tarihi kitaplarında ilk elden bulunacağı üzere, özel olarak Alman İdealizminin doruk noktası ve genel olarak da Aydınlanmacılığın -arizi fakat- en belirgin temsilcilerinden biridir. Her ne kadar romantik eğilimleri nedeniyle Aydınlanmacılığa karşı bir tür tepkinin taşıyıcısı olsa da, kurduğu felsefi dizge Aydınlanmacı rasyonalizmin sistematik doruk noktası sayılır. Hegel’in Aydınlanma ile derinde “gerilimli” diyebileceğimiz ilişkisini anlamak önemlidir, ancak şimdilik bunu kenarda bırakalım. Aklın yasalarıyla varlığın yasalarını bir ve aynı olarak ele almasıyla rasyonalizmin hem ontolojik hem de epistemolojik kapsamı olan bir açıklamasını sunmuştur sistematiğinde. Her ne kadar teolojik ve teleolojik bir rasyonalizm olsa da bu.

kafaüstü duran bir filozof mu?

“Hegel kafası üstüne duruyordu Marx onu ayakları üzerine oturtmuştur” cümlesi pek şatafatlı dursa da ne dediği aslında hiç de açık olmadığından kafamı kurcalar dururdu bir zamanlar. Hegel, felsefi sitemini saran idealist kabuğundan (biçim) arındırıldığında nefis bir materyalist yemiş (öz) haline geliyordu bu hikayede. Ayıklayıcı bir okuma biçimi söz konusuydu, bunu anlıyordum; ama sonuçta vaat edilen okuma neyi ayıklıyordu, neyi ayrıştırıyordu hiç belli değildi. Elde fazla kaynakların olmadığı, kimsenin de doğru düzgün aslında Marksizm falan okumadığı, kafa yormadığı, dersini iyi çalışmadığı zamanlar. Felsefe üstelik en kolayından lafı edilen bir şeydi. Durum nedir şimdi bilmiyorum; felsefeyle ilgilenir, felsefe bilir, felsefe hakkında yazar denilen adamlar klişe bile olmayan lakırdıları felsefe diye dolaştırıp duruyorlar mı yine ortalıkta? Bunda bence Politzer’in kabahati yok! Lenin üzerinden, hatta ona yine şükür Stalin üzerinden “diamat” ezberleyip Marx’ı ve felsefesini biliyor sayılınca tabi işler saçmalığa varabiliyor kaçınılmaz olarak. Marx’ı bilince de haliyle Hegel’in ciğerini bilmiş oluyorsunuz. Ama hiç öyle değil kazın ayağı aslında.

Marx’ın Hegel ile ilişkisi sorunu oldukça önemlidir. Özellikle de sınır sorunu ve kopuş meselesi açısından. Bir filozofu ötekinin gelip ayakları üstüne diktiğini iddia etmesi imgesel olarak bi ters çevirme işlemini anlatıyordur elbette, ama böylesi bir tersine çevirme işlemi gerçekten de iddia edildiği gibi bir “kopuş” anlamına gelir mi? Marx’ın elbette -sol ya da sağ- “genc Hegelciler” gibi bir Hegelci olmadığı açıktır; bunu daha 1844 Elyazmaları‘nda, Hegelci Bauer kardeşleri eleştirdikleri -ki kitabın alt başlığı, “eleştirel eleştirinin eleştirisi” şeklindedir- Kutsal Aile‘de açıkça görürüz. Diyalektik ve materyalist bir felsefe inşa etme yolunda adımlar olan bu kitaplar, hegelcilikle, hegel-sonrası Alman felsefesiyle hesaplaşma girişimleridir, ancak söz konusu metinlerde Hegelcilik yine de kendini açık seçik gösterir.

Lukacs’ı okuyunca, insanın bütün kalbiyle Marx’ın en sadık Hegel öğrencisi olduğuna, çelişki, bütünlük, olumsuzlama, karşıtına dönüşme, aşma vs. gibi kritik kavramlar konusunda her şeyin zaten Hegel tarafından konulduğuna, Marx’ın o sistematiği yalnızca materyalize(!) ettiğine inanası gelir. Lenin’in -özellikle Felsefe Defterleri diye toplanan notlarındaki Hegel kayıtlarında görüleceği üzere- Marx yorumuna sadıktır Lukacs, ama yazdıkları kuru kuruya konuşmak değil, kavramlara, terminolojiye, cümlelere, düşünmeye hakkı vere vere oluşturulan bir yorumlama girişimidir. Tarih ve Sınıf Bilincin‘den söz ediyorum, Marksizm hakkındadır ama konu aynı zamanda Hegel’dir de bu pek mühim eserde; Hegelci bir Marx portresi bütün etkileyiciliğiyle gözünüzün önünde belirir.

Sonra Althusser çıkıyor ortaya. Hegel ve Hegelcilik sorununu başka bir meseleye dönüştüren kişi Althusser’dir.  Ona göre, Marksizmin Hegel’i ayakları üstüne dikmekle düzeltmesi söz konusu olamaz. Marx’ın Hegel’den gerçek anlamda kurtulması, “epistemolojik bir kopuş” anına denk geliyor olmalıdır ki, Marksist düşünce kendi özgünlüğünü tanımlayabilsin. Althusser, bu nedenle, Marx’ı Hegel’den kurtarabilmek için ikiye bölmek -genç Marx-olgun Marx- zorunda kalır. Althusser Marx’ı Hegel’den kurtarabilmiş midir, kurtarılabilir mi tartışılır; ama Althusser’in Marx’ı Hegel’den kurtarmak üzere açtığı tartışmanın, bu eksende Marksizmi -kategorik ayrımları olan bir bilimsellik olarak- kurma girişiminin seyri bambaşka açılardan önemlidir.

Hımm, duralım! Nerelerde dolanıyoruz böyle kapılmış, Hegel’e dönelim…

aydınlanmanın aydınlanması

Hegel’in doğumu ve ölümü arasında (1770-1831) geçen tarihsel kesit Avrupa’nın düşünsel, ekonomik ve kültürel çalkantılarının derinleştiği ve modernlik-öncesi insan dünyasının modernlikle birlikte belirginleşen yönelimlerle kıyasıya çatışma halinde olduğu bir döneme denk gelir. Hegel Aydınlanma hareketine karşı tepki gösterir, ancak Aydınlanma düşüncesinin felsefi yönelimlerine uyarlıdır yaklaşımı. Zorlayarak söylecek olsak, siyasal boyutlarıyla birlikte, Hegel’in felsefi olarak Hristiyan teolojisini akılcı temellere oturtarak evrenselleştirme çabasında oldundan ve Aydınlanma huzursuz ilişkisinin temelinde bunun yer aldığından bahsedebiliriz. Fransız Devrimi’nin (1789) siyasal ve felsefi etkilerinin Fichte ve Schelling üzerinden gelen teolojik-felsefi etkilerle karışımının bir sonucudur bu.

Yapıtlarında “akıl”, “ruh”, “tin”, “ide”, “töz” ya da “cevher” kavramlarının dolaşımı zamanın ruhuna uygun bir arayışın sonucudur bu bakımdan. Akı’ı ve Tin’i Alman idealizminin temel kavramları haline sokmasının gerisinde ve önünde de hem felsefi hem siyasal bir anlam söz konusudur. Çünkü, akla uygun olan gerçeğe uygun sözünde saklı bir başka anlam, söz konusu aklın aynı zamanda tanrı’yı işaret ediyor ya da içeriyor olmasıdır. Aklın düzeni bu anlamda Tanrı’nın düzenidir.

Alman idealizminin temsilcisi olsa da Hegel, başka bir açıdan bir tür materyalizm görünümü sunar. Düşünce ve varlığın bir anlamda düşünülmesinden kaynaklanan bir durumdur bu; Hegel’in ontolojisi, bir tür tersinelik ilişkisi içinde doğayı ve ruhsal alemi, maddeyi ve düşünceyi -ontolojik açıdan- bir ve aynı olarak formüle eder. Hegel felsefesinin ereği de varlığın bütün alanlarının bilgisine ulaşmaktır metodolojik olarak ifade edersek. Planton’dan itibaren alınıp getirilmesi mümkün olan bir hat üzerinde nesnel idealizm’den söz etmek mümkünse, Hegel bunun saf sistematiğini kurmuştur diyebiliriz.

Hegel bir anlamda kendi felsefesini, varlığın, başka bir deyişle aklın kendi kendini düşünmesi olarak ele almıştır. Nesnel idealizmin materyalizmle benzerliği bu noktada başlar ve biter. “Tin, kemiktir” ancak Hegelci sistemde bunun anlamı, materyalist felsefelerde olanın tersinedir. absoluthegelYani, önsel olan tinselliktir -kavram, ide ya da fikir; nitekim, Marksist materyalistlerin pek sevdikleri analojinin -Hegel’i ayakları üstüne dikme- ortaya çıkış noktası da tam burasıdır.

Hegel’de diyalektik idealist bir kabuk icerisinde saklıdır ve materyalist -dolayısıyla bilimsel- anlamına kavuşabilmek için Marx’ın kafası üstüne duran Hegel’i ayakları üstüne dikmesi gerekmektedir. Ortodoks Marksist felsefe ya da düşünce tarihi yazımının ana -ya da resmi- tezi budur. Tabii, bu hala tartışmatya açık bir sorundur; yani, bir felsefi sisteme ait, onun temel olan bir enstrümanını kendi bağlamlarından ve sistemdeki yerinden ayrıştırarak alıp kullanabilmek mümkün müdür, yoksa o yöntem alınırken onunla birlikte bür tür terminoloji ve beraberinde bir tür düşünme süreçleri de alınmış mı olmaktadır? Kafa üstü duran Hegel’i ayakları üstüne diktiğimizde belki bakışı -mantığın işleyişini- tersyüz etmiş oluyoruz ama burada elimizde olan yine de hegel’dir. Açıkca görünmese bile, derinlerde ve soyutlama düzeyinde olduğu kadar, metedolojik ve kavrayış düzleminde bu etkiden arınabilir mi, değilse bu etkilerin anlamı ya da boyutları nedir?

Althusser, bütünsel bir sistem, bir bilim kıtası olarak Marksizmi kurmak isterken Marksizmi Hegelcilikten dolayısıyla Marxs’ı Hegel’den kurtarmak çabasına girer; bunu yapabilmek içinde genç marx’ı hegelci olduğu zamanla sınırlandırarak, bilim öncesi dönem olarak kaydeder bunu. Hegelci genç Marx, tam da Hegel sisteminin alameti farikası olan diyalektik ile olan ilişkisi nedeniyle felsefi-ideolojik dönemindedir. Diyalektik, doğanın ve düşüncenin hem metedolojisi hem mantığı hem de işleyiş sürecidir. Hegel’in idealist tutumunda kavramdan, tinden, fikirden başlayan belirlenim süreci, materyalizmde maddeden, varlıktan başlayarak açıklamayı tersine çevirir, ama bunlar tersine de çevrilse işlemin ve mantığın kendisi hala Hegelcidir, yani idealisttir. Yani…

Gene saptık yoldan, bu başka bir mesele deyip Hegel’e dönelim.

diyalektik bir şapkadan tavşan çıkarma sanatı mıdır?

Varlık-doğa-tin üçlemesi Hegelcilik diyebileceğimiz teolojik-felsefi sistematiği anlamak için temel önemdedir. Tez-antitez-sentez denilen üçlemenin de bununla ilişkisi vardır. Yani, geleneksel yaygın felsefe tarihi yorumlarında Hegel bir diyalektikçi olarak ortaya konulur. Bu sunumun yanlış olduğunu söylemek zor, Marx dahil Hegel’i felsefi diyalektik yöntemin ortaya koyucusu saymayan yoktur. Bu yazının en sonunda biraz bahsedeciğim Kojeve yalnızca başka tür bir okuma yapar, Hegel’in ortaya bir diyalektik yöntem koyan filozof olmadığını öne sürer. Ona göre Hegel’in yaptığı, yöntem inşa etmek değil, bir yana gibi, gerçeğin kendisinde yansımasını sağlamaktır, yani tarih boyunca gerçekleşen diyalektiğin olduğu gibi bir betimlemesini yapmaktan ibarettir.

Mutlak Tin ya da mutlak akıl kavramlarını da bu üçlemeler bağlamında anlaşılır kılabiliriz. Başlangıçta kendisiyle özdeş akıl ya da varlık ya da tin, kendinde ve kendisi için olarak mevcuttur. En genel kavram olarak varlık, kendinde zıddının da yokluğu da barındırır. Oluş kavramı bu noktada devreye girer. Varlık’ı yokluk’tan kurtaran oluş’tur. Oluşu mümkün kılan ise demin yazdığım üçlemelerin hareketidir.

İnsan bu noktada varlık olarak diğer varlıklardan farklılaşır; işte tam da bu farklılığı açıklama biçimi Hegel’i -Kojeve’e göre- diğer düşünürlerden ayıran şeydir. İnsan’ın bu açıklamaya göre varolması, “arzu” kavramı ile dolayımlanır. Farkın temeli arzu’dadır. İnsan salt bir varlık olarak varlık olmayı istemez, arzunun kendisini de arzular. Efendi-köle diyalektiğinin kaba hikayesi özetle budur.

Hegel felsefeyi de bu anlamda üç forma ayıracaktır; Mantık, Doğa felsefesi, Tarih felsefesi. Hepsini kapsayansa büyük eseri Tinin fenomenlojisi’dir. Tinin fenomenolojisi doğanın, ruhun, zihnin, bilginin işleyiş süreçlerini açıklamaya yönelen bir mantıksallık içermekle kalmaz, benliğin ya da zihinselliğin kuruluş mekanizmalarını da kapsamına alır. Yani, hem ontolojik hem de epistemolojik bir açıklama olarak.

Lacan’ı -her ne kadar kendisi bir Hegelci olmadığını dile getirme ihtiyacı duymuşsa da- ve dolayısıyla Zizek’i Hegel’e çeken “efendi-köle diyalektiği” olarak ifade edilen süreçler ve açıklama biçimleridir. Özne’nin imkanı ve imkansızlığı, ya da diyalektik bir gerilim olarak inşası; ki, arzu kavramını da felsefeye bu bağlamda sokan Hegel’dir.

Adorno’da ise, geç dönem modernlikle girişilen hesaplaşmaların sonu olarak “negatif bir Hegelcilik” söz konusudur. Daha doğru bir ifadeyle, ve kitabının da adıyla söylersek Negatif Diyalektik. Şükür 2016 yılı itibariyle çevrildi artık bu kitap. Okunabilir.

Hegel “mutlak” kavramını felsefenin odağına yerleştirdiği gibi, kendi sistematiğini de “bütün” kavramıyla ifadelendirir. Tarih, mutlak tinin serimlenişidir, ve hakikat bütünün hakikatidir. Bu şekilde Hegel’de temellenen diyalektik bir ereksellik mantığı ve  teleoloji içerir. Marx’ın “materyalist diyalektiği” de -Marx’ı Hegel’den ayırabileceğimiz kavramsal sınırları kesinliğe kavuşturmadığımız sürece- benzer bir pozitiflik içerir. Çünkü “olumsuzlamanın olumsuzlanması” bir olumlama olarak görünecektir, olumsuzlama salt geçici bir uğrak olarak öne sürülecektir. Bütün doğrudur diyecektir Hegel -biliniyor- Adorno’nun bir Hegelci olarak Hegel’e itiraz edeceği nokta da tam burası olacaktır,  “Bütün, yanlıştır” diyecektir Adorno.

Adorno’nun “negatif diyalektik”i hem Marx hem Hegel diyalektiğinin eleştirisidir. Ama hala diyalektiktir. Adorno’ya göre her iksi de diyalektiği bir olumlama ile sonlandırırlar; taa Platon’dan beri diyalektik anlayış böyledir diyecektir hatta, olumsuzlama, arada olumlamaya varmak için işaret edilen bir evredir yalnızca. Diyalektik üçlü, tez-antitez-sentez mekanizması, söz konusu olan ister doğa, ister tarih, ister düşünce olsun olumlama ile tamamlanan bir mantıkla çalışır. Adorno’nun “pozitif diyalektik” olarak karşısına aldığı bu ereksel düşünme biçimi ve onun mantıksal yapısıdır özetle. Çünkü, ona göre, diyalektik, “ucu açık bir süreç”tir; iki uğraklı bir süreç, olumlamayı olumsuzlayan bir süreç, ki toplumsal eleştiri böylece Adorno’da felsefenin eleştirisine dönüşür.

Özdeşlik düşüncesine, teleolojik tarih anlayışına, sentezciliğe karşı girişilmiş olan eleştiri olarak negatif diyalektik. Ama hala diyalektikten bahsettiğimiz için, ister Hegelci tarzda idealist, ister Marksist tarzda materyalist, isterse Adornocu tarzda negatif olsun diyalektiğin kendisi sorgulanmayı gerektiren bir tarihsellik içinde durur. Süreçleri, durumları, olayları, fikirleri açıklamasında sihirli bir şey var gibidir diyalektikte. Başta iyi görünse de 19. yüzyılın sonundan itibaren tadı kaçmış gibidir bu sihrin. Diyalektiğin kendisi üzerine tartışmayı başka bir yazıya bırakalım.

Hegel_portrait_by_Schlesinger_1831

ey geist, geldiysen üç kere tahtaya vur

Tinin Feneomenolojisi‘nde yapılan hakikat bütündür (“Das Wahre ist das Ganze”) anlayışındaki felsefe tanımlamasından başka, daha genel olarak felsefenin ne olduğuna ilişkin yine Hukuk Felsefesi‘nde başka bir tanım vardır. Buna göre felsefe, çağını düşüncede kavramaktır. En yüksek sentez ve “aufhebung” teriminde olduğu gibi çatışmalı eğilimleri kapsayan ama onları aynı zamanda aşan bir kavrama biçimidir. Antik yunan düşüncesinde Platon ise bu felsefenin yaratıcısı, Hegel’e göre içinde yaşadığı çağda da kendi felsefesidir. Felsefe, kendi çağının “mutlak bilgi”si olmak durumundadır ve Hegel için kendi felsefesi sistematikliği bakımından tam da böyle bir bilginin oluşturulmasıdır. Daha da doğrusu böyle bir bilgi için gerekli kavrayış düzeyinin ortaya konulmasıdır. Kant’ı açmazlarından kurtarmış, akıl ile gerçeklik ya da tarih ile düşünce arasındaki ilişkiye dair karmaşıklıkları hükme bağlayan bir dizge geliştirmiştir.

Bütün bunlar, Schopenhauer’i çileden çıkaran şeylerdir; özellikle de Kant konusunda. Ona göre Hegel basitçe modaya uygun olarak karmaşık bir dille yetersizliklerini örten, anlaşılmaz bir şekilde sarih hakikatleri bulandıran, Kant’ın en önemli iç gözlemlerini -tıpkı Schelling gibi- kavrayamamış, bir tür şarlatandır. Felsefesinin felsefeyle bir ilgisi yoktur. Bununla birlikte Schopenhauer gerçekten de olağan üstü bir açıklıkla yazmış, meramını en berrak şekilde ifadelendirmiş olsa da zamanında Hegel’in karşısında bir etkiye sahip olamamıştır ve bunu da, her çağın kendi moda düşünceleri yaratmasından ve insanların bu modalara kapılıp gitmesinden bilmiştir. Başka şeyler bir tarafa, popülaritenin neye göre nasıl oluştuğu sorunu vs. ayrı tutularak, Schopenhauer’in Hegelci Kant okumasına yönelttiği itirazların önemli olduğunu söylemek gerek. Hegel’in Kant’ı düzeltme biçimi, bir bakıma Kantçı “kopernik devrimi”ni ihlal eden, onun gerisine düşen bir noktadadır.

Nitekim Hegel bu bakımdan Marksist Kant okumalarına da kaynaklık etmiştir, “kendinde şey” sorununu doğru alımlama imkanını veyahut da tartışmaya doğru bir noktadan girme imkanını kaçırmasına etki etmiştir. Althusser’in müdahalesine kadar da, aşkınlık ile amprisisizm arasındaki sorunun çözümüymüş gibi görünen diyalektik illüzyonun içinde kalmıştır. O illüzyona yönelik teorik müdahalenin sonuçları bu bakımdan ilginçtir; Hegel ile hesaplaşma ve Marx’ı Hegel’den arındırma süreci, Hegel felsefesini bir bakıma modernliğin felsefi bilincinin yekünü olarak düşünürsek Marksist düşünceyi kendi düşünce sınırlarının ötesine, modernliğin ötesine itelemiş ya da başka bir ifadeyle sürüklemiştir, diyebiliriz. Althusser asla niyetlenmemiştir ama post-marksizm diye bir günah varsa vebali ilk önce onundur!

türkçede hegel okumanın ıstırabı

Tüze Felsefesi adıyla çevrilmiş olan Hukuk Felsefesi‘ndeki felsefe tanımına, Minerva’nın baykuşuna gelelim:

“Dünyanın nasıl olması gerektiğini öğretme konusunda bir kaç söz daha eklersek, Felsefe sahneye her zaman geç çıkar. Dünyanın düşüncesi olarak, felsefe ilkin edimsellik oluşum sürecini tamamladığı ve işini bitirdiği zaman kendini gösterir. Kavramın öğrettiği şey, zorunlu olarak Tarihin de gösterdiği aynı şey, ilkin edimsellik olgunlaşınca İdeal olanın Reel olanın karşısında göründüğü, ve ideal olanın kendi için bu aynı dünyayı tözünde ayrımsadığı, entelktüel bir alanın şeklinde kurduğudur. Felsefe grisini gri üzerine boyadığında, o zaman yaşamın bir şekli yaşlanmıştır, ve grideki gri ile gençleştirilemez ama ancak bilinebilir; Minerva’nın Baykuşu uçuşuna ilkin alacakaranlığın çöküşüyle başlar.”

Hegel’in okunmasındaki zorluk biliniyor. Tıpkı Kant gibi, yazılarının yüksek bir soyutlama düzleminde yazılmış olması bu zorluğun nedenidir. Yanı sıra Hegel kendi uydurduğu terimleri kullanıyor olduğundan dolayı da zor okunur. Bu zorluk kendi dilinde okunması ya da başka dillere çevrilmesi noktasında beliren bir sorun.

Türkçe çevirilerde Hegel okumasının başka bir zorluğu daha var, o da çevirileri Aziz Yardımlı’nın yapmış olmasıdır. Gayretlerine haksızlık etmek istemem hiç, ama Yardımlı’nın çevirileri metni anlama imkanı vermediğinden bütün o emeğe yazık oluyor bana kalırsa. Yardımlı’nın metne dayattığı terminoloji Hegel’in kendi uydurmaları gibi bir ihtiyaçtan kaynaklanmıyor, keyfi bir ideolojik tercihin zorlamasından ibaret olarak ortaya çıkıyor ki, okumayı her şeyi göze alıp istesek bile ıstıraba çeviren şey bu oluyor en başta. Yani, tamam, ama ne gerek var?

Türkçede hala doğru düzgün bir Hegel çevirisi sorunu var. Gerçi hangisinin yok ki, sanki Kant var mı elimizde, misal Saf Aklın Eleştirisi –var ama nasıl?-; Kant okumayanın Hegel’i okuması ne işe yarar tam olarak?

 

tarih ve felsefe

Hegel felsefeyi teolojikleştirmekle kalmaz, tarihi de teleolojik bir muhtevaya büründürür. Bir sentez olarak Hegel kendi felsefi sistemini “felsefenin sonu” olarak görüp görmemesi ayrı ama Hegelcilerin böyle anlamasının nedeni biraz bu yapıyla ilgilidir. Tanrısal olan akılsal ile, akılsal olan gerçeklik ile iç içe geçirilerek felsefi bir açıklamaya dönüştürülmüş, tarihin gelişimi ya da ilerlemesine açıklık sağlanmıştır.

İnsanlar tarihi kendileri yaparlar, diye başlar Marx Louis Bonapart’ın 18 Brumaire‘ında, hemen ardından da ekler, ama istedikleri gibi değil tarihin kendi koşulları altında. Tarihin belirlli bir yolla geliştiği, belirli bir yöne gittiği fikri Hegelcidir. Bu fikrin cazibesi her şeyden önce gerçekliğin rasyonalliği düşüncesiyle uyumluluğundan kaynaklıdır.

Hegel bu gelişmeyi ya da ilerlemeyi Geist’ın, mutlak Tin’in ya da Aklın açımlanışı olarak anlar. Tarihin bir örüntü olarak anlaşılması ve belirli bir nedensellik biçimine indirgenebilir olması mümkün olabilmektedir böylece. Öznesi değişebilir, öznesiz olduğu bile söylenebilir, tin ile tarih yer değiştirebilir ya da hegel kafası üstü doğrultulabilir, ama nihayetinde açıklama biçimi teleolojik olarak kalmaktan kurtulamaz.

Tarihin bir yönde ve bir yöne gittiği fikri, açık ki Aydınlanmanın tarih anlayışına siyasal olarak uyumludur. İlerleme fikri, bu tarih anlayışının temel niteliğidir çünkü.

Hegel’de felsefe ile tarih ilişkisinin, bu çerçevede onun felsefi çalışmasının esas meselesi ve formu olduğundan bahsedebiliriz. Felsefe zaten Hegelci tanım gereği, çağın düşüncede kendini kavramasıdır. Tarih ise, yine Hegelci tanım uyarınca, aşamalı olarak bir kendi kendinin farkına varma sürecidir. Bu durumda felsefenin tarihin bilinci, üst bilinci anlamına geleceğini söylemek zor olmaz. Tarihin nihai ereği, aklın yürüyüşü olarak Tin’in zorunlu gerçekleşmesi ve aşamalı olarak kendi bilincine varmasıdır; Hegel’in kendisinden önce felsefi olarak kavranmadığını söylediği şey de budur.

hegel’in kant eleştirisi

Hegelein felsefesi Kant’tan çıkar ve bir Kant eleştirisi olarak tamamlanır. Kant’ın en temel iç görüsü ve en temel kategorik ayrımına yönelik bir itiraz olarak şekillenir bu eleştiri.

Kant’ta kendinde Şey‘leri bilemeyeceğimize yönelik aklı sınırlandırıcı girişim, bilgiye sınır çekme hamlesi olarak okunur ve çelişkili bir tutum olarak yargılanır. Var olduğunu sözylediğimiz ve sınırı işaret ettiğimiz bir şeyin bilinemez olduğunu söylemek buna göre çelişkidir. Hegel kendinde şey’leri bilebileceğimizi söyler; özne-nesne ilişkisini bir ayrım olduğu kadar bir özdeşlik ilişkisidir ona göre ve bu bağlamda, Kantçı aşkınsal idealizmin yerini Hegel’de nesnel idealizm alır.

Hegel esinli Marksistlerin Kant’ı anlama biçimi de tamamen bundan ibaret olacaktır sonrasında. Kendinde şey’in bilinebilirliği Marksist bilimsellik ve bilimsel bilgi düşüncesinin zorunlu bir koşulu olarak ele alınır çünkü.

Hegel;in Kant yorumu ilhamını Fichte ve Schelling’ten alıyor. Schopenhauer’i çileden çıkaran isimlerdir bunlar, özellikle de Kant’ı okuma biçimleriyle. Bir şeyin var olduğundan söz etmek daha bu noktada bile onun hakkında bir şeyler biliyor olduğumuz anlamına gelir. Kant’ta bir başka sorun, kendinde şey’in duyumların nedeni olarak öne sürülmesidir; algısal deneyimimizin bu açıklanma biçiminde Hegel açısından kabul edilemez olan şey, varoluş kavramının içeriğiyle ilgilidir.

Yani, kategorik olarak varoluş, zihnin sadece duyu yoluyla deneyimlenebilen nesnelere uygulanabilen bir kavramıdır. Kendinde şey duyumların nedeni olduğunda Hegel’e göre, metafizik felsefede işgal ediyordur hala.

Kavram ve kategoriler zihnin önsellikleri değil, bizzatihi şeylerin doğasında varolan unsurlardır; iste, Hegel’de Kant’ın öznel idealizmine yöneltilen eleştiri ve yerine önerilen nesnel idealizmin çerçevesi ana hatlarıyla budur.

Bir başka sorun, Hegel’e göre, Kant’ın, kategorik ayrımlar ortaya koymuş olsa da, bu ayrımları kapsayan bir sentez, dolayısıyla bir sistem geliştirememiş olmasıdır. Hegel, kendi felsefesini, kurgusal ya da spekülatif aklın en yüksek sentezi olarak öne sürer. Böylece kategorik ayrımlar yalnızca belirginleştirilmiş olmakla kalmaz kavram ve kategorilerin ilişkisellikleri de düşüncede kapsanır.

Mutlak bir felsefe, ki “mutlak” kavramının Hegel felsefesinin anahtarı olduğunu söyleyebiliriz. Mutlak, en nihayetinde Tanrı’yı işaret eder, ancak Hegel bununla basit olarak ilahi bir gerçekliği anlatmak istiyor değildir; daha doğrusu, bununla anlatmak istediği sanki bütün bir evrendir; Geist ya da “mutlak tin” bütün insanlığa dair tek bir zihni işaret ediyor gibidir, ve aynı zamanda da akılsal olan her şey gerçektir bu nedenle.

Teolojiyi reddederken Hegel böylece sanki felsefeyi teolojikleştirmiştir bir bakıma. Mutlak’ın kendini gerçekleştirme süreci dünyayı meydana getirir, sonra tarihi, ki hakikatin bütünde olduğu iddiasının çıkış noktası da burasıdır. Felsefe, mutlak’ın tarihsel bilinci, kendini tarihsel olarak bilmesidir.

bitmez bu, ama bitirelim. hegelci arzu.

Tinin Feneomenolojisi’nde “efendi-köle diyalektiği”, benliğin oluşumunu, bir tanınma arzusu ve bu arzuya bağlı bir süreç olarak anlatmasıyla çarpıcıdır. Yapıtı bu anlamda bilincin tarihi olarak okuma eğilimi söz konusudur. “Bilincin bilimi” olarak fenomenoloji, ya da Hegel’in sistematik sentezinde açıklamasını bulan “felsefi bilinç”.

Psikanalizde de edebiyatta da bahsi geçen bir motiftir bu. Ben-öteki ilişkisi. Yer değiştirme motifi. Tanıma, tanınma arzusu bağlamında Hegelci diyalektik edebiyatta, felsefe de, psikanalizde karşımıza çıkar. Yirminci yüzyılın ilk çeğreğinden sonra bu “tanınma arzusu” belirleyici bir yön kazanacaktır. Bunu, arzu kavramı çerçevesinde, Hegel’den Lacan’a uzanan bir hat üzerinden ele aldığımızda mesele anlaşılabilir. Yeşim Keskin’in Kafka’nın Şato‘sunu tam da bu bağlam içerisinde ele alan yazısı yararlı olacaktır: İçine Ulaşılan, Ötede  Bırakılan Şato: Tanıma Arzusu Bağlamında Hegel ve Lacan.

(Aklıma, Orhan Pamuk’un, efendi ve köle konumlarında karşılaşan iki kişinin zamanla birbirini içermesini, yer değiştirmesini ve bu değişimin belirsizliğini hikayeleştiren Beyaz Kale‘si geliyor, geçerken hatırlatmış olayım onuda)

Asıl önemli olan, elbette Alexandre Kojeve’in ünlü Hegel Okumaya Giriş‘idir. Bizde Selahattin Hilav çevirisi ile bir seçki olarak yayınlandı bu okumanın bir kısmı. Hegel Felsefesine Giriş adıyla yayımlanan bu seçki, Kojeve’in Hegel okumasını oldukça belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Hilav’ın da açıklamalarında belirttiği gibi, “Hegel felsefesi üzerine şaşırtıcı yorumlar”dır bunlar. Şaşırtıcıdır, çünkü geleneksel felsefe tarihinin sınıflandırıdığı şekliyle bir Hegel anlatmaz, hatta tümüyle ters düşer bu yorumlara.

Kojeve’i takip ettikçe, Hegel başka bir suretle belirir, bir “diyalektikçi” olmaktan çıkar, daha çok bir “varoluşçu” olarak görünür. Ona göre Hegel, felsefi bir yöntem olarak diyalektiği bir yana bırakabilmiştir. Hegel’in yaptığı şey, tarih boyunca gerçekleşen diyalektiği gözlemlemek ve bunun sonuçlarını felsefi olarak betimlemekten ibarettir. Bu betimlemenin ötesinde ayrıca kendine özgü bir diyalektik koymamıştır ortaya. Yaptığı şey, kendinde tutarlı bir felsefi söylem halinde ortaya koyarak bu gelişmeyi bir sentez haline dönüştürmüş olmasıdır. Yine Kojeve’e göre Hegel, aslında “tanrıtanımaz bir filozoftur”, bunun neden böyle olduğunu anlamak için buradan itibaren onun Hegel okumasına gitmek gerektir.

Bu okumanın sonrasında doğrudan ya da dolaylı olarak ama güçlü bir şekilde Maurice Merlau-Ponty, Battaile, Sartre, Lacan, Althusser üzerindeki etkisini anlamak gerektir.

Kojeve esas olarak Tinin Fenomenolojisi üzerinden bir Hegel okuması yapmaktadır. Hegel’in din, tarih, mantık ya da estetik herhangi bir alana ilişkin fikirlerinin açıklanması Fenomenoloji’deki kullanılan yöntem gereği birbirinden ayrılamazdır ve herhangi bir açıklama öncelikle eserin tümünün açıklanmasını gerektirir. “1933-1934 Derslerinin Özeti”nde Kojeve, “İrdelemelerimiz, Phanomenologie‘nin, bir felsefi antropoloji olduğunu gösterdi” diyecektir ve “Daha doğrusu, Phanomenologie, Logik‘in (Mantık‘ın) tema’sı olan varlık olarak Varlığın ontolojik irdelenmesi göz önğnde tutularak İnsanın varoluşsal tutumlarının sistemli, eksiksiz ve terimin modern (Husserlci) anlamında fenomenolojik bir betimelemesi olarak göründü bize” diye ekleyecektir. (bkz. adı geçen eser, sf.17)

 

 

 

 

Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: