bauman

 

Aşağıdaki yazı, ölümünün ardından Zygmunt Bauman’a Veda başlığıyla Post Dergi’de yayınlandı. Bauman’ın çok sayıda kitabı  türkçeye çevrilmiş olsa da düşüncesinin türkçe okurlarının üzerindeki etkisi belirsizdir. Ne türden bir entelektüel ilgiyle, nasıl bir anlama kaygısı ve düşünce disipliniyle okunduğu da yine belirsizdir. Bir miktar düşüncelerini özetleyerek, Bauman’ın -yorumcu olarak- özgün yerini vurgulamak istemiştim yazıda. Akışkan Modernite‘yi ardından yeni okuyabildim. Ömrünün son on yılını -belki daha da fazlasını- bu “akışkan modern insanlık durumunu nasıl okuyacağımız” meselesine hasretmiş olması boşuna değil. Nedir katılık ve akışkanlık? Üstelik, modernlik dediğimiz şey,  daha en başından anlamını “katı olan her şeyin buharlaşması” ifadesinde buluyorken, modernliğin akışkanlığı bugün ne anlama gelir? Kamusal alanın kaybı ya da yıkımı ve iktidarın kayganlaşması üzerinden beş noktaya -kurtuluş, bireysellik, zaman/mekan, emek, cemaat- odaklanarak analiz ediyor Bauman  akışkanlık meselesini. Belki bir ara kapsamlı bir şekilde kitaptan bahsetmek gerek, şimdilik bir hatırlama/hatırlatma vesilesi olarak veda yazısını buraya eklemekle yetineyim.

19 Ekim 1925’te Polonya’da doğan Zygmunt Bauman, 9 Ocak 2017’de İngiltere’de 91 yaşında hayatını kaybetti. Dünya da böylece, eleştirel aklın son temsilcilerinden birini daha kaybetmiş oldu.

Giderek karanlıklaşan çehresiyle 21. yüzyıl, son büyük ve sarih düşünürleri birer birer kaybettiğimiz bir çağ haline geldi daha şimdiden. Vasatın egemenliği yaygınlaşıyor bu kayıplarla birlikte. Elbette, kendileri olmasa da eserleri var geride kalan, yanı başımızda ufkumuzu sürekli genişletecekler; ama açık ki peşpeşe gelen kayıpların yokluğunu zamanla çok daha fazla hissedeceğiz.

Zygmunt Bauman meslekten sosyolog olsa da, entelektüel çalışmasının boyutları bakımından bir filozof sayılır haklı olarak. Derinlikli olduğu kadar açık seçikliğiyle de dikkat çekicidir Bauman’ın çalışmaları. Modernite ile post-modernite arasındaki muğlak alanı kat eder sürekli olarak. Ama, asli olarak, kendisinin bir modernite eleştiricisi olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmalarının ağırlık noktası, bir anlamda, Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’ndeki aydınlanmacılık eleştirisinin sürdürülmesidir ve geliştirilmesidir. Modern dünyanın ahlaki, siyasal ve kültürel sorunlarına yönelik sorgulayıcı bakış, aynı zamanda sosyolojinin kavramsal ufkunun sorgulanması da içerir. Bir düşünür olarak çıkarsamaları bazen genellemeler olarak görünür ve tartışmaya açıktır, ancak Bauman hiçbir zaman düşünme süreçlerini oldu bittiye getirmez, indirgemeci bir yoldan medet ummaz.

Etik olduğu kadar politik de olan ve hatta etik ile politik olan arasında belirsiz fakat özel bir ilişki olarak biçimlenen bir katkıdır Bauman’ın sosyolojik çalışmaları. Ufkumuzun sınırlarını genişletmekle kalmaz, anlayış gücümüzü derinlemesine sarsar da: Modernite ve Holocaust’un tezini hatırlamamız yeterlidir bunu anlamak için. Buna göre „holocaust“, ne bir işlev bozukluğu, ne bir sapma, ne de akıl dışı güdülenimlerin yoldan çıkması olarak anlaşılabilir. Holocaust diyecektir Bauman, modernlik evinin meşru bir çocuğudur. Soykırım dehşetinde tanık olduğumuz şey, toplumsal mühendisliğin büyük bir şemasından başka bir şey değildir. Bauman’ın çabası, bu noktada dehşeti bir anormallik olarak değil normal olan ile ilişkisi içinde anlayamaya yöneliktir, ki böyle alındığında soykırım modernliğin bir hatası olarak değil ürünü olarak görünmeye başlar. Bu, elbette, bütün parametrelerin değişmesi demektir. Tam da bu nedenle Bauman, sosyolojinin holocaust hakkında söyleceklerindense holocaust’un sosyoloji hakkında söylediklerinin daha fazla olacağını öne sürer.

Ayrıntılarına girmeden, bu çalışmanın, Aydınlanma’nın temel varsayımlarını sorunun bir parçası olarak anladığını ve modernitenin büyük meselesinin bizzat akılsallığın kendisi olduğunu öne sürdüğünü söyleyebiliriz. Teknoloji ve bürokrasi, Nazizm adıyla yaşanan dehşeti olanaklı kılan söz konusu akılsallığın iki yönüdür. Ancak mesele bununla sınırlı kalmaz, dehşeti mümkün kılan bir genel ahlaki kayıtsızlık yönü vardır ki, Bauman bunun da söz konusu akılsallık biçimiyle ilgili olduğunu açıklar. Auschwitz’i bir „ölüm fabrikası“ olarak „modern fabrika sisteminin sıradan bir uzantısı“ haline getiren, bu bağlantı noktasıdır. Bauman, bu hat üzerinden modernliğin ahlaki ve politik bir eleştirisini sunmaya; kesinlik arzusunu, belirlenimcilik, akla duyulan güven, bilim fetişizmi noktalarında modern dünyanın aldığı tarihsel görünümlerin sorunlarını açık kılmaya çalışır. Modernlik, bir tür „bahçecilik“ ve „tıbbi“ anlayışın bileşiminden oluşur; merkeziyetçi ve mutlakçı bir mühendislik tasarımıdır. Tam bu noktada, Aydınlanmacılığın büyük iddiası, akıl ile özgürlük arasında kurulan bağ devreye girer. Bauman’ın sorgulamasında bu iddia, bizzat asıl dehşeti gizleyen bir yapı olarak karşımıza çıkar; gizlenen akıl ile iktidar arasındaki karanlık ilişkidir. Malum, Foucault, bilgi-iktidar ilişkisinden bahsederek bu aydınlanmacı ideali çoktan deşifre etmişti. Bauman’ın modernlik sorgulaması bir bakıma bu kavrayış değişikliğini takip ederek gelişir.

Bauman’ın postmodern bir düşünür addedilir, nitekim kendisi de bu iddiayı doğrulayan açıklamalar yapar çalışmalarında. Ama, post-modernlik Bauman’da zamansal bir sonralığa işaret etmez, epistemik bir başkalaşma -kopuş değil- , modernliğin kendi iddialarının çöküşünden kaynaklanan bir kırılma, bilgi-iktidar ya da akıl-iktidar ilişkilerindeki bir dönüşüm olarak anlaşılır. Dolayısıyla, Bauman’ı aslında „her şey gider“ci bir düşünür saymak doğru olmayacaktır; liberal dünyaya ve tüketim toplumuna yönelttiği eleştiriler, onu şimdiki zamanda -şimdinin zamanı’nın da sorgulayıcısı olarak- bir modernlik sorgulayıcısı yapar.

Bauman bir kriz düşünürüdür. Doğumundan itibaren tanıklık ettiği uygar dünyanın krizine bir karşılık vermeye çalışır. Konu ister etik, ister politik, ister estetik olsun, Bauman’ın çalışmaları, içinde bulunduğu küresel ve liberal ideolojik evrenle ilişkili fakat o evrenle uzlaşmayan iç görülere sahiptir. Modernitenin kesinlik arzusunun sorgulanmasından da, postmodernliğin ekonomik ve ruhsal tahribatlarının eleştirisinden de vazgeçmez Bauman. Müphemlik, olumsallık, kesinsizlik, akışkanlık, ahlaki benlik vb. kavramları yalnızca genel görünümü itibariyle „zamanın ruhu“ ile benzerlik gösterir, içini doldurmaya başladığında ve bunlarla bir durumu ele aldığında benzerlik sorunlu bir ilişki haline gelir. Bauman, postmodern durumun sosyolojik bir izahı yönelir, ama bu izahın statükoyu onaylayan ya da olumlayan bir yanı yoktur, olan’ı yeniden betimlemeye çalışırken olması gereken’e dair başka bir anlama biçimini sosyolojiyle birlikte üretmek ister daha çok.

Bauman’ın etik önermeleri bir tür Levinas okumasına bağlıdır. Totalitarizmin ontolojiyle ilişkisi tespitiyle, ontolojik olmayan bir etik düşüncesi inşa eder, varoluşun müphemliğinden hareket eden bir eder. Ancak, bu okumanın, Levinasçı felsefeye sadakatla bağlı olduğunu söylemek gerekmez. “Öteki için varolmak” burada „öteki ile birlikte varolmaktan önce“ geldiğinden Bauman’ın bir hat olarak Levinasçı doğrultuyu takip ettiğini söyleyebiliriz. “Ahlaki benlik”in Bauman’da bir kerteriz noktası olması da, “sorumluluk” kavramı ekseninde Levinas felsefeni takip eder. Bauman’ın Levinas okuması ve oradan geliştirdiği etik düşünce tartışmaya açık olmakla birlikte, düşüncesinin başlangıcında yer alan modernlik eleştirisi -bir kesinlik arzusu olarak merkeziyetçi ve mutlakçı bir ahlaki tutuma yöneltilen eleştiri- geçerliliğini yitirmez.

Büyük Anlatılar’a yöneltilen itirazlar, „zamanın ruhu“ içinde şimdiyi mutlaklaştıran ideolojik meşrulaştırmalarla karmaşıklaşmış olabilir, ama bu durumu tersine çevirerek söz konusu büyük anlatılar’ı ve onları işleten kavramsal işleyişleri radikal bir sorgulamadan geçirmekten vazgeçebileceğimiz anlamına gelmiyor. Bauman’ın postmodern teriminde ısrar etmesinin bir nedeni sanıyorum buydu. Orada, modernliğin tasavvur dünyasında ve tarihinde bir çöküş, geri döndürülemez bir varoluşsal kırılma yaşanmıştı. Siyasal olduğu kadar ahlaki ve estetik boyutu da olan bir kriz. Bauman’ı bir kriz düşünürü yapan şey esas olarak tam da bu çöküşün anlamını ve şimdinin zamanını eleştirel bir noktadan ele almaya çalışmasıdır. Liberal demokrasinin krizi, bir kriz olarak tüketim toplumu iç içe geçmiş halde modernliğin krizi olarak bu çalışmanın alanını oluşturur. Eleştirel teori’nin nev-i şahsına münhasır bir sürdürücüsüdür bu noktada Bauman. Üstelik bunu ötekilerden, ezilenlerden yana bir tutum içerisinde yürütür. „Yasa koyucu“lardan biri olarak değil bir „yorumcu“ olarak.

Bizde çok okunan bir düşünür olmakla birlikte, kendisinden esinlenen ya da kendisine itiraz eden ciddi bir çalışma yapıldığını söyleyemeyiz. Umulur ki bundan sonra ister olumlama ister itiraz etme yönünde olsun, kendisine borcumuzu ödeyen çalışmalar üretilebilir. Bu yazı da bundan büsbütün uzaktır elbette, yalnızca şükranlarımızı sunarak kendisine veda edelim.


%d blogcu bunu beğendi: