çapulcuların isyanı

by

taksimgezidirenişi

bütün bu toz dumanın açığa çıkardığı çok şey var.

biri -ve belki en önemlisi- de etik ile ahlakçılık arasındaki çatışmadır sanırım. bir yandan meydanda söylemler, sesler ve renkler birbirine karışıyor, öte yandan egemenliğin söylemiyle direnenlerin sesi derinleşerek karşıtlaşıyor.

felsefede kavramsal olarak ahlak ile etik arasındaki ayrımı koymak zor olabilir. ahlakçılıkla ahlak arasındaki ayrımı da. oysa, iki haftadır gerçekleşenler, sadece bu ayrımları belirginleştirmekle kalmadı, ahlakçılık biçimine bürünen ahlak ile  etik arasındaki politik çatışanın uzlaştırılamaz doğasını da netleştirdi. yüz yüze gelenlerle yüzsüzleşenler arasındaki politik bir ayrım olarak.

politik doğruculuğun en çirkef biçimleri -çatışmanın şiddeti oranında derinleşerek- tam da böylesi zamanlarda ortaya çıkıyor kaçınılmaz olarak. ve sorun yalnızca erdoğan’ın dili değil. iktidarın şiddetini kitlenin şiddetiyle, göstericilerin kaba sabalılığını başbakanın saldırganlığıyla, agorayı işgal eden çapulcuların küfrünü egemenlik sultasının hobbinliğiyle, kitlenin sarhoşluğunu iktidar sarhoşluğuyla  eşitleyen, bu eşitleme üzerinden kendi ahlaki ve siyasi duruşunun açıklamasını üreten zihniyet de, ahlaklı olduğu ölçüde etik-dışı olan bir politikliğin üreticisi  oluyor. analizcileri ve açıklayıcılarıyla birlikte hayli hararetli ve hırslı bir “iktidar blogu” söz konusu.

islamcı-muhafazakar entelektüellerin -yandaş medya köşelerinden kişisel internet sayfalarına kadar-  çoğunluğun gücüyle doğallaşmış “organik aydınlar” haline gelişi de, bir süreç olarak nihayetine eriyor, tamamlanıyor. tam da, iktidarı da eleştiriyormuş gibi görünen bir dil aracılığıyla egemenlikle özdeşleşmiş olmalarından dolayı.

şaşırtıcı örneklerle dolu hazin bir süreç bu.

aynı zamanda da, bayağılıkta sınır tanımayan bir tiksidiriciliğe sahip. çeşit çeşit örnekleri var bunun, farklı düzeylerde ortaya çıkabiliyor ve fakat sonunda aynı şey  söyleniyor. bu bayağılıktan ne kastettiğimi yusuf kaplan’ın zihniyetini -bugünkü “zihin açıcı” yazısı dolayısıyla- işaret ederek örnekleyebilirim.

sadece devlet terörünün yoğun gaz saldırısından dolayı değil, o gaz kütlesinin içinde bu türden organik aydınların muktedirlere cila çeken politik analizleri ve o analizlerle temellendirdikleri entelektüel ahlakçılıklarıyla da zehirleniyoruz. ahlakçılığın etik olanı boğması anlamına geliyor bu, ama elbette yok edebilmesi anlamına değil.

politik olanın tanımını değiştiren bir ‘olay’ gerçekleşti “taksim direnişi”nde. henüz kendi diline ve kavrayışına sahip değil belki, ama geri alınamaz bir olay olarak gerçekleşti. gaza boğulmuş meydanın kendisi, bizzat bu haliyle, “haysiyet” ile “zillet” arasındaki politik karşıtlığı işaretliyor. aynı zamanda da, etik olanın ahlakçılıkla savaşımını.

muktedirlerin, polis teşkilatı ve entelektüel gaz sıkıcılarıyla birlikte meydandakileri alt edeceklerini, çapulcuları yene-bile-ceklerini kabul etmek gerek. ancak, şimdi bir kez açığa çıkan şey -benjamin’in “tarih tezleri”ni hatırlayarak söyleyebileceğimiz gibi- yenilebilirse de yok edilemez. hakikat geri alınamaz.

Reklamlar

Etiketler: ,

16 Yanıt to “çapulcuların isyanı”

  1. Faruk Ahmet Says:

    Ben oldum olası bu ahlâk-etik ayrımını, özellikle de “etik iyidir, ahlâk kötüdür”e yaklaşmaya başladığı zamanlarda, içime sindiremedim. Felsefî kullanımlarına dair cehaletimden olabilir pekala, mümkün. Çok kaba da olsa bu ikisini şöyle ayırsam tamamen yanlış yerle mi girmiş oluyorum: Etik, “doğru davranış ve tavır”ın akla, kalıcılığa ve evrensel olana yaslanarak üretilmeye çalışılması, Ahlâk ise kalbe, (öyle olmadığını düşünse bile) geçiciliğe ve yerel olana yaslanarak, “üretmek”ten ziyade zaten verili olandan alınması. En azından web aleminde okuduğum yazılarda, yapılan ayrımla kastedilenin bu olduğunu hissediyorum çoğu zaman; ve bu da, açıkçası, yararlı, mantıklı bir ayrımmış gibi gelmiyor bana—ikisinin aslında aynı şey olduğunu düşündüğümden değil, ama koparıp karşı karşıya koyamayacağımız kadar içiçe ve yoğrulu, yumuşak, geçişken ve bej renkli olduğunu düşündüğümden. Hissettiğimden demeliydim belki de: bu düşünmek-hissetmek ikilisini de aynen etik-ahlak gibi ayrıştıramıyorum çünkü ben bir türlü.

    Aklımda hep şu soru var: Belki “asil” bir uğraş ve çabadır evet, ama ahlâk haline gelememiş Etik gerçekten bir boka yarar mı? Kalbin refleksi haline gelememiş bir Etik kendini ne kadar uzun süre ayakta tutabilir? Nihayet: böyle bir Etik, etik midir?

    İslamcı-muhafazakâr entelektüellerin (o arada işi göstericileri faşist olmakla suçlamaya vardıracak kadar gözü dönmüş Genç Siviller gibi liberallerin) devamlı bahaneler ve karşı-saldırılar üreten argümanlarını düşünüyorum. Leyla İpekçi’nin son yazısını göndermişti dün Twitter’dan muhafazakâr bir arkadaşım mesela, Gezi’dekiler okumaz biliyorum ama, keşke okusalar diyerek. Zaten devamlı kendinden şüphe eden biriyim, neden hatalı olduğumu anlatan bir şeyden kaçacak değilim, okudum ben de o yüzden yazıyı. Okudum ve okuyunca kan beynime sıçradı ve midem tiksintiyle bulandı—ve içime doğan ilk cümle “Ahlâksızlık!” oldu, “Bu etikdışı!” değil.

    Dediğim gibi, benim bu tavrım kelimelerin gerçek anlamlarına dair kafa karışıklığıma işaret ediyor olabilir: ama cidden ben, illâ bir ayrım yapacaksak, ne kadar duygusal bir dil kullanıyor olursa olsun bu linklediğim yazının aslen “Ahlâklı” değil, “Etik” bir yazı olduğunu düşünüyorum. Etik’in yöntemlerini kullanarak ahlâksızlık eden bir yazı olduğunu. Yanlışlığının etik-dışılıktan değil, ahlâk haline getirilememiş kör bir Etik’in kaçınılmaz yan etkilerinden kaynaklandığını.

    Neyse. Zaten dün birisi bana “senin kadar romantik nosyonlara sahip kinik de görmedim” dedi; belki cidden hiçbir yerde iki saniye duramadığım için saçmalıyorumdur. Dün gece Twitter’da Göstericilerin kaba tavrını başbakanınkine eşitleyip “tavır ve kalp kırıcılık” eleştirisi yapanlar: moral highgroundunuzu siktirtmeyin şimdi yazmıştım, aslında bütün argümanım da bundan ibaret.

  2. togliatti Says:

    Faruk: Ben de “felsefi gevezeligi” bir kenara koyarsam, hissettigim sudur: Bir eylemin konteksinden bagimsiz ele almayan bir “ahlaki” tutumdur etik. Bu konteks elbette hakikat kontekstidir yani icinde bulundugu kumenin sinirlariyla tanimlanmistir.

    Ornegin birisine siktirtmeyin lan demek “ahlaksizlikliktir”; ama senin tweet hakikat ekseninden baktiginda etiktir, dolayisiyla etik daha kapsayici bir kumenin icinde ancak mumkun olabilir. Kelimelerin birebir anlamlarinin disinda, tekil eylemlerin disinda bir yerde ama o tekillige bir mekansal zamansal kumenin icinden bakarak degerlendirilebilir. Kelimenin ve sozun / rituelin icinde ahlaka batarak gayet de etik disi olabilinir bu bakimdan..

    Bir aklima simdi gelen ornek: Gospelde gecen Cumartesi Sabat yapmak durumunda kalarak Isa”yi suclayan Yahudiler “ahlakli”dir cunku durgun ve soz”e & dil”e baglilardir. Isa ise bu noktada etik duzleminde karsi cikmaktadir Yahudilere…

    Hizlica ve Almanca bir klavyeden ancak bu kadar yazabildim.

  3. kacakkova Says:

    selam faruk ahmet,
    etik-ahlak ayriminin terimler düzleminde cözüldügünü söylemek istemedim. gerceklesen olay’in icinde bir catisma konusu olarak bunun belirginlestigini düüsnüyorum. olayin kendisi, bu haliyle, felsfenin ve politikanin -ikisinin de baslangic noktasinin metin olarak platon’un “politeia”si oldugunu veri alirsak- tanimlarini zorlayan bir muhtevaya sahip. isin icine ironi oldugu kadar dayanisma, senlik oldugu kadar siir de girmis durumda cünkü. bu baska bir bahis, ama etik olanin ahlakcilikla catismasini iceriyor.
    gaz bombasini atanlarla gazi yiyenlerin ayrildigi bir sinirda “etik” -levinasci anlamda- yan yana olmaktan öte yüz yüze gelenlerin durumudur. “ahlak” ise egemenligin yüzsüzleserek “dogru”yu söylemek yoluyla yalan söyleme halidir. bunun mevcut durumda dildeki uc bir karsiligi, polis siddetine “orantisiz güc” denilirken, carsi grubunun direnme haline “vandalizm” denmesidir. ya da baska bir acidan, bir “iktidar” sorunu olan yerde, durup “biz de hükümete gerekli uyarilari yaptik” ile baslayan bir perdeden, meydanda olan bitenleri ahlaki olarak kabul edilmezler olarak kaydetmektir. verdigin linklerde yildiray ogur’u bir yana birakirsak, leyla ipekci’nin “zarif” bir sekilde yapmaya calistigidir mesela benim söylemek istedigim. “tipki sende basbakanin yaptigi gibi” deyip durmasinda söylediklerinin dogru olup olmamasindan önce ve ayni zamanda da sonra olan bir meseledir bu. tolga’nin söyledigi “kontekst” ile iliskili olarak düsünmekte fayda var bunu.
    ayrica, ahlak ile ahlakcilik arasinda da “olagan kosullarda” ayrim koymak gerekebilir. ama burada, bu olay nezdinde acik bir sekilde ahlak ahlakcilik biciminde ortaya cikiyor. yukardaki yaziyi yazarken aklimda olan sey de, ahlakciligin politik baglami ile etik olanin baglami arasindaki radikallesmis olan karsitlikti. terimler düzleminde etik’i akil ile ahlak’i kalb ile iliskilendirmek pek iyi bir yol degil gibi, felsefe icinde yasadigin sikinti haksiz görünmüyor bana. ayrimi akil ile kalp arasinda olmaktan cikarinca, senin “ahlaksizlik” diye isyan ettigin durumun etik-disilik olarak politik bir karsilik buldugunu söyleyemez miyiz mesela? “ahlakcilik” bu yaniyla, yazip cizenlerin dillerinden de anlayacagimiz üzere asiri rasyoneldir aslinda. ahlakin rasyonalitesi yalnizca iktidar baglamini ihlal etme üzerinden isler görünüyor, yani ya onu kasitli olarak görmemek, ya da bir tür tarafsizlik cihetiyle görmezden gelmek boyutunda. yasan olay ise bu makasi ortadan kaldirmistir politik olani soktugu kriz nedeniyle. yusuf kaplan örnegi bariz görünüyor bu acidan: mutlak anlamda etik disi ve mutlak anlamda ahlakci. “postmodern-hazci-nihilist” vs seklinde giden -kaplan bir asama daha kaydetmis entelektüel sevisiyle bu siralamaya badiocu’lari da katmis- dilinden böyle anliyorum.

    ortada saglam bir “ahlak” vardir aslinda, kaplan’a ya da ipekci’ye ahlaksiz demek mümkün ama “ahlak-disi” demek mümkün degil. o ahlaksizlik ise, bir terminoloji sorunu olmaktan cikartabilirsek bunu etik-disilik olarak belirmektedir kanimca. senin o yaziyi ahlakli degil ama etik bir yazi olarak okuman iyice tuhaflastiriyor durumu terimler acisindan. levinas’i hatirlayarak, hem felsefi hem de politik düzlemde ahlakli ama etik-disi oldugu düsünmek daha yerinde olmaz mi? seninle konusuyor yazi cünkü, konusmaya calisiyor, buna bir diyalog diyebilirsek. sana hitap ediyor ama yüz yüze gelmeden, üstelik gelmek de istemeden….
    bu yaniyla etik dedigim sey bir “ahlak teorisi” ya da “felsefesi” degil kesinlikle. anlasiliyordur. felsefenin bir alt bölümü olarak etik, bir ahlak bilimi olarak etik degil yazida kullandigim ayrimlar acisindan etik dedigim. taksim’e baglayacak olursam bunu, orada meydani görünmezlestirmis olan gaz bulutunun -terimlerde kolayca ulasamayacagimiz- bu ayrimi belirginlestirdigini söyleyebilirim. haysiyet meselesi de böyle alinabilir, yani ahlakci bir tavir olmaktansa felsefenin ve politikanin tanimlarini zorlayan bir olay.
    vali, “cocuklarinizi alin, can güvenlikleri yok” diye yazmis mesela, bu sözün arkasinda durma ya da bu sözü baskalariyla esitlemeye yönelik cabalarin tümü etik disidir, ama “ahlak-disi” degil yine de. ipekci, bunu, “senin yüzünden can güvenlikleri yok sen de vali gibisin” diyerek aciklayabilir. kaplan, bunu alip bir modernlik sorgulamasi icinde bir yere oturtabilir ahlaki acidan ve rasyonel olarak. arsiz ya da mahcup yandaslariyla birlikte, iktidar “ahlakli ama etik disi”dir, capulcular ise buna karsilik, bütün asiriliklariyla birlikte, “ahlaksiz ama etik”tir. terimler düzeyinde meseleyi nasil acarim bilemedigimden bu yoldan gitmeye calistim, söylediklerim sana yanlis ya da anlasilmaz gelmiyorsa, meramimi ifade etmis sayarim kendimi.
    gerceklesen olay felsefenin tanimi da degisime zorlayacak bir sey, politik olanin, dogal olarak politeia”nin da. aciga cikan hakikatin bu oldugunu varsayarsak, gaz bombalarinin bogmaya calistigi seyin de bu oldugunu düsünebiliriz. ahlakcilik, meydandaki failin asiriliklari yolulyla bu gaz bombalarina gerekce üretmek cabasinda -bilerek ya da kendi konumunu aciklama gayreti icinde bilmeyerek….
    sonra belki cok konusulacak olayin kendisi, ama simdiki durum icinde, öne sürülebilecek en iyi argüman su senin twittinde öne sürdügün argümandan ibaret bencede…

  4. Emre Says:

    Etik/Ahlak ayrımı, biraz Fizik/Mühendislik ayrımı gibi geliyor; ben uygulamasıyla daha çok ilgiliyim velakin teori olmadan, pratiğin fırsatçılıktan farkı yok, bununla beraber pratik yoksa, diğeri boş laf gibi duruyor.

    Erdoğan’ı kendimi bildim bileli kaba saba bir adam gibi gördüm, bu memleketin daha iyi bir başbakanı hakettiğini düşündüm, hala fikrimde bir değişiklik yok. Ona oy verenlerin bir kısmıyla da bu konuda hemfikir olduğumu düşünüyorum. Beğenmeyen sadece ona oy vermeyenler değil.

    Eylem, hayli amatörce başladığında, herhalde bunun da etkisiyle yayıldı. 31 Mayıs cuma, “kafadan” AKP’liler dahil pek çok kimsenin bu eyleme desteği vardı. Ancak 1 Haziran akşamı “bu iş cumhuriyet mitingine dönüyor” dediğimi hatırlıyorum ve o noktadan sonra mesele, bilindik seyrini takip etti.

    Şahsen “muhafazakar kesim”in sıkıcı analizlerini okumadım. (Faruk’un verdiği linke bakarım belki şimdi.) Son iki günde, yani bu işi “başarısız bir darbe girişimi” gibi görmeye başladığım zamanlarda hemfikir olduğum adamlar var, ancak genel olarak muhafazakarların Erdoğan’ı bu işte aklamaya çalışan dillerini sevmedim. Velakin eylemin konuyu Erdoğan’a getirmesi baştan büyük bir hataydı.

    Neden destek kısa zamanda kesildi? Erdoğan’ın söylediği şeylerin bu konuda etkili olduğunu sanmıyorum. Mesele geldi, sıtma ile ölüm arasında bir tercih yapmaya dayandı. İşin içine “devrim” lafları ve intikam hissi doldurup, intikam alacağınız insanlardan ahlaklı olmalarını bekleyemezsiniz. Tencere tava sesiyle uyanan her bebek, kendisine olmasa da yakınlarına hakaret edilen her insan, başörtülüye atılan her kötü bakış “Erdoğan yine iyiymiş” dedirtti. Bunun rasyonalizasyonunu yapmak da zor değil, ağzı laf yapan “muhafazakar aydın” çok.

    Eylem kendini Erdoğan öncesi bir dille ifade etmeye başladığında, Erdoğan da meseleyi çok kolay şekilde bildiği sulara getirip bıraktı.

    Şöyle bir düşünün: Bu eylem sadece Taksim’de olduğu yerde kalsa, işin içine “beyinsiz koyunlar”a küfretmek girmese, tencere tava gibi, 28 Şubat’ı anında hatırlatan tuhaf eylemler başlamasa, muhafazakarların kendi belirlemediği oyun kurallarında bu meclise, hükümete dahil oldukları unutulmasa ve üslup “biz %kaç alırsa alsın, müslümanların kazandığı seçimleri kabul etmiyoruz” haline dönmese ne olurdu? Erdoğan’ı sevmem, yanlış yaptığını da kabul ediyorum ama ona her sövdüğünde aynı kıbleye secde ettiğim kardeşime sövüyorsun ve bir noktadan sonra “hatır da bir yere kadar” oluyor.

    Bir de bilmiyoruz, kim ne yapmak istiyordu: Parkı korumaya mı çalışıyorsun, rejimi mi değiştiriyorsun, derdin muhafazakarlara olan nefretini kusmak mı, komün mü kurdun, ne yaptın? Bu memlekette “şuradaki parkı yıkmasınlar” diye davet ettiğinde cevap alırsın ancak “haydi rejimi değiştirelim, komün kuralım, zaferimizi kutlayalım” dediğinde alamazsın. Birincisi için gelen insanlar, ikincisi için gelmediler. Gelmedikleri için de bu iş bitti gitti. O aradaki değişim nasıl oldu, kim yaptı, orasını benden daha iyi bilenler vardır.

    Rejimin kabalığı bizde her devirde aynıydı. O noktada bugün en azından “yayınlanacak” kadar iyi hale geldi her şey. Daha iyi olsun, polis gaz atmasın, daha az kan, daha az kabalık, daha sakin olsun, doğru. Ancak böyle bir eylemi 90’larda olsaydı, TOMA’lar yerine tanklar gelirdi ve muhtemelen hiç duyamazdık.

    Bunları söyleyip, “Erdoğan’ı öldürelim ama hakkını verelim” dediğimizde duyduğumuz ne oldu?

    Şahsen büyük bir hayal kırıklığı içindeyim. Bu memlekette müslümana gerçekten saygı duyacak, her meseleyi rejim meselesi haline getirmeyecek, doğruyu eğriyi küfretmeden anlatabilecek, insanları cahil ve fakir olsalar da sevebilecek bir muhalefete ihtiyaç vardı, hala var. Ancak son 80 senenin zihnen tembelliğe alıştırdığı ve on senedir kömür/makarna edebiyatından başka bir yaratıcılığını göremediğimiz insanlardan daha da fayda gelmeyeceğine kanaat ettim.

    Bir toplumsal hareket, ilk başlatanlar ne kadar idealist olursa olsun, kimlerin arasına konumlandıysa, onlarla beraber anlaşılıyor. Bir müslüman olarak 1400 yılın, 1 milyar insanın “mirasını” taşımak zorundayım ve yanlış anlaşıldığımda ne kadar “ahlaksızca” geldiğini biliyorum. Gezi parkına kendi gündemleri için gelmiş ve eminim hiç de oradakileri temsil etmeyen insanların mirası da, oraya gitmiş herkese kaldı. Velakin ne yapacaksın, AKP dediğin de tek kimse değil ve en “cani” örgütlerin de “haklı” amaçları var, bu işler hep böyle.

    Buradan eylemin başarısız olduğunu düşündüğüm anlaşılmasın. Baştaki amacına ulaşmasını muhtemel görüyorum, gezi bir park kalacaktır ve muhtemelen yerel bir referanduma gidilecektir. (Hüseyin Çelik’in bugün öyle bir açıklaması vardı.) Dahası Erdoğan’ın muhatap almış olması bile kitle eylemi olarak gayet başarılı olduğunu gösterir. Hükümeti paniğe sürükleyen, bunun bildik eylemlerden hayli farklı olmasıydı ve Erdoğan’a durumu toparlamak için o kadar miting yaptırmak bile büyük başarı sayılabilir. Bununla beraber, daha uzun vadeli bir muhalefet olsaydı daha iyi olur muydu, olurdu. Herkesin asıl ihtiyacı buydu, ancak olmadı, sağlık olsun.

    Bilmiyorum ne kadar takip ediyorsunuz, bu zaman zarfındaki yazılar şöyle gelişti bende:

    Gezi Parkı Direnişi: http://eminresah.com/12374-84863/index.html
    Erdoğan Bunu Kendi mi Yaptı: http://eminresah.com/erdogan-bunu-kendi-mi-yapti/index.html
    Erdoğan’ın Komplosu Olabilir: http://eminresah.com/erdogan-bunu-kendi-yapmis-olabilir/index.html
    Türkiye’de Muhalefet: http://eminresah.com/turkiyede-muhalefet/index.html

    Son yazının bir yerinde: “Tahminim bu ülkede gerçek muhalefetin de İslamcılar arasından çıkacağı yönünde. Fikir değiştirmeyi, gerçeklere göre siyasi pozisyon belirlemeyi ve dünyanın yükünü omuzlamayı isteyen taraf onlar ve iktidardaki kadrolar eskiyip, artık fikir değiştiremez ve adapte olamaz hale geldiklerinde, yenilerini üretecek de onlar.” demişim, bu da hayal kırıklığımın sonucu oldu.

    İki hafta öncekinden çok daha “İslamcı” çıktım bu işten. Bu saatten sonra bu memlekette bir devrim olursa, bunun ne devrimi olacağını herhalde tahmin edersiniz. O sebeple, eksik gedik, bir şekilde devam eden rejimi rayından çıkartmayı neden hala zorlayan var, bunu da anlamıyorum. İslamcıların Cumhuriyete sahip çıktığı zamanlara geldik, kıyamet alameti gibi.

    Vesselam.

  5. EG Says:

    Sizin yuzunuzden polisimiz onca yorgun dustu…Sizin yuzunuzden boyle siddete basvurduk diye kahroluyoruz…

  6. serkan Says:

    Bence seyler anlasilmadigi icin digerleri sadece istediklerini eyleme geciriyorlar.

  7. eyfiti Says:

    Eyleme giden bir grup tarafından tacize ugrayan ve uzerine isenen kadına yapılanlar herhalde etik ve ahlak dısıdır? Eyleme zarar gelmesin diye gormezden gelenler, (sanki eylemlerin getirdigi *akp gidecek* atmosferinden cesaretle yapılmamıs gibi) bu olaylar munferittir ve hatta olmamıstır diyenler peki?

    Eylem icinde olup bu tacizden cidden uzulen arkadaslarıma ve bir grup feminist kadına ragmen hayatımda ilk defa Akp gidecek ve bizi yiyecekler korkusunun olustugunu itiraf etmeliyim. Cumhuriyet Mitingleri bile bu korkuyu olusturmamıstı bende.

  8. kacakkova Says:

    selam emre, link verdigin yazilari okumadim henüz, belki oradan gelip daha dogru anlayabilirim söylediklerini. yorumun sonunda söyledigin “hayal kirikligi” önemli geldi bana, onun anlami ve nedenleri üzerine düsünmek gerek diye düsündüm. “mufazakar” ya da “iktidar mantigi” icinde su ya da bu sekilde aciklama üreten kesimin analizleri sadece sikici seyler degil, en iyisinden-samimisinden en kötüsüne-kasitlisina ciddi bir sorun var, benim görebildigim, onu ifade etmeye calistim. aslinda olasi bir “devrim” meselesi olarak bakmiyorum olay’in kendisine. dolayisiyla bunu bir “darbe” baglami icine cekip anlamayi da olan bitenleri anlamak acisindan cok sorunlu görüyorum. bu egilimler vardir mutlaka, oraya evrilmis ya da evriltilebilirdir bir dinamik olarak, ama yine de buna indirgememek zorundayiz gezi direnisinin aciga cikardigi seyi.hayal kirkligi olarak ifade ettigin seyi önemli bulmamin sebebi de bu.

    • Emre Says:

      selam.

      yusuf kaplan’ın yazısını şimdi okudum, leyla ipekçi’ninkini de dün okudum. kaplan’ın buna benzer bir yazısına bir sene kadar evvel eleştiri yazmıştım, o da nereden bulduysa okumuş, “haklısın” demişti. oturup buna da yazsam herhalde buna da haklısın der. biraz “müşteriye” çalışıyor anladığım kadarıyla, bütün yazdıklarını “yüzünden” okumayın. leyla ipekçi de fazla okuyunca ciğer spazmı geçirtebilecek üslubuyla yazmış ama ertesi gün olmuş ve bakmadan kadının ne demek istediğini hatırlamaya çalışıyorum ve hatırlayamıyorum. bunlar genel algıyı oluşturan yazılar değil, muhtemelen algının yansıması bile değil. yusuf kaplan’a sadece orada yazdığı hipoteze baştan inanan insanlar inanır, leyla ipekçi’nin söyledikleri de ondan etkilenmeye teşne insanları etkiler. “ölüyü dirilten, diriyi öldüren” yazılar değil bunlar.

      bu yazılar ne kadar ahlaklı ve ne kadar etik? siyaset ve ahlak meselesi çok uzun bir mesele ve ahlaksız diyeceğim kadar basit bir durum yok. neticede hepimiz, kelimelerimizi bulunduğumuz noktaya göre diziyoruz, ahlakımızı inşa eden çevre kelimelerimizi de inşa ediyor. sizin için devlet ve iktidar uğruna bireyin eleştirisinden vazgeçmesi etik olmayabilir, bazı insanlar için ise, kendi menfaatlerini devlet ve iktidar lehine unutmak, neredeyse bir “fena fi’d-devle” makamı, ahlakın zirvesidir. buradan pek sonuç çıkmaz.

      hayal kırıklığımı açmam gerekirse, şöyle bir durum var: 2007’de de, 97’de de biz buna benzer bir propaganda gördük ancak o zaman müslümanlara dair söylenenleri “psikolojik harp” gibi algılıyorduk. katılan insanların da “aldatılmış” olduğuna inanmak uygun geliyordu. “ergenekon” ve sair tertibata bu kadar önem atfedilmesi, bizim “sokaktaki laik teyze”yi sevme ihtiyacımızdan kaynaklanıyordu. suçlunun ve ayrımcının onlar olmadığına inanmaya çalışıyorduk.

      şimdi durum değişti. bunu “ordu yaptı” diyemiyoruz, “ergenekon’un psikolojik operasyonu” diyemiyoruz, “dış güçler”e inanmak istiyoruz ama aslında buna pek itibar eden yok. ilk defa acı gerçekle, insanların içinde birikmiş kinle yüzyüze geldik. (şu yazı mesela durumu özetliyor: http://www.litost.com/2013/06/mezarlarmza-tukurecekler.html) eyfiti’nin bahsettiği korkunun sebebi budur, organize bir rakiple, organize olup mücadele edebiliriz ama insanların kalbindeki kini ve önyargıyı silmemiz, onlardan biri olmadığımız sürece mümkün değil. onlardan biri olmaya da niyetimiz yok.

      belki farkındasınız, belki değilsiniz ancak bu mesele 28 şubat’ın beceremediği bir kırılmayı ortaya çıkardı. en azından kendim için, artık bir “birarada yaşama” sevdasında değilim, insanlar içten içe bana ve muktedir, cahil, aptal, basit veya entelektüel kardeşlerime nefret beslerken, hangi haklı eylemin ne tarafa çekileceğini, bana karşı nasıl silah haline geleceğini düşünerek ömür tüketemem. haksız da olsa, “aynı kıbleye dönmediğin insanla beraber hareket etme” gibi basit bir kuralı hayata geçirir ve ikisi de beni aldatmaya çalışan taraflardan, ne istediğini bildiğim/tahmin ettiğim tarafça aldatılmaya devam ederim.

      “devrim” meselesi: meselenin bununla doğrudan bir ilişkisi olmadığını biliyorum velakin meclise yürümeye çalışanlar, konuyu bir protestonun ötesine taşıyanlar, her tür dezenformasyonu hak görüp kitleleri isyana teşvik edenlerin derdi sadece park değildi. dün #occupylondon esprileri paylaşıp o birkaç günü hatırladıkça, dezenformasyonun nasıl zihnimi deforme ettiğini de hatırladım. birey olarak bunları tasvip etmiyor olabilirsiniz velakin dediğim gibi, nerede durduğumuzu sadece niyetimiz belirlemiyor, hatta çoğu zaman buna kendimiz de karar veremiyoruz. neticede akp’ye oy vermiş herkes, uygulanan polis şiddetinden sorumluysa, eylemin alıp başını gitmesinden de onu başlatanlar sorumludur. akp’ye oy veren kimse, eliyle gaz sıkmış değil, belki tasvip etmiyor, bilakis eylemcilerle beraber; park için eylem yapanlar da meselenin devrim veya darbe olmadığını, söylenen yalan ve uygulanan harp oyunun yanında değil; velakin kartopu bir defa çığ olup yuvarlanmaya başladığında önüne geçmek mümkün olmuyor. geçseniz de en fazla çığın altında kalan ilk insan oluyorsunuz.

      gelelim güç meselesine. park için eylem yapan ve halis niyetle hareket ettiğini düşündüğüm insanlar güçlü değillerdi. güçlü olmadığında bir tarafa dayanmak zorundasın, adam gelmiş, sana gaz sıkan polise, senin yanında taş atıyorsa, elini tutup “yapma” diyemezsin. bunu diyecek kudret henüz türkiye’nin pasifist sol muhaliflerinde yok. söylesen de o adam polise iki taş atıyorsa, bir tane de sana sallar, yıkar geçer. parktakilerin “neden o sol örgütler oradaydı” ithamıyla itham edilmesi bana garip geliyor, neticede başka kimse yardıma gitmedi, eylemcinin dönüp, “geldin de kovduk mu?” deme hakkı var ama en azından kendi cenahım için konuşacak olursam, sünni islam’ın bu meseledeki temel görüşünü, “100 yıl zalim idareci altında inlemek, 1 gecelik anarşiden yeğdir”i seslendiren bir insan topluluğu polise karşı sana yardıma gelmez. zamanında bunu çok beklemiş biri olarak söylüyorum, genetiğinde böyle bir şey olsa zaten bu devlet bu halde olmazdı, şimdiye kadar elli defa halk ihtilali olmuştu. bunun için de meydan, polisle ezelden kan davası olanlara kaldı.

      “haydi hepimiz silahları bırakalım” bana öteden beri hayal olarak göründü. iktidar gücü ancak başka bir güçle dengeye oturtulur, o sebeple “silahlı direniş”e a priori karşı çıkan biri değilim, bununla beraber eğer mesele sonuç almaksa, silahın işleyen devlet mekanizmalarına karşı pek bir faydası yok. (kürtler 30 senedir savaşıyor, başardıklarının büyük kısmını a.b. sürecine borçlular, o süreç olmasa bizim memlekette bu savaşı daha yüz yıl sürdürecek kan merakı ve ölü sevicilik mevcut, hepimiz farkındayız.)

      pasif kitle gösterileri daha sonuç aldırıcı eylemler ama pasif kalabilmek şartıyla. onun için de ortaya “hükümet iktidarını bizimle paylaşsın, tayyip istifa, haydin kalkın kurtarılmış bölgeden çıkıp devrim yapıyoruz” kafasını bırakmak lazım. bu da ezber bozmayı gerektiriyor, o da emin olun, hiç kolay değil. müslümanların ezber bozması en az 80 sene aldı, kaç nesil bu uğurda “telef” oldu, bugün tayyip erdoğan’ın yediği meyvelerin ağaçlarını diken adamların hiçbiri aramızda yok. “acele devrim” ecele gidiyor.

  9. kacakkova Says:

    eyfiti, zaten bütün bu sorunlar biraz da öylesi bir “korku siyaseti”nin ürünü degil mi? meydanda olan seyin “etik” olmasi orda olan bitenlerin her noktada “ahlaki” olarak masum ya da gecerli olacagi, dahasi herhangi bir sebeple bunun görmezden gelinebilecegi anlamina gelmiyor. aksine. “kitle ve iktidar” iliskisini olayin kendisi acisindan nasil gördügümüz ve görebilecegimizle ilgili bir sorun var. bunu da ancak “akp bizi yiyecek korkusu”yla, “akp giderse bizi yiyecekler korkusu”nun ötesinde bakarak bir düsünme imkanina cevirebiliriz.

  10. Passive Apathetic Says:

    eh be kaçak, yazasın diye devrim mi yapmamız gerekiyordu? (tamam tamam vurmayın ciddi, entel abiler, gidiyorum. goygoy yapılmayan devrim, devrim değildir, diyordum; “Büyük Usta” goygoycunun, trollün şahı çıktı. bu vakitten sonra bize ciddiyet yaraşır.)

  11. kacakkova Says:

    selam emre,
    yazilarini okudum. olayi iceriden olan bitenlerle anlamaya calismissin. su ya da bu noktada anlasabiliriz, söylediklerine hak verebilirim ve itiraz edebilirim. ama bundan ziyade bütünlüklü bir yaklasim daha dogru olur sanirim.
    focuslayarak baktigimda, bu konuya iliskin yazilarin toplaminda beliren algiya, “hanlon’un usturasi” yoluyla ulastigin sonuca ikna olmak imkansiz. elbette, ikna olup olmamak mesele degil, ama sorunun kendisi bizzat ve ayni zamanda bu algilamadan kaynaklaniyor bir yönüyle. bunu ancak, “ochamli’nin ustarisi” yoluyla cözebiliriz.
    dinci-dinsiz, islamci-laik, devlet-devrim, gelenek-modernlik vs. türünde ikilikler üstünden olan bitenleri “aciklamak” ve bu aciklama üzerinden de bir politik sonuca ulasmak, önünde sonunda iktidara “ok” vermek anlamina geliyor. böyle olmasinin sebebi agora’da yasananlarin aciga cikardigi seylerdir. bir yarilma var, ama bu yarilma aslinda bu türden siralanabilecek catismalari da dikey olarak bölen bir yarilma. yorumlarinda bir cok seyi atladigini, meydanda olan bitenleri “cok hizli” tercüme ettigini ve -tercüme etmek hepimizin hakki olsa da- böylesi zamanlarda asil sorunumuzun bizzat kendi tercüme etme bicimimiz oldugunu görmezden geldigini düsündüm yazdiklarini okurken. “akp iktidari” ile “vesayet rejimi” arasindaki farklari cok önemsiyor olman da bir yanlis yok; ama bütün meseleyi, bütün olan bitenleri yalnizca buradan “okumak” oldukca sorunlu bir okuma olacaktir.
    söz konusu ikilemlerin artik olmadigini, ya da bunlarin sahte ikilikler oldugunu, o sorunlarin artik asildigini söylemiyorum elbette; ama bütün meseleyi bunlara indirgeyerek gelistirilen bir anlama cabasinin, ikiligin hangi yaninda saf tutulmus olunursa olunsun, bir sekilde “mevcut iktidar kurgusu”nun ve onun politik zemininin onaylanmasi anlamina geldigini düsünüyorum. oradan cikmasi imkansizdir da. “acilari birbiriyle karsilastirmamak gerek” denillip duruldugu gibi, burada da artik “korkulari da birbiriyle yaristirmamak gerek” diyebilmeliyiz. yazilarinda ve yorumlarinda nedenlerini anladigim ama yine de nasil olur diye sasirdigim sey, düsünce akisinin “erdogan iktidarini” esas itibariyle mesrulastirma bicimin oldu. nedenlerini anliyorum evet, bahsettigim ikilikler üzerinden anliyorsun durumu, ama bu olaylar hic degilse kücük bir kusku anlaminda tam da bu mesruiyetin sorun oldugunu düsünmeye imkan vermiyor mu aslinda?
    senin bu sürecten daha fazla “müslümanlasarak” ciktigini söylemen gibi, daha fazla “kemalistleserek”, daha fazla “solculasarak” ve “devrimcileserek” cikanlar da fazlasiyla mevcuttur. bu türden olaylarin ilk etkisi ve sonucu da zaten bu oluyor. bunun garipsenmesi ya da kötülenmesi gerekmiyor. ama bu olayin kendisinde “gerici ayaklanma”lar ile “cumhuriyet mitingleri” gibi seylerden cok daha baska, cok daha önemli özeliklerin oldugunu anlamak zorunda degil miyiz ayni zamanda? sunu söylemek istiyorum, erdogan’in malum magdur söylemini kullanabilmek icin yeniden darbecilik konusunu gündeme sokmasi gibi mantigi kullanmak, o mantiga bagli argümanlari ardarda öne sürecek sekilde bir dil kullanmak nasil olur da rahatsiz edici bir sey olmaz? erdogan hala mi iktidar degil mesela? yoksa, “evet iktidardir ama bir komplo ile alasagi edilebilir ve biz müslümanlar ortada kalir yine eziliriz” mi? gezi de olan bitenleri böyle algilamanin, olasi egilimler bu algiyi kiskirtiyor olsa bile böyle anlamanin, bilemiyorum iler tutar bir yani var mi?
    bir “kötü” tarafindan yönetilmektense bir “aptal” tarafindan yönetilmeyi tercih ederim argümani, referansimiz “gezi” olayi olursa dogru görünmüyor acikcasi. hatta, iktidar’i atladigi -atlayarak mesruiyet sundugu ve kayirdigi- icin tehlikeli bir argüman olarak görünüyor bana. cok kötü bir aptal tarafindan yönetiliyor olabiliriz. komplo teroilerini cogaltmadan da öne sürebiliriz diye düsünüyorum bunu. mahir kaynak’tan beri kimi komplo teorilerinin ise yararyacagini, bize bazi seyler söylebilecegini kabul etsek bile, olup bitenleri reel politik olarak anlamak icin dahi bu türden teorilere ihtiyac yokmus gibi geliyor bana.
    bu iktidar tarafindan bir kontrollü yangin cikarma hamlesi miydi? belki de, bilemiyorum. öyleyse ne türden bir nedenselligi vardi, sonra yangin kontrolden cikinca neler oldu ve dahasi neden böyle oldu? üzerinde cok konusulacak, incelenecek ve veriler cikacaktir ortaya. simdiki haliyle, ochamli’nin usturasi araciligiyla, basitce, artik otoritesini kurmus ve egemenligini tamamlamis -hic bir egemenligin tamamlanmis olamayacagini, iktidar blogunun catlaksiz ve düz anlasilamayacagini göz ardi etmeden söylüyorum bunu- bir iktidar sorunu yasadigimizi söyleyebiliriz yine de. üniversite köselerinden yargiya, polis teskilatindan orduya, ekonomiden bütün bir medyaya kadar iktidarini tesis etmis olmaktan da gecmis ve “yasam tarzlari”nin ayarlanmasi, sehrin ve bedenin düzenlenmesi, devlet gelenegi olarak devralinmis bir “toplum mühendisligi”nin isletilmesi noktasina gelmis durumda, akp iktidari. eger buna bir itrazin yoksa, olan bitenleri bir “yönetim beceriksizligi” ya da firsat kollayan vesayet rejiminin hortlamasindan önce ve öte bir sorun olarak anlamak gerekir sözüme hak verirsin sanirim. bayindirlik meselesi, sanilandan cok daha fazla anlamlara geliyor olabilir. bir “iktidar sarhoslugu” ya da bir “aptallik” olarak göremeyecegimiz kadar derin bir sorun. bunu benim olaydan cikarsadigimim yönleriyle degil, reel politik acidan bile böyle oldugunu düsünüyorum. erdogan hic de “yanlis” bir sey yapmis falan degil böyle alirsak, otoritesinin sinirlariyla ilgili bir sorun vardi ve bastan önü alinmasi gereken bir meseleydi bu. yani iktidar aslinda meselenin aldigi gidisat nedeniyle hic de “bir kac agac”tan ibaret bir sorun olmadigini en basinda anladi ve ona reaksiyon gösterdi. bu reaksiyon yol actigi sonuclarla birlikte dogru yönetilmis midir, mantikli bir iktidar sorunu nasil cözerdi ayri bir konu, ama bu da aslinda agora’da olan bitenlere bakanlarin ya da anlamaya calisanlarin derdi olabilecek bir sey degil esas itibariyle. niye olsun?
    ezber bozmak? ezber bozdugunu söyleyenlere ezberlerini bozmayi önermek güzel bir ironi barindiriyor icinde. iyi güzel de hangi ezberler? bu olay zaten bizzat “kendi ezberimiz” hakkinda kriz degil mi? bu yüzden, olayi yorumlayisinin özü bir ezber üzerine kurulmusken nasil ezber bozmak gerektiginden söz edebilirsin ki?
    “devrim”den ürkmek anlasilir bir sey tamam, ama “düzenden ürkmemek” mesela bunun karsisinda nasil anlasilir bir sey olabilir?
    olayi yorumlayisinin hic bir noktasinda bir cevap bulamadim. “erdogan yine de iyidir”den baska. bu cevap, agora isgal edilmeden ve isgalciler capulcu olarak kodlanmadan önce anlamli olabilirdi ancak, simdi ise bir perdeleme islevi görebilir yalnizca.
    selam ile, deyip bitireyim böylece…

    • Emre Says:

      Merhaba.

      Bunlara teker teker bakalım:

      focuslayarak baktigimda, bu konuya iliskin yazilarin toplaminda
      beliren algiya, “hanlon’un usturasi” yoluyla ulastigin sonuca ikna
      olmak imkansiz. elbette, ikna olup olmamak mesele degil, ama sorunun
      kendisi bizzat ve ayni zamanda bu algilamadan kaynaklaniyor bir
      yönüyle. bunu ancak, “ochamli’nin ustarisi” yoluyla cözebiliriz.

      Ockham’ın nasıl bir faydası olacağı konusu biraz havada kaldı bende.
      “Sebepleri yersiz yere çoğaltma”, evet, “sorunun kaynağı Erdoğan’dır”
      demek için kullanılabilir. Benzer şekilde “olayların sebebi parktır”
      demek için de kullanılabilir. Bununla beraber “sosyal olaylarda hiçbir
      şeyin tek bir sebebi yoktur” demek daha doğru görünüyor gözüme.

      Benim açımdan Erdoğan’ın olayları tahrik eden hodbinliği hala
      açıklanmaya muhtaç. Hanlon’un usturasını, “bu adam bunu kötülüğünden
      yapmış olamaz” demek için kullandım, ancak sonraki yazı, yani “bir
      komplo olabilir ve bu olaylar yerel referandumları legalize etmek için
      kullanılmış olabilir” yazısı, onu düzeltiyordu.

      Şahsen Erdoğan’ın kendini bilmez biçimde olayları tahrik ettiğini hala
      düşünmüyorum. Bunun ardında, anladığım veya anlamadığım başka bir
      sebep aramak daha uygun geliyor. 31 Mayıs’ta sabahın köründe parkın
      basılması, hadi devlet aklının şımarıklığıydı desek bile, Erdoğan’ın o
      korkunç röportajı verdiği Fatih Altaylı’ya söylediklerinin açık tahrik
      olduğunu düşünüyorum. Sokaktaki adamın böyle bir tahriki yapması haber
      değeri taşımaz, ancak Erdoğan’ın yapması haberdir ve işin içinde
      bilmediğimiz bir durum olduğunu ima eder.

      dinci-dinsiz, islamci-laik, devlet-devrim, gelenek-modernlik vs.
      türünde ikilikler üstünden olan bitenleri “aciklamak” ve bu aciklama
      üzerinden de bir politik sonuca ulasmak, önünde sonunda iktidara “ok”
      vermek anlamina geliyor. böyle olmasinin sebebi agora’da yasananlarin
      aciga cikardigi seylerdir. bir yarilma var, ama bu yarilma aslinda bu
      türden siralanabilecek catismalari da dikey olarak bölen bir
      yarilma.

      Dikey, yani? İkilikleri tekrar ikiye mi bölüyor, yoksa ikiliklerin
      ortasında bölünme mi?

      Bir iktidar olmasına, evet, “ok” veriyorum. Bu iktidarın bu çeşit
      ikilikler üzerine oturmasına “ok” vermiyorum.

      Yarılma düşündüğünüz gibi, “herhangi bir iktidara karşı” değil,
      “Erdoğan iktidarına karşı” bir yarılma. Orada gösteri yapanların büyük
      kısmı, farklı birilerinin iktidarında bu parkın parktan farklı bir
      şeye dönüştürülmesine ses etmeyecek insanlar. Başından beri,
      etrafındaki tüm otel vs.’nin de yıkılarak parka dahil edilmesini
      savunurum, bununla beraber hayatımın öncelikli bir konusu değil. Yani
      biri bu parktaki gösterileri bahane edip, (mesture veya gayrımesture)
      bir kadına tacizde bulunacaksa, varsın o parka gökdelen diksinler.

      yorumlarinda bir cok seyi atladigini, meydanda olan bitenleri “cok
      hizli” tercüme ettigini ve -tercüme etmek hepimizin hakki olsa da-
      böylesi zamanlarda asil sorunumuzun bizzat kendi tercüme etme
      bicimimiz oldugunu görmezden geldigini düsündüm yazdiklarini okurken.
      “akp iktidari” ile “vesayet rejimi” arasindaki farklari cok önemsiyor
      olman da bir yanlis yok; ama bütün meseleyi, bütün olan bitenleri
      yalnizca buradan “okumak” oldukca sorunlu bir okuma olacaktir.

      AKP iktidarının, önünde sonunda, sadece halk desteğine
      dayandığını unutursanız, ondan sonraki okumalarınızın hepsi başka
      tarafa çıkar. Bu destek ona “sınırsız iktidar” tanımaz, bu doğru.
      Ancak eğer bu AKP iktidarının, diyelim ordu iktidarıyla veya oligarşik
      Kemalist iktidarla, “bunların hepsi nasılsa iktidar” diyerek, aynı
      şekilde anlaşılabileceğini düşünüyorsanız, yanlış yaparsınız.

      Erdoğan’ın ona oy verenlerden başka hiçbir meşruiyet temeli yok. O
      sebeple “Erdoğan gayrımeşru bir diktatördür” dediğinizde, ona oy
      verenlerin oyunu da gayrımeşru kabul ettiğiniz düşünülür. Eğer
      Erdoğan, Evren gibi “gerçek bir diktatör” olsaydı, onun iktidarını
      eleştirmek, “silah iktidarını” eleştirmek olurdu.

      “İktidarın tümü kötüdür” diyorsanız, bunun yerine ne koymayı
      düşündüğünüzü merak ediyorum. Şunu anlarım: “Başbakan’ın bir parkta
      yapılacak düzenlemeyle ilgili iktidarı olmasın”, doğru ve haklı, ancak
      illa ki o parkla veya yanındaki meydanla alakalı işleri düzenleyen bir
      kurum ve o kurumun yaslandığı legal bir temel gerek. O parkın ne
      olacağını belirleyen birileri, velev ki bu birileri o mahalle/şehrin
      sakinleri veya oranın siyasi temsilini edinmiş kişiler, gerekli değil
      mi?

      Ben bu eylemleri, “bu parkın ne olacağı bize sorulsun” demek olarak
      anlıyorum ve bunu da haklı görüyorum, meselem de bu parkın akıbetiyle
      ilgili karar alma mekanizmalarının yanlış olması değil. Evet, yanlış,
      ancak bu burada kalmıyor.

      Hızlı okuduğum doğru, olayların hızı, yazma hızım ve “bir sonuca ulaş
      ve onu yıkmaya çalış” şeklinde özetlenebilecek usulüm, “aman ha, sakın
      bir sonuca ulaşma, lafı dolandırabildiğin dolandır” denebilecek
      “eleştirel” yazı tabiatıyla uyumlu değil. Arada boşluklar olabilir,
      nitekim iki kelime arasında sonsuz nokta vardır.

      söz konusu ikilemlerin artik olmadigini, ya da bunlarin sahte
      ikilikler oldugunu, o sorunlarin artik asildigini söylemiyorum
      elbette; ama bütün meseleyi bunlara indirgeyerek gelistirilen bir
      anlama cabasinin, ikiligin hangi yaninda saf tutulmus olunursa
      olunsun, bir sekilde “mevcut iktidar kurgusu”nun ve onun politik
      zemininin onaylanmasi anlamina geldigini düsünüyorum. oradan cikmasi
      imkansizdir da. “acilari birbiriyle karsilastirmamak gerek” denillip
      duruldugu gibi, burada da artik “korkulari da birbiriyle yaristirmamak
      gerek” diyebilmeliyiz.

      Korkuları yarıştırmak niyetinde değilim, böyle bir şeyi nasıl
      yapabileceğimi bilmiyorum.

      Mevcut iktidar kurgusunun yanlışlığını veya doğruluğunu ancak
      alternatif bir iktidar kurgusu üzerinden konuşabileceğimizi, “bu
      olmasın” demenin bir faydası olmadığını düşünüyorum. “Efradını cami,
      ağyarına mani” bir alternatif iktidar tanımı yapmadan, olanın
      eleştirilmesinden en fazla entelektüel bir haz alırım ancak bunun
      “analiz etmiş olmak”tan öte bir anlamı olmaz. “Erdoğan iktidarı
      yanlıştır,” peki sonra?

      İktidarın ikilemler üzerinden inşa edilmesi tabii ki korkuyu
      güçlendiren, kutuplaşmayı azdıran bir mesele. Bununla beraber bu
      olaylar, normal şartlar altında kutuplaşmayı iktidar/kitle arasında
      güçlendiren ve iktidara karşı, kitlenin birleşmesiyle sonuçlanması
      gerekirdi. Ancak böyle olmadı. Eylemin söylemi, kullanılan dil,
      iktidara değil, iktidarın dayandığı kitleye (e.g. “beyinsiz
      koyunlar”a) yönelmişti. İktidar ontolojik olarak hedefte değildi, yani
      iktidarın park veya İstanbul şehri üzerindeki gücü değil, sadece onun
      belli davranışları (park, içki düzenlemesi, vs.) eleştiriliyordu.

      Bu eylem başladığında iktidar vs. kitle olarak başladı ve desteğini bu
      şekilde buldu, ancak sonra “kitle vs kitle”ye dönüştü ve biz
      eleştirilen, daha doğrusu aşağılanan taraftaydık. Bu açıdan bakınca
      neden mezkur ikilemleri güçlendirdiği de anlaşılabilir sanırım.

      yazilarinda ve yorumlarinda nedenlerini anladigim ama yine de
      nasil olur diye sasirdigim sey, düsünce akisinin “erdogan iktidarini”
      esas itibariyle mesrulastirma bicimin oldu. nedenlerini anliyorum
      evet, bahsettigim ikilikler üzerinden anliyorsun durumu, ama bu
      olaylar hic degilse kücük bir kusku anlaminda tam da bu mesruiyetin
      sorun oldugunu düsünmeye imkan vermiyor mu aslinda?

      Erdoğan’ın meşruiyet sorunu olduğunu düşünenlerin meşruiyeti nereden geliyor?

      Erdoğan’ın bir meşruiyet sorunu olduğunu düşünmüyorum. Yaptığının
      yanlış olması, meşru olmadığı anlamına gelmez, askere alınan bir
      insanın bir çatışmada başkasını öldürmesi yanlıştır ama meşrudur.
      İktidar yanlışı meşrulaştırabilir, yanlışı eleştirmek ve onu meşru
      olmaktan çıkarmaya çalışmak başkadır; bir olayın meşru olmadığını
      iddia etmek başkadır. Değil mi?

      O ikilikler olsa da, olmasa da, dediğim gibi, bu adam meşruiyetini
      halk desteğine bağlı olarak sürdürüyor. Nasıl başka bir meşruiyet
      kaynağı olmalı mesela? Meclisi basabilen mi kanun çıkarmalı, en çok
      şehidi verenin dediği mi olmalı, parayı bastıranın mı dediğini
      yapmalıyız, en çok reklam verenin mi sözü geçerli olmalı? Burada
      iktidarın meşruiyet sorunu olduğunu söyleyenlerin kendi
      meşruiyetlerini gözden geçirmesinde fayda var. Tayyip Erdoğan ıslak
      kum üzerine meşruiyet kurmuş olabilir ancak kimsenin meşruiyeti
      onunkinden daha kuru ve sağlam bir zemine oturmuyor.

      senin bu sürecten daha fazla “müslümanlasarak” ciktigini söylemen
      gibi, daha fazla “kemalistleserek”, daha fazla “solculasarak” ve
      “devrimcileserek” cikanlar da fazlasiyla mevcuttur. bu türden
      olaylarin ilk etkisi ve sonucu da zaten bu oluyor. bunun garipsenmesi
      ya da kötülenmesi gerekmiyor. ama bu olayin kendisinde “gerici
      ayaklanma”lar ile “cumhuriyet mitingleri” gibi seylerden cok daha
      baska, cok daha önemli özeliklerin oldugunu anlamak zorunda degil
      miyiz ayni zamanda?

      Bunu ilk günlerde böyle anlama eğilimindeydim, yazıların hepsinde de
      “yeni bir muhalefetin kıvılcımları” olduğunu kabul ettiğimi sanıyorum.
      Ancak eylemin devamında her türden antika Stalinist ve içi geçmiş
      Ulusalcı/Kemalist’in gelip çöreklenmesine uygun bir zemin oluştu ve
      Sun Tzu’nun dediği gibi, “insanlar bir defa birleştiğinde atikler
      hızlanamaz ve yavaşlar duramaz”, bir defa Ulusalcı/Kemalist’le veya
      şiddet yanlısı antika Komünistle kader birliği yaptığında, gideceğin
      yol da onun gittiği yoldur. Bu sebeple önceki yorumlarda “güçlü
      değilsen bir tarafa yaslanmak zorundasın” dedim.

      sunu söylemek istiyorum, erdogan’in malum magdur söylemini
      kullanabilmek icin yeniden darbecilik konusunu gündeme sokmasi gibi
      mantigi kullanmak, o mantiga bagli argümanlari ardarda öne sürecek
      sekilde bir dil kullanmak nasil olur da rahatsiz edici bir sey olmaz?
      erdogan hala mi iktidar degil mesela? yoksa, “evet iktidardir ama bir
      komplo ile alasagi edilebilir ve biz müslümanlar ortada kalir yine
      eziliriz” mi? gezi de olan bitenleri böyle algilamanin, olasi
      egilimler bu algiyi kiskirtiyor olsa bile böyle anlamanin, bilemiyorum
      iler tutar bir yani var mi?

      Bu eylemler ne zaman başarıya ulaşmış olacaktı? Orduya darbe yapma
      bahanesi verince mi, meclisi basıp Erdoğan ve civarındaki adamları
      asınca mı, orduyu bölüp, İstanbul’un ve Türkiye’nin bir kısmını diğer
      kısmıyla savaştırınca mı? Dün (ve belki bugün) hala Ankara’da eylemler
      vardı, meselenin park olmadığı, konunun hükümet sistemini kesintiye
      uğratmak olduğunu düşündüren bir konu bu.

      Ne diyeceğiz? “Devrim ordudan gelirse kötüdür, Ulusalcıdan gelirse
      idare eder, küçük burjuvadan gelirse iyidir, sosyalistten gelirse
      süperdir” mi diyeceğiz? Şu sıra “devrim müslümandan gelirse iyidir”
      bile demeyen biriyim, eski devrimcilik meraklarımı, devlet darbesi
      hayallerimi, en ufak insanın zarar görmesinden daha kıymetli
      bulmadığım için bırakmış biriyim. Buna rağmen ne gördük? İnsanlara
      ortak bir gelecek inşa etmek için güveniyorsunuz ancak kendini serbest
      sandığı, artık “zafer” kazandığını sandığı ilk anda, onların öyle bir
      kaygısı olmadığını, ezelden beri kin beslediğini öğreniyorsunuz.

      bir “kötü” tarafindan yönetilmektense bir “aptal” tarafindan
      yönetilmeyi tercih ederim argümani, referansimiz “gezi” olayi olursa
      dogru görünmüyor acikcasi.

      Bunun tam tersini yazdığımı sanıyorum ben, bakıyorum, evet, “genel
      olarak bu olayların bu şekilde gelişmiş olmasını tasvip etmiyorum,
      ancak bir kötü tarafından yönetilmeyi aptal
      tarafından yönetilmeye tercih ederim” demişim.

      Erdoğan’ın yaptığını aptallığına vermek bana hala meşkuk geliyor,
      bununla beraber, eğer aptallıkla açıklayabiliyorsam, fazla kurcalamaya
      da gerek olmayabilir.

      hatta, iktidar’i atladigi -atlayarak mesruiyet sundugu ve
      kayirdigi- icin tehlikeli bir argüman olarak görünüyor bana. cok kötü
      bir aptal tarafindan yönetiliyor olabiliriz.

      Tabi bunlar ortogonal özellikler, bir insan “kötü” olunca, “aptal”
      olamaz diye bir kaide yok, bununla beraber bir fiili hangi özelliğine
      atfetmemiz gerektiğini bulmaya çalışıyoruz; bunu aptallığından mı
      yaptı, kötülüğünden mi yaptı?

      Tekrar edeyim, Erdoğan’ın gözümde, ona şu veya bu şekilde muhalefet
      ettiğini sananlardan daha büyük bir meşruiyet sorunu yok. Dahası
      meşruiyetini sağlamak da benim işim değil, kötü olsa da, aptal olsa
      da, bu adam Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru hükümetinin başı.

      Meşruiyetten eğer “bizim gözümüze sevimli gelmiyor” gibi bir şey
      anlıyorsanız, eh, evet böyle bir “meşruiyet” sorunu olabilir ama biz
      buna pek meşruiyet demiyoruz.

      komplo teroilerini cogaltmadan da öne sürebiliriz diye düsünüyorum
      bunu. mahir kaynak’tan beri kimi komplo teorilerinin ise
      yararyacagini, bize bazi seyler söylebilecegini kabul etsek bile, olup
      bitenleri reel politik olarak anlamak icin dahi bu türden teorilere
      ihtiyac yokmus gibi geliyor bana.

      Erdoğan en azından hızlı öğrenen bir adam olduğunu gösterdi, kendi
      parti tüzüğüne göre bir daha Başbakan olması mümkün olmayan ve bu
      sebeple “son döneminde” sayılabilecek bir insana nazaran, hayli
      usturuplu bir şekilde geri adım attı. Başkanlığın olmayacağını kendisi
      de biliyor olmalı, tüzüğü değiştirebilir veya Cumhurbaşkanı olabilir,
      ancak her iki durumda da artık bildiğimiz Erdoğan olmayacaktır.

      Bu sebeple kendisinin pek de “aptal” olduğunu düşünmüyorum. Yanlış
      yapmış olabilir, tabii ki. Yine de siyasi olarak uğradığı zararı
      telafi etmesini bildi.

      Bununla beraber eylemleri neden provoke ettiğinin cevabı da hala
      meçhul. Muhtemelen bir süre daha meçhul kalacak.

      bu iktidar tarafindan bir kontrollü yangin cikarma hamlesi miydi?
      belki de, bilemiyorum. öyleyse ne türden bir nedenselligi vardi, sonra
      yangin kontrolden cikinca neler oldu ve dahasi neden böyle oldu?
      üzerinde cok konusulacak, incelenecek ve veriler cikacaktir ortaya.
      simdiki haliyle, ochamli’nin usturasi araciligiyla, basitce, artik
      otoritesini kurmus ve egemenligini tamamlamis -hic bir egemenligin
      tamamlanmis olamayacagini, iktidar blogunun catlaksiz ve düz
      anlasilamayacagini göz ardi etmeden söylüyorum bunu- bir iktidar
      sorunu yasadigimizi söyleyebiliriz yine de. üniversite köselerinden
      yargiya, polis teskilatindan orduya, ekonomiden bütün bir medyaya
      kadar iktidarini tesis etmis olmaktan da gecmis ve “yasam tarzlari”nin
      ayarlanmasi, sehrin ve bedenin düzenlenmesi, devlet gelenegi olarak
      devralinmis bir “toplum mühendisligi”nin isletilmesi noktasina gelmis
      durumda, akp iktidari. eger buna bir itrazin yoksa, olan bitenleri bir
      “yönetim beceriksizligi” ya da firsat kollayan vesayet rejiminin
      hortlamasindan önce ve öte bir sorun olarak anlamak gerekir sözüme hak
      verirsin sanirim.

      Bu itirazların ve eleştirinin içeriğine katılıyorum. AKP ve bilhassa
      Tayyip Erdoğan, üzerine vazife olmayan pek çok işle meşgul. Bunda
      Kemalist oligarşinin artık veri olarak aldığımız düzenlemelerinin bir
      kısmını yerinden oynatmaya çalışmasının etkisi de var. Cumhuriyetin
      gelmiş geçmiş en muktedir insanı hala Tayyip Erdoğan değil, Kemal
      Atatürk ve yukardaki iktidar eleştirisinin hepsini onun için de
      yapmanız mümkün ama Atatürk’ün zamanında yaptığı “yaşam tarzı
      ayarlaması”nı veri kabul edince, şimdi Erdoğan’ın yaptığı göze
      batıyor.

      Birinci mesele, iktidar eleştirisi yapanların (siz değilse de) pek
      çoğunun bunu gözden kaçırıp, “Tayyip olmasın ama Atatürk olabilir”
      demeleri. Bunu söylediğiniz anda, iktidar eleştirisi samimiyetini de
      kaybediyor. Erdoğan’a diktatör diyenlerin hiçbirinin Atatürk’e
      diktatör dediğini duymadım ve bu ikisinin “diktasından” birini tercih
      etmek mecburiyetinde kalırsam, Erdoğan’ınkini tercih ederim. Reel
      politikse, buyrun.

      İkinci mesele, “Erdoğan yanlış” demenin, eleştirenleri otomatikman
      “doğru” yapmadığı. “Eleştirinizde haklısınız ama bunu düzeltme
      ehliyetiniz yok” diyorum kısaca, ehliyetten kastım meşruiyet değil;
      sadece “ne yapacağını bilmek” noktasında onu eleştirenlerin hiçbirinin
      gerçek bir fikri yok.

      Erdoğan park meselesinde ortaya bir “plebisit” lafı attı şimdi, “önce
      yargı kararı, eğer yargı inşaata izin verirse plebisit.” Doğrudur,
      yanlıştır, bu bir fikirdir; ancak kalkıp “park sahibi olmamız insan
      hakkıdır, insan hakkı plebisit konusu yapılamaz” diye mücadele etmek
      biraz komik. Bu kadar esnetirseniz her şey insan hakkı olabilir,
      “seyahat hakkı insan hakkıdır, o halde benzin fiyatları insan
      haklarına aykırıdır” diyebilirim mesela.

      Muhalefetin parktaki “gaz yedik, şehit verdik, o halde burası bizim”
      tavrı, ne yapmaları gerektiğini bilmekten kaynaklanmıyor, bilakis ne
      yapacaklarını bilmediklerinden parka sarılmış durumdalar. Bu oyun
      artık Erdoğan’ın oyunu, Erdoğan da bundan sonra bildiği şekilde
      oynayacak.

      bayindirlik meselesi, sanilandan cok daha fazla anlamlara geliyor
      olabilir. bir “iktidar sarhoslugu” ya da bir “aptallik” olarak
      göremeyecegimiz kadar derin bir sorun. bunu benim olaydan
      cikarsadigimim yönleriyle degil, reel politik acidan bile böyle
      oldugunu düsünüyorum. erdogan hic de “yanlis” bir sey yapmis falan
      degil böyle alirsak, otoritesinin sinirlariyla ilgili bir sorun vardi
      ve bastan önü alinmasi gereken bir meseleydi bu. yani iktidar aslinda
      meselenin aldigi gidisat nedeniyle hic de “bir kac agac”tan ibaret bir
      sorun olmadigini en basinda anladi ve ona reaksiyon gösterdi. bu
      reaksiyon yol actigi sonuclarla birlikte dogru yönetilmis midir,
      mantikli bir iktidar sorunu nasil cözerdi ayri bir konu, ama bu da
      aslinda agora’da olan bitenlere bakanlarin ya da anlamaya calisanlarin
      derdi olabilecek bir sey degil esas itibariyle. niye olsun?

      Sol muhalefete “onu yapmayalım, bunu yapmayalım, peki ne yapalım?”
      diye sorduğumuzda aldığımız cevap ne olur? Buna kuşatıcı ve ikna edici
      bir cevap vermediği sürece, muhalefet sadece Erdoğan’ın meşruiyet
      kaynaklarından biri haline gelir. Şu an seyrettiğimiz süreç de bu,
      dönüp yarın Avrupa liderlerine “diktatör olsaydım, eylemcilerle
      biraraya gelmezdim” diyecektir eminim.

      İktidarının sınırlanması gerekiyordu, evet, ancak buradaki mesele
      iktidarının kimlerce sınırlandığı ve onu sınırlamaya çalışanların
      kendi iktidar meşruiyetlerini nereden aldıkları. Önceki yorumlarda
      “bir iktidar ancak başka bir iktidar tarafından sınırlanabilir”
      demişimdir, eğer sınırlamayı “halk” yapacaksa, amenna, ancak burada
      “halk adına eylemciler” veya “halk adına yargı” yapacaksa, onların da
      kendi meşruiyetlerini “çek etmelerinde” fayda var.

      Bu gösteriler yukarıda andığım gibi, kitlenin ancak bir bölümünün
      gösterisine dönüştü ve her ne kadar Erdoğan’ın meşruiyetine yönelmiş
      görünse de, kullanılan dil “bidon kafalı beyinsiz koyunlar”ın seçme
      meşruiyetine yöneldi. Bu da Erdoğan’ın kendi seçmeni nezdindeki
      itibarını kuvvetlendirdi. Bunun da aranan sonucun tam tersi olması
      lazım.

      ezber bozmak? ezber bozdugunu söyleyenlere ezberlerini bozmayi
      önermek güzel bir ironi barindiriyor icinde. iyi güzel de hangi
      ezberler? bu olay zaten bizzat “kendi ezberimiz” hakkinda kriz degil
      mi? bu yüzden, olayi yorumlayisinin özü bir ezber üzerine kurulmusken
      nasil ezber bozmak gerektiginden söz edebilirsin ki?

      Eylemin bozduğu ezber, ilk iki günde bozuldu, sonraki kısım bildiğimiz
      “kırmızı bayraklı taşlı sopalı adamlar vs kask takmış gazlı TOMAlı
      polis”, “tencere tava çalan teyze vs başörtülü kız”, “ekşi Kemalist vs
      göbeğini kaşıyan adam” perdelerinden ibaret bir oyundu. Merakı olan
      “İhsan Eliaçık vs diğer müslümanlar” kısmını da seyretmiş olabilir, en
      yeni tarafı buydu ancak 1 Haziran’dan sonra (benim açımdan) gerçek bir
      yenilik taşımıyordu. Erdoğan’ın bugün “iyi niyetli çevreci çocuklar”
      noktasına gelmesi de, o ilk iki gün olanların kendi çevresindeki
      yansımaları ve (daha çok) Orta Doğu liderlerine demokrasi aklı
      verirken, Batı tarafından evinde diktatör ilan edilmekten kaynaklanan
      durumu mümkün olduğunca tedavi etme çabasından kaynaklanıyor.

      Ezberden kastım, Erdoğan’ın ezberi değil. Sol muhalefetin hangi dağın
      eteğinden doğarsa doğsun, Ulusalcı/Kemalist takımıyla aynı nehirde
      buluşması. Bunu bozan bir tek PKK ve legal uzantıları olabiliyor, bir
      tek onların müstakil nehirleri mevcut.

      Garip bir durum var memleketin siyasi ikliminde, Türklerin solu,
      Kürtlerin sağı eksik. (Kürtlerin sağı eksik, çünkü Kürtlerin devleti
      yok, anlaşılabilir bir durum.) Türklerde solun olması gereken yerde
      Kemalistler protez olarak duruyor ve oradan bir kol büyümesine engel
      oluyorlar. Ezber bozmak, birincisi işte bu “nereden başlarsak
      başlayalım, sonunda aynı Kemalist nehre birleşiriz” ezberinden
      kurtulmayı gerektiriyor.

      İkinci ezber, şiddeti tasvip etmediğini söyleyenlerin, ufak bir
      provokasyonda şiddete taraf olabilmeleri. Bu legal/illegal solun en
      arızalı taraflarından biri ve T.C. de dahil sair kesimlerin illegal
      şiddet taşeronu haline gelmiş olmaları bundan. Normal şartlar altında
      gayet sakin, şiddet dilinden de eyleminden de uzak insanların, fırsat
      buldukları bir anda Hulk’a dönüşmeleri.

      http://goo.gl/v3htk ‘daki yazıya cevap veren http://goo.gl/njZAg
      yazısında, “O hor gördüğün, meydanda halay çekmesine sinir olduğun
      ‘örgüt’ler olmasaydı, sen bugün Taksim Meydanı’nda olamazdın.” gibi
      bir ifade var. Bu eylemler iyi barikatlar yapıldığı, polis çok güzel
      dövüldüğü, süper halay çekildiği, TOMA’lar derdest edildiği, herkes
      gaz maskesi taktığı için başarılı olmadı; başarısı ve desteği
      barikatsız olduğu, insanlar polis şiddetine çıplak maruz kaldığı için
      oldu. Ancak ezberine dönmesi kısa sürdü tabi. (İlk yazının yorumları
      da eylemdeki kafa karışıklığını sergiliyor bana kalırsa.)

      Üçüncü ezber genel bir “karşıyım karşı her şeye karşı” havasının,
      olabilecek tüm ittifakları yok etmesi. Tamam parkta bina yapılmasına
      karşısın, Erdoğan’a karşısın, sermayeye karşısın, polise karşısın,
      orduya karşısın, mülkiyete karşısın, silaha karşısın, devrime
      karşısın, iktidara karşısın, devrimsizliğe karşısın, muhalefetin bir
      kısmına karşısın, diğer kısmı da sana karşı, Stalin’e karşısın,
      Gorbaçov’a karşısın, Tito’ya karşısın, revizyonistlere karşısın,
      anakroniklere karşısın, Sovyetler’e karşısın, Sosyal Demokratlara
      karşısın, 4. Enternasyonal’e karşısın, küreselleşmeye karşısın,
      küreselleşmemeye de karşısın, sanayileşmeye karşısın, sanayileşmemeye
      de karşısın, çevre kirliliğine karşısın, diktaya karşısın,
      yönetimsizliğe karşısın, yönetime de karşısın, açlığa karşısın,
      tokluğa karşısın…

      Bu kadar şeye karşı olunca, tabii ki üretecek çok laf mevcut. Velakin
      Erdoğan’a “en haklı yerden” saldırmayı, Kapitalizm’e ek yerinden laf
      sokmayı bilmek başka şey, iktidar sorununu çözmek, Kapitalizmin
      sağladığı nimetlerin “reprodüksiyonunu” sağlamak başka şey. Bu
      sebeple, işte, eleştirisinde haklı ama çözümü namevcut bir fırka
      haline geliyor. En yakın mecraya stepne olabiliyor ancak.

      Değirmenlerle harbetmek kolay, un öğütmek zordur.

      Dördüncü ezber her sosyalist neslin, “devrimi” kendi hayatı içinde
      görmek istemesi ve bunun getirdiği acelecilik. Bu acelecilik yüzünden
      herhalde bu kadar çok fraksiyon var. Herkes “devrime en kısa yol”u
      bulma telaşında ve bu yolu aradıkça devrim uzaklaşıyor.

      “devrim”den ürkmek anlasilir bir sey tamam, ama “düzenden
      ürkmemek” mesela bunun karsisinda nasil anlasilir bir sey
      olabilir?

      Düzenden ürkmüyor değilim, düzenin alternatiflerinden daha çok
      ürküyorum. Bana muhayyel de olsa bir çözüm planı sunmak yerine, “bu
      işlerin hepsi zamanı gelince çözülür” diyen birilerine, Erdoğan’a
      karşı hatırı sayılır tek muhalefet olan Kemalist/Ulusalcıların
      istismar edeceği desteği vermiyorum. Erdoğan yanlışsız değil, gücünün
      ihata edilmesi gerek, bununla beraber bu gücü ihata etme samimiyeti ne
      sol muhaliflerde, ne de Kemalist fraksiyonlarda mevcut. Hepsinin gücü
      ele geçirdiğinde, benim gibi sade müslüman vatandaşların topunu
      attırması muhtemel.

      CNN’in yardımıyla, bir ihtimal Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmak mümkün.
      Onun da neresi sol, neresi sosyalist, neresi yurtseverce ben
      bilmiyorum.

      İnsan her zaman müttefiklerini seçemeyebilir ama insanın en azından
      vazgeçme ve katılmama imkanı vardır. “Fitne çıktığında binekteki
      insin, koşan yürüsün, yürüyen dursun, duran otursun” diyen A.S.v.S.
      Efendimizin anlattığı bir şey var.

      Şunu açıkça söyleyeyim, bu ülkede başlayan bir devrim beklediğiniz
      taraflara gitmez. Erdoğan’ın gücünü sınırlayalım derken bir de
      bakmışsınız, Erdoğan veya ona benzer biri “tam diktatör” olmuş. On
      sene önce bu ihtimal azdı, ordu işin içindeydi ve ne tarafa yatacağı
      belliydi, yönetim kadroları amatördü ve güç dengeleri netti. Bugün
      rejimin rayından çıkması durumunda trenin hangi istasyonda duracağını
      kimse bilemez. Benim ürktüğümden hepinizin ürkmesi lazım, bir iç
      karışıklığın sonucu hiç beklediğiniz gibi olmayabilir. İran devrimini
      başlatıp, otuz senedir kafasını duvara vuran adamlar gibi olmayın.

      olayi yorumlayisinin hic bir noktasinda bir cevap bulamadim.
      “erdogan yine de iyidir”den baska. bu cevap, agora isgal edilmeden ve
      isgalciler capulcu olarak kodlanmadan önce anlamli olabilirdi ancak,
      simdi ise bir perdeleme islevi görebilir yalnizca.
      selam ile, deyip bitireyim böylece…

      Erdoğan ondan daha iyi olanlara nazaran kötü, ondan daha kötü olanlara
      nazaran iyidir. Ulusalcı/Kemalist bir lider, bugün hemen her durumda
      Erdoğan’dan kötüdür ve el’an, elimizdeki seçenekler, (legal yollardan)
      maalesef Erdoğan’dan iyisini sunmuyor. Erdoğan’a oy vermiyorum ama
      onun illegal olarak düşürülmesine sebep olacak herhangi bir faaliyetin
      içinde olmam. Her feraseti tüketsem, en azından kardeşim olduğu için
      olmam.

      Erdoğan’dan iyisi gelecektir, ancak onu çıkaran siyasi hareket ne
      Kemalistler, ne çeşitli fraksiyonlarıyla sosyalistler, ne de
      kabilesini dininden önde tutanlar olacaktır. Müslümanlar Erdoğan’a
      biat etmedi, yanlış yaptığında onu indirecek ve daha iyisini oraya
      çıkaracak da bu ülkedeki (sadece AKP seçmeni değil, tüm) müslümanların
      kollektif şuuru. İnşallah bir sonraki biraz daha yontulmuş bir adam
      olur.

      Fazla uzattım, kusuruma bakmayın. Bir de bu font çok küçük, buraya
      kadar okumuş olanların gözlerinden öperim.

      Selam ile.

  12. kacakkova Says:

    dün gerceklesen saldiri ve ortaya cikan görüntüler gercek bir karsilik veriyor son yorumuna emre…aslinda bütün söylediklerine…iktidar icin bunca akil yürütüp “sade müslüman” olmanin olanakli olmadigini hic degilse -“anlamak” neyse de- hissedebilmek gerek…biraz olsun izan icin…iktidar olanin “magduriyet söylemi”nden hicab duymak, korkularla ve mantik yürütmelerle -böylesi zamanlarda- böylesi bir iktidarin dogrulamasini cikarmaktan dehsete kapilmak gerek…”müslümanlarin kollektif suuru” oldukca süpheli görünüyor artik, bu olayin aciga cikardigi hakikatlerden biri de bu oldu….”müslüman entellektüeller” sözü ve düsünceyi bayagilastirdilar, olabilecek en rasyonel analizlerle ve cikarsamalarla…bir umut varsa eger hala o da, coktandir iktidarin ve gücün hikmeti haline gelmis bu “kollektif suur” dedigin seye -ve siz gibilere karsi- direnen ve direnebilecek olanlarin ruhundadir…
    sükür ki varlar…

    • Emre Says:

      Eldeki post-it’lerden biri de bana yapışmış sanırım. 🙂

      Buna cevap kolay, ancak can sıkmak haklı çıkmaya değmez; hadi öyle olsun. Aldım cevabımı.

      • kacakkova Says:

        maalesef, bir zaman kalacak üzerimize yapisan o post-it’ler…cevaplarin artik ne kadar uzatirsak uzatalim kolaylasmis olmasindan dolayi biraz da bu…öyle bir kolaylik yok ortada aslinda…sonra cikar mi, bakalim…belki baska tür cevaplar üretebilecegiz, daha dogru cevaplar….”cabalamak zorundayiz” diyebilirim simdilik ancak…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: