Archive for the ‘a-politik’ Category

şiddetin tarihçesi

27 Ekim 2016

Politikanın şiddete karşı olduğu ya da şiddetin politikayı mümkün olmaktan çıkardığı varsayımı, Türkiye’nin politik tarihçesi bakımından daha ağızdan çıktığı anda gülünç olmaya mahkum görünüyor. Hele ki, iktidar kavramının şiddet kavramından ayrı ve hatta şiddete karşı olarak anlaşılması gerektiği önermesi, kötü bir şakaya dönüşüyor anında. İktidar, şiddet ve politika ilişkileri bağlamında hukuk ise, ortaklaşmaya bağlı herhangi bir sözleşme imkanına işaret etmektense, devletin ve milletin bekası olarak kaydedilmiş ihtiraslar uğruna alenen şiddetin emrine amade kılınmıştır.

İşte, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı önceki gün “teröre karşı mücadele kapsamında” gözaltına alındılar.  Sonrasında meydana gelen protestolar da polis şiddetiyle bastırılmaya çalışıldı. Politikayı bir müzakere ve uzlaşma sanatı olarak aldığımızda, son bir kaç yılın “şiddet sarmalı”nın politikayı iptal ettiğini düşünebiliriz. Oysa, bir başka seçenek olarak, şiddetin uzun tarihçesinin bu yeni halkasında tam da belirli bir politikanın icra edildiğini  dikkate aldığımızda şiddet sarmalı söyleminden beklentilerimiz de boşa çıkar.

İktidar, politika ve şiddet arasında vuku bulan bir sarmaldan bahsedebiliriz olsa olsa. Bir devlet terörü yönetimi olarak şiddet buna dahildir. Olduğu kadar hukuka uydurulmaya çalışılır, olmadığında hukuk askıya alınır. Gerçekte neyin nesi olduğu hala anlaşılamamış olan ve muhtemelen bir kırılma olmadığı sürece çok uzun zaman öyle de kalacak olan “15 Temmuz darbe kalkışması”nın Allah’ın bir lütfu olmasının anlamı da budur. Sarmal böylece bir politik icra anlamına gelmekte, söz konusu şiddetin uzun tarihçesinde -yeni sahiplerine göre- rejimin yeniden inşasına ya da yeni bir rejimin oluşturulmasına tabi olmaktadır. Şiddeti iktidardan, iktidarı politikadan ayırmak imkansız görünüyor bu yaşanılanlar açısından.

Arendt’in siyaset felsefesinin tümden yanlış olmasından dolayı değildir bu; olan ile olması gereken arasındaki ayrımın şiddetle olumsuzlanmasından dolayıdır. Mevcut siyaset, bir devlet ve toplumun ifadesi olarak çözümsüzlükten beslenerek kendi politik çözümünü icra ediyor. Politika, bu anlamda sorunların çözüm sanatı olduğu gibi, çözümsüzlük halinin yönetimselleştirilmesi de olabilir. Düşünmenin e konuşmanın bütün ayrımlarını siler şiddet, sınırları keskinleştirir, herkesi kendi söylemi içinde sıkıştırır ve bu anlamıyla bir diyalog olarak anlaşılan politikayı iptal eder; ancak bu, şiddetin keyfini sürmek isteyen bir başka politikanın hüküm sürmesinden dolayıdır.

Kışanak’ın ve Anlı’nın “terörle mücadele kapsamında” olduğu söylenilerek göz altına alınmaları, şiddetin tarihçesindeki şu meşhur sarmalın işletildiği ve daha da işletilmek istendiğini gösteriyor. Terörü bu kez bitirme iddiaları, bir kez daha bitirme iddiasından öte bir anlama gelmiyor ve eğer zeka özürlü değilse söyleyenin kendisinin de inandığı bir şey değil. İnananı çok elbette, ama bunun hezeyandan başka bir şey olduğunu söyleyebilmek imkansız. Özgüvenini tazelemiş bir kollektif hezeyan.

Byung-Chul Han’ın Şiddetin Topolojisi adlı çalışmasında bahsedilen şiddetin dönüşümü ve şiddet üzerine tartışmalar bağlamında Türkiye’de işleyen süreç şiddetin iktidardan, iktidarın politikadan ayrıştırılarak düşünülemez olduğunu gösteriyor. Şiddetin içselleştirildiğinden bahsedebiliriz elbette, ama Han’ın kastından başka bir şekilde toplumsal alanda siyasal şiddetin olağanlaşması, sıradanlaşması anlamında bir gelişmedir bu. Dolayısıyla görünmezleştiğinden bahsetmek olanaksız; tam tersine her şey çok daha fazla alenen, neredeyse göz göre göre oluyor. Bu da, sanırım devletin icra sahipleri ve toplumsalın çoğunluk unsurlarının kimlikleri değişse de, şiddetin ağırlık noktasının değişmediğini gösteriyor.

Ağırlık noktası değişse daha mı iyi olurdu başka bir tartışma, ama belki üzerine konuşulacak şeyleri değiştirebilirdi bu. Sorunların bağlamı farklılaşabilirdi. Oysa bahsi geçen “milli irade” söz konusu şiddetin tarihçesinin yeni bir tezahürüdür yalnızca.

Reklamlar

özgür gündem

17 Ağustos 2016

58554

“Darbeye karşı direnen halk”tan özel bir kabus inşa ediliyor giderek. Şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülen bu “halk destanı”, tıpkı Eski Türkiye’nin mitik anlatısı “Kurtuluş Savaşı” gibi bir kurucu irade tasarrufunda işletiliyor. Sonuçlanırsa, bu kurucu irade, söz konusu mitsel anlatıyla yeni bir gerçeklik inşa etmiş olacak. Yeni Türkiye’nin alacağı son biçim, bu kabusun gideceği yere ve sonuçlarına göre oluşacak. Kabusun adı, “milli irade”dir. Yenikapı’da ulusalcı-muhalif-sol mutabakatla yeniden tescillendi. Mutlak bir otoritenin tesisi edilmesini ve güvenceye bağlanmasını hedefleyen bir süreç işliyor. Başaramayacağını varsayabiliriz. Ama başarmak için yapacaklarının bedeli başkaları için belli ki ağır olacak. Dün Özgür Gündem gazetesi  “geçici” olarak kapatıldı. Bu geçiciliğin asıl geçici olduğunu tahmşn edebiliriz. Nitekim, hemen ardından, dün ve bugün bir dizi operasyon yapıldı; evler basılarak gazete çalışanları darp edilerek göz altına alındı. Açık ki, hızlı ve kesin hamlelerle, ihtiyaç duyulan sahneler kurulmaya çalışılıyor. Aslı Erdoğan’ın evinin basılarak gözaltına alınması, gözaltı süresinin uzatılıp beş gün boyunca avukatıyla görüşmesinin engellenmesi bu “acil ve seri hamleler” ihtiyacının bir ürünü. OHAL, bunun için var; sahneyi -siyasal alanı- iktidar istediği gibi düzenleyip tasnif edebilsin, rejimi bir mutlakiyet haline dönüştürebilsin diye. Özgür Gündem gazetesinin susturulması, inşa edilen sürecin en önemli ayağıdır. Hem de, söz konusu sürecin boyutlarını anlamamızı sağlayan en önemli verisidir. Beri cepheden buraya eklenebilecek tek şey, Aslı Erdoğan’ın gazetenin “nöbetçi yayın yönetmenliği”ni devralırken söylediği, “Gündem’in yanında olmazsak suç işlemiş oluruz”  sözüdür.

cami ile kışla arasında

16 Temmuz 2016

Kafası kesilerek öldürülen asker haberi, başka bir karanlık çağa geçişin adının konulması olarak anlaşılabilir. Süregiden bir karanlığın içinde yeni dönemin özel bir jestle ve kanla mühürlenmesi.

Bir müsamere niyetiyle hazırlanmış dahi olsa, ya da Fettullahçılarla Tayyipcilerin kapışması dahi olsa, ya da hatta isterse kendilerini Türkiye’nin gerçek sahibi ve teminatı olarak gören en hakiki laik askerler tarafından bile gerçekleştirilmiş olsa, “ordu-millet el ele”nin geldiği bu yer, bu darbe ve karşı-darbe sahnesinin, ne sivilleşmenin ne de herhangi bir anlamda özgürlük arzusunun karşılığı olmayan bir dönüşüm sürecinin sonucudur. Devletin ele geçirilmesi ve dizayn  edilmesi sürecinin son tamamlayıcı hamlesi diyebiliriz buna.

Özetle, “camiler kışlamız/minareler süngümüz” zihniyetinin fiilen olduğu kadar sembolik olarak da kışlayı alt ettiği ve siyasal karşılığını somutlaştırdığı bir durum oldu dün gece sahnelenen darbe girişimi. Öyle ki, bu sahne aracılığıyla söz konusu zihniyetin, devleti tümüyle diyazn etmenin yanı sıra kendine has bir “sivil toplum”u gövdeleştirdiğinden de bahsedebiliriz artık.

Buraya elbette uzun bir darbeler tarihinden geçerek gelindi. Her seferinde kışlanın hakimiyetiyle sonuçlanan ve hiçbir zaman gerçek anlamda bir hesaplaşma ve sivilleşme süreciyle içinden çıkılmayan uzun bir sürecin sonunda buraya geldik: Üniformalı askerlerin laik-otoriter düzeninden, kafa kesen üniformasız askerlerin dinci-tahakküm düzenine.

Demokrasi kendinde hiçbir şeydir; kelle avcılarının düzeninin adı dahi olabilir kolayca. Cumhuriyet, kimin elinde olursa olsun, kendinde bitmeyen bir kabusun adı da olabilir yalnızca. Dolayısıyla, “darbelere karşı olmak” lafının düz bir anlamı, yani toplumsal alanda sivil ve yaşanabilir bir hayatı işaret edecek anlamda sarih bir karşılığı yoktur aslında.

Darbelere karşı olmak lafı, eski ve yeni Türkiye’nin siyasal terminolojisinde ve siyasal hayatında kendiliğinden gerçek bir demokrasi arzusuna karşılık gelmiyor ne yazık ki.

Şu olan bitenler içerisinde “sivilleşme” sözcüğü de, bir iyileşme belirtisi, bir iyilik imkanı olmaktan çok öte ve tam ters anlamda, kışla’nın karanlık çağından cami’nin karanlık çağına geçişin adı ve karanlık sureti olarak görünüyor yalnızca. Darbenin -“kalkışmasının”- kendisi sahte olmayabilir, ama yol açtığı kahramanlık bütünüyle sahte ve oradan belli ki hudutsuz bir güç devşirilmeye çalışılacak.

Cami’nin tahakkümü asıl yeni başlıyor; sahnalenen bu darbe girişimi bunun geçilen en önemli eşiğiydi. Hangi darbeyle ne zaman ve nasıl yüzleşildi ki, şimdi sokağa dökülen kelle avcısı yığınlara bakıp bir sivileşmeden bahsedebilelim. Dün gece yaşanılan ve etkileri sürecek olan dehşeti tabir edebiliriz, ama asıl önemli olan onun da bir parçası olduğu bitmeyen kabustan uyanmanın bir yolunu bulabilmektir.

Geçmişten bugüne şu ya da bu şekilde mücadele edenler için bu anlamda değişen bir şey yok -geçilen eşiği anlamak ve ona göre hazırlanmaktan başka.

______________________________

edit: 22 temmuz 2016. “kafası kesilen asker” haberinin doğru olmadığı netleşti. dezinformasyon  büyük bir sorun. algı yönetimini sağlayabilmek için ihtiyaç duyulan bilgi kirliliği bu yalan haberlerle sağlanıyor. özellikle de kutuplaşma siyasetinde.

sosyal medya yalan haber kullanımını ve yaygınlaşmasını kolaylaştırıyor, ancak dezinformasyonun asıl üretim ve dağıtım yeri iktidar medyasıdır. kafası kesilen asker yalanının aynı medyada “halk kelle aldı” nevinde -övünülerek ve normalleştirilerek- dolaşıma sokulması ve hemen akabinde “askerin kafası kesildi yalanı” diye karşı atağa geçilmesi, benzer bir durumdur.

büyük “kabataş yalanı”yla aynı kumaştan fakat işletilmesi daha farklı olmuş olan bir yalan haber vakasıdır bu. aynı zamanda elbette “akp karşıtları”nın da haberi kullandığı ve manipülasyon amacıyla sürekli gündemde tutmaya çalıştığı bir gerçek.

yukarıdaki yazıda bahsi geçiyor, ama öne sürdüğüm tez -darbe kalkışması ile kışla ile cami arasındaki iktidar ilişkisinin uğradığı dönüşüm- açısından bu haberin belirleyici bir yeri yok. yalan olmasının da.

bu dönüşüm süreci işliyor. ilan edilen “olağanüstü hal” de, bu dönüşüm sürecinin kurumsallaştırılması için gerekli . tıpkı süregiden ve ikinci bir emre kadar devam etmesi talep edilen “demokrasi nöbeti”nin darbe karşıtlığı adı altında kitleleri biçimlendirmesi gibi. erdoğan’ın darbe kalkışması’nı “allahın bir lütfu” sayması kalenderliğinden değil elbette.

demos’un  kratos ile belki yeni bir sözleşme kotarma görüntüsü altında şekle sokulmaya çalışılan özel bir birleşimi?

neyse. söz konusu haberin yalan olduğunu kaydetmek isterim.

 

yüzleşmek ya da yüzsüzleşmek

03 Haziran 2016

hrant-dink

Alman Federal Meclisi, “Ermeni Soykırımı tasarısı” adıyla gündemde olan tasarıyı dün onaylayarak 1915’te başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyan azınlıklara yönelik gerçekleştirilen yokedici kıyımı “yüz kızartıcı” diye niteleyerek adını soykırım olarak koydu. Önceki gün başbakan Binali Yıldırım, “sıradan bir olay” demişti aynı olay için; bu ifade ve bakış açısında kollektif kimliğimize dair çok şey saklı.

Aynı şekilde, türk basının kahir ekseriyetinin bugünkü manşetlerinde de “kendimizi” görebiliriz.  Oysa, elbette biliniyor, bütün bunlar gerçekte “türk insanı”nın kendini görmemesi üzerine, görmek mümkün olmasın diye işletilen mekanizmalar. Milli hezeyanların kollektif benliği sağlamlaştıran bir sıva olarak kullanılması aynı zamanda kendisi de bu sürecin bir ürünü olan politik yüzsüzleşmenin zorunlu bir sonucu.

Suçun inkarının suç işlemeye devam etmenin belirleyici nedenlerinden biri olması gibi. Sağda solda Kürtlere yönelik sayıları ve şiddet boyutları artan linç girişimlerinin, devletin Kürtlere yönelik giriştiği tanklı toplu  savaşın derin nedenlerini de, bu inkar siyasetinin söylem pratiğinde bulabiliriz.

Soykırım tasarısının kabülüne karşı gösterilen tepkileri, aşırılaştıkça tektipleşen hezeyanları bir semptom olarak okumak mümkün ve gerek bu noktada.

Yüz etiği dediğimiz anlayış, Levinasçı anlamıyla bir sorumluluk etiğidir. Kendiliğin başkayla karşılaşmasında beliren bir sorumluluktur söz konusu olan. Asimetrik olan ve her şeye yayılan, herkesi kapsayan bir sorumluluk. Aynı zamanda, kendiliğin kendisiyle olan hesaplaşmasını da içeren bir sorumluluktur bu. Çünkü, Ben’i şimdiden ve gelecekten değil yalnızca geçmişten de sorumlu kılar. Ama sadece kendi yaptıklarımdan değil ötekinin yaptıklarından da sorumluyumdur. Devredilemez, ertelenemez, iptal edilemez bir sorumluluktur bu; sonsuzluğun sonlu olana müdahalesi olarak belirir ve ben’i “her zaman için her şeyden sorumlu” kılar.

En başta da, elbette, ötekine karşı ya da ötekinin karşısında kendi zamansallığımın hesabıyla yüzleşmemi zorunlu kılan bir sorumluluktan söz ediyoruz. Etik olan politik olandır. Yüz etiği, bu noktada özgürlüğü yüz yüzeliğin deneyimi olarak kaydeder. Yüzleşmenin reddi masumiyet değil, sorumluluğumun olumsuzlanması olarak yüzsüzleşmedir. Bunun sonucu ise, en basit haliyle “

dört ayaklı minare

13 Mayıs 2016

dortayakliminare

Tahir Elçi, Diyarbakır Sur’daki Dört Ayaklı Minare’nin kurşunlarla zarar görmesi üzerine, 28 Kasım 2015’te “savaşı buraya getirmeyin” demek istediğinde katledilmişti. Dört Ayaklı Minare’nin ve içinde bulunduğu mahallenin  yedi ay önceki son halini oradan hatılıyoruz. Hatırlıyor muyuz gerçekten? Artık bir şeyleri hatırladığımıza, hatırladıklarımız üzerinde düşündüğümüze inanmak zor görünüyor. Elçi’nin katline neden olan savaş, o günlerden sonra sadece Sur’u değil, “hendek operasyonları” adı altında Cizre ve Nusbin başta olmak üzere mahalleleri ve sokaklarıyla birlikte Kürt şehirlerini yok etmiş, boyutları tam bilinmeyen bir kıyıcılıkla hala süregiden bir dehşeti beraberinde getirmişti. Hala ne şekilde öldürüldükleri belirlenemeyen, kimlikleri dahi tespit edilemeyen insanlar var. AKP’nin bir savaş hükümeti olarak yaratıcısı ve sorumlusu olduğu bu dehşet, “insanlığa karşı işlenen suç”lardan biri olarak tarihe geçecek görünüyor. Birleşmiş Milletler’den gelen “bağımsız soruşturma talebi”nin şiddetle reddedilmesi açık bir kabul sayılabilir. Dört Ayaklı Minare, Diyarbakır’ın simgesi sayılıyor. Şimdi, Tahir Elçi’nin katledilişinden beri ise, savaşın sessiz bir tanığı olarak Diyarbakır’ın ve  ora’ların ne durumda olduğunu simgeliyor. Yalnız ve kimsesiz. Yakıp yıkılan yerler kurtarıldıktan ya da daha doğru bir deyişle işgal edildikten sonra sağa sola gururla asılan bayraklar bugün “bir parça bez bin ayıbı örter” kabilinden işlev görüyor, yarın ise asıl suçluyu nerede aramamız gerektiğinin işareti olacak yalnızca.

 

edit: kullandığım görselin gerçek olup olmadığını teyit edemedim, gerçeği yansıtmadığı uyarısıyla birlikte yazıdan kaldırıyorum.

edit 2: yerinden uyarı yaparak önceki fotoğrafın gerçek olmadığını söyleyen arkadaş -alperkamu- dört ayaklı minare’nin kendi çektiği fotoğraflarını paylaştı. gerçek hal bu. yazıya minare’nin gerçek halini ekliyorum.

kullanım değeri

16 Şubat 2016

12717711_1067646546631063_4161841806301311208_n

Diyarbakır, Sur. Operasyonların sona erdirilmesinin ardından. Huzur ve güven ortamının tesisi. Meşrebinize göre bu fotoğrafın anlamını açıklıyorsunuzdur.

*

“Bugünün siyasetinde herkesin bir kullanım değeri var” diye yazmış Etyen Mahçupyan. Elbette. Kendisinin de bir kullanım değeri var. Her ne kadar bunu görünmezleştirmek istiyorsa da ilk cümlesinde kendi kullanım değerini kendisine rağmen dile getiren bir ifadeyi takdir etmeli.

“Herkes” bugünün siyasetinde çoktan metalaşmış insanın karşılığı olduğundan bir de “değişim değeri”nden bahsetmeli belki, ama uzatmayayım, zaten ortalık karışık.

Mahçupyan’ın yazısındaki kötülük akademisyenlerin kullanım değerinden söz etmesinden kaynaklanmıyor. Bunu, kendi kullanım değerini belirleyen iktidar ilişkisini gizleyerek yapmaya yönelmesi de değil tek başına sorun. Yazı aleni bir şekilde, entelektüel bir had bildirme noktasından “Barış İçin Akademisyenler” metnini ahlaki ve politik olarak mahkum etme yönelirken bunu mevcut siyasal iktidarın -adını koyalım Ak Parti devletinin- saldırganlığını açıklamanın bir gerekçesine dönüştürmek, hatta iktidarı bu sürecin mağduru haline getirmek istemesinden dolayı sorunlu asıl olarak.

Çifte kötülük. Çünkü, Mahçupyan, basit bir iktidar yancısı değil; ikinci el bir şişirme kanaat önderi gibi görünmekten sakınması sürekli zorlaşıyor olabilir, ama buna dolaysızca razı olmayacağından da emin olabiliriz. Söylem biçimindeki betimleyicilik bu imkanı sağlıyor. Siyasal ve toplumsal alana dair, en açık taraf oluşunda -misal başbakan danışmalığında- bile konumunu ele vermeyen bir betimleyicilik bu; özenle geliştirilmiş bir belgesel anlatıcısı gibi yazma yeteneğinden bahsediyorum.

“Barış İçin Akadamisyenler” metnini teorik ve politik olarak her yönden sorunsallaştırmak, bütün boyutlarıyla tartışmaya açmak meşrudur kesinlikle. Akademisyenlerden söz edildiği için metnin dokunulmaz, söz konusu tutumun politik olarak sorgulanamaz olduğunu kim iddia edebilir? Bildirinin  Barış dediği şey kısaca, devletin kürt bölgelerindeki askeri operasyonlarını durdurması talebidir. Metnin içeriğinden, tek tek cümlelerinin gidişine, niyetinden bu niyete uygun olup olmadığına, imzacıların metni okuyup okumadıklarından okuduklarından ne anladıklarına, metnin açık beyanlarından gizli manalarına kadar her türlü bahsi mümkündür. Bir tek Mahçupyan’ın yaptığı tarzda, mevcut iktidarın siyasal aklını ve bu aklın ürünü olan mevcut siyasal durumu meşrulaştırmak için analiz etmek mümkün değildir. Yani, elbette mümkündür bunu yapmak, ama çifte kötülük pahasına.

Böylece, bir tehlike olarak işaret edilen “memleket ortalaması” siyasal iktidarın sorumlu olduğu bir şey olmaktan çıkarılıyor, bizzat iktidarın mağdur olduğu bir mesele olarak anlatılabiliyor: “Muhalefet bu düzeyde kaldığı sürece AKP’nin de aynı düzeyde kalmayı tercih etmesi de belki gerçekci”dir diyor Mahçupyan. Gerçekçi olacaksak bu noktada da haksız sayılmaz tümüyle, ama AKP’nin kalmayı tercih ettiği düzeyin kurbanı değil yaratıcısı olduğunu da o gerçekliğe dahil etmek kaydıyla.

Aksi halde, başkalarının kullanım değerinden bahsederken kendi kullanım değerinizi deşifre etmiş olursunuz yalnızca. Kabaran iştahları -Cumhurbaşkanı’ndan Sedat Peker’e- o iştahın kendisinde sorun etmeksizin gerekçelendirmeye yönelmek -tıpkı “gece o saatte orada ne işi vardı” cümlesinde olduğu gibi- gerçekci olduğunuzu değil, gerçekliği kendi algınıza göre düzenlediğiniz gösterir. Bu noktada ise konuşulması gereken şey, sorun olan şey gerçeklik algınızdır bizzat, metnin patetikliği değil.

“…ama hendek”, “…ama terör”, “…ama PKK” vs. diyenlere, bunun üzerinden fikir üretenlere, “Yav he he!” demekten başka denecek bir şey yok aslında. “Terörü Kürt sorunundan kati surette ayıralım”cılara ise denecek hiçbir şey yok.

……pkk olmasaydı terör olmazdı zaten, terörö olmasaydı hendek olmazdı, hendek olmasaydı kürt sorunu olmazdı, kürt sorunu olmasaydı PYD şimdi terör olmazdı, yok karıştırdım sanırım PKK olmasaydı PYD terörist olmazdı, kürt sorununu terörden zaten ayırmıstık değil mi PKK ermenilerden oluşan bir ögüt idi, anayasa profu öldürülen teröristlerin çüklerine bakalım demedi ya boşuna,  PKK olmasaydı Kürt sorunu olmazdı, bizim affedersiniz kürt kardeşlerimizle ne sorunumuz olacak, nedenler ve sonuçlar iyice şey oldu bu aralar dikkat edelim, Barış falan olmuyor öyle, ortaya,  PKK’yi zikretmeden, eskiden varmış öyle sorunlar, yani, duyuyoruz işte, doksanlar felan, otuzlar, kırklar da diyorlar, geçmiş tarih nerden bilelim, operasyonlardan sonra yayınlandı fotoğraflar cizre’den, sur’dan nasıl bir huzur ve güven ortamı var görüyorsunuz ya, neyi göremiyorsunuz, PKK’yı zikretmediğiniz içindir o, yatak odalarına kadar girmiş terör, ambulansa bile ateş ediliyor tüm suçu devlete yıkarak anlayamazsınız tabi…tabii ki…hem entelektüel olmak bunu gerektirir, kunteper canavarı gibi ohh bi ona bi buna, hendek diye siyaset mi olurmuş, barikat olsa gene neyse, işte siz cahil cühela takımı ehl-i dubaracılar, terörlö arasına mesafe koymayanlar, patetik misiniz olm siz, yani ki bunlaaar bunlaar……

Haklı Mahçupyan. Bugünün siyasetinde herkesin bir kullanım değeri var.

 

 

 

 

 

kod adı: ayşe öğretmen

10 Ocak 2016

Ulusal bir televizyon yayınında “çocuklar öldürülmesin, insanlar ölmesin, bu sessizlik bitsin” sözcüklerinin dile getirilmesi anında büyük bir infiale dönüştü. Yalandan ibaret bir kara-propagandayla tanklı toplu savaş manzaraları devam ederken, kürt şehirleri  acımasız bir şekilde insansızlaştırmaya tabi tutulurken elbette, bu basit cümlelerle dile getirilen gerçekler yalana ve sessizliğe tabi olan bünyede infial yaratacaktır: “Beyaz Şow’da PKK/Terör propagandası”

Popüler bir eğlence programı bir anda memleketin ölümcül bir yarığını gündeme getirmiş oldu. Bu yarılmanın son yıllardaki gelişmelerle aldığı biçim “savaş ya da barış” bölünmesidir. Özellikle de programın sunucusunun söz konusu cümleleri onaylayarak dinlemesi, sonunda onaylamakla kalmayıp Ayşe öğretmeni alkışlatması ve barış’ı hepimiz için dilemesi, hem devletin hem de milletin sinir uçlarına dokunmuş oldu.

Çünkü, kuralsız, hadsiz hudutsuz bir hale dönüşen bu “savaş”ın ardında konjonktürel siyasal hedeflerle birlikte resmi ve gayri-resmi ırkcılık, ayrımcılık ve kürt düşmanlığından oluşan bir ruh hali, derin bir zihniyet biçimi yatıyor. Her an tetikte ve her an işletilmeye hazır. Başbakan Davutoğlu’nun “çocuk, kadın demeden gereği yapılacak” sözlerinin ve sosyal medyada yagın bir şekilde görüleceği üzere çocuk ölümlerine, ölülerin sokaklarda kalmasına bile sevinenlerin çoğunluğu temsil ettiği bir atmosferde yaşıyoruz.

Kanal D yetkilileri dünden beri devletin yanında olduklarını ve provakasyona maruz kaldıklarını açıklıyorlar. Sosyal medya dahil merkez medya,  giderek dozu artan bir şiddetle Ayşe öğretmenin 2,5 dakikalık konuşmasını infial halinde “terör propagandası” başlığıyla karalama kampanyasına dönüştürmeye çalışıyor.

Bu kampanya devlet ve toplum nezdinde aslında bir tür itiraf -mâlumun ilâmı- niteliğindedir. Bilinenin bilinmesinin hiçbir yararı yoktur belki, ama duyulmayan bazı seslerin duyulmasının nasıl bir korkuya sebep olduğunu görüyoruz. Çocuklar öldürülmesin sözünü terör propagandası kapsamına koymak, barış olsun dileğini ihanet olarak kodlamak doğrudan doğruya AKP iktidarında Türkiye Cumhuriyeti’nin tam da çocuk katili ve savaş müsebbibi olduğunun itirafıdır.

En son, Diyarbakır’dan telefonla bağlanarak söz konusu cümleleri sarf eden Ayşe Çelik adlı kişinin var olmadığını söyleyerek  “provakasyon”u kanıtlamaya çalışıyorlar. Ayşe öğretmen her kim ise bulunduğunda terör’den yargılayacaklardır kesin. Aslında, Ayşe öğretmenin gerçek olup olmamasının bir önemi yoktur bu meselede; sarfettiği cümleler onu gerçek kılıyor. Önemli olan, bu cümlelerin tam da gerçek muhataplarını doğrudan vurmuş, gerçek korkularını açığa çıkarmış olmasıdır. En iyi itiraz, “Ayşe öğretmen benim” olabilir.

fotoğrafların göstermediği

09 Ocak 2016

Fotoğraflanmış bir ıstırap anıyla yüzleşme, çok daha yaygın ve acil bir yüzleşmeyi maskeleyebilir. Bize gösterilen bu savaşlar, genellikle doğrudan ya da dolaylı bir biçimde, “bizim” adımıza yürütülmektedir. Bize gösterilen şey, dehşete düşürür bizi. Bundan sonraki adım, politik özgürlükten yoksun oluşumuzla yüzleşmek olmalıdır. Var oldukları şekliyle politik sistemler içinde, bizim adımıza yürütülen savaşlara fiilen müdahale etmemizi mümkün kılacak  hiçbir yasal olanağa sahip değiliz. Bunun farkında olmak ve buna göre davranmak, fotoğrafın gösterdiğine tepki vermenin tek etkin yoludur. Ne var ki fotoğraflanan anın çifte şiddeti, gerçekte bu farkındalığın aleyhine işler. Fütursuzca yayımlanabilmeleri bundandır.

 

Bir Fotoğrafı Anlamak, “Istırabın Fotoğrafları”, sf.52,  John Berger, Hazırlayan ve sunuş: Geoff Dyer, çeviri: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, İlk Basım: Aralık 2015

bizim büyük çaresizliğimiz

21 Aralık 2015

Dilek Doğan cinayetini gördük. Herkes gördü. Michelangelo Antonioni’nin Cinayeti Gördüm adıyla çevrilen “Blow Up” filminin tam aksi yönünde kesinlik taşıyan bir cinayet bu ve sorunun başladığı yerde bu kesinliğin bizzat kendisi. Cinayeti kanıtlamaya çalışmıyoruz, gerçekliğin belirsizliği diye bir sorun yok ortada, aksine kanıtları aleni olan bir cinayeti ne yapacağımızı bilmiyoruz asıl olarak. Cinayeti herkesin görmesinin bir şey değiştirmiyor olmasının bir anlamı var elbette. Siyasete dair, toplumsala dair geçerli kabul ettiğimiz ne varsa sorun haline getiren, getirmesi gereken bir anlamı. Tıpkı, Kürt sokaklarında ve mahallelerinde aleni bir şekilde tankların dolaşmasının, sağa sola namlularını doğrultmasının ve ateşlemesinin herkesin gözü önünde seyrediyor olması gibi. Gagriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanına benzetildi durum bir çok yazıda haklı olarak; işleneceği bilinen bir cinayeti -cinayetleri- hep birlikte bekler halde oluşumuzdan ötürü. Belki, az çok ne olduğunu bildiğimiz ama hala nasıl üstesinden geleceğimizi bilmediğimiz bir anlam sorunu bu. Belki bu yüzden aslında ne olduğunu da bilmiyoruz esas olarak. Sadece çaresizlikten üreyen bir alenilik değil söz konusu olan, aşikarlığın ürettiği ve hatta koşulladığı bir çaresizlik de bu yaşadığımız. Bir noktadan sonra alenileşen de bizzat bu çaresizliğin kendisi oluyor. Gösterinin bir parçası olmakla kalmayan, kendi kendini bir aşikarlık noktasında körleşerek seyreden bir çaresizlik.

üç renk: siyah

17 Kasım 2015

Kendi yarasının bilincinde olmayan “yaralı bilinç”, uzun bir biçimsizleşme sürecinin belirli bir noktasında büsbütün acılaşarak ve yarayı inkar etmenin bir sonucu ve bedeli de olarak bütün bir dehşet halinde çıkmaktadır tarih sahnesine. Ve hıncın en saldırgan, şiddet boyutunda en anlaşılmaz biçimiyle “hayata” saldırmaktadır. Hınç fenomenolojisi açısından bu saldırıları özel bir yere koyabiliriz; kendi yıkımının zeminini çoktan hazırlamış bir hayatın parçası olarak, katıksız bir yok etme arzusu. Siyasal islamın ya da 11 eylül’den itibaren islamcılığın siyasal olarak kazandığı statünün -pozisyonun- yerini anlamak açısından önemlidir bu nokta.

Baudrillard’ı yad edecek olursak, sembolizmin ve kara fantazinin bir tür mecz edilmesiyle tarih, akıl karıştırıcı bir aşırı gerçeklik formuna bürünmüş görünüyor. “Terörizm” evet ahlak dışıdır, diyordu Baudrillard, ve ekliyordu, ama kendisi de ahlak dışı olan bir “küresel düzen”e karşı mukabele etmektedir. “Düzen”in, bu nedenle terörü işaret ederek ahlaki geçerlilik kazanmasına geçit verilemez. Bunun nasıl yapılacağı siyasal alanda ve siyasal söylemlerin mevcut dolaşımında o kadar kolay değil, her şeyden önce durum o kadar açık bile değil.

“Hayata saldırmaktadır” dedim örneğin, ama hangi hayat? Adorno, 1951’de yayınlanan Minima Moralia ‘da fragmanlarını Kürnberger’in “yaşam yaşamıyor” anekdotu altında toplamıştı. Burada, ne kadar soyut bir alana uzanıyor görünürse görünsün, bunu sormadan geçmek imkansız. Öyle kolayca “teröre karşı birlik” ya da “teröre karşı savaş” korosuna girmemizi engellemesi gereken asıl soru budur çünkü. Hele ki o “yaşam tarzımıza saldırıyorlar”daki cazibeye kesin olarak direnmek bir zorunluluksa. Hangi yaşam tarzı? “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” demeden önce eşitliğin, özgürlüğün, kardeşliğin ne durumda olduğunu hiç değilse bir sormak, hayatın kendi hayat olmaklığı üzerindeki soru işaretinin belirsizleştirilmesi engel olmak lazım değil midir?

Egemen fikirler demişti Marx, daima egemenlerin fikirleridir; ama o köprünün altından çok sular aktı, artık “hiper-gerçeklik” çağındayız ve egemenler hem kendileri egemen değilmiş hem de kendiliğinden bir şekilde ortalıkta dolanan fikirler kendilerinin değilmiş gibi yapabiliyorlar. Bilincin “ideolojik manipülasyon”undan “algı yönetimi”ne geçiş o kadar basit bir durum sayılamaz.

Saldrıganların dinci/islamcı kimlikleri, sembolik olarak her şeyi kolayca yerli yerine koyma fırsatı veriyor herkese. Aynı şekilde, her biri birbirinden daha geçerli görünen “komplo teorileri”ne de geçit veriyor bu, O teorilerin komplo olduğunu ayırt edecek ölçü kalmamak üzere. Ama bu bilme ve beraberinde gelen saflaşma halinin kendisinde bir sorun yok mu tam da bu yüzden? IŞİD’in kendisi kadar, “IŞID’e doğum sertifikası verenler!“i de bahse sokmak zorunda olduğumuz yer tam da burası değil mi?

Gerçek islam budur/değildir tartışmasını da ben bu şekilde anlıyorum. Tarafların kimlikleri ve ne dediklerinden bağımsız olarak, bu sahnenin kendisi yanlış. Çoktan başlamış, başlayacağı korkusuyla bizi yönlendirirken çoktan içinde olduğumuz başka bir savaş hali bu; Üçüncü Dünya savaşı değil, yeni bir savaş. Katledilenlerle katledenleri birbirine karıştırmadan anlamak zorunda olduğumuz şey savaş mevzilerinin karışıklık düzenidir. “Saldırı Fransa’ya karşı yapılmıştır”, yok “bütün insanlığa karşı yapılmıştır”, daha da ötesi “uygarlığımıza karşı yapılmıştır”, ne kadar tanıdık söylem biçimleri değil mi? Ankara, Silvan katliamlarından sonra da sıklıkla duyulmuştu, en son “başka türkiye yok” noktasına gelmiştik, ki oradan ne çıktığını gördük. Siyaseti bundan ibaret sanıyoruz, siyaset oysa tam da siyaseti bundan ibaret saymamız üzerine kurulu bir işleyişe sahip ve bu düzenek, zihniyet kalıplarıyla hepimizi iyi ile kötünün tanzim edilmiş düzeneklerine sokarken doğallaşıyor, sıradanlaşıyor.

Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç’in kısa giriş yazısında, “Yerzüyünün sakinleri arasında bir diyalog olanağı, gelecekte bu iki dünyanın (Batı ile Doğu’nun –bn) eleştirel olarak yüzleşmesine bağlı olacaktır” demektedir. Shayegan’ın kitabı, İslamdaki “skolastik köhneleşme”yi mesele ediyor olsa da, burada bahsi geçen “eleştirel yüzleşmenin” çift yönlü mahiyeti göz ardı edilemez ve geldiğimiz noktada her iki yönde de bunun söz konusu olmadığı malum. Saldırganlığı, katliamın faallerini en ufak şekilde ahlakileştirmeden de, Aydınlanmacılığın bu türden olaylarda yeniden üretilen simülatif yeniden doğumunun pek hayra alemet olmadığını söylebiliriz. Tıpkı bizim memlekette islamcılığa karşı siyasal mücadele içerisindeyken aynı zamanda kemalizme yeniden cila cekip durmanın hiç alemi olmaması gibi.

Köktendinci islamcı hareketlerin bu türden saldırıları aklıma Müselman’ı getiriyor: Hani şu toplama kamplarının “yaşayan ölüleri”. Müselman’ın, siyasal islam ya da islamcılık adıyla “özne” kılığında siyasal alana, dolayısıyla tarih sahnesine girişi de, buna göre “yaşayan ölülerin geri dönüşü” sayılabilir. Ama temel bir farkla: Bu kez, toplama kamplarında olduğu gibi Muselman bir benzetme olarak değil, ismiyle müsemma bir fail olarak varlığını gösteriyor. Eğer böyle ise, ilkin evet, “gerçek islam” tam da bunlarla birlikte gerçektir ve hayır, tam da yine bu nedenle İslam bundan ibaret değildir. Dolayısıyla, tartışmanın taraflarının pozisyon değiştirmesi gerekiyor. Eğer bu mesele sürüp gidecekse, -ki öyle görünüyor, hayatımızın bundan sonraki döneminde hem memleket olarak, hem de dünyada olan bitenler açısından bu tartışmayı sürekli karşımızda bulacağız- müslümanların gerçeği kabul etmesi, müslüman olmayanlarınsa gerçeğin bundan ibaret olmadığını anlaması belki sorunu daha doğru bir bağlama oturtmamızı sağlayabilir.

“Yaşayan ölüler” evet “hayat”a saldırıyor, ama çoktan söylendiği gibi “yaşam da yaşamıyor” zaten.

Ama, yine de siz bilirsiniz tabi!