“tol”, murat uyurkulak

by

Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.
Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar…
Annemin ağzı fazla bozuktu.
Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar…”
Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.

Rakı ekibinden kadro eksiklikleriyle gittik Murat uyurkulak’in okuma gecesine -20 Ekim 2008. İlk kitabi Tol, almancaya Zorn baslığıyla çevrildi gectigimiz ay. Bunun üzerine almanyanın pek çok bölgesinde okuma etkinlikleri düzenlendi, Berlin durağını kaçırmak olmazdı. Daha önce kısaca sevdiğim kitaplardan biri olarak anmıştım Tol‘u, şimdi biraz daha söz etme vaktidir. Tol, kürtce intikam demek; “bir intikam romanı” alt başlığıyla yayınlanan kitabın ruhuna ve duygusuna denk düşen bir isim. Almanca Zorn kelimesi ne derece bunu karşılıyor, bilmiyorum: öfke, hiddet, kızgınlık anlamlarına geliyor bu kelime. Şüpheli görünüyor sanki biraz. İntikam çünkü, öfkenin keskin ağzı, hiddetin tasarlanmış cinnet hali ve kızgınlığın, kişinin kendisini de yakan harı olduğu söylenebilir ancak.

Tol, bana kalırsa, bir yol hikayesidir en başta. Diyarbakır’a giden bir trende tarihi yeniden kateden bir yolculuk hikayesi. Kitap boyunca okuyanlar bilecektir, kahramanlarımız sürekli icmektedirler. Rakı, şarap, konyak ne bulursa içerler yol boyunca. Plastik bardakları devrime kaldırıp kadeh tokuştururlar. Öfeklidirler, yeniktirler, kederlidirler. Devrimcidirler, ama hiç bir aklı başında devrimcinin kabul edemeyeceği kadar kacıktırlar da. Bitmeyen bir hesapları vardır, tarihle olduğu kadar kendileriyle de. Herkesin biraz kaçık olduğu bir gayri resmi tarih yazımıdır hikaye aynı zamanda; dünyayı havaya uçurmak ve kendini de yok etmek isteyen bir intikamın peşinde.
Bütün bunların yanında ve belki asıl olarak bunlardan dolayı, bir tuhaf “Yusuf masalı”dır, Tol. İsmet Özel’in dizelerince, “bir yakış, bir yanış tasarımı beride” yola çıkılan bir yusuf masalı.

Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir şeyleri, bir yerleri diyordum, ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?
Borçlarımı, desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez bile çay ısmarlamamış, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaş günü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.
Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.
Ben de, onu diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında, sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.
Dünyada varoluşumun bu kadar sorunlu olacağını hiç tahmin etmezdim
.”

Bir intikam kitabı olarak Tol, elbette öncelikle taşıdığı intikam duygusu ve öfkesiyle dikkat cekiyor. Okuma sırasında da bu türden sorular soruldu. Elbette, Uyurkulak’a intikam alındı mı, öfkeniz bitti mi sorusu çokca sorulmuştur. Yine soruldu. Hiç bitmediğini, aksine daha da dolmuş durumda olduğunu söyleyerek karşılık verdi sorulara Uyurkulak. Düzen’in ve Devrim’in birbirine dönüştüğü tarihten alınacak intikam tamamlanmamıştır çünkü.

12 Eylül gecesine çocukluğu denk gelen, bütün o karanlık yıllar içinde büyüyen bir yazarın hikayesidir sonucta okuduğumuz . Bin dokuzyüz seksenler dünyanın kıyamet günleridir aslında. Öfkenin her şeyden önce buraya, bu tarihsel kesite yönelmişliği sözkonusu. Ben bu öfkeye eşlik eden bir başka güçlü duyguyu, değerlendirmeler de biraz geri planda tutulan hüznü ya da kederi de vurgulayarak eklemek istiyorum ayrıca. Sanıyorum, böylece ikinci tür bir darbeden de sözedebileceğizdir artık. Doğrusu kitap dolayımında bu söyleceklerim ne derece yerinde bulunacaktır emin değilim, hatta Uyurkulak’ın kendisinin de bunu tasvip edip etmeyeceğinden şüpheliyim. Ancak, bana kalırsa, bu belirsiz çizginin üzerinde durmak gerektir. 1989’da sosyalist ülkelerin dağılmasıyla açığa çıkan bir darbedir sözetmek istediğim. Yıkılan duvarın enkazında, ayakta kalan/kalmaya çalışan “yaralı bir bilinç”tir çünkü geride kalan.  Ve bu yara, dışarıdan aldığı darbelerle değil kendi içinden geçtiği acılı tanıklıklarla ilgilidir asıl olarak. Öyle ki, tarihin bir kapısı kapanmıs, ve Yusuf artık içeride mi dışarıda mı olduğundan emin olamayacağı bir “yersiz-yurtsuz”lukta kalmıştır sanki. İntikam, bu yaralı bilincin, kendi üzerine kapanarak yok olup gitmemesi için tek sağlam dayanaktır.

Nihayetinde ve nitekim, Yusuf, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk olmaktan da öte, daha beter bir durumdadır. Aynı zamanda, bildiği ve öğrendiği hiç bir şeyden artık emin olmayan, ağzını her açtığında dudakları yuvarlaklaşıp ağır ağır açılıp kapanan ve beyninde, cümle fikirleri felc eden bir sıvıyla dolaşan sudan çıkmış bir balıktır da. Bildiği her şey boşa çıkmakta, yaşı ilerledikçe emin olacağı şeyler artmak yerine sürekli azalmaktadır. Uyurkulak’ta belirgin bir  Oğuz Atay etkisi vardır ve bence bu etkinin en çok kendisini hissettirdiği yerler, bu içsel acının,  acıklıbirgülünçlükle belirdiği zamanlardır esas olarak.

Bu nedenle tabelada sadece „Vakit:1, Tavuk :0“ yazmaz, skor daha da vahimdir.

yillar sonra ben hala bir yusuf'tum

Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:
Hayat: 5 – Balık: 0.

Geriye, güzelliğini bir ihtimal olmasından alan devrim kalmaktadır bir tek -“bir ihtimal olduğunda devrim ne kadar güzel“. Gerçekleştiğinde travmatik bir hayal kırıklığına dönüşen devrimler bundan daha iyi anlatılamaz ve sorgulanamazdı sanıyorum. Teorik kavramlarla, politik bir dille yapılacak hiç bir sorgulama, bu cümleden olarak başlayıp sürdülücek hesaplaşmayı karşılayamazdı. Bu bana, Ursula K. Le Guin’in, “devrimi yapamazsınız, devrimi gerçekleştiremezsiniz, devrim olabilirsiniz ancak” dediği Mülksüzler‘i okuduğum zamanı hatırlatıyor. Diyalektikcilerin pek sevdiği “olasılık” ve “gerceklik” kategorileri, burada, tamamen altüst edilmeli ve ille de diyalektik olacaksa bir negatif diyalektiğin konusu olarak düşünülmelidir devrim. Öyle ki, olasılık ve gerceklik arasındaki sınır, diyalektik tarihselliğin bir süreklilik bağıntısını değil, olası her gerçeklikteki imkansızın arzusunu imlediğinde güzellikle ilişkilendirilebilir ancak. Skor belki sürekli kişinin aleyhine büyüyecek, ama yine de her şeyin değişebilme ihtimaline yüklenen arzu, heyecan verecek tek düşünce olarak kalacaktır -bu, aynı zamanda, belki de Adorno’nun, düşüncenin tek umudu dediği şeyin, kurtuşu düşüncesinin yegane öncülüdür. Kendisini durmadan inkar eden gerçekliğe teslim olmayı çözüştürecek kadar soluk almaya imkan verecek bir ihtimal.

Her zaman, yani zaman’ın her şimdiki an’ında, ancak kendini geçmişin diliyle kurabilecek olan, vaktiyle güzel olan bir ihtimal. Gercekleşen devrimlerin kabuslarını artık bilen, kırıklıklarını taşıyan bir bilincin intikam duygusu ve tarihe karşı yönelttiği kederli bir itiraz olarak.

Reklamlar

10 Yanıt to ““tol”, murat uyurkulak”

  1. Elestirel Gunluk Says:

    “güzelliğini bir ihtimal olmasından alan devrim” hep olacaktir, Cunku ihtimal umuttur. Umut hep olacaktir…Gerceklik kendini her an kacinilmaz olarak inkar ettikce…

  2. tolga Says:

    kacak abi hazir, murat abimizi gormusken yanaklarindan opseydin bizim yerimize de, boyle guzel bir dille boyle bir kitap yazabildigi icin.

    hayaller birikimi bir gune sigdiktan sonra, gerceklesmenin ertesi gunu artik zorluklarla bas gosterecektir. yani yereyurdageridonusler filan. ama dunya baska bir dille okunacaktir sonucta. sovyetlerin, cin’in tum burokratik kohnemisligi, kultur devriminin basarisizliklari avrupa’daki, abd’deki, turkiye’deki hayalcilerin hayallerini kuvvetlendirdi. yani yapilan devrim sadece gerceklemek icin degil, eskiden beri gelen o enerjinin patlatilip, cevre kollara aktarilmasi demek ayni zamanda. lenin’in 71. gunde kendini karlara atip, bir tepenin uzerinden yuvarlamasi nakledilir, paris komununu bir gun oteye tasimaktan dolayi duyulan sevinc babinda. gercekten demek ki devrimlerin gelecek icin degil ama ondan daha cok gecmise donuk bir hesaplari vardir. tol’u okurken ben de bu senin de bahsettigin gecmis gelecek kisa devresini buldum. intikam da bu dille okunmalidir, bunu uyarkulak’in kurtce secmesinin de bir anlami vardir mutlaka.

    sonunda hersey istedigimiz gibi cikmayacak belki, ama istediklerimizi gerceklestirmek icin bir sansa daha verilecek. ve hayalci bu sansi kacirmayacak kadar kendinden de vazgecmeli, gerekiyorsa. ya da bilmiyorum, vazgecmese de olur. hersey bir tercih meselesi sonucta.

  3. kacakkova Says:

    cümle kislanmis tavuklar, her geceye bes sifir yenik giren baliklar, durmadan O’nu düsünenler, ve dogrulardan eksilerek karanlikta dem tutup kadeh tutusturanlar adina, uyurkulak kardesimiz öpülmüstür…..

  4. Elestirel Gunluk Says:

    “cümle kislanmis tavuklar, her geceye bes sifir yenik giren baliklar, durmadan O’nu düsünenler, ve dogrulardan eksilerek karanlikta dem tutup kadeh tutusturanlar adina, uyurkulak kardesimiz öpülmüstür…..”

    Biri beni boyle opse ben filozof bile olurdum 🙂

  5. tolga Says:

    ben kurbaga olurdum herhalde 🙂

  6. monokl Says:

    Kuşkusuz devrim’i hem kavramın tarihselliğinden hem de tarihsel olayların deneyiminden okuyoruz. mesele her zaman, hegel’in de tinin görüngübilimi’nin giriş bölümlerinde söylediği gibi, nesneyi düşünmekle nesnenin bilgisi üzerine düşünmeyi aynı hizaya getirebilmektir. nesneyi düşünmek burada devrimi düşünmekken, devrimin bilgisi/tarihi üzerine düşünmek olaylar üzerine düşünmektir. aslında adorno’nun örneğin evrensellik uğruna bireyi yedi dediği hegel’de kaçırdığı tam olarak budur, birey bu nesne ile bilinç için nesne olan arasındaki farkı emeğiyle, tarihselliğiyle, kendi üzerine düşündükçe değiştireceği hakikat yolculuğuyla aşacaktır. burada mutsuz bilince bir özgürlük ideali olarak görünen bu aşma arzusudur: devrimin kendisi olmayan kavramında, devrimin tarihsel düşüntaşını bulmak,,, hegel’in asıl deneyim dediği şey. burada hegel’in yaşam lehine bir okunuşu mümkün olduğunda, marx ile onu çok daha yakın bir yerlere getirebiliriz. ve enteresan olan, hegel ile marx’ı yan yana aldığımızda varlık ve yaşam ilişkisinde, hegel nesnemiz olurken, marx burada olayımız yani üzerine düşündüğümüz nesnemiz olmaktadır. her ne olursa olsun hem nesne ile olan ilişkiye hem de nesne üzerine düşünme olayına bir kökensel birliğin müjdesi düşmektedir. bu kökensel birlik bilince ait olandır ve devrim denen aslında budur: zira burada dünyanın nesne olarak özne olan birey ile tam bir huzuru sözkonusudur. nesne ile özne arasındaki fark, tam şu an hegel ile marx arasındaki farktır ve her ikisi bu farkın gücüne tabi olmuşlardır,,, bu farkı kapatma niyeti devrim iradesidir.

    Örneğin, sol anlamda anlaşılsın ya da anlaşılmasın Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması bir devrimdir çünkü mevcut nesne üzerine düşünürken, nesnesiyle olayı arasında fark diyemeyeceğimiz kadar geniş bir boşluk açar ve yepyeni bir nesne ve nesnesi üzerine düşünme uzamını var eder. Buradan da anlaşılabileceği üzere devrim, yalnızca aradaki farkı kapatan bir sıçrama olarak görülmeyebilir, onu yeni bir nesne ve nesne üzerine düşünme uzamı yaratan tin olarak da görebiliriz…

  7. zeynep Says:

    Uyurkulak’ın “Har”ını okumuştum. O da “Bir kıyamet romanı” altbaşlığı ile yayınlanmıştı. Benim için çok farklı bir üsluptu, hani kenarından dolaşmaya çalışırken insanı ateşin içine içine çeken, vicdanı kırbaçlayıp duran sözcükler… Bilseydim önce “Tol” dan başlardım.

    Murat Uyurkulak yazsa hep, biz de okusak.

  8. kacakkova Says:

    merhaba zeynep,

    tol’dan baslamak gerekmiyor sanirim…kurgu ve uslüp farklari vardir mutlaka, fakat yine de uyurkulak’in özellikle dildeki özeligi dikatini cekecektir….
    “bir kiyamet romani”, sirada ne var acaba, ben simdi onu merak ediyorum daha cok…

    umarim hep yazar dedigin gibi, biz de hep okuruz…..

  9. Günlerin Tortusu » Murat Uyurkulak - Tol Says:

    […] Murat; Roman kategorilerine ait bu tortu, Atilla Aktuna tarafından gönderildi. Bu yazı Kaçakkova‘dan izin alınarak […]

  10. Murat Uyurkulak: "Rakı sofrasında kibir asla olmamalı, sarımsaklı süzme yoğurt illa olmalı!" | Mehmet Said Aydın | buyukkeyif.com Says:

    […] Görsel: https://mutlaktoz.wordpress.com/2008/11/05/tol-murat-uyurkulak/ […]

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: