herkeslerle paylaş

Temmuz 5, 2009 by kacakkova

kacakkova madafaka’nın entelektüalize edilmiş yazısına şapka çıkardı

kacakkova 5posta‘nın sapkın okurları arasına katıldı

kacakkova oyunkurdu‘nun kapital okumalarını izlemeye aldı

kacakkova kuntakintetatilde haberiniz olsun diye bildirdi

kacakkova zizek’in “300 spartalı” filmine solcu film demesine manalı manalı güldü

kacakkova limbopillow‘u keşfetti, allah razı olsun

kacakkova .uzağa giden kadın.‘ın hayranı oldu

kacakkova geceye yalnız şiirler okudu

kacakkova hepsi bir  dedi (içinden), yazsam da yazmasam da, ne olduğunu bilmeyeceksin

2 temmuz katliamı

Temmuz 2, 2009 by kacakkova
2 temmuz katliamı

"toplumsal vahşet"

metin altıok’un dizeleriyle…

“Ben şimdi kanayarak
Senin için yaşıyorum;
Sazan derisi gibi
Günlerimi külle soyarak.”

maykıl ceksın

Haziran 27, 2009 by kacakkova

jackson

jackson için “tactile deney” breton abiden, bir klibinin (”they don’t care about us“) farklı bir versiyonuda erhan beyden.

makine zizek

Haziran 24, 2009 by kacakkova

MonoKL Uluslararası Lacan Özel Sayısı Çıktı

Haziran 17, 2009 by monokl

MonoKL’un 9 ulkeden 39 yazarin doğrudan katilimiyla hazırladigi Uluslararası Lacan Ozel Sayısı çıkmıştır. İlk kez 20-21 Haziran 2009 tarihleri arasında gercekleşecek olan Uluslararası Lacan Kolokyumu esnasında okuyucu ile buluşacaktır. (lacankongre.monokl.net)

http://blogasiri.monokl.net

Aşağıda Sayı Icerigi bulunmaktadir. Yazının devamını oku »

Uluslararası Lacan Kolokyumu

Haziran 8, 2009 by monokl

Uluslararası Lacan Kolokyumu

Kongre Düzenleme: Monokl Dergisi – Fransız Kültür Merkezi

Tarih: 20-21 Haziran 2009, 10.00-18.00

Yer: Fransız Kültür Merkezi

Farklı disiplinlerden beslenerek oluşturduğu kuramı ile psikanaliz tarihinde çığır açan Jacques Lacan’ın etkileri klinik alanın yanı sıra sosyoloji, medya çalışmaları, felsefe ve sanat başta olmak üzere pek çok kuramsal bağlamda da güçlü bir şekilde hissedilmektedir. Lacan, toplumsal ve bireysel varlık olarak özneyi modern toplumda belirleyici olan bilinçdışı, arzu, zevk, haz, öteki gibi kavramların ışığında yorumlarken tüketim toplumunun sorunlarına bambaşka açılardan bakmayı mümkün kılmaktadır.

“Lacancı Teori ve Pratik” temalı Uluslararası Lacan Kolokyumu’nda psikanalitik bir perspektifle hareket edilecektir. Böylece modernleşme sürecinin krizlerini sarsıcı şekilde yaşayan Türkiye’nin kuramsal çerçevesine özgün bir katkı sağlanacaktır. MonoKL Dergisi Uluslararası Lacan Özel Sayısı’nın katılımcılarıyla gerçekleştirilecek kolokyumda Türkiye’den 3, İngiltere, Fransa ve Slovenya’dan 7 katılımcı yer alacaktır.

Web ve İletişim:

Kongre Düzenleme Komitesi:

Anne Potie
Ahmet Soysal
Yeşim Keskin (ykeskin@monokl.net)
Volkan Çelebi (editor@monokl.net)
Ekim Öztürk (e.ozturk@infist.org)
Eren Rızvanoğlu (erizvanoglu@monokl.net)

Kolokyum hakkında daha detaylı bilgi ve ayrıntılı program için http://monokl.net ve http://www.infist.org adreslerini ziyaret ediniz.

Kolokyum sitesi: lacankongre.monokl.net
e-mail: ykeskin@monokl.net

Not: MonoKL’un Uluslararası Lacan Özel Sayısı da kolokyumda ilk kez okuyucularla buluşacaktır…

“göz açıp kapayıncaya kadar”

Haziran 7, 2009 by kacakkova

“Uykusuz gece: İşte en kısa formülü, içi boş  zamanın geçişini unutmaya çalışır ve tan ağartısını boşuna beklerken hiç sonu gelmeyecekmiş gibi uzayan azap dolu saatlerin. Ama uykusuz gecelerin asıl korkunç olanlarında, zaman sanki büzüşüp ufalmıştır ve avuçlarımızın arasından verimsizce kayıp gidiyordur. Uzun ve şifali bir dinlenme umuduyla lambayı söndürürüz. Ama zihnimizde düşünceler karmakarışık  uçuşurken gecenin sağaltım haznesi harcanıp gider ve yorgun göz kapaklarımızın altından son görüntüyüde kovduğumuzda biliriz ki çok geçtir artık, az sonra sabahın hoyrat sarsıntısını hissedeceğizdir. Ölüm mahkumu da son anlarının böyle kullanılmamış halde kayıp gidişini seyretmiş olmalıdır. Ama saatlerin bu büzüşmesinin açığa çıkardığı şey, vaadini yerine getirmiş zamanın tersidir. Eğer ikincisinde deneyimin gücü sürenin efsûnunu çözerek geçmişi ve geleceği şimdide topluyorsa, telaşlı uykusuz gecede katlanılmaz bir korku demektir süre. Kişinin yaşamı tek bir anâ indirgenir, ama sürenin askıya alınmasıyla değil, yaşamın hiçliğe kayması ve zamanın kötü ebediliği karşısında kendi beyhudeliğini fark etmesiyle olur bu. Saatin fazla tiz tıkırtısında, ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz. İç duyumuz daha onları kaybetmeden saniyede uçup giden ve bu iç duyuyu da kendi akıntılarında sürükleyip götüren saatler, her türlü bellek gibi  iç deneyimimizin de kozmik gecede unutulmaya mahkum olduğunu ilan eder. Bugün insanların kafalarına kakılan bir zorunluluktur bu. Mutlak güçsüzlük konumundaki birey, yaşayacağı süreyi kısacık bir mühlet olarak algılıyordur. Ömrünün sonuna kadar yaşayabileceğini ummamaktadır. Herkes için geçerli olan vahşice öldürülme ve işkence olasılığı, günlerin sayılı ve kişinin kendi ömrünün uzunluğunun da bir istatistik değişkenden ibaret olduğu düşüncesinde, yaşlanmanın ortalamaya karşı haksızca elde edilmiş bir avantaj haline geldiği sezgisinde yankılanıyordur. Belkide toplum tarafından verilmiş o geri alınabilir ömür süresi şimdiden dolmuştur. Beden bu korkuyu saatlerin uçup gidişiyle kaydeder. Zaman kaçıyordur.”

[ Minima Moralia, "105.Göz açıp kapayıncaya kadar", Theodor Adorno]

erdoğan keklemesi

Mayıs 31, 2009 by kacakkova

Erdoğan’ın, şu meşhur mayınların temizlenmesi meselesi içinde sarfettiği, “farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” sözleri,  gündemi işgal etmiş durumda.Sözün boyutlarına bakılırsa bu etkinin süregitmesi anlaşılır bir şey, ortaya çıkan kafa karışıklıklarının da anlaşılması mümkün. Oysa sözün boyutlarına denk düşen bir ‘gerçek’ karşılığı yok. Milleti keklemeye alışmış Erdoğan, bakalım bunu da yiyecekler mi diye deniyor.

Yazının devamını oku »

boklu şiir hadisesi

Mayıs 27, 2009 by kacakkova

Hadise üçbeş kişinin atışmasıyla geldi geçti, memlekete akşamdan sabaha patlayan birbirinden kışkırtıcı gündemler dayanmazken, aklı başında insanların boktan mevzularda kalem oynatması olacak iş değil zaten. Ben yine de, şiire bokun bulaşması dolayısıyla ortaya çıkan küçük hadiseyi anmadan edemeyeceğim. Belki bizim için küçük şiir için büyük bir hadisedir sözkonusu olan! Ya da tersi!

Bir vakitler ‘felsefi şiir hadisesi’nden söz etmiştik, kendi kendini kategorize eden bir  poetikanın anlamını ve anlamsızlığını ve bunun şiir düşüncesine ne getirdiğini/ve götürdüğünü konuşmuşya çalışmıştık yorumlarda. Geçtiğimiz haftalarda arama motoruna ‘şiir’, ‘bok’, ‘boklu şiir’ gibi şeyler yazanların epey bir kısmı bu yazıya uğrayınca uyandım ben de konuyu. Konudan haberim olmuştu ama esas olarak bu ilgi dolayısıyla anladım hadisenin derinliğini. Türk şiirine bok bulaşmıştı. Üstelik bokunda felsefeyle bir bağı vardı.

Türk şiirine bok bulaştı deyince, şiir severlerin ilk elden tisintiye kapılacaklarını anlamak zor değil. Bokun şiiiri olsa olsa şiirin bokunu çıkarmak olacaktır bu düşünceye göre. Ama hadise sanıldığı kadar basit değil. Kısa süren değinilere bakıldığı zaman bile anlaşılacaktır, ‘bokun şiirde ne işi var‘ tepkisinin yerinde olmadığının. Şiirin neliğine dair, neyin şiir olup olamayacağına dair, duygulanımlarımızı güzelleyip yüceltmek yerine midemizi bulandıran dizelerin şiir olup olamayacağına dair, bir bütün olarak bir şiir poetikasının nitelikleri ve şiirin abject‘le ve hepsinden öte hakikatle ilişkisine dair meseleler uç verir sağından solundan; bokun kendisi de sanıldığı kadar basit bir mesele değildir çünkü.

Şimdi bu yazdıklarımı okuyanlar, her boka burnumu sokmama bir felsefi kılıf uydurduğumu düşüneceklerdir. Hadiseye konu olan şiirin tamamını görmediğim halde olaya el attığım için, itiraz etmem zor. Yine de bu hadise etrafında değinmek istediğim bir kaç noktayı dillendirmeden geçmeyeyim.

Örneğin,  ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Kundera’nın söylediği, “kitsch, bokun kesin reddidir” sözünün bir hikmeti varsa eğer, onu buraya dahil edebiliriz sanıyorum. Bu anlamda kitsch, insanın varoluşunu şekillendirmek üzere, bir sınır üzerinden köktenci bir şekilde dışarı atılan ‘kabul edilemez herşey‘in bastırılmasıyla elde edilen zihinsel durumdur. Bir zihin durumu! Bokun reddi, burada, Kundera’nın da işaret ettiği gibi, ‘ölümü perdelemek için kullanılan bir paravandır‘ en temelde. Bu bağlantı biçimi, çok kurcalamadan bile söyleyecek olursak,  şiire bulaşan bokun çoktan düşünceye bulaştığını ve konunun hayli  ‘ağır’ bir konu olduğunu gösterir. Benliğin, üstbenliğin, “aşkın”lığın ve dolayısıyla “içkin”liğin yapılanışında sıçmanın (entelektüalize edersek ‘dışkılama’nın) yeri sorusunu gündeme getirir bu; sonradan “bokun reddi” olarak dolaysız bir şekilde görünmezleşerek hayatlarımızı dahil olan yapılanmanın anlaşılmasının bir yolu buradan geçer.

Yapısalcılıktan sonra, psikanalizin ve felsefenin kesişme noktalarında bu tartışmaların şekillendiğini söyleyebilir ve Lacan’a, Derrida’ya işaret edebiliriz ilk elden. Ama daha derinlikli tartışmalar feminizm içinden gelmektedir, ki Kristeva’nın ismini zikretmek şart. Özne ile nesnenin kuruluşunda, özne olmadığı açık olan ama nesnede olmayan abject’lerdir bir bakıma dışkılanmış olanlar. Abject, burada, nesneler dünyasının kıyısında salınarak bu dünyayı olanaklı kılarken, kendiliğin bedensel örgütlenmesini de olanaklı hale getiri. Burada sözü edilen olanağı bir olanak haline getiren işlemlerden birdir bir bakıma abjection. Sıçıyorum, o halde bu benim bedenimdir. Ve düşünüyorum. Durup dururken Kartezyen bölünmeye geldiğimiz sanılmasın. Nasreddin Hoca’nın, “fazla karıştırma bokunu çıkaracaksın” dediği bir durumdur bu.

Zeynep Direk, “sınırlar ve ufuklar” bağlamında  konuyu “adet kanaması” üzerinden çok önceden değerlendirirken, Lacan-Derrida-Kristeva ekseninde çok rafine bir değerlendirme sunuyor bize. “Rasyonel”in kuruluşundaki “rasyonel olmayan” atık’la ne türden dertlerimiz olduğunu özetliyor.

“İğrenç” olarak düşündüğümüz kan, irin, ter, bok vb. ‘şeylerin’ dışkılanmasıyla bedenin anonim, ayrımsız birlikten ayrılması, benim haline gelmesi arasında bir tekrar ilişkisi vardır. Bedenin benimliği, sınırlarının bağımsızlığı bu kayıplarla yeniden tesis edilir. Psikanalize göre,bedensel ayrılıkla ilkin anal atıklarla ilişkimizde yüzleşiriz. İçsellik boyutu da, -başka türlü, içinde aşkınlığın mümkün olduğu bir içkinlik- bu ayrılığı kabullenme süreci içinde başlar. Benliğe doğru yolculuk ile vücudun iğrençten ayrılarak benim olması birbirne paralel, yakın süreçler olarak okunabilir. Benliğe doğru yolculukta da, kayıpları göze alıp imknasıza teslim olmaya eşlik eden bir endişe vardır. İçkinliğin fethi de, bedenimin benim olması süreçi kadar sınırlandırılmazdır -egoizmin ve ateizmin, dar anlamda özerkliğin aşılmasına olanak tanıyan süreçlerdir bunlar. Son olarak, annenin bedeninden ayrılıkla, ben olanla olmayan arasında -ilk ve son kez- bir ayrım yaparak başa çıkılamaz, bu ayrımı dışkılamayla tekrar etme zorunluluğu bir nesneler dünyasını yeniden üretme zorunluluğuyla eşdeğerdir. Bedenden dışkılanmış ve iğrenç olan, hiç bir zaman tam olarak ‘nesne’ kategorisine sığdırılabilecek bir şey değildir. Dışkı, kan, irin, ter, çöp, kesilmiş saç ve tırnak, kopmuş organ, kadavra iğrenç (abject) ile nesne (object) arasında, nesneler dünyasının kıyısında salınırlar. Dışkılananın bu sınırdalığı, nesne ve özne kategorilerine öncel, bu karşıtlığın ortaya çıkabilmesinin olanağının koşuludur. Bok, bir nesne değildir, bir abject’tir, ama nesnenin nesne, öznenin özne olarak sahneye çıktığı bu steril dünya, bu ve benzeri abject’ler sayesinde içinde güvenle yaşadığımız sıradan dünya haline gelir.Nasıl şehrin altı kanalizasyon sistemiyle kaplıysa, vücudun alt kısmıda bağırsaklarla doludur. Gündelikliğimizde unutarak yaşadığımız ve dehşetle hatırladığımız şeydir bu. Dehşeti denetleyebileceğimiz yanılsamasıyla kurduğumuz dünyevi düzen, temiz kalmak için dışkılamaya devam eder ve toplum tecavüze uğramış, şiddete maruz kalmış olan bedenleri de abject hale getirir.Özne-nesne karşıtlığı etrafına kurulan ‘rasyonel’ söylem, üçüncü kategori olanabject’e ya da dışkılanana yer vermez. Dolayısıyla, abject’le ilişki, söylemdışı, bu tür bir akılsallığın kavrayamayacağı ‘zor’ bir ilişki olmaya mahkumdur. Politik, sosyal, ekonomik ve metafizik söylemlere kaydolarak ve dünyanın halihazırdaki olumsallığını gizleyerek biçimlendiren sembolik sistem, ‘aşağı ile yukarısı’ arasındaki ilişkiyi, aşkınlığın mekansal yanılsamasının yönü olan yukarısının lehine belirler. Bu dikey belirlenim, abject’lerle aşkınlığa dair hangi yanılsama ile başa çıkmaya çalıştığımıza ilişkin önemli bir ipucu vermektedir.

Üzerine tüy dikmeden işin bu kısmını böylece geçiyorum, şu “boklu şiir hadisesi”ne dönelim buradan hemen.

Efenim hadise şu: Ahmet Güntan‘ın, Kitap-lık dergisinin Nisan sayısında “Büyük Ortadoğu Karmaşığı” adıyla, içinde bok geçen, dahası bokun bi güzel  betimlendiği şiir-metni (şiir-metin diyorum zira Güntan’ın kendisi de yazdıklarına şiir değilde  “parçalı ham” diyormuş zaten) yayımlanıyor. Bunun üzerine “bokun şiiri mi olur?”, “böyle boktan şiir mi olur?”, “midemiz altüst oldu”, “türk şiirine bok bulaştı” şeklinde bir reaksiyon gösteriliyor ve bir iki itiraz yazısıyla birlikte şiirin neliğine dair, benim onunda ötesinde olduğunu söylemeye çalıştığım hadise patlak veriyor.

Bu haliyle bana kalırsa, “felsefi şiir hadisesi”nden daha ‘tesirli’ bir meseleye sahiptir “boklu şiir hadisesi”. Bir tarafta, internet üzerinden görebildiğim kadarıyla Onur Caymaz gibi, “böyle boktan şiir mi olur” diye tepki gösterenler var. Buna her “mahallenin bıçkın”ı Ahmet Hakan‘da, türk şiiri adına hayıflanarak dahil oldu.  Öte yanda ise, bunlara karşı, şiirin güzelden ve güzel sözlerden ibaret olmadığı iddiasıyla Güntan’ı ve boklu şiirini savunanlar bulunuyor. Osman Çakmakcı, sırf ‘poetik’ değil ‘teorik’ bir takım gerekçelerlede en açık şekilde, bokun şiiri mi olur tepkisine itiraz ediyor. Buna Necmiye Alpay destek veriyor. Güntan’a laf edenleri taksim meydanında düelleye davet ederek bu cepheye dahil olan Lale Müldür‘ü de anmış olayım, konuyla alakadar olanlar ilk elden tarafların yazılarını kolayca bulmuş olsunlar.

Ahmet Güntan, benim çok iyi tanıdığım biri değil ve söylediğim gibi “Büyük Ortadoğu Karmaşığı” denilen şiirin ancak bu tartışmalara yansıyan kısmını gördüm. Bu nedenle kendisinin şiirdeki yerini ve sözkonusu şiirinin şiirsel değerini baz alan tartışmaya dahil değilim. Herkesin şairi kendine! Yine de şiire bokun bulaşmasında hikmet bulan biri olarak, bokun şiiri olur deyip hadisenin bir yerinden ilişmiş oluyorum. Yeter ki şiir boktan olmasın, bokun şiiri elbette olur dersem, herhalde yeterli bir entelektüalizasyonda sağlamış olurum bu yazı için.

Herhangi bir şiiri, herhangi bir şairi sevmemeyi, herhangi bir konuda yazılanı, yazılış biçimini ve içeriğini beğenmemeyi kabul etmek zor değil. Beğenmemişssindir, tarz hoşuna gitmemiştir, konu seni ilgilendirmemiştir, konuyu sevmemişsindir, ya da konu senin anladığın gibi değildir vs. vs. Ancak,  “böyle şiir mi olur,  bokun şiiri mi olur“‘ gibi noktalardan kalkarak sevmeyişini temelendirmeye kalkarsan, yemezler. Yerleşik estetik değerleri, verili halihazırdaki poetikaları, şiirin neliğine dair mevcut algılayışları kendi sevmeyişin üzerinden dayatmaya başlamışsındır.

Bu hadisede önemsenecek nokta bence bu vesileyle ortaya çıkıyor, mevzu boktan fakat, türk şiirinin yerleşik estetik değerleriyle ilgili bir tartışma çıkıyor mu buradan, ona bakmak lazım. Çakmacı’nın yazısı konuyu bu yöne çekmesi(çekmek istemesi) bakımından önemli; öyle ya “şiirselik nedir?” ve “kimin şiirselliği?”.  Çakmacı’ya göre mesele budur, Güntan’a getirilen itirazlar, onun yerleşik şiirsellik anlayışına uymamasından meydana gelir. Öyledir ya da değildir, ancak derdi olanların “şiir”, “şiirsellik”, “şiir estetiği” üzerinden tartışmayı sürdürmesi gerektir.Yoksa, Güntan’ın şiirini sevmişsindir sevmemişsindir, bana ne? “Şimdiye kadarki tartışma düzeysiz bir beğeni tartışmasının ötesine geçemedi. (Ne beğenisi? Kimin beğenisi?) Halbuki asıl olarak poetik bir tartışma yürütülmeli, ki Ahmet Güntan’a karşı yazılan yazılarda söz konusu şiir poetik olarak ele alınmadı” diyor Cakmakcı; eğer böyle ise, aslında sırf beğenmediklerini bu şiiri sevmediklerini söylediklerini ileri sürenlerin, tam da bu sırada kabak gibi bir tür şiir anlayışını dayatmış oldukları açıktır.

“Beğendim-beğenmedim”, “sevdim-sevmedim”lerin niyesine dair bir hadise demekki ortadaki.  Eğer şiirin, Heidegger’in söylediği gibi bir hakikiliği ve daha da ötesinde hakikati varsa, yani şiir hakikati söylemenin bir yoluysa, elbette boka bulaşması da kaçınılmazdır. Bu dikkate alınırsa, başka yönlerde yol alınabilir ve  “bu tartışma ‘konformist şiirsellik’in foyasının ortaya çıkarılmasında, poetikanın da politikasının olduğunun vurgulanmasında, şairlerin kimlerin şairleri olduğunun, kimlerle konuştuğunun vurgulanmasında yararlı olabilir” Çakmakcı’nın dediği gibi.

velev ki mevzu medyatik olsun…

Mayıs 15, 2009 by kacakkova

Bankadan sperm alıp “babasız çocuk yapmak”la, bülent ersoy’un ali bulaç’ı haşlaması sonucu ayyuka çıkan “eşcinsellerin adam ölürmeye yatkınlığı” gibi iki güzide tartışma konusu var, ben satır satır izliyorum şahsen! Bi de, “töre cinayeti kürt sorunudur” diyen ırkcılık tartışması var, ama bu ayrı bir konu; ilk ikisini birbirine bağlayan “din” ve dahası “din felsefesi” bağlamlarına sahip değil bu mevzu. Nihal Bengisu Karaca‘nın bugünkü yazısından pasajlarla, “babasız çocuk yapmak” caiz midir meslesi ile mevzulari buraya iliştirmeyi sorumlu blogculuk addediyorum artık. Konular takip edilecek olursa, ilgili yazıların altındaki okur yorumları da atlanılmasın. İlk iki konunun düğüm noktası, bülent ersoy’un ali bulaç’a yönelttiği, “tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, değil mi?” sorusudur herhalde, -galiba, -sanırsam. Kaza, kader, özgür irade, irade özgürlüğü, tercih, yönelim, zorunluluk, sorumluluk, yasa ve arzu edilirse daha başka bir düzine kavramla birlikte, buyurun kadim tartışmalara.

Ama önce Karaca’dan pasajlar:

„…Ben din bilimci değilim, ama bu kısıtlı bilgimle bile, zina ile sperm bankasından hamile kalma arasında kapı gibi bir benzerlik bulunduğunu görebiliyorum. İkisinde de baba belirsiz. İkisinde de eyleminin sonuçlarını önemseyen bir adamdan neş’et edecek diğer veledlerin bir araya gelip ilişkiye girmesi, onlardan da çocuk meydana gelmesi gibi durumlar var. Binde bir, onbinde bir, yüzbinde bir, ama o “bir” her kimse, hayatı kayıyor…..“

„..babasız çocuk büyütmek kuşkusuz cesaret işi; ama insan “hangi cesaretle?” ya da “cahil cesaretiyle” gibi ifadeler kullanmamak için de kendisini zor tutuyor. Yok, sanmayın ki okul taksitlerinden servis ücretlerinden filan bahsediyorum. Bu annelerin, ayna karşısında durup, burnunun neden böyle kemerli olduğunu, gözlerinin rengini nereden aldığını bir türlü anlayamayan çocuğun yaşayacağı boşluğa hiçbir cevap vermeyecek olmalarından bahsediyorum…..“

„….”din” ve “ezber bozmak” ifadelerini yan yana kullanırken bile biraz düşünmek lüzum eder. “Ezber bozmak” siyasette bilimde ve kültürde makul, revize edici, tazeleyici bir tutum olabilir ama dini konular sözkonusu olduğunda iltifat görmesi mümkün bir tutum değildir. Düşünsenize “ezberlediğimiz” ayetlerin bir bir “bozulduğunu”…“

„…..Nefret ettiğimiz bir adamı kenara çekip gebertme gücüne sahip olmamız, onun hayatına son verme yetkimiz, ehliyetimiz olduğunu göstermiyor. Allah’a madem bu adamı boğmamı istemiyordun, neden kollarımı bu kadar uzun yarattın? diyebilir miyiz…“

„…..”Kim olduğunu bilme hakkı” temel bir haktır, çocuğa “Senin baban bir köpüktü yavrum” demek büyük haksızlıktır. Velev ki “Şam babası” olsun, velev ki “yalı kazığı”; her çocuğun bir babaya ihtiyacı vardır.“