bir düşünce deneyi olarak roman

31 Temmuz 2016 by

 

“Geçgin’in cümlelerinde Kafka’nın ‘kaçış denemeleri’, Nietzsche’nin “bir sorma ve denemeydi benim tüm yürüyüşüm’ü, Deleuze’ün ‘yalnızca kırık uzun bir çizgiyle dünyalar bulunabilir’i düşünmeye devam eder. Orhan Kemal’in ne babaevini ne de el kapısında çalışmayı seven ‘serseri mayın’ları, Yusuf Atılgan’ın bür türlü ulaşamadığı bir O’nun peşinde daireler çizen aylağı, Hüseyin Kıran’ın sonsuz gözaltından kaçabilmek için etrafına koza ören, bedenini parçalayan, ‘bir yok olma alıştırması’na girişen Resül’ü düşünmeye devam eder. Latife Tekin’in ‘sahipsiz, gayri şahsi mırıltı’sı, Blanchot’nun ‘bitimsiz mırıltı’sı, Bilge Karasu’nun ‘dirim’i, Benjamin’in ‘hikaye anlatıcısı’ düşünmeye devam eder. Coeetze’nin tarih kazanına yuvarlanmadan bir ufuktan diğerine usulca kayan Michael K’sı düşünmeye devam eder. Haber neşelidir, çünkü en az iki söz karşılaşmış, ikisinden de farklı bir şeye dönüşmüştür.”

“Uzun Yürüyüş, Eksik Halk/ Ayhan Geçgin’in Düşünce Deneyi”, Nurdan Gürbilek, Express, sayı 144, sf.92

 

_______

 

şu tatsız günlerde yapılacak en güzel şey, pek sevdiğiniz bir yazar ve kitapları hakkında pek sevdiğiniz başka bir yazarın yadıklarını okumak olabilir. gürbilek, geçgin’in son romanı uzun yürüyüş‘te bahsi geçen “dümdüz ilerleme” fikrine odaklanmış. godard’ın dile veda‘sında da vardı bu; “zaman artık dümdüz gitme zamanı” deniyordu. sorusunu da beraberinde getiren tuhaf bir fikir bu: insan dümdüz nasıl ilerleyebilir? dahası nereye kadar ilerleyebilir? dili, bedeni, benliği katederek dünyaya açılmanın olanakları, başka bir deyişle sınırları nedir? gürbilek’in ayhan geçgin okuması bu fikre odaklanmış olsa da bundan ibaret değil. daha çok yürüme motitifi çerçevesinde geçgin’in bütün romanlarının izini sürüyor.

 

 

 

eksik boşluk

28 Temmuz 2016 by

cumhurbaşkanlığında-görüşme
Fotoğrafta görünmeyen dördüncü bir koltuk var. Boş bir koltuk. Önceki gün yapılan görüşmenin kamuoyuna yansıması bu fotoğrafla oldu.

İktidarı ve muhalefetiyle verilen bu birlik görünümü, darbe travmasının atlatılması yolunda normalleşme sürecinin en önemli adımı olarak kaydedildi. Uzlaşmanın altı çizildi yorumlarda. elbette, milli’lik sıfatıyla birlik ve bütünlük teyit edildi. Daha doğrusu edilmek istendi, ama fotoğrafın kırpılma biçimi tam da görünmez kılınmak istenen şeyi -yani Milli Şey’in boşluğunu- kayıt altına almış oldu aynı zamanda.

İki soru beliriyor: koltuk neden boş ve boş koltuk neden gösterilmiyor? iki soru birbirine bağlı, elbette. Koltuğun boşluğu temel/kurucu bir eksiğin göstergesi, fotoğrafta boş koltuğun eksikliği ise gizlenen bir boşluğun kaydı. sıkl

sıkla duyar olduğumuz gibi, haklı olarak “bir toplum olamadık”tan bahsedeceksek, öncelikle ikinci sorudan, fotoğrafın neyi gizlemek istediğinden ve tam da gizlerken görünür kıldığından başlamamız gerek.

Basit bir perdeleme hareketi gibi görünen bu kadrajlama, asıl olarak kendimizle kurduğumuz ilişkiye dair, “biz” denilen  “kollektif benlik”e -şimdilerde yaygınlaşan tabirle “milli irade”ye- dair saiklerin ortaya çıkması demek.  Görüntüyü kurtarma çabası görüneni başka bir şekilde düşünmek zorunda olduğumuzu belirginleştiriyor yalnızca.

Bir toplum olamamanın çok temel nedenlerinin bir kısmını o koltuğun boş olmasında bulacak isek, çok daha fazlasının  o boşluğun gösterilmeme hamlesinde olduğunu öne sürebiliriz. “Orjinal Türk Ruhu”nun hayatı bir kabusa ve bir çıkışsızlığa dönüştüren varoluşsal ve dolayısıyla siyasal saikler.

Bir toplum olamadık evet, ama sürekli işaret edildiği gibi darbeye karşı ortak bir tavır alamamış olmaktan dolayı değil yalnızca, bu da içinde olmak üzere, toplumsal varlığımızı kollektif bir yalana dönüştüren boşluğu gizlemeye ve kendindeki eksik’i perdelemeye yönelen bir hamlenin kurbanları -ya da eseri-olduğumuz için…

 

cami ile kışla arasında

16 Temmuz 2016 by

Kafası kesilerek öldürülen asker haberi, başka bir karanlık çağa geçişin adının konulması olarak anlaşılabilir. Süregiden bir karanlığın içinde yeni dönemin özel bir jestle ve kanla mühürlenmesi.

Bir müsamere niyetiyle hazırlanmış dahi olsa, ya da Fettullahçılarla Tayyipcilerin kapışması dahi olsa, ya da hatta isterse kendilerini Türkiye’nin gerçek sahibi ve teminatı olarak gören en hakiki laik askerler tarafından bile gerçekleştirilmiş olsa, “ordu-millet el ele”nin geldiği bu yer, bu darbe ve karşı-darbe sahnesinin, ne sivilleşmenin ne de herhangi bir anlamda özgürlük arzusunun karşılığı olmayan bir dönüşüm sürecinin sonucudur. Devletin ele geçirilmesi ve dizayn  edilmesi sürecinin son tamamlayıcı hamlesi diyebiliriz buna.

Özetle, “camiler kışlamız/minareler süngümüz” zihniyetinin fiilen olduğu kadar sembolik olarak da kışlayı alt ettiği ve siyasal karşılığını somutlaştırdığı bir durum oldu dün gece sahnelenen darbe girişimi. Öyle ki, bu sahne aracılığıyla söz konusu zihniyetin, devleti tümüyle diyazn etmenin yanı sıra kendine has bir “sivil toplum”u gövdeleştirdiğinden de bahsedebiliriz artık.

Buraya elbette uzun bir darbeler tarihinden geçerek gelindi. Her seferinde kışlanın hakimiyetiyle sonuçlanan ve hiçbir zaman gerçek anlamda bir hesaplaşma ve sivilleşme süreciyle içinden çıkılmayan uzun bir sürecin sonunda buraya geldik: Üniformalı askerlerin laik-otoriter düzeninden, kafa kesen üniformasız askerlerin dinci-tahakküm düzenine.

Demokrasi kendinde hiçbir şeydir; kelle avcılarının düzeninin adı dahi olabilir kolayca. Cumhuriyet, kimin elinde olursa olsun, kendinde bitmeyen bir kabusun adı da olabilir yalnızca. Dolayısıyla, “darbelere karşı olmak” lafının düz bir anlamı, yani toplumsal alanda sivil ve yaşanabilir bir hayatı işaret edecek anlamda sarih bir karşılığı yoktur aslında.

Darbelere karşı olmak lafı, eski ve yeni Türkiye’nin siyasal terminolojisinde ve siyasal hayatında kendiliğinden gerçek bir demokrasi arzusuna karşılık gelmiyor ne yazık ki.

Şu olan bitenler içerisinde “sivilleşme” sözcüğü de, bir iyileşme belirtisi, bir iyilik imkanı olmaktan çok öte ve tam ters anlamda, kışla’nın karanlık çağından cami’nin karanlık çağına geçişin adı ve karanlık sureti olarak görünüyor yalnızca. Darbenin -“kalkışmasının”- kendisi sahte olmayabilir, ama yol açtığı kahramanlık bütünüyle sahte ve oradan belli ki hudutsuz bir güç devşirilmeye çalışılacak.

Cami’nin tahakkümü asıl yeni başlıyor; sahnalenen bu darbe girişimi bunun geçilen en önemli eşiğiydi. Hangi darbeyle ne zaman ve nasıl yüzleşildi ki, şimdi sokağa dökülen kelle avcısı yığınlara bakıp bir sivileşmeden bahsedebilelim. Dün gece yaşanılan ve etkileri sürecek olan dehşeti tabir edebiliriz, ama asıl önemli olan onun da bir parçası olduğu bitmeyen kabustan uyanmanın bir yolunu bulabilmektir.

Geçmişten bugüne şu ya da bu şekilde mücadele edenler için bu anlamda değişen bir şey yok -geçilen eşiği anlamak ve ona göre hazırlanmaktan başka.

______________________________

edit: 22 temmuz 2016. “kafası kesilen asker” haberinin doğru olmadığı netleşti. dezinformasyon  büyük bir sorun. algı yönetimini sağlayabilmek için ihtiyaç duyulan bilgi kirliliği bu yalan haberlerle sağlanıyor. özellikle de kutuplaşma siyasetinde.

sosyal medya yalan haber kullanımını ve yaygınlaşmasını kolaylaştırıyor, ancak dezinformasyonun asıl üretim ve dağıtım yeri iktidar medyasıdır. kafası kesilen asker yalanının aynı medyada “halk kelle aldı” nevinde -övünülerek ve normalleştirilerek- dolaşıma sokulması ve hemen akabinde “askerin kafası kesildi yalanı” diye karşı atağa geçilmesi, benzer bir durumdur.

büyük “kabataş yalanı”yla aynı kumaştan fakat işletilmesi daha farklı olmuş olan bir yalan haber vakasıdır bu. aynı zamanda elbette “akp karşıtları”nın da haberi kullandığı ve manipülasyon amacıyla sürekli gündemde tutmaya çalıştığı bir gerçek.

yukarıdaki yazıda bahsi geçiyor, ama öne sürdüğüm tez -darbe kalkışması ile kışla ile cami arasındaki iktidar ilişkisinin uğradığı dönüşüm- açısından bu haberin belirleyici bir yeri yok. yalan olmasının da.

bu dönüşüm süreci işliyor. ilan edilen “olağanüstü hal” de, bu dönüşüm sürecinin kurumsallaştırılması için gerekli . tıpkı süregiden ve ikinci bir emre kadar devam etmesi talep edilen “demokrasi nöbeti”nin darbe karşıtlığı adı altında kitleleri biçimlendirmesi gibi. erdoğan’ın darbe kalkışması’nı “allahın bir lütfu” sayması kalenderliğinden değil elbette.

demos’un  kratos ile belki yeni bir sözleşme kotarma görüntüsü altında şekle sokulmaya çalışılan özel bir birleşimi?

neyse. söz konusu haberin yalan olduğunu kaydetmek isterim.

 

terörizmin aynası

03 Temmuz 2016 by

CmGBVY8WIAAc_LL

Atatürk Havalimanı’ndaki patlamalarda ölü sayısı 45’i buldu, durumu ağır yaralılar 100’ün üzerinde. 19’u yoğun bakımda. “Güvenlik zaafiyeti olmadığını” söyleyen AKP iktidarı bir günlük göstermelik yasın ardından düğün bayram köprü açılışı yaparak mutluluk selfie’leri ile gündemi değiştirdi. Geriye inkar edilen, tutulamayan yasın utanç fotoğraflarını bırakarak.

* * *

Jean Baudrillard’ın 1990 tarihli Kötülüğün Şeffaflığı adlı kitabında geçer başlıktaki ifade. Kötülüğün nereye kaybolduğunu, neye dönüştüğünü, terörizm kılığında belirişinin anlamının ne olduğunu analiz etmek, daha doğrusu yakalamak  ister Baudrillard. Canlı bombaların bunca sıradanlaşıp vaka-i adiyeden olaylara dönüşmeden çok önce -aşırı bir fenomen olarak- meseleyi yakalamıştır.

Şefafflık, burada, aşırılığıyla hem apaçıklık haline dönüşen hem de ortadan kaybolan kötülüğün fenomonolojisini ifade ediyor. Apaçıklığın kesinsizliği, diyor Baudrillard buna. Kötülüğün sıradanlığının ötesindeki bir durumu -alenileşmeyi- dile getiriyor böylece. Apaçıklığın ve belirsizliğin aynı anda geçerli olduğu bir aşırılık durumu; mahiyetini ancak terörizmin aynasına gözlerimizi dikerek yakalayabileceğimiz bir aşırılık.

Bomba patlayacak ancak nerede ve ne zaman? Basit Hoolywood aksiyon filmlerinin dinamiğini oluşturan bu sorunun doğrudan gündelik hayatın gerçek sorusu haline gelmesi her şeyden önce bildiğimiz cevapların geçersiz olduğunu anlamamızı dayatıyor. Terörizm bu anlamda özne’nin tarih sahnesine geri dönüşü anlamına gelmiyor. Gerçeklik ilkesinin çöktüğü bir tarihsellikte vuku bulmaktadır olaylar. Politik olan başka bir değişle toplumsallık kendi bağışıklık sisteminin tehdidi altındadır.

Tam da bu noktada kötülüğün nereye kaybolduğunu anlamamızı sağlayacak olan şey terörizmin aynasıdır, Baudrillard’a göre. Terörizm elbette günümüzdeki biçimleriyle bir illüzyon aurası yaratır ve politik bir sorun olarak kötülüğü bulanık bir mesele haline sokar. Bu bulanıklık aslında kendi koruma-hayatta kalma ilkesinin dönüştüğü politik biçim olarak güvenlik anlayışının  ürettiği bir şeydir, ki bu da aynı toplumsal -siyasal- bağışıklık siteminin sorunudur. Bütün aşırılık biçimleriyle terörizmin bugün artık “kötülüğün trans-politik aynası” olmasının anlamı, öncelikle budur. Terörizmin yarattığı gerçeklik illüzyonunu aralamanın yolu da sanırım gözlerimizi kaçırmamak değil bir miktar aynaya yamuk bakmaktan geçer.

“Olay gerçekleştiğinde duygulansak ya da alt üst olsak da kaçınılmaz bir senaryo bekleyişinde hepimiz suç ortağıyız” Bu suç ortaklığının mahiyeti önemli, ancak yine de apaçıklığın görünür kıldığı failleri, sorumluluları, iktidarın rolünü ve yerini göz ardı etmeksizin bunu anlamalıyız. Öfkeleniyoruz ve öfkemizin politik hedefleri de gayet açık olabiliyor; fakat, yine de bir çaresizlik ve çıkışsızlık duygusunun hükmündeyiz. Sosyal medyada özellikle bunu görebiliyoruz; en açık zihinlerin cümlelerinde bile sezinleyebiliriz bu çıkışsızlığı.

Facebook’un patlamalardan sonra insanların birbirinden haberdar olmalarını sağlamak için kullanıma soktuğu “güvendeyim” butonuna yönelik  reaksiyonların bir anlamı da burada olsa gerek. Dehşet olayın öncesiyle ilişkili olarak olaydan sonra “iyiyim” veyahut da “hayattayım” demenin çok derinlerde duyurduğu bir tür suçluluk duygusu. Ya da tam olarak ne olduğundan emin olamayacağımız ahlaki bir rahatsızlık. Öyle ki, “güvende misin?” sorusuna ne cevap vereceğimizi tam oalrak bilememekten dolayı değil cevabın bir şekilde yanlış olduğunu seziyor olmaktan dolayı duyulan bir sıkıntıdır söz konusu olan. Suçluluk duygusu ve korkularımız çaresizlik formu olan mukadderat haliyle birlikte sonraki güne devredilir.

Ölenle ölünmediği doğru ama artık asıl mesele yaşayanla birlikte yaşanamıyor oluşudur.

yüzleşmek ya da yüzsüzleşmek

03 Haziran 2016 by

hrant-dink

Alman Federal Meclisi, “Ermeni Soykırımı tasarısı” adıyla gündemde olan tasarıyı dün onaylayarak 1915’te başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyan azınlıklara yönelik gerçekleştirilen yokedici kıyımı “yüz kızartıcı” diye niteleyerek adını soykırım olarak koydu. Önceki gün başbakan Binali Yıldırım, “sıradan bir olay” demişti aynı olay için; bu ifade ve bakış açısında kollektif kimliğimize dair çok şey saklı.

Aynı şekilde, türk basının kahir ekseriyetinin bugünkü manşetlerinde de “kendimizi” görebiliriz.  Oysa, elbette biliniyor, bütün bunlar gerçekte “türk insanı”nın kendini görmemesi üzerine, görmek mümkün olmasın diye işletilen mekanizmalar. Milli hezeyanların kollektif benliği sağlamlaştıran bir sıva olarak kullanılması aynı zamanda kendisi de bu sürecin bir ürünü olan politik yüzsüzleşmenin zorunlu bir sonucu.

Suçun inkarının suç işlemeye devam etmenin belirleyici nedenlerinden biri olması gibi. Sağda solda Kürtlere yönelik sayıları ve şiddet boyutları artan linç girişimlerinin, devletin Kürtlere yönelik giriştiği tanklı toplu  savaşın derin nedenlerini de, bu inkar siyasetinin söylem pratiğinde bulabiliriz.

Soykırım tasarısının kabülüne karşı gösterilen tepkileri, aşırılaştıkça tektipleşen hezeyanları bir semptom olarak okumak mümkün ve gerek bu noktada.

Yüz etiği dediğimiz anlayış, Levinasçı anlamıyla bir sorumluluk etiğidir. Kendiliğin başkayla karşılaşmasında beliren bir sorumluluktur söz konusu olan. Asimetrik olan ve her şeye yayılan, herkesi kapsayan bir sorumluluk. Aynı zamanda, kendiliğin kendisiyle olan hesaplaşmasını da içeren bir sorumluluktur bu. Çünkü, Ben’i şimdiden ve gelecekten değil yalnızca geçmişten de sorumlu kılar. Ama sadece kendi yaptıklarımdan değil ötekinin yaptıklarından da sorumluyumdur. Devredilemez, ertelenemez, iptal edilemez bir sorumluluktur bu; sonsuzluğun sonlu olana müdahalesi olarak belirir ve ben’i “her zaman için her şeyden sorumlu” kılar.

En başta da, elbette, ötekine karşı ya da ötekinin karşısında kendi zamansallığımın hesabıyla yüzleşmemi zorunlu kılan bir sorumluluktan söz ediyoruz. Etik olan politik olandır. Yüz etiği, bu noktada özgürlüğü yüz yüzeliğin deneyimi olarak kaydeder. Yüzleşmenin reddi masumiyet değil, sorumluluğumun olumsuzlanması olarak yüzsüzleşmedir. Bunun sonucu ise, en basit haliyle “

dört ayaklı minare

13 Mayıs 2016 by

dortayakliminare

Tahir Elçi, Diyarbakır Sur’daki Dört Ayaklı Minare’nin kurşunlarla zarar görmesi üzerine, 28 Kasım 2015’te “savaşı buraya getirmeyin” demek istediğinde katledilmişti. Dört Ayaklı Minare’nin ve içinde bulunduğu mahallenin  yedi ay önceki son halini oradan hatılıyoruz. Hatırlıyor muyuz gerçekten? Artık bir şeyleri hatırladığımıza, hatırladıklarımız üzerinde düşündüğümüze inanmak zor görünüyor. Elçi’nin katline neden olan savaş, o günlerden sonra sadece Sur’u değil, “hendek operasyonları” adı altında Cizre ve Nusbin başta olmak üzere mahalleleri ve sokaklarıyla birlikte Kürt şehirlerini yok etmiş, boyutları tam bilinmeyen bir kıyıcılıkla hala süregiden bir dehşeti beraberinde getirmişti. Hala ne şekilde öldürüldükleri belirlenemeyen, kimlikleri dahi tespit edilemeyen insanlar var. AKP’nin bir savaş hükümeti olarak yaratıcısı ve sorumlusu olduğu bu dehşet, “insanlığa karşı işlenen suç”lardan biri olarak tarihe geçecek görünüyor. Birleşmiş Milletler’den gelen “bağımsız soruşturma talebi”nin şiddetle reddedilmesi açık bir kabul sayılabilir. Dört Ayaklı Minare, Diyarbakır’ın simgesi sayılıyor. Şimdi, Tahir Elçi’nin katledilişinden beri ise, savaşın sessiz bir tanığı olarak Diyarbakır’ın ve  ora’ların ne durumda olduğunu simgeliyor. Yalnız ve kimsesiz. Yakıp yıkılan yerler kurtarıldıktan ya da daha doğru bir deyişle işgal edildikten sonra sağa sola gururla asılan bayraklar bugün “bir parça bez bin ayıbı örter” kabilinden işlev görüyor, yarın ise asıl suçluyu nerede aramamız gerektiğinin işareti olacak yalnızca.

 

edit: kullandığım görselin gerçek olup olmadığını teyit edemedim, gerçeği yansıtmadığı uyarısıyla birlikte yazıdan kaldırıyorum.

edit 2: yerinden uyarı yaparak önceki fotoğrafın gerçek olmadığını söyleyen arkadaş -alperkamu- dört ayaklı minare’nin kendi çektiği fotoğraflarını paylaştı. gerçek hal bu. yazıya minare’nin gerçek halini ekliyorum.

suç ve kefaretin berisinde: ermeni soykırımı

24 Nisan 2016 by

Tarihinin karanlık yüzüyle karşılaşmak, fanteziyi boydan boya katetmeyi, yani mevcut gerçekliğin kurucu ilkesiyle yüzleşmeyi gerektiriyor. Kişiler için olduğundan çok daha zor olanı toplumların bunu yapabilmesi. Kimlik dediğimiz ‘kendilik örgütlenmesi’, kendi bütünlüğünü -bütünlük yalanını- koruyabilmek adına sıkı sıkıya sarılıyor kurucu fantaziye, o fantaziyi mutlak surette muhafaza etmek istiyor. İdeoloji, tarih ya da benlik diyebiliriz, ‘travmatik gerçekliğin’ olumsuzlanması olarak bilinç böyle yapılanıyor ve siyasal işlevini yerine getiriyor. En sahici yüzleşme iddiası bile bir aklanma, yüzleşilmesi gereken utancın ya da suçun geçiştirilmesi, bir şekilde ötelenmesi eğilimi içermektedir bu nedenle.

kesiknar

Türkiye’de ise, devlet ve toplum içiçe geçmiş halde Ermeni Soykırımı meselesindeki genel tutumumuz, bambaşka bir vehamet daha içeriyor. Toplumsal varlığımızda -neredeyse genetik olarak aktarıldığını söyleyebileceğimiz- kaskatı bir davranış biçiminden kaynaklanan bir vehamet: İnkar. Herhangi bir yüzleşme gerekliliğinin mutlak bir şekilde olumsuzlanması. Geçiştirmek için dahi olsa travmatik gerçeklikle temas kurmayı reddeden bir tutum alış. Mutlak bir inkar.

İlkinde görüntüsel olarak bile olsa bir yüzleşme tavrı söz konusuyken, ikincisinde yüzleşmeme, daha doğusu yüzleşmenin mutlak olarak yadsınması söz konusu.

Dolayısıyla, Batı’daki yüzleşme sorununu bir anlamda, “suç ve kefaretin ötesinde” bir sahici yüzleşme talebi olarak öne sürülebilirken, bizdekini henüz daha “suç ve kefaretin berisinde” kalan bir sorun olarak almamız gerekir. Çarpık ya da yetersiz ya da sorunlu bir yüzleşme falan değil doğrudan doğruya yüzleşmenin inkarı. Kollektif direnç. “Bitmeyen inkar, en uzun soykırım“dan söz edilmesinin nedeni de bu.

Benjamin’in “estetize edilmiş yaşam” dediği yaşamın yüceltilmesinin kökeninde bu inkar yatıyor. İnkar ise, masumiyet arzusundan kaynaklı bir motivasyon olarak çalışıyor. Masumiyet arzusu ise burada, tam da masumiyet kökensel olarak kaybedilmiş olduğundan gerçekte “masumiyet ayartısı”ndan ibaret bir ideolojik mekanizmadır. Sadece suçun bastırılmasını değil ötekine -asıl kurbanlara- yansıtılmasını da içeren bir ayartıdır söz konusu olan: yani, çifte inkar.

Jean Amery’nin olağanüstü bir duyarlılıkla kaleme aldığı –Suç ve Kefaretin Ötesinde/ Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri alt başlıklı- denemelerinde  bahsettiği şey, “insanlığa karşı suç” olarak Nazizmin hukuken de ahlaken de siyaseten de mahkum edildiğine inanmamasıdır.  Nazi liderler yargılanmış, insanlığa karşı suç kavramı ekseninde cezalandırılmış, suç kabul edilmiştir. Ama Amery, soykırımdan yirmi yıl sonra, artık geçmişin geçmişte kalması gerektiğinin söylenebildiği zamanlarda, sahici bir yüzleşmenin olabilirliğine dair hayalkırıklığıyla yazar.

Sahici bir yüzleşme Amery’e göre  “suç ve kefaretin ötesinde” gerçekleştirilmelidir. Bu da her şeyden önce, zamana ve gerçekliğe dair toplumsal ve siyasal mutabakatın, tarih tasavvurunun, kimliğin ve toplumsal gövdenin genel geçer kabullerinin sorgulanmasını, kurbanı kurban oluşa mıhlayan olayın suçluyu da suçuna geri döndüren bir hesaplaşmasını gerektirir.

Amery bunda ısrar eder, geçmiş öylece geçip giden bir şey değildir çünkü; olanların yeniden olmasını engelleyecek tek imkan kurbanın mağduriyeti değil suçun bilincidir, bunun bir işareti olarak suçlunun suçunu üstlenmesidir.

Olanlar oldu, her şey geçer, zaman her şeyin ilacıdır fikrinin iptali ve aynı suçun yeniden olabilirliğini engelleyecek ya da hiç değilse ingelleme niyetini belirginleştirecek bir özrün ve bağışlanma yolunun belirginleşmesi gerekir. Amery’nin, ısrarla zamanın hiçbir şeyi iyileştirmediğini, geçmişin geçmediğini –nedenleriyle birlikte- anlatmasının nedeni budur. Giriştiği hesaplaşma, yüzeysel yani şekilsel ve yalan bile olsa bir yüzleşme söyleminin ortalıkta dolandığı, bir şekilde kabul edildiği, belirli bir çerçevede suçun mahkum edilip suçluların cezalandırıldığı bir olaya yönelik.

Biz de ise, Ermeni Soykırımı, devletin kuruluşu ve onun gövdesini oluşturan toplumsalın inşasına içkin bir suç olarak tümüyle inkar edilmektedir. Kollektif inkar dolayısıyla, burada yüzleşme dediğimiz talep çok daha derin ve ağır bir travmatik gerçekliğe sahiptir. Ağırlığın sebebi belki de, suçun bizzat kuruluş sürecinin enstrümanı olmasından dolayıdır. İnkardaki direncinin süregiden şiddeti, yüzeysel bile olsa adlı adınca olaya bakamamaktan kaynaklanıyordur açıkcası ve bu da bizi “suç ve kefaretin berisinde” kaskatı bir inkara mahkum ediyordur.

Sadece mazaret bulma halinden ibaret olmayan, suçu tümüyle reddetmekten kaynaklı olarak asıl kendini mağdur görme halini bu noktada ele alabiliriz.  Suçun yadsınması düz bir inkarla sağlanamayacağından, kurucu fantazi kendini masumlaştırma yoluyla tahkim etmek zorunda kalır. Onun bilindik kestirme yolu da suçun yansıtılmasından ve kendini kurbanlaştırmadan geçer. “Ulusal egemenlik” en kestirme yoldan -ki bedeli de bu yüzden çok daha ağırdır-böylece kurulur.

Bugünü geçmişle yargılayıp mahkum etmek, atalarının suçunu sonraki nesillere birebir atfedip onları cezalandırmayı talep etmek meselesi değil elbette bu. Ama biliniyor, herhangi bir şeklide yüzleşilmeyen yani adı konulamayan suçlar suç olarak işlenmeye devam ediyordur. Ermeni Soykırımı’ndaki sorun inkar dolayısıyla herhangi bir yüzleşme yolunun asla açılamıyor oluşundan kaynaklanıyor. Yüzleşmenin nasıl olabileceğini, olması gerektiğini konuşabilmenin, tartışıp sorgulayabilmenin dahi çok uzağındayız bu haliyle. Peki, bir politik mücadele sorunu olarak inkara ve ardındaki dirence karşı ne yapılabilir? Henüz bilmiyoruz sanırım.

Kollektif suç kollektif yalanlarla en kolay yoldan olumsuzlanıyor. Bedeli en ağır olan yol da bu. Ötekinin yasının inkarı, kendi suçunun inkarıyla iç içe geçiyor; toplumsal hayatın çürümesini, yıkıcı bir bilincin norma dönüşmesini getiriyor beraberinde. “Bir bebekten katil yaratan karanlığı”n özel nedenlerini bu tarihin seyri içinde deşifre edebiliriz ancak.

Meselenin bir de maddi arkaplanı var elbette. Sadece kimliğin inşası değil maddi varlıkların gaspı da söz konusu, ki yüzleşme korkusunun bir başka boyutunu tam da bu noktada bulabiliriz.

Wladyslaw Pasikowski’nin Hasattan Sonra adıyla izlediğimiz 2012 yapımı Poklosie filminde bir örneğini gördüğümüz hadisedir bu. Film, tarihle bir yüzleşme arzusunun sonucudur; anlatılanlar da sadece kurgulanmış değil, tarihi gerçekliklere dayalıdır. Henüz izlememişler olacağından çok fazla anlatmayayım hikayeyi, böyle biraz kapalı kalacak belki ama izlendikten sonra söylemek istediklerim anlaşılacaktır sanırım. Polonya’nın Jedwabne köyünde Nazilerle işbirliği yapan Leh köylülerin Yahudi komşularını öldürmelerini konu alıyor. Ama mesele öldürmeden ibaret değil, kasabanın çok daha derin bir sırrı daha vardır. Bütün kasabayı, sonraki kuşakları da suçun bir parçası haline getiren bir sır. Filmin izleyiciye sunulduktan sonra gördüğü “inkarçı tepkiler” oldukça tanıdık görünüyor. Nedenleriyle birlikte.

Bizdeki inkarcılık, bu tepkilerin genelleşmiş ve kaskatı biçim almış hali olmakla farklıdır yalnızca. Ötesinde aynı şekilde kurbanlarının maddi varlıklarına, topraklarına, hayatlarına el koyma ve üzerine bir hayat inşa etme halidir gördüğümüz. Film açıkca sonunda ne olabileceğini, yüzleşmenin nasıl sağlanabileceğini, geçmişin nasıl aşılabileceğini gösteremiyor. Bildik bir çözümle noktalanıyor hikaye. Naizim-sonrası kurulan yeni dünya düzenine uyarlanmış bir son olarak. Ama biz o noktada dahi değiliz yüzleşme sorunu bakımından.

Bugün, eğer suç ve kefaretin ötesinde bir yüzleşme imkanından bahsedebilecek, daha doğrusu gerçek bir yüzleşmenin ne olabileceğinden bahsetmek zorundaysak öncelikle inkar ve yansıtma yüzsüzlüğünün aşılabilmesi gerek. Biz, kısacası, yüzleşmenin nasılını değil yüzleşememenin nedenini konuşmak zorundayız daha. Ve daha onu dahi konuşamıyoruz tam olarak. Gidişat o yönde değil elbette,  görüyor yaşıyoruz. Bugün Recep Tayip Erdoğan gibilerin hırslarına ve hınçlarına bütün hayatımızı mahkum eden süreçler, buralarda, bu derin ve karanlık tarihte yatıyor aynı zamanda.

Son olarak-daha önce bahsini etmiş olsam da- aklıma gelmişken, Akif Kurtuluş’un Ukde‘sini ve Zeynep Direk’in kitap üzerine yazdığı “Ermeni Soykırımı Üzerine: Sorumluluk, Af, Tanıklık, Ukde” yazısını bir kez daha hatırlatmış olayım.

sarmaşık

18 Nisan 2016 by

“Onun sürekli ışıltısı altında gerilere doğru kapkara uzanan kıyı, ölümsüz ve durak bilmez denizin üzerinde kıpırtısız duran yenilmez bir teknenin yüksek bordosunu andırıyordu. Karanlık kara, suyun ortasında üzerine uyanık ışıklar serpiştirilmiş dev bir gemiydi sanki, üzerinde milyonlarca can taşıyan, pislik ve pırlanta, altın ve çelikle yüklü bir gemi. Paha biçilmez gelenekleri ve söylenmemiş acılarıyla, anlı şanlı anıları ve alçakca unutkanlıklarıyla, rezil erdemleri ve şahane günahlarıyla ve bütün yüceliği ve güçlülüğüyle yükseliyordu göğe doğru. Büyük bir gemi!”

Narcissus’un Zencisi, Joseph Conrad, sf.174, İletişim yayınları.

*

Gemi durmuşsa her şeyin anlamı değişir! Denizin ve gemi hayatının usta anlatıcısı Joseph Conrad için denizin ortasında giden bir gemi de aslında durmuş gibidir; genel olarak gemiyi kara parçasına benzetiyor olmamıza rağmen Conrad’ın tersine karayı gemi gibi düşünmesinin nedeni budur. Geminin yüzeyi bir mekan olarak insana dair her şeyin bahse sokulabileceği mikro bir evren oluşturur.

İnsan sıkışmışlığının duvarlarına çarpmaya başlar o yüzeyde. Zamanın, varoluşun, iktidarın, inancın, benliğin, ötekinin, aklın ve güç ilişkilerinin anlamları kayganlaşır. Gerilir. İnsanın kendisiyle ve ötekilerle olan ilişkisi de, düzen ile kaos arasındaki sınırın kendisi de. Çünkü gemiyi düzende tutma girişiminin kendisi belirli bir noktada bizzat kargaşanın nedeni haline gelir.

Tolga Karaçelik Sarmaşık’ta(2015), o gemi yüzeyinde belirli kurallar ve kaideler etrafında hiyerarşik olarak bir araya gelmiş olan bir grup insana odaklanarak neyin neden ve nasıl değişeceğini ya da değiştiğini gösteriyor. Psikolojik gerilim ve fantastik ögelerle bezenmiş hikaye insan varlığına ve politik olana dair bir alegoriye dönüşüyor böylece.

Sarmaşık‘ta insanın sıkışma hali üzerinden insan ile otorite arasındaki ilişki sorunu çok sağlam bir noktadan tartışmaya açılmış. Karaçelik 2010 yapımı ilk filmi Gişe Memuru‘nda da bir sıkışma haline odaklanmıştı, ancak orada mesele başka bir şekilde gündeme getiriliyordu.Mesele yabancılaşmaydı esas olarak. Genel ve soyut bir “sistem” insanı insanlıktan çıkaran bir makine gibi işliyordu Gişe Memuru‘nda. Makinenin nasıl işlediğini ve insanı neye dönüştürdüğünü görüyorduk o işleyişte. Akılla deliliğin, düş ile kabusun sınırları karışıyordu giderek.

Sarmaşık‘ta ise, yine fantastik ögeler ve akıl ile akıl-dışı arasındaki sınırın bulanıklaşması söz konusu olsa da, daha somut ve başka bir düzlemde, geminin mikro-evren oluşturan yüzeyinde iktidar ilişkileri, güç sorunu gündeme getiriliyor. İnsan doğasına dair imalarla somut olarak memleket meselerinin işaretleri sayılabilecek temsillerle politik olana dair bir tartışma sunuluyor.

“Hepimiz aynı gemideyiz” lafı bile örneğin filmde anlamı tersine dönerek, mevcut duruma razı gelmeyi dayatacak şekilde ideolojik sıva işlevi gören bir klişe olmaktan çıkıp o sıvanın geri dönüşsüz bir şekilde dökülmeye başladığı anı işaretliyor. İplerin gerildiği bir noktada, otoriteyle çatışmalı karakter Çenk’in ağzından bu sözü duyduğumuzda, tehlikenin adının konulduğunu anlıyoruz. Hepimiz aynı gemideyiz ama gemi hepimiz için aynı anlama gelmiyordur artık; bu söz de idare edelim dişimizi sıkalım durumu sürdürmeye gayret edelimden çıkıp artık böyle devam edilemezin sınırını belirlemiş olur. Düzeni sağlayan ya da sağlar gibi görünen kurallar ve o kuralları kendince işleterek durumu devam ettirmeye çalışan otorite, tam da bu noktadan itibaren kaosun, kargaşanın bizzat nedeni olacaktır.

Herhangi bir sebepten dolayı patlayan bir kriz anında “biz burda ne yapıyoruz?” sorusunu birbirimize yönelttiğimizde, geminin aslında gitmediğini yani bir gemi de sıkışıp kalmış olduğumuzu da idrak ederiz. Bu idrak anı, nasıl kurtulacağımıza ve hatta dahası o andan itibaren ne yapmamız gerektiğine dair apaçık bir kavrayışa sahip olacağımız anlamına gelmez. Ama o andan itibaren insan doğasına atfedilen düzen eğiliminin hiç de genel geçerliliği olan bir kaide sayılamayacağını düşünmemizin yolu açılır. Filmde sunulan yine de bir “devrim süreci” ya da tasarlanılan bir “devrim anı” değildir. Kırılma anının bir kopuş getirdiği söylenebilir, öncesiyle sonrasını ayıran bir kopuş anı, ama ne olduğunu ve ne olacağını bilmediğimiz bir şeydir bu, film o belirsizlikle öylece sonlanır.

Hobbes’un ne olursa olsun otoriteye uyulmalıdır yoksa herkesin herkesle savaşı baş gösterir savı, insan doğasının açıklayıcı bir kaidesi olmaktansa sürdürülemez hale gelen otoritenin sürdürülebilirliğini sağlamak adına bir eğilimin genelleştirilmiş hali olarak anlaşılır bu noktadan itibarem. Her birimizin çıkarının- -yani güvencesinin ve güvenliğinin- mevcudiyetin ve otoritenin ne olursa olsun kati bir şekilde devamlılığında güvencesini bulacağı varsayımı, aşırı rasyonelleştirmeden kaynaklıdır ve filmin bir noktasında bu varsayımın iptal olduğunu görürüz. Söz konusu rasyonelleştirmeyi çökerten esas olarak -bir şekilde geçerliliğini yitirmiş- otoritenin kendi varlığı ve uygulamalarıdır.

Güven-güvensizlik dengesi çatladığında, başka şeylerin yanı sıra maddi koşulların da belirlediği çıkarlar farklılaşmaya başladığında, gelecek belirsizleştiğinde, güvenlik arayışı bizzat mevcudiyeti kaosa sürükleyen bir güvensizlik kaynağı haline gelecektir. Tıpkı yaşadığımız hayatın seyrinde de gidişatını görebileceğimiz bir hikayedir bu.

Bu haliyle, fena halde memleket gibidir söz konusu -Sarmaşık adlı- gemi. Kürdün adı yine yok misal, dahası kürd yine dilsiz, müslüman karakter iktidarla ilişkisi bağlamında tekinsiz bir karakter. Bir açıdan kalender görünen otorite Beybaba’nın hiyerarşiyi koruma ve durumun sürüp gitmesini sağlama adına otoriterleşmeyi şiddetlendirmesi de memlekete dair oldukça somut göndermeler sayılır.

Tolga Karaçelik’in sözleri gemi ile türkiye arasında kurulabilecek dolaysız bağı açıklıyor: “İşlevini kaybetmiş bir otorite, hiyerarşiyi yani statükoyu devam ettirmek için neleri göze alır?”  Filmde -tıpkı memlekette olduğu gibi- neleri göze aldığını görüyoruz, yalan söylemek ve insanları birbirine düşürmekten, gönül çelip şiddet ve tehdit uygulamaya kadar çeşitli iktidar teknikleri iş başındadır. Ama bunlar kuralları ve kaideleri uygulamanın ve düzeni böylece ayakta tutmanın yolu değildir artık. Amiyane deyişle “şiddet sarmalı” bir eşik geçildikten sonra kendi kırılma noktasına kadar gidecektir

Bizde malum “gemisini yürütene kaptan denir”; gemi yürümediğinde, beraberinde biz burada ne yapıyoruz sorusunu gündeme getirecek bir çatışma varsa, ki bu çatışma kaçınılmazdır çünkü insanın insanla ve otoriteyle ilişkileri asla saydam zemine sahip değildir ve zaten siyaseti mümkün kılan da budur bir anlamda, bir kırılma noktasına doğru kaçınılmaz olarak gidilecektir. Gemi yürümüyorsa kan akacak, sarmaşıklar bütün gemiyi saracaktır. Filmin uçu açık bitiş sahnesini de çeşitli şekillerde değerlendirmek mümkün. Gece çatışma doruk noktasına varıp tamamlanmış ve sabaha ulaşılmıştır. Güç ilişkileri değişmiştir artık, ama ne olduğu da artık aynı şekilde belirsizdir. “Biz burda ne yapıyoruz” sorusu kısmen karşılık bulmuş, yerini “şimdi ne yapacağız?” sorusuna bırakmıştır.

*

Kötücül bir film Sarmaşık; kötülük hakında bir film. Ucu açık bitiyor ve bize kesin bir “kurtuluş fikri” sunmuyor. Daha çok düzenin nasıl sürüp gittiğini ve belirli bir durumda neden öylece sürüp gidemeyeceğini hatırlatıyor. Her şeyin sonunda şimdi ne yapmalı sorusu bekliyor insanı yeniden.

Film önemli özelliklerinden birini bu ucu açıklıktan kazanıyor bana kalırsa. Böylece çünkü açmaya niyetlendiği tartışmayı kendi eliyle kapatmaktan imtina etmiş oluyor.

Filmin “sinema estetiği” açısından  özelikleri başka bir mesele olarak kalsın. Ama fantastik ögeler konusuna şöyle bir değinmek isterim. Gişe Memuru‘nda da sıkıntılı bir yan vardı bu açıdan. Bu filmde de, hem sarmaşığın sembolleştirilmesinde hem de salyangozun kullanımında zorlama hissi veren bir sunum söz konusu. Kendi adıma yerli yerine oturtabildiğimi söyleyemem. Gemiyi saran sarmaşık belki kötülüğün her yanı sarmasıdır, salyangozlar da hem bir sessizlik işareti hem de hayatın yarından sonra başka bir şekilde süreceğinin dolaylı ifadesidir. Bilemedim.

Son olarak, sanırım Conrad’ın Narcissus’un Zencisi’nden başka William Goldwing’in Sineklerin Tanrısı‘nı da hatırlarsınız benim gibi filmi izlerken deyip henüz okumamış olanlar için bahsini etmiş olayım.

sarmasik

 

 

 

 

b şıkkı

15 Mart 2016 by

“Terör ve terörist tanımını yeniden yaparak Ceza Kanunu’na derç etmeliyiz. Ya bizim yanımızda olacaklar ya da teröristlerin yanında yer alacaklar. Bu işin ortası yoktur.”

Son konuşmasında muhtarlara değil ama Tıp Bayramı bahanesiyle doktorlar üzerinden hepimize bunları  söyledi Recep Tayyip Erdoğan. Başkanlık lafını etmediyse de, Ankara katliamı üzerine bindirilen “bizden değilseniz onlardansınız”ın anlamı açıkca başkanlıktı. Pek çok bakımdan, 11 Eylül sonrası Bush edasındaydı konuşması.

CdifQZ4WEAEqFK4

8 Mart 2016. Kadınların yürüyüşünden bir kare.

Hobbescu bir siyaset alanında yaşıyoruz çok uzun zamandır. İstisna durumunun daimileştirilmesinden bahsediyorum özetle.

Zamansal sınırlarını ve iç-dış nedenselliklerini her yönüyle kaydetmek zorsa da -öyle ya, ne zaman öyle değildik ki diye sormak mümkün- açılım üstüne açılım yaparak “Yeni Türkiye’yi” inşaa yolunda giderken hızlıca “savaş hükümeti” haline gelen siyasal iktidarın bugünkü durumunu anlamak bakımından bir kaç eşiğe işaret etmek yerinde olacaktır. İlkin, siyasal iktidar açısından bir travma haline gelmiş olan Gezi Olayı’ndan bahsetmek gerek. İkinci olaraksa, 7 Haziran seçimlerindeki hezimeti akılda tutmaktalı; Kürt hareketinin Kobane’deki askeri-siyasi kazanımlarına paralel AK Parti’nin Suriye ekseninde çuvallayan dış politikasını da bu iç hezimet olayı ekseninde almak yerinde olur.

Dün Erdoğan’ı dinlerken Thomas Hobbes’u hatırladım haliyle, istisnanın kural haline sokuluşunun özel bir dönemini yansıtıyordu söyledikleri. Açık açık “bizden değilseniz teröristsiniz” diyebiliyordu, çemberi genişletip öyle HDP ile falan da sınırlı kalmayacağını doğrudan dile getirebiliyordu ekranlarda.Ankara’daki bombalama eylemini gerekçe gösteriyordu bu kez; bombanın toplumu hedef aldığına işaret ederek toplumsal adına siyasal mutlakiyet talep ediyordu bir bakıma.

Hobbes yaşasaydı Erdoğan’ı dinlerken derinlerden çıkıp gelmeye çalışan Leviathan’ın suretini görebilirdi belki ekranda, ama içinden “adam doğru söylüyor” diye geçireceğini tahmin edebiliriz. Nitekim o da rahmetli  ideal çözümün bir tür momarşi olduğunu düşünürdü. Egemen her zaman haklıydı, dahası her daim haklı olmalıydı; yapıp ettikleri tümden yanlış olsa haksızlık ve  kötülükten ibaret olsa bile ses çıkarmamak, itiraz etmemek gerekir, düzen müzen kalmaz her şey kaosa döner allah muhafaza. Bizde “ya başkanlık ya kaos” diye kaos çıkaran bizzat egemenliğin kendisi ama büyük bir teorik sorun sayılmaz bu Hobbes felsefesinde; kaosmuş savaşmış zorbalıkmış, olur böyle şeyler,  egemenin vurduğu yerde istikrar biter sonuçta, Hobbes için önemli olan budur. Erdoğan olmasa mağalarda yaşayıp kıyasıya birbirimizi yok edecektik herhalde fikri çok saçma duruyor tabii ama kime anlatacaksın.

Erdoğan’ın bir grup gence konuşurken “birilerinin dediği gibi insan insanın kurdu değildir” dediği için Hobbes’la çatıştığı falan sanılmasın! Kulaktan dolma duymuş sallıyor öyle, kendisini de eşref-i mahlukat sayıyor zira. insan dediğine bakmayın, insandan kastı kendisi ve katıksız kendisi gibi olanlar. “Biz ve onlar” diye caart diye kolayca ayırması boşuna değil, özel bir maharet de değil, allah vergisi, kendisi şahsen bizzat “biz” demek. Gerisini siz düşünün artık, artık nasıl yaparsınız kendinizi terör’den ayırmak için, entelektüel maharetinize kalmış.

Erdoğan’ın “kardeşlik” dediği şeyle Hobbes’un “barış” dediği şey de bir açıdan benziyor. Arzu ettiği yeni anayasa, yani -anayasayı “toplum söyleşmesi” sayacaksak- istediği yeni toplum söyleşmesiyle kendisine verilecek mutlak güç sayesinde bahsettiği kardeşlik mümkün olacak, Hobbes’ta barış’ı böyle bir mutlak yetki devrinde mümkün görmüştü. Herkes doğa durumundan gelen haklarını egemene devrettiğinde oluşacak olan mutlak egemenlik durumunda ancak barış mümkün olabilir Hobbes’a göre. Tabii Hobbes Erdoğan’a kıyasla felsefe yapıyordu ve daha içtendi, kişisel olarak Leviathan olma arzusunun pencesinde kıvranmıyordu ya da tünelin ucunda görünen karanlıktan kendini kurtarmaya çalışmıyordu; yaptığı şey siyaset felsefesiydi ve kategorik olarak barış dediğinde yalan söylemiyordu!

Her neyse….

Tam bu noktada büyük ve can alıcı -kelimenin gerçek anlamıyla can alıcı zira süreç fiilen canla alıyor- bir paradokstan söz etmek gerektir. Patlayan bombalar, tanklı toplu savaş manzaraları, mehter marşlı nostalji yüklü güç gösterileri, iç-savaş tehlikesi, güvenlik diye diye sürekli yayılan ve derinleşen güvenliksizlik, istikrar dendikçe her alanda yoğunlaşan ve bağlamı belirsizleşen şiddet ortamı vs. vs. “Egemenliğin paradoksu” diyebiliriz buna kısaca, Agamben öyle diyor; bedeli somut olarak kaybolan hayatlar parçalanan bedenler çaresiz kalan insan halleri olan soyutlama düzleminde ise ne kadar devredersek devredelim mutlak bir egemenliğin kurulamayacak olmasından kaynaklanan sonsuz bir paradoks.

Erdoğan müridiyseniz ya da kalben Hobbesçu olduğunun farkında olmayan bir liberalseniz, o kadar kusur kadı kızında da olur diyebilirsiniz içten içe. Hem sıkışsanız bile imdada yetişecek bir “öteki” var devrede nasıl olsa; şimdi bu öteki, kuralsız kaidesiz bir kör “terör” kılığında çıkıyor siyaset sahnesine üstelik; “ama hendek”, “ama terör”, “ama özyönetim” ile içinden çıkamayacağınız bir sıkıntı olabilir mi? Savaşı her yere taşıyacağını söyleyen, tam o esnada da şehrin merkezlerinde, otobüs duraklarında bombalar patlarken “teröre karşı” olmanın tadından yenir mi?

Kural, bu durumda haliyle egemen’in, patron’un, fiili başkan’ın ya da kendisini hayal ettiği gibi söylersek padişah’ın iki dudağı arasındaki istisna’nın mutlaklığına dönüşüyor. Tam da Benjamin’in “içinde bulunduğumuz olağanüstühal istisna değil kuraldır” dediği anlamda bir süreç yaşıyoruz. Yeni bir terör tanımı talep ederken Erdoğan, bu tanımın çoktan yapılmış olduğunu ve fiilen uygulandığını, bizzat o anki kendi konuşmasının bu tanımı ortaya koyduğunu biliyor elbette. İstediği şey onun yasalaşması, bir yasa olarak uygulanması, bahsettiği biz’den olmayanların derdest edildiği bir yasal işleyişe dönüşmesi. Egemenliğin paradoksu sürekli daha fazla egemenlik talebidir aynı zamanda.

Yoksa, ceza yasasına derç edilmesini istediği terör tanımı fiilen uygulanıyor zaten; akademisyenler, yazarlar, öğretim görevlileri işlerinden oluyor, soruşturmalara tabi tutuluyor, dışlanıyor, şeytanlaştırılıyor ve hareketsiz bırakılıyorlar çoktandır. Arzu ettiği uygulamalar yapılıyor, bunun yetmemesinin nedeni söz konusu paradoksun nihai çözümünün olmamasında. Siyasal iktidar ayağının altındaki zeminin kayganlığını fark ettiği anda, güç arzusuna yenileceği bir çarka düşmüş olur. Asla güvende duyamaz kendini, asla tebasına ikna olamaz.

Bir başka konu, önceki günkü Ankara katliamdan sonra özellikle, “hep birlikte terörü kınama” korosuna dahil olup olmamakla ilgili. Biliyorum, bu türden değerlendirmeler yapanlardan şiddetle talep edilen bir şey, iki laf da terör’e karşı edilsin. O da yetmez, somut olarak PKK ve Kürt Siyasi Hareketi lanetlensin, bu olmuyorsa hiç değilse sistematik olarak suçlansın. En son, “savaşı her yere taşıyacağını, her şekilde intikam eylemlerinin yapılabileceğini” resmi olarak söyleyen KCK’nın, mevcut egemenliğin ateşine nasıl odun taşıdığından, Erdoğan’ın savaş hükümetini ona karşı savaşma iddiası ile nasıl meşrulaştırdığından falan bahsedilebilir elbette.

Ne kadar üzerinde durulsa azdır bu meselenin, ama bu soruşturmanın ve sözün tam da “ya bizdensiniz ya da terörist” koşulunun önünde yapıldığını hiçbir şekilde bulanıklaştırmamak gerektir. Bunu engellemenin yolu, Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, yarın Şırnak’ta gerçekleşen ve gerçekleşecek olan kıyıma karşı durmakla Ankara’daki vahşi saldırganlığa karşı durmayı birleştirebilmekten geçer. O “hep birlikte terörü kınama” korosu güçlendikçe savaş ve şiddet sonlanmaz, sadece bazı seslerin, çığlıkların, acıların duyulması engellenmiş, bastırılmış olur.

İstisna hali kurallaşınca ya da başka bir deyişle olağanüstühal olağan hale dönüşünce şehirlerin yıkılması, yanmış, parçalanmış bedenler, sağda solda patlayan bombalar da doğal afetler gibi birlikte yaşamaya alışmamız gerektiği söylenen bir kader görünümüne bürünüyor. Sürekli feryat figan, ama durumda bu yani! Derin bir üzüntü, çaresizlik duygusu, kızgınlık, nefret, acizlik ve çıkışsızlık hali; doğal afetten tek farkı, patlayan bombalardan sonra sağa sola ve birbirine şiddetle yönelen acılı tepkiler oluyor, ki çoğunluk hedefini şaşırmış, şaşırtılmış, her zaman sondan başlayan, nedenlerle sonuçların çorbaya döndüğü ve çoğunlukla da başladığı gibi sonlanan, ölenin öldüğüyle geride kalanın acısıyla kalakaldığı tepkiler…

Sonra? Sonrası, şimdilik, hiç!

“B şıkkı” diyebiliriz yalnızca. Videoyu izlemiş olmalısınız; oradaki kadında B şıkkının ne olduğunu bilmiyordu, bildiği A şıkkı’nı istemediğiydi. “Ya bizdensiniz ya terörist” ikilemine bir cevap verilecekse, oradan başlamalı.

 

hapishane

13 Mart 2016 by

“Failler işledikleri suçları kendilerinden ve başkalarından kelimelerle gizliyor. Kurbanlarına adlar veriyorlar. Onları yaftalıyorlar”

*

Hapishanenin bir metafor olarak kullanılmasında yeni bir şey yok. Dilden, bedenden, benlikten, kimlikten, akıldan, kültürden vb. hapishane olarak bahsedildiğini sürekli  duyarız. Ruh başlı başına bir hapishanedir, başka bir açıdan dünyanın kendisi bizzat hapishane olarak ifade edilebilir.

John Berger, İstanbul’dan Gelen Telefon‘daki broşürde, bugünkü insani dünyayı anlamak için hapishaneyi bir mecaz olarak değil bir işaret levhası olarak kullanıyor. Metaforlaştırmaktan da kaçınıyor cümlelerinde, “hapishane”yi hepimiz için açıklayıcı olan bir işaret levhasına dönüştürmek istiyor. “İşaret levhaları kendilerini bütünüyle tanımlamazlar, ama paylaşılan bir referans noktası sunarlar.” Bütünlüklü bir kavramlaştırma ya da kavram oluşturmak değil de açıklayıcı -yani içinde yaşadığımız tarihi dönemi tanımlayacak- bir işaret levhası olarak hapishane.

Hepimizin içinde yaşadığı bir “Küresel hapishane”den söz ediyor Berger. Ve içinde yaşadığımız hapishanedeki durumu “ekonomik faşizm” olarak formüle ediyor.

” ‘Biz’ kelimesini gördüğümüzde ya da ekranda duyduğumuzda şüpheleniriz. Çünkü iktidardakilerin, muktedir olmayanlar adına konuştukları bütün o demagojilerde mütemadiyen kullandıkları bir zamirdir ‘biz’. O halde kendimizden ‘onlar’ diye söz edelim. Onlar hapishanede yaşıyor.

Ne tür bir hapishane? Nasıl inşa edilmiş? Nereye yapılmış? Yoksa bu kelimeyi bir mecaz olarak mı kullanıyorum?

Hayır, hapishane bir mecaz değil, hapsedilmişliğimiz bir hakikat.”

Bu bir kaç cümlede Berger,  yeterince açıklıyor meramını. Burada, meramın ifade ediliş biçimine ayrıca dikkat: Doğru sözcüğü bulmak, sözcükler arasındaki ayrımları yeniden belirginleştirmek ve o çaba içerisinde dünyayı yeniden olmuş olduğu ve olması gerektiği haliyle anlamanın konusu haline getirmek John Berger’in kendine has düşünme biçimini gösteriyor.

Kendimizden ancak onlar diye söz edebilecek olmamız oldukça manidar. “Onlar”, her zaman belirli bir biz’in -başka adlar ve yetkelerle ortaya çıksalarda- mahkum ettikleri ve cezalandırdıklarıdır. Biçimleri ve koşulları değişiyor olsa da, siyasal olduğu kadar ekonomik, zamansal olduğu kadar teknolojik ve kültürel olduğu kadar bedensel bir cezalandırılma -her anlamda güvencesizlik, yani güvensizlik halinde açıkta bırakılarak kapatılma- hali bu. Hapishanenin bu şekilde bir işaret levhası olarak kullanılmasının önemli yanı, “dışarı”da olmanın yarattığı özgürlük yanılsamasını deşifre diyor olmasında. Sözcüklerin anlamının bozulması da, bu yanılsamayı görünmezleştirecek bir söz enflasyonunu beraberinde getirmesinde yatıyor.

Ama burada amacım Berger’in işaret levhasını uzun uzadıya bahse açmak değil. Söz konusu ince kitabı ve yazıyı okumak yeterli olacaktır. Hapishanenin metaforik kullanımı aklıma bir şeyler getirdi okurken; “hayır bu bir mecaz değil” dediğinde Berger özellikle, ama şimdi unuttum tam olarak neydi bahsetmek istediğim. Hapishane gerçeğine -gerçek hapishaneye- dair bir kaç söz belki. Geçerken Berger’in A’dan X’e Mektupları‘nı da anmış olayım, madem hapishaneden ve Berger’den bahsediyoruz.

Bir de gerçek hapishaneler var, elbette. Yirmi yıldan fazla dört duvar arasında yatmakta olan yüzlerce insan var; hatırlanıyor mu DGM’lerde falan yargılandılar. DGM’ler artık yok, ama o mahkemelerde yargılanıp mahkum edilenler hala içeride. Ömürlerinden ömür kaybettiler. Ölenler var bir de, Devlet ve Devrim’in yok ettiği hayatlar. Devlet dersinde ölenlerin kim olduğunu biliyorsunuz, nedenlerini de belki; ya da istenirse bilebilirsiniz. İkincisinin kendi çocuklarını yemesi ise, başlı başına bir tabu. Romanlar yazılıyor, belgeseller yapılıyor, tanıklıklar dile getiriliyor  “hapishane gerçeği” hakkında ya, hep eksik kalan bir yanı var yine de anlatıların. Faillerinin ve anlatıcılarının bu gerçeklikteki yerleri, konumlarıyla ilişkili bir sınırdan -ya da sorundan- kaynaklanıyor eksiklik.

Türkiye’de hapishaneler gerçeklerle yalanların birbirine karıştığı mekanlardır bir çok bakımdan. Özellikle konu “siyasi mahkumlar” olduğunda. Şimdilerde F-tiplerinde devlet kendi açısından yeterince hakimiyet kurduğunu düşündüğünden olsa gerek fazla gündeme gelmiyor, ama doksanlarla ikibinler arasında cezaevleri politik gündemin güzide konularından biriydi. Terör mevzusunun olmazsa olmazıydı bir bakıma resmi söylemde. Biraz daha genişletirsek 12 Eylül Darbesiyle 200o’lere kadar olan yirmi yıllık dönemde hapishaneler politik mücadelenin sürekli gündem oluşturan sıcak mevzularından biriydi. Devletin kendi varlığını mutlaklaştırmak üzere,  Diyarbakır Cezaevi ile başlayıp F-Tipi operasyonuyla taçlandırılan örnekleriyle bir şiddet mekanıydı hapishaneler.

Diyarbakır Cezaevinde, Metris’te, Mamak’ta ne olduğu az çok biliniyor artık. Buradaki “az çok” lafı önemli, tam olarak cezaevi gerçeğinin ne olduğu bilinmiyor çünkü. İyi kötü, devlet iktidarına ve şiddetine karşı direnenler bir karşı anlatı oluşturabildiler, o çerçevede bazı şeyleri biliyoruz. Ama, sadece belirli bir çerçevede.  Bilinmemesinin iki temel nedeni var. Birincisi devletin cezaevlerini birer “terör yuvası” olarak anlatmasından kaynaklı. Bu nedenle sadece kapatılma mekanları değil dönem dönem sistematikleşen bazen unutulan ama sürekliliği olan işkence ve operasyon mekanlarıydı hapishaneler. İkincisi neden ise devrimci örgütlerin direniş hikayesinden kaynaklı bilinememe halidir; politik çatışmaya göre kurgulanmış, bundan ibaret kılınmış anlatı direniş adı altında bu kez içeriyi romantikleştiriyor ya da idealize ediyordur -çoğunluk ikisi birden. Bu kez de direniş adı altında karanlıkta kalmaktadır hapishane gerçekliği. Gerçek insan hikayelerinden oluşan hapishane gerçekliği arada kaybolup gitmekte, geriye saedece iktidarın ve direnişin anlattığı hakikatten yoksun gerçeklikler kalmaktadır.

Berger’in “ortak bir referans noktası” sunması bakımından hapishaneyi bir işaret levhası olarak ele aldığını okuduğumda, levhanın kendisinin de karanlıkta kalmış olduğunu düşündüm. Levhanın şöyle bir temizlenip paklanmaya, bunun içinse esaslı bir yüzleşmeye ve hesaplaşmaya ihtiyacı var. Bir işaret levhası olarak hapishaneye gerçek hapishanelerin işaretlerini de katmak gerek. Tam da bu nedenle, hapishane imgesine, hapishane içinde hapishaneleri, içinde olduğunuz ve içinizde olan hapislikleri, boyun eğişlerinizi, korkuları, geç kalmış isyanları, hücreleri, kör hücreleri, müşahadeleri, hapishaneler içindeki görünmez hapislikleri de ekleyin. Bütün gerçek yüzleşmeler gibi, ancak kendinizden başlarsanız gerçek bir yüzleşmeye dönüşebilecek ağrılı ve ağır hikayelerin dünyasıdır bu haliyle hapishane. Dünyanın gerçek bir yansısı.

İnsanın ne mal olduğunu anlamak için bir laboratuvar gibidir hapishane. İhtişamını da sefaletini de görebileceğimiz mekanlar. İlk anlayacağınız ve dışarı çıkana kadar da çaresizce seyircisi olacağınız, dışarı çıkınca da hızlıca unutmak isteyeceğiniz asıl şey insanın etik varlığının asla güvenilir olmadığıdır. Bunu kendinizden anlarsınız en çok, eğer ki inançla ya da korkuyla -ki aynı şeydir duruma göre ikisi de- kendinize bakışınızı yitirmemişseniz tümden.

Unutmamanız gereken ilk ders, Berger’in de söylediği gibi hapishanede kelimelerin anlamlarının ters yüz edilmiş olduğudur.

İçeri tıkılmak, dışarda bırakılmaktır bir anlamda. O halde dışarı bırakıldığınızda,  içeri’den çıkmış sayılmazsınız aslında. Yani, metaforik olarak diyelim. İçeride hapishane gerçektir, elbette. Duvarlar demir kapılar gardiyanlar kaskatı bu kesinliği gösterirler her anında bunu. Ama, hapisliği anladıysan, çoktan metaforların da gerçek olduğunu öğrenmiş olmalısın. Her zaman içerinin daha içerisi, dışarının daha da dışarısı var. Çünkü, hapislikte “her despotluk kendine göre bir denetim tertibatı buluyor” mutlaka; o tertibatla hapishaneyi yeniden üretiyor,  yeniden biçimlendiriyor hapisliği. O halde çoktan ters yüz edilmiş kelimelerin anlamlarını bir kez daha ve bir kez daha ters yüz etmek gerek, anlıyorsun değil mi?