suç ve kefaretin berisinde: ermeni soykırımı

by

Tarihinin karanlık yüzüyle karşılaşmak, fanteziyi boydan boya katetmeyi, yani mevcut gerçekliğin kurucu ilkesiyle yüzleşmeyi gerektiriyor. Kişiler için olduğundan çok daha zor olanı toplumların bunu yapabilmesi. Kimlik dediğimiz ‘kendilik örgütlenmesi’, kendi bütünlüğünü -bütünlük yalanını- koruyabilmek adına sıkı sıkıya sarılıyor kurucu fantaziye, o fantaziyi mutlak surette muhafaza etmek istiyor. İdeoloji, tarih ya da benlik diyebiliriz, ‘travmatik gerçekliğin’ olumsuzlanması olarak bilinç böyle yapılanıyor ve siyasal işlevini yerine getiriyor. En sahici yüzleşme iddiası bile bir aklanma, yüzleşilmesi gereken utancın ya da suçun geçiştirilmesi, bir şekilde ötelenmesi eğilimi içermektedir bu nedenle.

kesiknar

Türkiye’de ise, devlet ve toplum içiçe geçmiş halde Ermeni Soykırımı meselesindeki genel tutumumuz, bambaşka bir vehamet daha içeriyor. Toplumsal varlığımızda -neredeyse genetik olarak aktarıldığını söyleyebileceğimiz- kaskatı bir davranış biçiminden kaynaklanan bir vehamet: İnkar. Herhangi bir yüzleşme gerekliliğinin mutlak bir şekilde olumsuzlanması. Geçiştirmek için dahi olsa travmatik gerçeklikle temas kurmayı reddeden bir tutum alış. Mutlak bir inkar.

İlkinde görüntüsel olarak bile olsa bir yüzleşme tavrı söz konusuyken, ikincisinde yüzleşmeme, daha doğusu yüzleşmenin mutlak olarak yadsınması söz konusu.

Dolayısıyla, Batı’daki yüzleşme sorununu bir anlamda, “suç ve kefaretin ötesinde” bir sahici yüzleşme talebi olarak öne sürülebilirken, bizdekini henüz daha “suç ve kefaretin berisinde” kalan bir sorun olarak almamız gerekir. Çarpık ya da yetersiz ya da sorunlu bir yüzleşme falan değil doğrudan doğruya yüzleşmenin inkarı. Kollektif direnç. “Bitmeyen inkar, en uzun soykırım“dan söz edilmesinin nedeni de bu.

Benjamin’in “estetize edilmiş yaşam” dediği yaşamın yüceltilmesinin kökeninde bu inkar yatıyor. İnkar ise, masumiyet arzusundan kaynaklı bir motivasyon olarak çalışıyor. Masumiyet arzusu ise burada, tam da masumiyet kökensel olarak kaybedilmiş olduğundan gerçekte “masumiyet ayartısı”ndan ibaret bir ideolojik mekanizmadır. Sadece suçun bastırılmasını değil ötekine -asıl kurbanlara- yansıtılmasını da içeren bir ayartıdır söz konusu olan: yani, çifte inkar.

Jean Amery’nin olağanüstü bir duyarlılıkla kaleme aldığı –Suç ve Kefaretin Ötesinde/ Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri alt başlıklı- denemelerinde  bahsettiği şey, “insanlığa karşı suç” olarak Nazizmin hukuken de ahlaken de siyaseten de mahkum edildiğine inanmamasıdır.  Nazi liderler yargılanmış, insanlığa karşı suç kavramı ekseninde cezalandırılmış, suç kabul edilmiştir. Ama Amery, soykırımdan yirmi yıl sonra, artık geçmişin geçmişte kalması gerektiğinin söylenebildiği zamanlarda, sahici bir yüzleşmenin olabilirliğine dair hayalkırıklığıyla yazar.

Sahici bir yüzleşme Amery’e göre  “suç ve kefaretin ötesinde” gerçekleştirilmelidir. Bu da her şeyden önce, zamana ve gerçekliğe dair toplumsal ve siyasal mutabakatın, tarih tasavvurunun, kimliğin ve toplumsal gövdenin genel geçer kabullerinin sorgulanmasını, kurbanı kurban oluşa mıhlayan olayın suçluyu da suçuna geri döndüren bir hesaplaşmasını gerektirir.

Amery bunda ısrar eder, geçmiş öylece geçip giden bir şey değildir çünkü; olanların yeniden olmasını engelleyecek tek imkan kurbanın mağduriyeti değil suçun bilincidir, bunun bir işareti olarak suçlunun suçunu üstlenmesidir.

Olanlar oldu, her şey geçer, zaman her şeyin ilacıdır fikrinin iptali ve aynı suçun yeniden olabilirliğini engelleyecek ya da hiç değilse ingelleme niyetini belirginleştirecek bir özrün ve bağışlanma yolunun belirginleşmesi gerekir. Amery’nin, ısrarla zamanın hiçbir şeyi iyileştirmediğini, geçmişin geçmediğini –nedenleriyle birlikte- anlatmasının nedeni budur. Giriştiği hesaplaşma, yüzeysel yani şekilsel ve yalan bile olsa bir yüzleşme söyleminin ortalıkta dolandığı, bir şekilde kabul edildiği, belirli bir çerçevede suçun mahkum edilip suçluların cezalandırıldığı bir olaya yönelik.

Biz de ise, Ermeni Soykırımı, devletin kuruluşu ve onun gövdesini oluşturan toplumsalın inşasına içkin bir suç olarak tümüyle inkar edilmektedir. Kollektif inkar dolayısıyla, burada yüzleşme dediğimiz talep çok daha derin ve ağır bir travmatik gerçekliğe sahiptir. Ağırlığın sebebi belki de, suçun bizzat kuruluş sürecinin enstrümanı olmasından dolayıdır. İnkardaki direncinin süregiden şiddeti, yüzeysel bile olsa adlı adınca olaya bakamamaktan kaynaklanıyordur açıkcası ve bu da bizi “suç ve kefaretin berisinde” kaskatı bir inkara mahkum ediyordur.

Sadece mazaret bulma halinden ibaret olmayan, suçu tümüyle reddetmekten kaynaklı olarak asıl kendini mağdur görme halini bu noktada ele alabiliriz.  Suçun yadsınması düz bir inkarla sağlanamayacağından, kurucu fantazi kendini masumlaştırma yoluyla tahkim etmek zorunda kalır. Onun bilindik kestirme yolu da suçun yansıtılmasından ve kendini kurbanlaştırmadan geçer. “Ulusal egemenlik” en kestirme yoldan -ki bedeli de bu yüzden çok daha ağırdır-böylece kurulur.

Bugünü geçmişle yargılayıp mahkum etmek, atalarının suçunu sonraki nesillere birebir atfedip onları cezalandırmayı talep etmek meselesi değil elbette bu. Ama biliniyor, herhangi bir şeklide yüzleşilmeyen yani adı konulamayan suçlar suç olarak işlenmeye devam ediyordur. Ermeni Soykırımı’ndaki sorun inkar dolayısıyla herhangi bir yüzleşme yolunun asla açılamıyor oluşundan kaynaklanıyor. Yüzleşmenin nasıl olabileceğini, olması gerektiğini konuşabilmenin, tartışıp sorgulayabilmenin dahi çok uzağındayız bu haliyle. Peki, bir politik mücadele sorunu olarak inkara ve ardındaki dirence karşı ne yapılabilir? Henüz bilmiyoruz sanırım.

Kollektif suç kollektif yalanlarla en kolay yoldan olumsuzlanıyor. Bedeli en ağır olan yol da bu. Ötekinin yasının inkarı, kendi suçunun inkarıyla iç içe geçiyor; toplumsal hayatın çürümesini, yıkıcı bir bilincin norma dönüşmesini getiriyor beraberinde. “Bir bebekten katil yaratan karanlığı”n özel nedenlerini bu tarihin seyri içinde deşifre edebiliriz ancak.

Meselenin bir de maddi arkaplanı var elbette. Sadece kimliğin inşası değil maddi varlıkların gaspı da söz konusu, ki yüzleşme korkusunun bir başka boyutunu tam da bu noktada bulabiliriz.

Wladyslaw Pasikowski’nin Hasattan Sonra adıyla izlediğimiz 2012 yapımı Poklosie filminde bir örneğini gördüğümüz hadisedir bu. Film, tarihle bir yüzleşme arzusunun sonucudur; anlatılanlar da sadece kurgulanmış değil, tarihi gerçekliklere dayalıdır. Henüz izlememişler olacağından çok fazla anlatmayayım hikayeyi, böyle biraz kapalı kalacak belki ama izlendikten sonra söylemek istediklerim anlaşılacaktır sanırım. Polonya’nın Jedwabne köyünde Nazilerle işbirliği yapan Leh köylülerin Yahudi komşularını öldürmelerini konu alıyor. Ama mesele öldürmeden ibaret değil, kasabanın çok daha derin bir sırrı daha vardır. Bütün kasabayı, sonraki kuşakları da suçun bir parçası haline getiren bir sır. Filmin izleyiciye sunulduktan sonra gördüğü “inkarçı tepkiler” oldukça tanıdık görünüyor. Nedenleriyle birlikte.

Bizdeki inkarcılık, bu tepkilerin genelleşmiş ve kaskatı biçim almış hali olmakla farklıdır yalnızca. Ötesinde aynı şekilde kurbanlarının maddi varlıklarına, topraklarına, hayatlarına el koyma ve üzerine bir hayat inşa etme halidir gördüğümüz. Film açıkca sonunda ne olabileceğini, yüzleşmenin nasıl sağlanabileceğini, geçmişin nasıl aşılabileceğini gösteremiyor. Bildik bir çözümle noktalanıyor hikaye. Naizim-sonrası kurulan yeni dünya düzenine uyarlanmış bir son olarak. Ama biz o noktada dahi değiliz yüzleşme sorunu bakımından.

Bugün, eğer suç ve kefaretin ötesinde bir yüzleşme imkanından bahsedebilecek, daha doğrusu gerçek bir yüzleşmenin ne olabileceğinden bahsetmek zorundaysak öncelikle inkar ve yansıtma yüzsüzlüğünün aşılabilmesi gerek. Biz, kısacası, yüzleşmenin nasılını değil yüzleşememenin nedenini konuşmak zorundayız daha. Ve daha onu dahi konuşamıyoruz tam olarak. Gidişat o yönde değil elbette,  görüyor yaşıyoruz. Bugün Recep Tayip Erdoğan gibilerin hırslarına ve hınçlarına bütün hayatımızı mahkum eden süreçler, buralarda, bu derin ve karanlık tarihte yatıyor aynı zamanda.

Son olarak-daha önce bahsini etmiş olsam da- aklıma gelmişken, Akif Kurtuluş’un Ukde‘sini ve Zeynep Direk’in kitap üzerine yazdığı “Ermeni Soykırımı Üzerine: Sorumluluk, Af, Tanıklık, Ukde” yazısını bir kez daha hatırlatmış olayım.

Reklamlar

Etiketler: , , , , , ,

6 Yanıt to “suç ve kefaretin berisinde: ermeni soykırımı”

  1. uğur Says:

    hadiselerin aslını bırakıp kawramlar üzerinde tefekküre dalarak karşıt tarafı imha kendi kendni ikna edeceğini düşünen postmodern zırvalar…inkar! ve soykırım , yan yana geldiğinde bu büyük laflar, hüküm tarafı ali’nizce çoktan verilmiş kalem kırılmış çoktan. suçlu kefaretini ödememekte direniyor diyorsunuz kısaca…oysa tıpkı baştankara inkarcılığın tarafında bulunanlardan bir farkı yok bu kafadan infazcı suçlamanın. işin tuhafı meseleye iki cepheyi anlamak için yaklaştığında şunu görüyorsun; inkarcılar soykırımcılar diye suçlanan cenahtaki araştırmacıların hiç biri aslında tam bir inkar içerisinde değiller ve belgelerle verilerle dava dosyalarıyla vs olayların tek yanlı gelişmediği büyük kıyımların yaşandığını görmek zor değil. hadi ataöv türkkayayı geçelim bernard lewisi giles veinstein gibi tarihçileri bile dinleme okuma gereksinimi duymadan linç eden bu engin gönüllü diaspora elçilerini okuyunca ne bir belgeye ne bir veriye yollama yapmaksızın küçümser bir edayla tavır almalarını acınası buluyorum…ha, kesin belgeler ne ki diyecek, halkın belleği falan gibi mavallara sığınacaktır bu nedense taşnak kestiğinde türkü kürdü gıkı çıkmayan ama tersi olduğunda kuyruğuna basılmış gibi böğürmeyi marifet sayan intellectuel camia…not: kaçanzuni ve hrant dinkin yazılarında sıkça bahsi geçen, kardeşliğin arasına nifak sokan emperyallerin vaatlerine kanma meselesi…silahlı ermeni birlikleri leyonlara katılıp vurmalar…malta duruşmaları…zamanın hükümetinin aldığı idam kararlarının nedenleri….nüfus kayıtları ve tehcir akabinde dünyaya dağılımı…toynbeenin rakamlar hakkındaki itirafları…üst üste koyunca aynı fokun farklı rengi olduğunu farkedersiniz belki bulunduğunuz tarafın.

  2. kacakkova Says:

    onca ugrasmis yazmissin yorum diye bu sacmaligi ya, yine de ugrastin diye degil, millet bu kafanin nasil sacma bir isleyise sahip oldugunu görsün diye yayinliyorum yorumunu…senin gibiler inkarci falan sayilmaz, soykirim suclusu sayilir…okudugunu anlamaktan aciz olmamak icin lagim kusmayi birakmalisiniz…ama,soykirim efendisi olunca böyle arsiz olabiliyorsunuz onu da biliyoruz….

  3. uğur Says:

    teşekkür ederim öncelikle … yani bir kez daha bana yanılmadığımı gösterdiğiniz için. şimdi meseleye gelelim özüne mutlak töz demişsiniz ya…beni ikna edecek şeyleriniz varmı? ama şu nazi filmlerindeki anektodlardan benjaminin amerynin konuyla alakasız dipnotlarından başka ..inkar üzerine güzel bir yazı fakat konunun bir öznesi olunca işler arapsaçına dönüyor galiba ve kestirip atmayı yorumuma yaptığınız sığ yorumda olduğu gibi fakat üslubum kısasa kısas şeklindeydi aslında. benim yaptığım olayın diğer taraflarına da bir bakmanız gereği üzerineydi. artık gönül rahatlığıyla infaz edebilirsiniz beni…soykırım suçlusuyuz ne de olsa)

  4. kacakkova Says:

    hayir sen kendini ve senin gibileri inkardan vazgecir, zihnini acin bi, konunun öznesine ile hic arap sacina dönmeden konusuruz…bu yazi soykirim oldu mu olmadi mi gibi bir mesele üzerine degil, neden soykirimi inkar ettiginiz üzerine…inkar mekanizmasinin nasil isledigi üzerine…nazizmden bahsediyorum dogal olarak, yüzlesme ve sucu kabul etme konusunda ondan daha geri bir noktada duruyorsunuz cünkü…”olayin diger tarafina bakalim” da tipik bir inkar refleksi…kiyim acisindan olayin bi de öteki tarafi yok…yaziyi dogru okumus olsan sucunu üstlenmen ile infaz edilmen arasinda bir bag kurulmadigni da görürdün…

  5. uğur Says:

    çıkış sorunuz zaten sorunlu..neden soykırımı! inkar ediyorsunuz..yani özne burada kadiri mutlak soykırım…inkar değil…kadiri mutlak çünkü sizce de en az o eleştirdiğiniz inkarcılar kadar eleştirilemez sorgulanamaz bir realite…inandırın beni deyince önce kabul et diyerek gestapoca bir tavır alıyorsunuz. bilgiye açık olduğumu söyledim sizin inkar dediğiniz şey benim için bir yüzleşme sonucu edinilmiş sentezler. tarihe vakıf değilsiniz anlaşılan kıyımın acıların tek tarafı olduğunu iddia ederken yanılıyorsunuz. kandavası güder gibi hamasi bir ruhla yaklaşıyorsunuz.benden bu kadar başka yorum yok, emekçilerin bayramını kutlarım.

    • kacakkova Says:

      biraz izan yeter aslinda baslangic icin, biraz vicdan ile de ikiyüzlülükten cikmanin bi yolu bulunabilir….hezeyanlari bilinc diye tekrar edip durmaktansa azicik izan gerekli…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: