Posts Tagged ‘çapulcular’

sene-i devriyesinde vaka-i gezi

30 Mayıs 2014

türkiye’nin üzerinde ‘başka’ bir hayalet dolaşıyor -gezi hayaleti. manifestosu yazılamayacak -ve yazılamaz- olan. tam da,  dünyaya bir manifesto ile karşılık veremeyecek olmasında başkalığını alan bir hayalet. dünyanın üstünde dolanan başka hayaletlerle birleşip ayrışarak. “gezi ruhu” da diyemeyeceğimiz, denilmemesi gereken, “başka türlü bir şey”. bir hayeletten bile değil, derrida’ya atfen “hayaletler”den söz etmeli bu yüzden. agamben egemenliğin, biyo-iktidarın en büyük tutkusunun, zoe ile bios‘un mutlak olarak ayrılması olduğunu söyler analizlerinde. tutku denilen, egemenliğin “kurucu istisna” anını tarif eder burada. “uygarlığın” aynı zamanda bir “vahşet” oluşunun nedenlerini, bu tarihsellikte bulabiliriz. “gezi hayaleti”nin tehdit ettiği de, muhtemelen dolaylı olarak bu yapıya yöneliktir. bastırılanın geri dönüşü: “alın şimdi bu vahşeti gülle donatın”.  henüz ve artık varolmayanlar adına, hayaletlerden söz etmenin, hayaletlere ve hayaletler ile konuşmanın tek bir haklı çıkış noktası olabilir ancak, – etik’i olanaklı ve siyasal olanı düşünülebilir kılan tek bir şey: adalet.

kaplumbağalar da uçar, peki ya kürtler

30 Haziran 2013

“askerin havaya ateş açması sonucu ölen kürtler”in sayısını bilmek imkansız. ama bu “resmi ağız”ın anlamını biliyoruz. yoksa? benim bildiğim otuz yıllık bir fenomen bu. havaya açılan ateş ile ayağından ve göğsünden vurulabiliyor insanlar. “hadi bakalım ateistler bunu da açıklayın” diye haykırmak istiyor insan. “sosyal medya üzerinden darbe oyunu” lafı ise henüz o merhalede değil, ama yakındır.  kürdün “milli iradeye saygı”sı zaten hiç yok da ondan mı acaba “karakol istemiyoruz” diye atlıyorlar havaya sıkılan mermilerin üzerine. bir “büyük oyun” var, malum. muhtemelen bizim -istesek de- göremeyeceğimiz; yalnızca başbakan’ın ve onu bir “kurtarıcı” olarak gören zihinlerin görebildiği. hükümet sözcüsü, lice’de göğsünden kurşunlanarak öldürülen genc dolayısıyla gösterilen tepkileri “gezi parkı’nın kürt versiyonu” diye açıkladı hemen. medyanın durumu da yine malum bu minvalde, “karakola saldırdılar” manşeti zaten hazırdı zihinlerde. otuz yıldır medyanın iktidarla ilişkisi hep aynı -belki şimdi daha bir entelektüel, daha bir derin, haksızlık etmemeli. “yeni şafak”, “zaman” son on yılın yükselenleri. daha öncekiler gibi, bu  gazeteleri de okurken insanın kendini hakarete uğramış hissetmemesi ya da aklından şüphe etmemesi imkansız aynı zamanda. şimdi soru şu: gezi olayları ve lice dolayımında barış sürecine ilişkin söylemleriyle alırsak mevcut iktidara karşı bir oyun mu oynanıyor, yoksa iktidarın kendisi mi bir oyun oynuyor? ya da içiçe geçmiş bir tür  “iktidar oyunları” mı söz konusu? oyuniçindeoyuniçindeoyun. neyse ki, kaba bir materyalizmle de olsa, kürtlerin uçmadıklarını ve  sarih bir kafayla iktidara karşı direnmenin, haysiyet ve özgürlük talebinin, “darbe-devrim planları”ndan başka saikleri olduğunu bilebilmek mümkün hala.

çapulcuların isyanı

12 Haziran 2013

taksimgezidirenişi

bütün bu toz dumanın açığa çıkardığı çok şey var.

biri -ve belki en önemlisi- de etik ile ahlakçılık arasındaki çatışmadır sanırım. bir yandan meydanda söylemler, sesler ve renkler birbirine karışıyor, öte yandan egemenliğin söylemiyle direnenlerin sesi derinleşerek karşıtlaşıyor.

felsefede kavramsal olarak ahlak ile etik arasındaki ayrımı koymak zor olabilir. ahlakçılıkla ahlak arasındaki ayrımı da. oysa, iki haftadır gerçekleşenler, sadece bu ayrımları belirginleştirmekle kalmadı, ahlakçılık biçimine bürünen ahlak ile  etik arasındaki politik çatışanın uzlaştırılamaz doğasını da netleştirdi. yüz yüze gelenlerle yüzsüzleşenler arasındaki politik bir ayrım olarak.

politik doğruculuğun en çirkef biçimleri -çatışmanın şiddeti oranında derinleşerek- tam da böylesi zamanlarda ortaya çıkıyor kaçınılmaz olarak. ve sorun yalnızca erdoğan’ın dili değil. iktidarın şiddetini kitlenin şiddetiyle, göstericilerin kaba sabalılığını başbakanın saldırganlığıyla, agorayı işgal eden çapulcuların küfrünü egemenlik sultasının hobbinliğiyle, kitlenin sarhoşluğunu iktidar sarhoşluğuyla  eşitleyen, bu eşitleme üzerinden kendi ahlaki ve siyasi duruşunun açıklamasını üreten zihniyet de, ahlaklı olduğu ölçüde etik-dışı olan bir politikliğin üreticisi  oluyor. analizcileri ve açıklayıcılarıyla birlikte hayli hararetli ve hırslı bir “iktidar blogu” söz konusu.

islamcı-muhafazakar entelektüellerin -yandaş medya köşelerinden kişisel internet sayfalarına kadar-  çoğunluğun gücüyle doğallaşmış “organik aydınlar” haline gelişi de, bir süreç olarak nihayetine eriyor, tamamlanıyor. tam da, iktidarı da eleştiriyormuş gibi görünen bir dil aracılığıyla egemenlikle özdeşleşmiş olmalarından dolayı.

şaşırtıcı örneklerle dolu hazin bir süreç bu.

aynı zamanda da, bayağılıkta sınır tanımayan bir tiksidiriciliğe sahip. çeşit çeşit örnekleri var bunun, farklı düzeylerde ortaya çıkabiliyor ve fakat sonunda aynı şey  söyleniyor. bu bayağılıktan ne kastettiğimi yusuf kaplan’ın zihniyetini -bugünkü “zihin açıcı” yazısı dolayısıyla- işaret ederek örnekleyebilirim.

sadece devlet terörünün yoğun gaz saldırısından dolayı değil, o gaz kütlesinin içinde bu türden organik aydınların muktedirlere cila çeken politik analizleri ve o analizlerle temellendirdikleri entelektüel ahlakçılıklarıyla da zehirleniyoruz. ahlakçılığın etik olanı boğması anlamına geliyor bu, ama elbette yok edebilmesi anlamına değil.

politik olanın tanımını değiştiren bir ‘olay’ gerçekleşti “taksim direnişi”nde. henüz kendi diline ve kavrayışına sahip değil belki, ama geri alınamaz bir olay olarak gerçekleşti. gaza boğulmuş meydanın kendisi, bizzat bu haliyle, “haysiyet” ile “zillet” arasındaki politik karşıtlığı işaretliyor. aynı zamanda da, etik olanın ahlakçılıkla savaşımını.

muktedirlerin, polis teşkilatı ve entelektüel gaz sıkıcılarıyla birlikte meydandakileri alt edeceklerini, çapulcuları yene-bile-ceklerini kabul etmek gerek. ancak, şimdi bir kez açığa çıkan şey -benjamin’in “tarih tezleri”ni hatırlayarak söyleyebileceğimiz gibi- yenilebilirse de yok edilemez. hakikat geri alınamaz.