Archive for the ‘arabesknağmeler’ Category

“wêran ezim malêm xirab”

29 Mayıs 2015

suya_anlat

yalnız kalmamak için, gece boyunca pencerenin önünde oturuyorum. ayna, demişti pavase. ama en iyisi pencere. denedim. gecenin karanlığını alıp ardına huzurunda sır olmaksızın yansıtır suretinizi. belli belirsiz, varla yok arasında. hiç için, hiçlikle, hiç olarak. zayıflamışsın diyorum, biraz diyor her seferinde. biraz, hep. dirhem dirhem. azalmak burcundayız. sonra işte, konuşursunuz. gidenler için, gidemeyişin için belki en çok. artık ses olmayan bir sesle. hani ne söylense boşuna olduğu için, yitip giden bir rüya’yı anlatırsınız belki. bildiğiniz kelimelerle bilmediğiniz bir şeyi anlatmak ne kadar mümkünse. ya da bildiğiniz kelimeler, artık ne kadar bildiğiniz anlamlara geliyorsa. veda eder gibi konuşmayı o’ndan öğrendim ben. uzun sürmüş her gecenin sabahında, usulca kaybolurken, neşeyle bakmayı göğe. hatırlamanın ve unutuşun girdaplarında, kağıt kesiği gibi sızlayan ince bir keder geçiyorken gözlerinden. ağır ağır silinip gitmeyi, eksilmeyi biraz her şeyden ve belki herkesten, kendimden…sonra, veda etmeyi. her şeyin boşunalıktan bazen ancak bir vedayla kurtarılabileceğini de. ondan… nasılsın diye sormuyoruz birbirimize hiç, yalan söylememek için sanırım. gecedir çünkü. karanlık sular akmaktadır damarlarımızda. azalmak burcundayız ya, hadi şiir okuyalım diyor bazen. hadi diyelim yine, yaşamakla buradayım tabiatım gereği, avaz avaz. hadi, sevince and olsun. geceye ve ışığa ve özleyişe ve kanırta kanırta geçen zamana ve karanlık sulara, and. tesellisiz, yokluğun payından el alarak sanki. öfkenin ve bağışın ötesinde. bazı şeylerin susarak söylenebileceğini yalnızca, ondan…öğrendim…başka türlüsü güç…

bağışlayın beni

01 Mart 2015

yayla30 haziran 2003

on yıldan fazla olmuş yine. ya çok içerde ya çok dışarda kalıyorum hep. bir yersizlik meselesi bu. varsın artık ağdalı sözcükler dökülsün dilimden yalnızca. varsın karanlıklara karışayım biraz daha, adı sessizlik olan. ne fark eder. bazılarımız böyle. yaşamak kudretinden mahrum doğuyor. ne yapsan olmuyor, sonra. dili bilmek de başka bir şey. kelimeler. ah. bir, söylenenecek bir sey yok, kalır geriye hepsi. bir uğultuyla susarsın. çocukluk oralarda bir yerde kayboluyor. çam kokularının içinde misal. bir nehrin uğultusunda. bir buzağının boynuna sarılıp ağlarken. kaybettiğimiz her şey bizimle birliktedir, deniyor, biliyorum. ama, ne fark eder. hep özleriz. hep biraz daha yalnız. işte. uzanıp kendi yanaklarından öpmekten başka bir şey de gelmez elinden insanın hani. belki biraz daha sessizlik, biraz daha uzak her şeyden. eğer diyor insan, nietzsche, tek bir an’ı olumlamışsa, ebediligi sonsuzca onamış, onaylamış ve kurtarmıştır. ya da demiyor, bilmiyorum, ne fark eder. kimin ne dediğinin ne önemi var bir yerden sonra. her şey gelir, her şey geçer. ne farkeder. her seyden sonra, her şeyin sonrasında. gölgelere karışır durursun. geceye. iştedir, karanlık yutar kelimelerini de. zihninde kapkara bir denizin dalgaları. biraz çam kokusu. biraz daha sessiz. sessizlik bazen, artık söylenecek bir şey olmamasıdır yalnızca. evet. gidemedigi için kalır insan. hep borçlu kalır. bağışlayın beni.

berlin yazı yok

30 Mayıs 2010

…………

Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikâye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.

…………

Umutsuzlar Parkı, Edip Cansever

bir sana bir de bana

22 Mart 2010

“sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna”

04 Mart 2010

her adın bir rengi varmış ve kaçakkova’nın rengi siyahmış, yeni ögrendim. “tam kaçak oldun, nerdesin?” diye soran mektupları okurken, anlıyorum iyiden iyiye karanlığa gömüldüğümü. simsiyah. bir kayboluş tasarımıyla yitip gittiğimi gecede. sözsüz kalışımı açıklayacak sözcüklerde bulamıyorum işte. çekik gözlü garson kız, sormadan koyuyor önüme dolu bira bardağını, yeni bir mum takıyor mumluğa, yakmıyor. onaylıyor adımı sessiz bir anlaşmayla sanki.  siyah, bir renk değildir diye düşünüyor belki. gülümsüyor giderken. karanlık bir aynayım ben olsa olsa, uçurumlarla sırlanmış. içimde uğuldayan bakışlardan anlıyorum bunu. uzun zamandır yazamıyorum, yine yazamayacağım. ne kadar sürer bilmiyorum. sözcüklerle içimde olan bitenler arasındaki derin uçurumu sisler bürüyor çünkü. yazıda beliren ben’le benim aramdaki fark meselesi değil. “bir elma tadı gezdiriyorum kafamda/anlaşılması güç bir elma tadı“(cansever) mesela, nasıl anlatmalı, bilmiyorum. ya da bir sancı, saplanıp kalmış göğsümün orta yerine. ama bir özür borcum var mektuplara. başka bir biçimle beni bekleyen kendi gölgeme doğru giderken,  büsbütün karanlığa gömülüyorum, sessiz, bir özür borcum var. yıkımlardan geçiyorum, yıkımlar bırakıyorum geride. acılar ve ağrılar. yaşamak ağrısı bu, belkide. belkide dirim. yepyeni bir yenilgiye hazırlanıyorum böylece, yepyeni bir yıkılışa. olur olmaz şeyler kanırtıp duruyor icimi, durup bir söze başlayacak olsam anlaşılmaz uğultulara dönüşüyor sesim. bırakıyorum sözcükleri öyle. bırakıyorum hükümleri, yargıları. korunaksız, kara sıfatları yakıştırıyorum kendime. biraz daha kararıyor adım. biraz daha karanlık. sessiz kalmakla biliyorum önce bir kaygı, sonra bir kızgınlık haline geliyorum giderek. herkes icin. suçlu çıkıyorum bütün hesaplarda.  “sesim soğuk bir sis/ ve gittikçe grileşen dalgınlıklar oluyor“(ahmet telli), susuyorum. bir süre daha, ne kadar bilmiyorum. yazsam da yazmasam da bir. ne söylesem eksik kalacak herşey. nasıl desem yanlış. sonra. belki. belki yine gelirim.

‘karanlık bir işaret olan varlığımın hepsi’

15 Kasım 2009

“tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek”

(Füruğ Ferruzad)

down in the hole

23 Ağustos 2009

“göz açıp kapayıncaya kadar”

07 Haziran 2009

“Uykusuz gece: İşte en kısa formülü, içi boş  zamanın geçişini unutmaya çalışır ve tan ağartısını boşuna beklerken hiç sonu gelmeyecekmiş gibi uzayan azap dolu saatlerin. Ama uykusuz gecelerin asıl korkunç olanlarında, zaman sanki büzüşüp ufalmıştır ve avuçlarımızın arasından verimsizce kayıp gidiyordur. Uzun ve şifali bir dinlenme umuduyla lambayı söndürürüz. Ama zihnimizde düşünceler karmakarışık  uçuşurken gecenin sağaltım haznesi harcanıp gider ve yorgun göz kapaklarımızın altından son görüntüyüde kovduğumuzda biliriz ki çok geçtir artık, az sonra sabahın hoyrat sarsıntısını hissedeceğizdir. Ölüm mahkumu da son anlarının böyle kullanılmamış halde kayıp gidişini seyretmiş olmalıdır. Ama saatlerin bu büzüşmesinin açığa çıkardığı şey, vaadini yerine getirmiş zamanın tersidir. Eğer ikincisinde deneyimin gücü sürenin efsûnunu çözerek geçmişi ve geleceği şimdide topluyorsa, telaşlı uykusuz gecede katlanılmaz bir korku demektir süre. Kişinin yaşamı tek bir anâ indirgenir, ama sürenin askıya alınmasıyla değil, yaşamın hiçliğe kayması ve zamanın kötü ebediliği karşısında kendi beyhudeliğini fark etmesiyle olur bu. Saatin fazla tiz tıkırtısında, ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz. İç duyumuz daha onları kaybetmeden saniyede uçup giden ve bu iç duyuyu da kendi akıntılarında sürükleyip götüren saatler, her türlü bellek gibi  iç deneyimimizin de kozmik gecede unutulmaya mahkum olduğunu ilan eder. Bugün insanların kafalarına kakılan bir zorunluluktur bu. Mutlak güçsüzlük konumundaki birey, yaşayacağı süreyi kısacık bir mühlet olarak algılıyordur. Ömrünün sonuna kadar yaşayabileceğini ummamaktadır. Herkes için geçerli olan vahşice öldürülme ve işkence olasılığı, günlerin sayılı ve kişinin kendi ömrünün uzunluğunun da bir istatistik değişkenden ibaret olduğu düşüncesinde, yaşlanmanın ortalamaya karşı haksızca elde edilmiş bir avantaj haline geldiği sezgisinde yankılanıyordur. Belkide toplum tarafından verilmiş o geri alınabilir ömür süresi şimdiden dolmuştur. Beden bu korkuyu saatlerin uçup gidişiyle kaydeder. Zaman kaçıyordur.”

[ Minima Moralia, “105.Göz açıp kapayıncaya kadar”, Theodor Adorno]

elipsis

18 Temmuz 2008

…içimde bir burgaçla uyanıyorum apansız. uğultulu kelimeler, söylenmemiş sözcük yaraları, ve söylenmiş sözlerin kırık döküklüğü, ödünç alınıp geri verilememiş kitaplar üzüntüsü, silinmeyen bakış izleri, ten izleri, acılık. dönüp duruyor gece. dünüp duruyor sabahlar. ben neden böyleyim sorusuna cevaplar arayan aklım, karanlıklara karışıyor. bana adımla seslenen sesin, adımı varediyor boşlukta. ve adımla varoluyorum yeniden yitip gitmeden önce. aslında konuşacak çok şey var, diyoruz susmak için. kanayan onca söz içimizde cam kırıkları. konuşmanın imkansızlığı üzerinde duruyor oysa her şey. hep bir yanlışa varıyoruz. nasıl başlamı söze, bilmeksizin. susmadan önce. ve sonra. sessizliği örtünüyoruz. seni bulduğum her yerde biraz daha kayboluyorum. biraz daha özlüyorum sonra seni. eksik çıkıyorum bütün hesaplarda. sus diyorsun, susuyorum. anlıyorum bu susmak yazgısını. ben anlamak yorgunu, anlıyorum. karanlığı çünkü bulaştırmışım her yere. ellerim isli, yangınlardan kurtulmuş, bulaştırmışım. kir pas içinde dudaklarım. kabuk kabuk bu affedilmez. kötülük. herkes gibi ben de biliyorum. bir burgacın içinde uyanıyorum apansız, ağrılı uykulardan. sesin, uçurumları özleten bakışın biraz, karanlık merdiven başları soluğun, ağzından içtiğim suların sarhoşluğu, derinliklerinin yankısı, uçurum hep, uçurum. yokluğun dönüyor yongalar biriktirerek içimde. anlıyorum, geçilecek çöl benmişim, sonuna yolculuk edilen gece ben. bu beni sana bağlayan işte uçurum…

ortak kuşakları olmayanların ortaklığı

05 Eylül 2007

alacakaranlıkkuşağıaşağıdaki yazıda iyi yetişememiş olmaya binaen 12 eylül’e atıf yapınca kuşak olmayan kuşağımızın bir ferdi olan Eleştirel Günlük’ten karşılık geldi. bu karşılığı okurken bende ertelediğim bir yazı düşüncesini yeniden hatırladım. meşhur kuşak değerlendirmeleri vardır hani. bir kuşak yazısı ya da düşüncesi vardı aklımda. düşünce gene var ama yazı ortada yok!olması da kolay görünmüyor. bizim kuşağı, ki aslında bizim kuşak diyebileceğimiz bir kuşak var mı o bile şüpheli, ama bizim kuşak diye bir şeyden bahsedeceksek bunu “alacakaranlık kuşağı” olarak tariflemek istiyordum. dahası bu biz‘im “kuşak-olmayan-kuşağımız“ı, alacakaranlıkkuşağı olmanın yanı sıra aynı zamanda “lanetli bir kuşak” olarak da işaretlemek gerektir. her bakımdan lanetlidir. dünya yok olmadan bitmeyecektir bu lanet! lanet dolayısıyla negatif terimlerle ele anılabilmektedir ancak. bu “negatiflik”se, 12 eylülün ötesinde, tüm bir pozitif dünyanın eksikliğine, boşluğuna, nedensizliğine tekabül eder. bu “alacakaranlık kuşağı” bahsine ilk olarak defter dergisinde, tuna erdem değinmişti (sayısını hatırlamıyorum, kapanmadan önceki bir sayısı). sağlam bir teorik yazıydı. kuşak ne demektir, neye kuşak denir (ya da denemez), kuşak demek nasıl bir saçmalıktır gibi meseleleri de vardı. biz olsak olsak alacakaranlık kuşağı oluruz.var’la yok’un o gri bölgesinde,önceyle sonranın o kayıp çizgisinde meydana gelen, asla “iyi cocuklar” olamayacak olan bir kuşak.bu nedenle ne geçmişi nostaljik bir övünçle hatırlamamız, ne de geleceği bi daha umut edilebilir olarak düşünmemiz olası değil. tarihi sürdürmek, tarihe onay vermek, anlam peşinde koşmak, değer yaratmak, değer denilen şeylerle başı hoş olmak, olası değil! her kuşağın sahip olduğu daha doğrusu sahip olduğunu zannettiği, “ah ne güzel çocuklardık biz, ne acılar çektik, ne çok direndik, yenildik, ama ne güzel günlerdi o günler” diye düşünebileceğimiz bir zemine ve bunu olanaklı kılan bir tarih bilincine sahip değiliz -tamam bu bir felaket gibi görünebilir ama asıl felaket diğerlerinin durumudur, şükürler olsun ki öyle cümleler kuracak durumda değiliz. yas tutmak ya da gurur duymak sözkonusu değil.biz olsa olsa bitmeyecek ve iflah olmayacak ve hiç bir düzlemde tarif edilmesi olanaklı olmayacak bir öfkenin taşıyıcılarıyız “özneler” olarak -ki bir bakıma özne olduğumuz bile her daim şaibeli olacak. ya da “biz”im ne olursa olsun öznelikle bir hesabımız olacak: post-post-travmatik özne.

“alacakaranlık kuşağı” diye bir vakıf kurmak denyoluğun daniskası olacaktır bizim için mesela…..