paris katliamı üzerine

by

aşağıya facebook’ta paris katliamı üzerine konuşulanlara verdiğim çeşitli tepkileri kaydediyorum.
“gerçek islam” noktasında, islamcılar arasında, saldırıyı bir intikam mantığı içinde onaylayan, haklı gören ya da bir şekilde anlaşılır bulmak üzere gerekçelendirenlerle, bunun bizzat islamın kendi anlam dünyasında bir sorun teşkil ettiğini, köklerinin de bizzat islamın içinde aranması gerektiğini söyleyenlerin bir miktar belirginleştiğini eklemek yerinde olur. ne kadar derin olduğu ya da olacağı tartışılır olsa da, bu içsel ayrışmayı önemsiyorum.”gerçek islam tam da budur” diyenlerin durumu, başka bir açıdan, “gerçek islam bu değil”cilerden daha iyi sayılmaz. din hakkında öne sürülecek politik argümanların, modernliğin semptomatik sorgulanışından ayrıştırılarak, hele ki karşıtlaştırılarak inşa edilmesi mevcudiyetin yeniden üretilmesinden öte bir sonuç vermeyecektir. vermiyor. bu açıdan, katliam sonrası ortaya çıkan tepkimelerin, türkiye’de bir anlamda gezi-sonrası -giderek sorunlu hale gelerek- oluşan saflaşmalara eklemlendiğini görmek de zor değil. saflaşmalar herkesi kendi yerinde memnun ediyor görünse de,  her iki meseledeki tıkanmanın nedenleri de aynı.

17 ocak 2015

aşağıda linkini paylaştığım zizek yazısına bir şerh düşeyim. nietzscheci kavramlardan hareket edişini önemli bulsam da, iki yönde itirazı gerekitiriyor özellikle. her iki itirazımın nedeni de, aynı noktadan, zizek’teki yanlış nietzsche yorumundan kaynaklanıyor. birincisi, “islamafobi” meselesini “liberal solcu entelektüelin sucluluk duygusu”na indirgemesi. ikincisi ise, “fundementalizmi” bir “haset” meselesi olarak gerekçelendirmeye çalışması. bunlar, pek çok doğru şey söylemesine rağmen, batılı solcu bir entelektüel sembol olarak, zizek’in ne kendini ne de ötekini tam olarak anlayamadığını gösteriyor. bu “anlamama”yı anlayabilmek oldukça önemli görünüyor. adı gördüğüm kadarıyla geçmedi pek, ama bu iki yanlış anlamaya karşı teorik bir ilk yardım olarak yararlanabileceğimiz isimlerden biri de, mevcut kültürün ya da uygarlığın bir hınç kültürü olduğunu ama ötekine duyulna hıncın arkasında aynı zamanda kendimize karşı duyduğumuz hıncın da yattığını söyleyen baudrillard’tır.

Kötüler gerçekten yoğun bir tutkuyla mı dolular?“, Slavoj Zizek

11 ocak 2015

paris katliamı’nı 11 eylül’den ayıran çokca belirgin özellikler sıralanabilirse de, temel bir noktada, “radikal nihilizm”de benzeştiğini söylemek mümkün. yalnızca, paris’te yaşanan dehşetli durum, daha fazla “radikal nihilizmin” (köktendincilik) “edilgen nihilizme” (çokkülttürcülük, liberal çoğulculuk veyahut da özgürlük) verdiği bir karşılıkmış gibi görünüyor. eğer böyle ise, söz konusu saldırının radikal fanatizmine, edilgenliğin değer dizgeleri içerisinde bir anlam verebilmek ve dahası bir çözüm düşünebilmek olanaksızdır. bu iki nihilizmin kaçınılmaz bir şekilde birbirini kışkırtacağı açıktır. “medeniyetler çatışması” tezi, mantıksal ve tarihsel olarak tutarlı bir şekilde, bu bakımdan bu nihilistik durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak öne sürülmüştür. ancak bu çatışmanın sınırları belirlenmiş bir cephe savaşı şeklinde olmayacağı malum. katliam sonrası ortaya çıkan söylemlerde bile, söz konusu nihilizmlerin izini rahatlıkla sürebiliriz. dinsel savunu, ateizmlerin militanlaşması, aydınlanma ve sekülarizmin parlayışı, birbirini suçlamakla haklılaşan söylemlerin cazibesi, kinin ve dolayısıyla hıncın yeniden bileylenen biçimleri olarak politik alanı kaplamaktadır. buradan bir çıkış görünmüyor.

9 ocak 2015

“hepimiz charlie’yiz” derken -ben de dedim- bizzat bu sözden, bu sözün beraberinde getirdiği “terörü lanetleme seferberliği”nden içine bir kurt düşmüyorsa, “gericiliğe karşı” bir büyük yürüyüş düzenlerken bir an için “lan, gericilik falan derken?” diye işkillenmiyorsan, “gerçek islam tam da budur” dediğinde içinde bir sıkıntı oluşmuyorsa, kötülüğü ağız dolusu kınarken bizzat içine sokulduğun iyilik’ten zerre kuşku duymuyorsan, söylemlerdeki rahatlıktan bir şekilde rahatsız olmuyorsan, durum görülenden/sanılandan daha vahimdir. bütün bu hareketlilikler ve düşünce akışlarının, gerçeklikte en uç noktalarda yarattığı karşıtlıklar ve saflaşmalarla, iyi ile kötüyü bir düzenek içinde net bir şekilde ayırmayı sağlıyormuş gibi görünmesi nedeniyle tam da, olan şey basitçe konformizmi perçinlemek değil midir misal? bu durumda, eğer ki mevcut politik hizalanışlarla söz konusu konformizmin ilgisi açıksa,  politik sorun, bu perçinlemeyi dert etmek ve buna karşı durmak değil midir misal? bi düşünün abiler!

7 ocak 2015

bir inanç, fikir ya da değer adına yapılan vahşet, o inanç, fikir ya da değere gerçekten aittir. her zaman, inancın gerçekliği onu gerçekleştirenlerin faaliyetlerinden oluşur. her inanç, her zaman o gerçeklikten “fazla bir şey” içeriyor olsa da. ancak o inancın içinde söz konusu vahşete, kötülüğe karşı bir hesaplaşma çabası ve mücadele girişimi gerçeklikte fark yaratabilir. paris’te olan şeyin adı katliamdır, “islam adına” ve “islam adıyla” gerçekleştirilmiş bir katliam. bu vahşet, “avrupa’nın 11 eylül’ü” müdür zamanla anlayacağız, hangi hesabın içinde duruyor göreceğiz. katliamın hangi adla ve neden o adla gerçekleştirildiği de böylece politik olarak belirginleşecek belki. katliamın gerçekliği ve onu gerçekleştirenlerin sahiplendiği ad, yine de belirgin bir sorun koyuyor önümüze. katlima katliam diyerek başlamaktan başka bir yol da yok.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: