“ortak acı” mefhumu

by

yeni şafak’cılar “ortak acı”dan yürüyerek “düzeni sorgulamak gerek”e son noktayı koymuşlar yine!  “başkanın bütün filozof-adamları”nın olayı da bu, her nasılsa düzeni iktidarın hayrına sorguluyorlar sürekli! “yeni türkiye”nin iktidar mantığı ve dili olan bu yazıları okurken, gözümün önünde sürekli “ölüm çetelesi” belirdi. bir de başbakan danışmanının tekmesi. yeni şafakcı’ların -ve “yeni türkiye”cilerin- tek muhatap aldığı “eski türkiye”nin temsilcileriyle yürüttükleri dalaşın bir önemi yok. eskisi ve yenisiyle, iktidarı ve muhalefetiyle, türkiye’nin siyaseten neden bir facia yeri olduğunu anlamamızı sağlayabilir soma. yine de ”ortak acı” söylemi, ermeni soykırımında da devreye sokulmak istendiği gibi, mevcut ‘yeni’ iktidar mantığının ve onun sürdürücüsü/taşıyıcısı olmaya çalıştığı egemenliğin derin yapısını doğrudan gösteriyor olmasıyla başka bir dikkati gerektiriyor. iktidarla sermaye arasındaki organik ilişkiyi görünmezleştirmek, medya ile iktidar arasındaki derin ilişkinin zorunlu bir sonucu elbette. akp’nin belirli miktarda kanaat teknisyeni bu uğurda çaba harcıyor. yaşanan faciayı takdir-i ilahi ya da kader olarak görmüyorlar, sorumluluların cezalandırılmasını istiyor, örneğin yerdeki bir madenci yakınını hunharca tekmeleyen yusuf yerkel’in istifasını talep ediyor ve bunu yapmanın bir yolu olarak da ortak acıya referans yapıyorlar. erdoğan ekibinin soma’daki tutumunu tashih ediyormuş gibi görünüyorlar, ama söz konusu olan tashih değil aslında, bir iktidar rasyonalitesi sağlamak. salih tuna “hesap ver lan vicdansız” başlıklı yazısına, “kazaymıs…mukadderatmış…takdir-i ilahiymiş! geçin bunları” diye başlıyor ve fakat, bunu tam da erdoğan’ın “bunlar olağan şeyler, ölüm bu işin fıtratında var” deyişini örtmek için yapıyor. bir tuhaflık varmış gibi görünüyor, ama değil! kapitalist sömürünün, böylece, her nasılsa “vicdansız patron”la “gariban işci” arasında kendi kendine işleyen bir düzenekmiş gibi sofistike bir yapı haline sokulması epey eski bir hikaye. bu hikayeye göre, ekonomi politiğin piyasayı düzenleyen “gizli el”i gibi, patron ile işçi arasında adaletsizlikle -herkesi, insan ortak paydasında efendi ya da köle birleştiren herkesi mağdur ederek- işleyen “gizli bir el”den söz edebiliriz. düzen de, bu gizli el’in düzenidir. bu gizemli anlatının meselesi, açık ki, iktidar ile düzen arasındaki bağın göz ardı edilmesidir. “ortak acı” mefhumunun siyasal anlamını da burada bulabiliriz. böylece, ölüm acısı bir varoluş sorgulamasına dönüştürülerek gayri siyasileştirilir; bu, tam da siyasi bir hamle olarak, sofistike bir şekilde düzenin sorgulaması talebinin gündeme sokulmasını sağlayan şeydir. düzen denilen şey, bu düzenin efendilerine zeval gelmeksizin, hatta bu efendilerin korunması uğruna sorgulanır, düzenden hatta hesap sorulması istenir. sürekli olarak düzenin mağduru olan ve bu mağduriyetten beslenen bir iktidar söylemini siyaseten mümkün kılan da budur. ilginç olan tek şey, böyle bir mantığın “insanlık” adına tam bir inançla öne sürülebiliyor, kanaat üretimine koşulabiliyor  olmasıdır. öyle ya, nasıl oluyor da “ortak acı duyusu”, ailesini kaybetmiş bir madenci yakını ile ona hiç de sevecenlikle yaklaşmayan erdoğan’ın ortaklaşmasını sağlayacak. yuhalayan ile yuhalanan nasıl ve hangi yoldan ortak insanlıkta birleştirilecek.  soma maden işletmesinin patronu da üc gündür uyumadığını ve acı çektiğini söyledi göz yaşları içinde. bu göz yaşlarının samimiyetini sorgulamak saçmadır bence, tıpkı mısır’a ağlayan erdoğan’ın samimiyeti gibi. ama, ağlamak, ağlayanın samimi olsun olmasın sofistike kılınmaya çalışılan düzenin ne ekonomi politiğini ne de iktidar konumunu değiştirmez. bu facia dolayısıyla “sınıf siyaseti”nin doğrulandığını düşünmüyorum öte yandan. sınıf siyaseti meselesi doğru düzgün tartışılan bir mesele olmadı bizde. ne savunucuları ne de reddiyecileri açısından. ama bu başka bir bahis. burada önemli olan “sınıf siyaseti”nin karşısına konulmuş gibi yapılan “insanlık siyaseti”nin ideolojik mahiyetidir. çünkü bu, toplumsal eşitsizlikleri, çelişkileri, güç ilişkilerini, patron ile işçiyi, zengin ile yoksulu, ezen ile ezileni ve iktidarın bu mevzular içerisindeki yerini aklamaktan öte işe yaramaz.  siyasetin hegemonik yapısı –laclau ve mouffe’un işaret ettiği gibi- çatışmanın herhangi bir temele/ya da öz’e indirgenemezliğini gösteriyor, ancak bu aynı zamanda siyasal olanın “insanlık” denilen soyut bir mefhuma ve onun ortak olduğu varsayılan bir yetisine yükseltilemeyeceğini de gösteriyor. bu, olsa olsa “ekonomi politiğin eleştirisi”nin gerisinden konuşmaktır. elbette, mevcut ekonomi politiğin yasalarına uyarlanmış bir zihniyet dünyasının savunusunu yapmak üzere. egemenliğin bir ‘temel’i varsa o da bu arzuyla ilgilidir.  muhafazakar ya da ilerici, dinsel ya da seküler, geleneksel ya da modern, salih tuna ya da yılmaz özdil, sağ ya da sol olarak, fark etmez. ortada bir facia var, ama ihmal yok, sorumlu yok, suç da suçlu da yok, kasıt ve art niyet yok, bir doğal afet gibi, kaldı ki afetlerde bile bir ihmal suçu vardır çoğunluk. haklı olarak işaret edildi bir kaç yerde, bu tavır ermeni soykırımı, roboski katliamındaki yaklaşıma ne kadar benziyor değil mi? bu işin fıtratında olduğu söylenen ölüm, anlaşılan bugün artık ekonomi politiği yönlendiren ‘gizli el’ gibi bütün siyasal hayatı belirleyen yasanın tecellisi oluyor. sükunetle acının hepimizde ortak olduğuna inanmayı koşullayan zihniyet, tecelli karşısında da hepimizi ortak olarak tefekkür etmeye ve adalet talebini edeple  istemeye çağırıyor. aslında, mahkum ediyor. yoksa tokat var!

Reklamlar

Bir Yanıt to ““ortak acı” mefhumu”

  1. kacakkova Says:

    17 mayis 2014 tarihli gazetede, özelikle yasin aktay, salih tuna, leyla ipekci, abdülkadir selvi yazilarini kast ediyorum…ayni gün yazmis olan akif emre ve ismail kilicarslan’i da bu listeye eklemek mümkün, ama emre’nin “acinin sitemik temellerini sorgulamak”la ilgisini, kilicarslan’in “utanma”sini bir sekilde ayirmak isterim…bugün topa giren marker esayan’i ise dogrudan listeye katmak…mesele degismiyor, siyaset hala eski ve yeni türkiye’nin kapismasi gibi sunuluyor temel olarak…”yeni”ciler de “eski”ciler de ayni noktadan palazlanmak, bu merkezde siyasete hakim olmak istiyor….bu acidan “eski türkiye”nin sergiledigi manzara, medyasi ve siyasetcisiyle ayni sekilde -hatta duruma göre bazen daha da derin- mide bulantisi veriyor…

    habertürk’te yazan nihal bengisu karaca’yi da unutmayayim, basbakan’i nasil kurtaririm derdiyle yazmis dün, yeni gördüm….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: