kızlı erkekli

by

Sosyal medyanın teamüllerinden biridir “trolleri beslememek”.

Fakat, bizzat başbakanın ve  şürekâsının “baştroll” olduğu durumda siyaset ister istemez trolleri beslemek anlamına geliyorsa ne yapılır! “Kızlı-erkekli aynı evde kalıyorlar” etrafında dönen geyiğin politik içeriğini de buradan kurtarmak zor gerçekten.

Çünkü, “troll” denilen davranış biçimi bir siyaset tekniği haline gelince, “yöntemleri kötüye kullanmak”la ya da basitçe “kafa ütülemek”le örneğin, hem daha büyük ve gizli bir başka gündemi -ya da gündemleri- manipüle edebilmekte, hem de gerçek bir içeriğe ulaşmayı sabote ederek sırf “kendi kendini gündemleştirebilmek”tedir. Bunun ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu, nasıl doğru anlaşılması gerektiğini “açıklayacak” geniş bir “kanaat teknisyenleri” ordusu da hazır bulunmaktadır üstelik.

“…ve Ahlak” başlıklı epey bir yazı birikmiş durumda son bir haftadır. Yine de, kendi ilgilerim açısından, bu gündemi, etik’in politik olan’la ilişkisini düşünmek için bir zemin olarak işaret edeyim soğumadan. Bu mesele, politik bir sorun olarak, “etik” ile “ahlak” arasında yapılabilecek ve yapılması gereken  ayrımın ideolojik-politik olduğu kadar felsefi yönünü de gösteriyor.

Bunun anlamı, bu türden ahlak tartışmalarının ve kamplaşmaların, bizzat “ahlaki zemin”in kendisine yönelik etik bir problematik olarak ortaya çıkıyor olmasıdır. Ahlaki olan yine etik-dışılığın ideolojik savunusu, mevcut durumu meşrulaştırmanın söylemi olarak işlev görüyor. “Kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar” sözünü gerçi tartışılırken “öğrenci evleri meselesi” olarak ifade etme gayreti var ama öyle bile olsa konunun ahlaki boyutu değişmiyor.

Gezi’den sonra artık kapatılması mümkün olmayan politik yarılmalardan biri bu açıkcası. Siyasal iktidarın başka türlü başedemeyeceğini anladığı bu yarılmalardan kurtulamak için tercih ettiği yol “kutuplaşmaları derinleştirmek” oluyor ve bunu da en kolay yoldan “siyaseti ahlakileştirme” yolundan yapıyor çoğunluk.

“Kızlı erkekli” bahsini, bu nedenle, hızlıca “bireysel özgürlükler” ile “toplumsal değerler” arasında bir uyuşmazlık tartışmasına, bunu da mevcut haliyle konumlanmış irili ufaklı siyasal kimlikler üzerinden cereyan eden “iktidar” ile “direniş” arasındaki çatışmaya dönüştürmek etmek pek yerinde olmayacaktır. Bu yaklaşım sorunun iktidar-muhalefet çatışmasında, yani “merkez”de kalması anlamına gelebilir ancak. Oysa, “muhalefetin iktidardan daha kötü olduğu”nu söylemenin artık amiyane bir tabire dönüştüğü reelpolitikte, trollüğün bizzat bu yapıdan beslenerek siyasalı hegemonize ettiği açık olsa gerek.

Devamında “meşru” ve “gayrı-meşru hayatlar” ayrımının dile getirilmiş olması, bu “kızlı erkekli” bahsinin en kritik noktası sayılır. Ahlakın ahlakçı savunusunun tam da bu kritik eşikte “ahlak-dışı”na geçişidir söz konusu olan. Bu ahlakçılığın “muhafazakar demokrat” adıyla kendi kendini adlandırmış olmasını da .neyle karşı karşıya olunduğunu göstermesi bakımından- geçerken anmak yerinde olur.

Meşru ve gayri meşru üzerinden hangi hayatın yaşanmaya değer olduğunu ayrıştırmaya yönelik söylem, Agamben’in “egemenliğin doğası” hakkında izsürmelerinin önemle üzerinde durduğu bir boyuttur. Ahlakçılığı aralayabilirsek göreceğimiz üzre bir tür egemenliğin paradigması saklıdır burada.

Bu noktada, “yaşam tarzı” meselesi olarak görünen şeyin  “yaşamın kendisi”yle ilgili olduğunu ve “Erdoğan ekibi”nin dilinde beliren ifadelerin -muhtemelen Gezi’nin bir çatlağı olarak- tam da bunun semptomu olduğunu tespit edebiliriz.

Çoğunluğun çoğunluğunu almış olsa dahi siyasal iktidarın egemenlik sisteminde bir düzen olarak kendini düze çıkmış sayamıyor oluşu hiç de basit bir paradoks değildir. Tıpkı bitmeyen “mağduriyet” söylemi ya da hayatın meşru ve gayrı meşru olarak tasniflenmesi gibi. “Siyasetin ahlakileştirilmesi” bu noktada semptomla başetmeye çalışmanın bir yolu olduğu kadar, duruma göre etik-dışılığın bir tezahürü olarak toplumsal muhafazakarlığın siyasal muhafazakarlığa eklemlenmesi arzusunun da karşılığıdır.

“Ahlakçı bir ahlak savunusu”nun iktidar söylemine eklemlenişi, toplumsalın “dikişlenme”sindeki yeri kolayca tespit edilebilir elbette. Bunun karşısında -mekansal olarak bir karşı karşıyalık olmaktan çok, siyasal olanın ve siyasal alanın içinde bir yarık ve kırılma halinde- politik olarak değerler ve özgürlükler, birey ve toplum, egemenlik ve hayat, reel ile virtüel  arasındaki kadim ilişkileri -ve karşıtlıkları- problematize eden “etik” yer alır.

Bu açıdan “yaşam tarzı” meselesinin, “gelenek-modernlik“ çatışması olarak yeniden üretilmesinden, “toplumsal değerler”le “özgürlük” ilişkisini mevcut siyasal alanın sorgusuz sualsiz bırakılarak söylemsel üretimini sağlayacak şekilde anlaşılmasından kaçınmak gerektir. Erdoğan iktidarının bu noktada bir başarısı varsa o da -bir troll olarak- “hepimizi” kendisini “beslemek” mecburiyetinde bırakabilmesidir. “Gezi olayı”nda hükme bağlanmamış bir imkan olarak uç veren şey tam da bu „mecburiyetin“ aşılabilirliğidir.

Kamusal olan’ın özel alanla ve özel olan’ın politik olan’la ilişkisi bu son „geyik muhabbeti“yle siyasal alanın sınırlarını genişletebilmenin imkanlarını sunuyor. Ama, doğrusu “ahlakın ahlakçı savunusuna karşıtlık” dışında politik olarak ne üretildiğinden şüpheliyim. Geyik muhabbetinin hakikatine bu karşıtlıkların ve tepkimelerin içinde ne ölçüde yaklaşabildiğinden de.

Devletin ahlak bekcisi olup olmadığını tartışmak bile öyle görünüyor ki, ya da hatta bu öyle çalışıyor ki, siyaset felsefesi açısından sorunu yeniden -otoriterlik ile liberalizm arasındaki bir çatışma olarak- “egemenliği” saklayan bir boyuta şıkıştırmak olacaktır. Elbette, “insan hakları” temelli “hukuk düzeni” mantığı içinde mevcut siyasal iktidarın çelişkilerini derinleştirmek ve bunu iktidara karşı kullanmakta  yanlış bir şey yok; ancak, bütün “siyasal alan”ın bundan ibaret bir “direnme” çabasından ibaret olması çıkışsız bir durum oluşturuyor. Bu çıkışsızlıkta da, politik-pratik değil ama aslında politik olanın kavranılmasında düşüncenin başkalaşma imkanları boşa çıkarılıyor.

“Ahlak”, her zaman bir bekçiye ihtiyaç duyar, bu devlet olur, bir grup ya da kişi olur, ya da hatta toplum olur, her zaman mevcut ve hazır bir bekçisi vardır; buna karşılık “etik” olan ise, bu bekçilere veyahut bekciliğe karşı “hakikat” talebi ve  takibiyle ilgili olarak ortaya çıkabilir ancak. Bu nedenle trollere karşı etik olanın düşünmeye ihtiyacı var daha çok.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: