paranoya

by

martha marcy may marlene, “paranoya” olarak çevrilmiş, olmamış bir film kesinlikle. “kaçabilirsin ama kurtulmazsın” tadında bir tv filmi. 10/4. paranoyanın dikkat çekmeyen, kaynağı ve oluşumu hakkında epey de sorunlu görünen bir “psikolojikleştirilmesi”. öyle ki, “insanlarin kariyere değil var olmaya ihtiyaci var” ya da “hepimiz ne ölüyüz ne diri”sözleri bile hep boşlukta kalan, eğreti duran bir çeşni oluyor yalnızca. insan ne olup bittiğini anlayamadığı için gerilemiyor bile! paranoya, burada, sistemden çıkışsızlıktan kaynaklanıyormuş gibi vurgulanacakken bizzat sistemden çıkma arzusunun kendisinden kaynaklanıyormuş gibi tersine dönmüş kılıklarda ortaya çıkıyor.

zizek’in holivud filmlerine yaptığını yapabiliriz bu durumda: “ideoloji eleştirisi”. filmi, nasıl bir ideolojik operasyonun gerçekleşmesini sağladığına bakarak yorumlayayabiliriz. bu yaklaşıma göre, böylesi filmlerin göstermeye çalıştıkları –niyetlendikleri- şey ile bu gösterim sırasında –niyetlerine rağmen- gösterdikleri şey arasında bir fark vardır. zaten ideoloji eleşirisinin kavramsal olarak konumlandığı yerde her şeyin göründüğü gibi olmama koşuludur. ideoloji eleştirisinin hala geçerli olabildiği canlı bir alandır popular kültür alanı bu çerçevede. dolayısıyla, bu türden filmlere sanatsal değerleri ya da nitelikleri açısından bakmaktansa, niyetle sonuç arasındaki “farkı” açığa çıkarmak, zizekvari film eleştirisinin temelini oluşturmaktadır.

böylece, başka bir şeyi daha yapma imkanı doğuyor; zizek’in yamuk bakmak’ta gösterdiği türde bir imkan. popüler kültürden jacques lacan”a giriş, örneğin. popüler kültür alanını, orada açıkca mevcut olmayan kavramların açıklanması ve dolaşıma sokulması için bir mücadele sahasına dönüştürmeye yöneliyor zizek böylece. gerçekliği ayakta tutan fantazinin düzeneğini ve o düzeneğin psikanalitik yapısını deşifre etme yoluyla yapıyor bunu. ideoloji eleştirisinin, ideolojinin neliği gibi bir meselenin çetrefil yönelerine rağmen hala geçerli olabilmesini sağlayan, tartışılı bir yönü olsa da, kültür endüstrisinin saf ürünlerinde varolan bu “deşifre” olanağıdır. psikoloji ile psikanaliz arasında, bu sözünü ettiğim türde ideoloji eleştirini geçerli kılan bir ayrım olduğunu da buraya eklemeli. zizek popüler sinema okumalarında psikolojikleştirilmiş malzemeyi bu ayrım uyarınca analize tabi tutarak başkalaştırır.

bir heves, deneyeyim ben de!

paranoya, -lacancı terminolojiden bakarsak- “büyük öteki”nin yokluğuyla başedememekten kaynaklı bir sorun olarak belirir. öteki’nin yokluğu, özne’nin kendindeki eksiği anlamasıyla ürkütücü bir tekinsizliğe bürünür. özne, kendi varlığını belirsiz bir şekilde tehdit altında hisseder, giderek bu tehdidin dışarıdan bir yerlerden mi aklının içinden mi kaynaklandığını bilemez hale gelir. özne’nin “büyük öteki”yle ilişkisi “ruhsal aygıt”ın -istikrarlı- işleyişinin dayanağıdır her şeyden önce. her şeyi tutarlı bir çerçeveye ve zemine kavuşturan büyük öteki’dir. dolayısıyla, diğer ruhsal arazlar gibi paranoya da, bu noktadan ele alınabilir.

öteki’ndeki eksiğin ve tutarsızlığın farkedilmesi hem bir korku nedenidir, hem de içine özne olarak yerleştirildiğimiz simgeselin ötesine geçebilmek için bir çıkış noktası. paranoya, bu açıdan, “büyük öteki”nin yokluğunu farkettiğim noktada, kendimi derin bir tekinsizliğin içinde bulmam ve varlığıma yönelik olarak belirsiz bir tehdidi duyumsamamla bir tehlike biçimine dönüşür. özdeşleşme mekanizmalarının sekteye uğradığı bir durum söz konusudur artık: önemli olan benim bir ciğer olmadığımı bilip bilmemem değil, kedinin bundan haberinin olup olmamasıdır ve bu soru, nihai olarak -artık- yanıtlanamıyordur.

gerçekliği ayakta tutan fantazi çözülmüş ama hakikati olanaklı kılacak bir başka kurgu yapılandırılamamıştır. özne, kendi özneliği dahil, hayatın kendisine yönelik, nihai anlamda tutarlılığı ve kesinliği sağlayacak herhangi bir dayanak noktasından mahrum kalmıştır. geçmiş ve gelecek bir endişe ve korku kaynağı halinde birleşerek bilinci tekinsizliğin derinliklerine doğru çeker. rüyalar tedirgin anımsayışlarla, geleceğin belirsizlikleri geçmişin gölgeleriyle birbirine karışarak şimdiyi ve gündelik hayatın rutin akışını bir tehlike haline dönüştürür.

mary, bu nedenle, eve dönse bile ev de artık tekin bir yer değildir. filmin ilginç yanlarından biri sayılabilir bu.film, eve dönüşü bir yüceltime dönüştürememekte, kızın zihnindeki bulanıklığı göstermek istedikçe sanki zorunlu olarak evi sorunsuz ve rahat bir “yuva” olarak gösterme imkanını kaybetmektedir. ev, giderek kötülükten kurtuluşun sığınağı değil de kapitalist simgesel düzenin sahteliğinin hükmettiği bir mekan olarak belirir. orada iyileşmenin ya da iyi olmanın yolu daha fazla geç olmadan bazı başarılar elde etmektir.paranoya, bu durumda olsa olsa, sınığacak bir yerin kalmadığı bir durumda tehlikenin nerden geleceğini artık kestiremeyecek oluşumuzdan kaynaklanır.”kapalı bir sitem olarak” bütük öteki’nin varolmadığını anladığında özne, hem haklı ya da haksız bir korkunun girdabında bir çaresizlik haline saplanıp kalır, hem de bizzat bu saplanış nedeniyle simgesel düzenin verili aklından kurtulabilme koşulunu yakalar. öznenin özneliğiyle artık başedemeyeceği sınır ihlal edilmiştir, ve sonuç –foucault nedeniyle artık malum-  “kapatılma” olacaktır.

“fantazi-gerçeklik” düzeneği sekteye uğramıştır. daha da önemlisi, “gerçek-gerçeklik bariyeri”de tekinsiz bir muğlaklığa dönüşmektedir giderek. paranoyak kurgunun ilginçliği, “öteki’nin var olmadığı” gerçeğinden ve “simgesel düzenin kurucu budalalığı”ndan kaçmamızı sağlamasıdır. öznenin tek çıkış yolu, gerçekliği başka bir şekilde yapılandıracak başka bir “fantazi”yi devreye sokabilmesidir artık. lacan’ın –zizek tarafından sıklıkla hatırlatıldığı üzere- “fantaziyi katetmek” dediği şey bu olabilir. büyük öteki’nin eksikliğini -yokluğunu- idrak etme süreci, ya eksiğin tamamlanıp yeniden doldurulması ve “normalleşme” ile, ya da bir kurgu yapısında olduğu söylenilen hakikate yönelme yoluyla aşılabilir ancak. zizek, bunun, ilk elde anlaşıldığından çok daha fazla politik bir sorun olduğunu ima eder sıklıkla. özne, çünkü, ya “kendi hayallerinin kurbanı” olacaktır ya da gerçekliği yapılandıran fantaziyle –dolayısıyla kendisiyle de- hesaplaşacağı bir başkalığa yönelecektir.

filmin bütün bunları açıklıklar helinde gösterebildiğini söylemek imkansız. “ölüm saf aşktır” türü vecizelerin boşa harcandığı, paranoyanın havaya savrulduğu bir film. filmin sonlarına doğru kameranın kullanımda dikkatimi çeken bir özelliğine de, böylece işaret edebilirim. kamera sanki, bir tehdit haline gelecek şekilde ya da tehdidi harekete geçirecek şekilde öteki’nin bakışı olmaktadır giderek. mary’nin gölde yüzerken ya da arabayla kapatılmaya götürülürken kameranın bir bakışa dönüştüğünü, hem ötekinin hem de paranoyağın bakışını içerdiğini söylemek mümkündür belki. filmin üstesinden gelemediği şey, bu noktada, paranoyayı psikolojikleştirmekten ve bu psikolojiyi şahsileştirmekten öteye gidememiş olmasıdır. göze çarpan en önemli şey ise, kapitalist yaşam dünyasının, sistemin sorgulanmasının açıkca “sapkınlaştırılması”dır. bu nedenle de, etkileyici olmayan bir “psikolojik-gerilim filmi” olarak yavan bir ideolojik operasyon halinde kalıyor yalnızca.

Reklamlar

5 Yanıt to “paranoya”

  1. togliatti Says:

    Kaçak abi: Filme dair yazı kapsamlı olmuş, güzel okuma oldu bana, aklımdakileri yeniden tart(ış)mam için de fırsat verdi, eline sağlık… Bu dediklerine eklenecek çok şey kalmasa da,

    okuma ardından szihnimde belirenleri söylemeyi deneyeyim yine de: Kahramanımız Marcy’nin 2 dünyasında da belirgin bir kötücül “süperego” hakim, ilkindeki bahşedilen mülkiyetsizlik gibi “özgürlük”lere bedel olarak dayatılan bambaşka sıkı kurallar dizgesi: örneğin yemekleri vaktin önce yemenin yasaklanması, ilk gece klan şefiyle cinsel ilişki, öldürme ve hırsızlığa dair zorlamalar, klanın şefinin dayatmaları, vs.

    Kahramanın bu kuralların bunalımından olsa gerek kaçtığı ikincide ise bildiğimiz tipik küçük amerikan kasabasındaki burjuva dünyanının, kariyer, özel mülkiyet, kıyafet zorunluluğu (çıplak yüzmenin engellenmesi) gibi bizim de içinde bulunduğumuz bilindik burjuva dünyanın dayattığı “iyi görünmek zorunda kalmak”ı içine alan süperego. İkisi de kötücül ve cezalandırıcı bir süperegoyu belirgin olarak bağırlarında taşıyorlar.

    İlkinde de ikincisinde de sunulan dünyada bir kıstırılmışlık var ve kahramanımız zihninde ikisinden de sıyrılamıyor gibi. İlkinde yaşadığı zamanlarda ikincisinden savunma refleksleri geliştiriyor ve diyelim klan şefi tarafından horlanıyor. Benzer şekilde ablasının evinde de alışageldik gündelik kurallara uymadığında; sistemin dışına atılmakla tehdit ediliyor. Hatta finalde bu tehdit gerçeğe dönüyor; abla ve eniştesiyle tımarhaneye doğru yola çıkıyorlar. Bana ilginç gelen, karakterimiz de buna hiç isyan etmiyor, olanı, başına geleni kabulleniyor. Yaşadığı karmaşada bir teslim olmuşluk durumu var. Ama senin de altını çizdiğin gibi, bu iki dünya sanki birbirlerine karşıt dünyalar olarak değil de, çıkışsız ve alternatifleri olmayan süperego baskısı altında ezilmeye mahkum dünyalar olarak sunulmuşlar.

    Bu noktada filmin dürüstlüğü olarak kabuledebileceğimiz (?) belki de her iki dünyada da bir bireyle topluluk arasındaki “akit”in (Rousseau) açık varlığı; ikisinin de cennetler olamayacağı, bu akitlerin dışına çıkıldığında bireye tehdit… Doğrusu filmdeki burjuva dünya çok daha “tutarlı” bu bakımdan; ilk komünal dünya da, “özgürlük” adı altında bir öğrenme – eğitim tarafından da birey sorumlu olduğundan, bazen klan şefinin keyfine bağlı olarak bir anda dışa çıkıyor ve tehdit edilebiliyorsunuz kızma ve övmenin birarada uygulandığı ve yoğun anksiyete yaratıcı tehdit). Bu babda filmin burjuva dünyayı kapalı olarak da olsa olumladığı seziliyor.

    Sunduğu dünyaları hesaba kattığımızda, bunda bir doğruluk payı varsa da, filmin yetersizliği mülikyet – toplumsal akit sorununun temellerine yeterince inememesi; senin tabirinle “kapitalist yaşam dünyasının, sistemin sorgulanmasının açıkca sapkınlaştırılmasıdır” sanırım.

    Filmde hoşuma giden bir sahne, cinsel ilişki sonrasında klan şefinin kahramanımıza yazdığı gitar eşliğinde söylediği şarkı oldu. Bunu da not etmeden geçmeyeyim 🙂

  2. togliatti Says:

    Aha bahsettiğim filmdeki şarkı youtube’da varmış, buldum şimdi, ekleyeyim dedim: http://www.youtube.com/watch?v=9NGQD63qAOw

  3. kacakkova Says:

    eyvallah tolga…
    dünya yaniyorken “meleklerin cinsiyeti sorunu”nu konusmak gibi görünüyor ama laflamis olduk :)…
    filmin ideolojik kurgusu, son zamanlar agamben okumaktan kaynakli saniyorum, yirminci yüzyilin “totaliterizm”lerinin ardindan sekillendirilen yasadigimiz “ideolojik evreni” düsündürdü bana. kizimiz “özgür” olmak icin evden kaciyor, ama özgürlük hic de umulabilecegi gibi bir sey olmuyor, hatirladiklarindan görüyoruz basina neler geldigini, kabuslarinin kaynagi da bunlar…
    yirminci yüzyilda hepimiz bir “travma”yi ve “paranoya”yi yasiyoruz benzer sekilde -modernligi bir “evden kacma deneyimi” olarak alirsak. insanlikin paranoik halini, “tanri’nin ölümü” ile isaretleyebiliriz ayni sekilde.
    bugünkü “evrensel-liberal-hukuk düzeni”nin “totaliterizm”e atifla kendini gecerli kilmasi gibi, kizin olasi gelecek tasavvuru da gecmisin tehdidiyle ketleniyor ve tipki bizim “büyük öteki’nin yokluguyla” karsilastigimiz anda bunu bir hesaplasma-yüzlesme deneyimine ceviremeyisimiz gibi tehdidi icsellestirerek paranoyaklasiyor…
    deneyimin bizzat kötücüllügü kötülükle esitlenerek olasi bir hesaplasma imkani da sapkinlastirilmis oluyor, bundan anladigim.
    o, tarikat mi, bir hippi klani mi oldugu belli olmayan grup, simgesel düzen’in kötü de olsa daha tercih edilebilirligini göstermek üzere paranoyanin nedeni haline getiriliyor.
    durum gercekten böyle olabilir, kötü de olsa mevcut düzen’i kaosa/yasasızlığa/anarşiye karşı “tercih” etmek öne sürülebilir, ki agamben’de -schmitt’e atifla- zaten bütün “egemenlik” hikayesinin mantiksal olarak böyle kurgulandigini söylüyor bir bakima. ama bu sorunun başkadığı yer…
    paranoyanin götürülüp o kurgunun temeline sokulmasi, normalligin anomalisini gizlemeye yönelik bir niyetten kaynaklanmis gibi görünüyor ve zizekvari ideoloji elestirisine dogrudan malzeme olusturacak türde bir yaklasim bu…
    paranoyak kurgu oysa, bizzat bu normalligin olaganlastirdigi deliligin farkedilmesinin sonuclarindan biridir en basta, deneyim malzemeleri gercekten de yasanmis kötücül olaylardan gelse bile….

  4. mütercim arif Says:

    böyle balıklama atlayacağım ama, hâlâ iki bin sekizlerdeki metinlerde dolandığım için sık sık göremiyorum yukarıdaki iki güzel insanı. 🙂 bir de eleştirel günlük, faruk ahmet, ömer beyefendileri çağırırsanız bence çok güzel olacak! 🙂

    bir de tolga abim, sana bir soru sormak istiyorum müsaade varsa: daha evvelki konuşmalarda bahsi geçen bazı metinlerine ulaşma şansı var mı? blogun kapanmış zira, başka bir yere mi taşındı yoksa hepten kapattın mı blogu?

    selamlar, sevgiler. 🙂

  5. togliatti Says:

    kaçak: dünya hep yanıyor, sadece kıvılcımlar bazen daha sıcak oluyor ve bize de sıçrıyor. etrafta dolanan tartışmaların pek çoğu dünyadaki ve aslında daha çok bu ülkedeki (dünya dediğimiz her türk evladı için burdan direkt nasıl göründüğü ile ilgilidir ve ancak o zaman merak konusudur) yangınların tanıtılmasından ve şikayetinden ibaret, bir de kendi taraflarının kutsanmasından, olmayacak gelecek tesellilerinden… klan şeflerinin ve onların sözcülerinin baskılarına apaçık hayır diyerek, film – roman – teori vs. dair tartışmaları keşke etkin hala getirebilme yetim ve gücüm olsaydı; zira meleklerin cinsiyeti ile cennetin / cehnennemin duvarları arasındaki mesafe sanıldığından daha kısa gibi geliyor bana 🙂

    arif: merhaba. ben o bahsettiğin tarihlerden sonra sanırım 4 kez filan blog açtım ve kapadım. bu işlerde bir türlü tam dikiş tutturamıyorum; tutturamayınca da kapatıp kaçıyorum. burada belki benzer tartışmalar başka biçimlerde döner umuyorum. sevgiler, saygılar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: