gecedegiden için

by

“Nihayet sessizlik. İlkin, azalan seslerin arasından görünen ince silueti ve giderek yükselmesi.”

Gecedegiden‘i okuyalı çok oldu. Bitirdim demek lafın gelişi olur yine de, bazı kitapları aslında son sayfasını kapattığımızda bitirmiş olmuyoruz. Soruları ve sorunlarıyla kitap zihnimizde varlığını sürdürüyor. Ona dair cümlelerle birlikte. Metnin içine girebilirsek, metinde içimize girmiş ve bir şeyleri harekete geçirmiş oluyor. Kitaptan söz etmek için bir başlangıç noktası bulmayı, anlatının anlaşılır bir çerçevesini oluşturmak için belirli noktalar üzerinden “tercüme”sini oluşturabilmeyi umuyordum. Tercüme etmek doğru bir ifade midir emin değilim. Ancak, sanıyorum bir metni yorumladığımızda -hatta bizzat okuduğumuzda- yaptımız şey bir tür tercümedir. Simgesel ve alegorik  metinler, yüzeysellikten kurtulabilmişlerse eğer, bu anlamda, hem tercümeye karşı direnir, hem de tuhaf bir şekilde tercümeyi kışkırtırlar aynı zamanda. Yorumlanmasını bir yana bırakalım, anlaşılır bir tasvirinin yapılabilmesinin bile kolay bir yolu yoktur yine de bu tür metinlerin. Tercüme zorluğu, en başta, üslubun zorluğu olarak çıkar okurun karşısına. Metin, okuma alışkanlığımıza müdahale ederek bu çifte mekanizmayı harekete geçirir.

Gecedegiden türünde romanların meselesi, daha bu noktada okuru maruz bıraktığı duraksama ile başlıyor. En başta da, okuduğumuz romanın ayrıksılığını ve okuma deneyiminin kendisini düşünmek zorunda kalırız. Yadırgayacağımız ve bu yadırgama üzerine düşünmek zorunda kalacağımız bir -başka- okuma deneyimi sunuyor bu tür metinler bize. Hüseyin Kıran’ın siirleri de romanları da aynı zorlukla -bir dil ve üslup zorluğuyla- çıkar okurun karşısına. Meselenin ya da meselelerinin alegorikliği okura alışkın oldugu türde bir okuma olanağı sunmaz. Gecedegiden ile yine, her satırında ve cümlesinde kendi sesinin arayışı içinde olan bir anlatım tercihi söz konusu. Bu ise, her şeyden önce, metnin okura müdahalesi, söyleyeceklerini başka türlü söyleyemeyecek olan bir yazarın okuruna sunduğu bir karar meseledir. Okur, daha ilk satırda, kitabın daha ilk sayfasında bir tereddüt ve duraksama yaşayacak, devam edip etmemek noktasında karar vermek zorunda kalacaktır. Devam edecekse, kendi okuma alışkanlıklarına müdahale etmeye ve aşmaya hazırlanmalı, sezgilerini ve anlayış gücünü -tıpkı bir şiiri okurken olduğu gibi- açık hale getirebilmelidir.

“…kendilerine şair denen bazı insanlar vardı ki kelimeleri, bu zavallı dilsiz mahkumları zora koşmaktan bir çeşit zevk almadıklarına beni kimse inandıramazdı. Su kelimesini duyunca hazır ola geçen versene kelimesi, su lafını duyunca fırlıyor ama kâbusu çağrılıyordu, versene değil. Su kâbusu, nasıl bir kelime çiftiydi ve kimin işine yarardı…..”

Düz anlamda “şiirsel” ya da “şairane” değildir Kıran’ın yazdıkları, ancak bütüne damgasını vuran üslubun bir disiplin olarak edinilmiş “şiir bilgisi”nden geldiğini kaydetmek yerinde olacaktır. Gecedegiden‘in yukarda aktardığım bölümünde kelimelerin “şair milleti”nden serzenişlerini okuruz. Bu türden alegorik metinler karşısında okurun çektiği çilesinin metaforu olarak düşünebiliriz bunu. Kıran’ın romanlarının “edebi” olmamasının nedenlerini de bu noktada anlayabiliriz. Karakterin ve meydana gelen olayların sembolikliğinden de öte, bütün bir anlatının alegorik yapısı okura, kitaba kolayca yaklaşabilecegi bir bakış açısı veya anlamını ilk andan itibaren çözeceği bir perspektif sunmaz. Ancak, buna karşılık, çağrışımları çoğaltır ve imgesel düşünceyi harekete geçirerek anlam alanını genişletir.

Hüseyin Kıran’ın yazınsal uğraşı bu dünyaya bir tür itiraz niteliğindedir, dünyanın ve insanın böyle olmaklığını sorunsallaştırmayı hedefler art alanda. Bu yönelişin ilk müdahalesi de elbette “okuyan özne”nin kendisinedir. Her okuma deneyimi, okur ile yazar arasında bir tür sözleşme ile gerçekleşiyorsa, burada okurun bildiği ve alışkın olduğu türde bir sözleşme yapamayacağı açıktır. Hiçbir şey yapmıyorsa bile bu türden metinler, okumanın anlamını bir soru haline sokarlar, niçin okuruz sorusunu yeniden gündemleştirirler. Çok basit gibi görünen bu soru, sorulduğu anda içinden kolayca çıkılmasının mümkün olmadığını farkedeceğimiz tuhaf bir soruna dönüşür. Niçin okuruz? Gecedegiden‘i okumaya başlayan okur, açıkca ortada olmayan bu soruya bir cevap vermiş olacaktır okumanın sonunda.

Üslubun zorluğu ve üstlendiği meselelerinin muhtevasıyla Gecedegiden, Hüseyin Kıran’ın yazınsal yolculuğunun anahtarlarını verir bir anlamda. Yazınsal özellikleri ve felsefi art alanıyla önceki kitaplarıyla bütünlük oluşturur. Okur, kendi okuma deneyimiyle, söz konusu biçim ve art alan üzerine düşünmek ve anlamlandırmak zorundadır. Tıpkı Resûl gibi roman sanatında nereye yerlestirecegimizi kolayca belirleyemeyiz Gecedegiden‘i de. Ne de bir kaç belirlemeyle, bu kitapların anlaşılır bir açıklamasına ulaşmak olanaklıdır. Kitabın “yeraltı edebiyatı” denilen bölüme sokulması da sanıyorum bu sınıflandırmaya yönelik zorluktan kaynaklanıyor. Ömer Türkeş, Gecedegiden için “yeraltı edebiyatı” tanımlaması yaparken, kitabın bu kategoriye sığmayacak olan yönelerini belirginleştirmektedir haklı olarak. Resül‘un ve Gecedegiden‘in karakterleri, bir kahraman ya da anti-kahraman olarak kendileriyle özdeş “özne”ler halinde varolmazlar. Simgesel Düzen’in yüzeyine ya da altına yerleşmiş halde hikayelerini sürdürmedikleri gibi, sürdürmeye çabalamazlar da. Bir toplumsal uyumsuzluk ve çatışma anlamında yeraltından söz edilebilir; ancak çıkışı, kaçışı ve geri dönüşü olanaklı görünmeyen bir “bilinc”in içine gömülü olduğu dünyanın karanlığıyla birlikte kazınması “yeraltı edebiyatı”nın ötesinde edebiyatın da yeraltına yönelmek anlamına geliyor.

“Ama geceler o güzelim şal onların üstünden kalkıp benim omuzlarımı süslüyor, ben pek asil! Başımın üstünde kartallara yaraşır bir hale, karanlıktan yapılma. Beni korkutanlar benden korkar oluyor. Bana bağıranların sesi kısılıyor; birine mi baktınız delikanlı, ben yardımcı olayım…Elinde sandalye bacağıyla üstüme yürüyenler, yürüyerek uzaklaşıyor. Ben gecenin sevgili oğluyum, gece benim evim, Bir tür Gecedegiden’im.Beni itip kakanlara bir bakmam yetiyor, çelik bakışlarımla titrek yüzlerini ısırırım. Ve ellerime kayıyor gözleri. Ellerim dolu.”

Gecedegiden‘in üslubu, estetik olduğu kadar etik bir sorun bağlamında da düşünülmeyi gerektiriyor bütün bunlardan dolayı. Üslup söz konusu olduğunda aklıma gelen ilk şey Minima Moralia oluyor. Adorno, “Ahlak ve üslup”(sf.104) başlığında, zamanımızın karakteristiğini göz önünde bulundurarak, bu türden zor okunur addedilen metinleri düşünmek üzere, söylenebilecekleri bir kesinlik halinde ifade etmektedir. “Yazar,” diyor Adorno, “kendini ne kadar dikkatli, kesin, dürüst ve nesnesine uygun bir biçimde dile getirirse ortaya çıkan metnin de o kadar karanlık bulunduğunu, oysa gevşek ve sorumsuz ifadelerin hemen anlaşılmakla ödüllendirildiğini görecektir.”

Popülerlik meselesi değildir buradaki bütün hadise. Popülerliğin “anlaşılmakla hemen ödüllendirilmek” gibi bir tuzağına dönüşmüş biçimidir. Bunun neden ve nasıl böyle olduğu bir sır değil, edebiyat kültür endüstrisinin belkide başından beri, en önemli ayağıdır. Biçimcilik tuzağına düşmek mümkün tersinden, ancak önemli olan üslubun tam da bu bağlam içinde, zor okunurluk ile anlaşılırlık sınırında bir bir direnme meselesi olmasıdır. Metni, hegemonik zihniyet dünyasının standartlaştırdığı alımlama biçimine karşı dirençli kılacak şeydir üslup. Hüseyin Kıran’ın yazınsal uğraşını, herşeyden önce bu sorun bağlamında önemli buluyorum. Edebi ya da felsefi olsun, meselesinin bir şey anlatmak olduğu kadar, bir şey anlatmayı mümkün kılan dilin kendisi olduğunu, dolayısıyla bir dil sorunu olduğunu düşünen yazma pratiğinin örneklerinden biri olarak. Bu türden yazarlar, anlaşılmayı dert edinmekte ancak “anlaşılmakla hemen ödüllendirilmek” gibi bir mekanizmaya teslim olmamaktadırlar.

Dolayısıyla, meselelerinin anlaşılması için, herşeyden önce zorluk olarak beliren üsluplarına dikkat edilmesi gerekir bu metinlerin. Gecedegiden örneğinde dikkat çekici olan, şu ya da bu mesele için metaforların kullanılması değil, bir metin olarak bütün halinde alegorik yapısıdır. Gecedegiden, insanın insan olmaklığının neliği hakkında bir alegoridir. Kıran’ın dilsel tercihi ve o dilsellikle biçimlenen kurgusu bir şıklık ya da bir edebi jest olarak ortaya çıkıyor değildir. Egzantriklikle hiçbir ilgisi yoktur. Egzantriklik denilen şey de zaten, sanılanın aksine “zamanın ruhu”na karşı koymanın ya da bu ruhun dışına çıkmanın bir yolu değil, zamanın kültürel kodlarının güdülediği bir eğilimdir sanatsal alanda. Şiir ya da roman, Kıran’ın söz konusu metinleri ise, yapısal olarak nesnesinden zorunlulukla çıkmış halde görünür.

Hüseyin Kıran’ın şiirinin “şairane” ve romanlarının “edebi” olmamamasının kaynağını da, bu yapıda aramak gerektir. “İnsan hikayeleri anlatmak”tan çok bu yazınsal yönelişin, art alanda kendisini hissettiren teorik-felsefi nedenlerle “insan‘ın hikayesi”ni anlatmakla ilgili olduğunu belirtmek yerinde olur bu noktada. Gecedegiden‘in ironik ve şiddetli dili, parçalanmış bir bilincin -kendisini parçalayan- verili dil ve dünyada yaşamak zorunluluğunu kurgulamaya yönelmişliği ile anlaşılabilir. Elbette, dünya, içinde kendilik bilinciyle varlıklarımızı sürdüregeldiğimiz gibi tekin bir yer değil. İster dinsel ister seküler yüceltilme biçiminde olsun, insanın neliği hakkındaki sorunun tekin bir yanıtı da mevcut değildir. Dolayısıyla, kolayca hazmedilir ve yazınsal olarak bir yere yerleşmeye hevesli (ya da elverişli) metinler olarak okunamaz bu metinler.

İletişim yerine konunun kendisine dikkat etme çabası her türlü yazıda en çok kuşku uyandıran özelliktir bugün: Varolan malzeme ve kurgulardan alınmamış her türlü özgüllük, saygısızlık olarak görülüyor, egzantriklik, hatta bulanıklık belirtisi sayılıyordur. Berraklığıyla övünen günün mantığı, gündelik konuşmanın bu saptırılmış tanımını hiç tartmadan benimsemiştir(…..)Oysa kesinliği amaçlayan sıkı ifade, gevşekliğe prim vermeyen kesin bir kavrayış ve bir kavramsal çaba gerektirir -herşey bizi bu çabadan vazgeçirmeye yeminli gibidir bugün- ve insanlara herhangi bir içerik sunmaktan da önce bütün hazır kanıları bir yana atma sorumluluğuyla, demek şiddetle karşı durdukları bir yalnızlıkla yüzyüze bırakır….

Kıran, kendi dilinin arayışında ilk şiirlerinden son romanına kadar, her sahici yazarda farkededeceğimiz gibi başka hikayelere ya da başka anlatılara dönüşse de, hep aynı izin peşinde yol almaktadır. Bu yolu, insanın insan olmaklığını anlamak, “maddenin cürüm hali” olan ben’in karanlık dünyasını ve içinde yaşadığı dünyanın karanlığını katetmek, bir beden ve bilinç olarak bu insan olmaklığı kazımak, belirli bir eleştirel mesafeden (mesafeyi ideolojik bakışa indirgemeksizin) insanın geçmişten bugüne dünyada olmaklığını düşünmek olarak ifade edebiliriz sanıyorum.

Metinlerinin, gidimli dilin dışında yeni bir dil arayışı olarak ortaya çıkmasının esas nedeni de elbette bu yaklaşımdan kaynaklanır. Dillerini bildiğimiz insanlar bize berrak bir hayat yaşatmamışlardır ve şairin bu hayata karşı konuşabilmesinin tek yolu, Madde Kara‘da baştan söylenmiş olduğu gibi, kendisine bozuk bir aksan seçmesidir artık. Edebiyat, gerçek’in çağrısına cevap olarak bu aksanı seçmek zorunda kalan yazarlar için, hayata müdahale etmenin, okurun okumasına müdahale etmekten başlayarak bu dünyaya itiraz etmek üzere insanın insan olmaklığını anlamaya çalışmanın ve bu anlama çabasının yönelttiği sorgulamanın imkanıdır.

Tam bu noktada, Kıran’ın zor üslubunun, anlaşılabilirlik sınırının berisinde duran, sanılabileceğinin aksine biçimcilik heveslerinden uzak, kendi nesnesinden çıkan, sorunsallaştırdığı hadiselerin muhtevasından doğup gelen bir üslup olduğunu yeniden ifade etmek isterim. Madde Kara, Resul ve Gecedegiden bir tür “varlık soruşturması”nın, epistemolojik olduğu kadar ontolojik, dolayısıyla siyasal ve metafizik bir soruşturmanın yazınsal tezahürleridir. Bir yazar olarak elbette bütün cevapları biliyor, içine girdiği karanlık bölgenin bütün alanlarına hükmediyor değildir metinlerinde, el yordamıyla yol alıyor ve edebiyatın imkanlarını zorlayarak, problematize ettiği dünyanın gerçekliğini ortaya koymaya çalışıyordur esas itibariyle.

Semih Gümüş, “klasik olanın yeni biçimlerle sürdürülmesi” dediği bir kerteriz noktasından hareketle edebiyatımızın 80-sonrası yazınsal eğilimlerinin panaromasını çıkarırken, Hüseyin Kıran’ın “tersine bir örnek” verdiğini söylemektedir(bkz. “Bilineni yetkinleştirmek“). Belirttiği sınıflandırmaya göre, genel eğilim alışıldık yazınsallığın sürdürülmesi ve bilinenin tekrarı niteliğindedir. Yanı sıra, yine doğrusal olan fakat ‘bilineni yetkinleştirmek’ üzere ortaya çıkan, gerçekliğin dikkat çekici yeni yazınsal üretimleri de söz konusudur. Bu tasnifleme biçiminin geçerliliği belki ayrı bir tartışma konusudur; ancak Gümüş’ün “tersine örnek” olarak kaydettiği durumun Gecedegiden türünde metinlerin aykırılığını ve genel eğilimin dışına düşmesini belirginleştirmesi açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

İki noktaya ilişkin ekleme yapmak ya da şerh düşmek yerinde olur yine de. Birincisi, Gümüş’ün “tersine örnek”ten kastını yeterince açık kılmadığını bir yana bırakarak, Hüseyin Kıran’ın “klasik olan” ile “yeni biçimler” dengesinde çubuğu tersine bükmekle sergilediği yazınsal pratiğin, tam da bu tersinelik dolayısıyla önemli olduğudur. Gecedegiden, roman sanatı açısından daha önce Resül ile belirlenen çizgiyi izleyerek edebiyatın neliği (veya niteliği, sınırları) hakkındaki bir tartışmaya dair olarak da başka bir cevap oluşturur. Bu türden yanıtlar açısından tek başına değildir elbette, ancak kendi arayışını sürdürmesi bakımından önemlidir. İkinci nokta ise, Ayhan Geçkin’i, Semih Gümüş’ün tasnifinde konumlandırdığı “doğrusal” yerden alarak aynı “tersinelik” çizgisine eklemek gerektiğidir. Kenarda romanı (ve hatta Son Adım romanı) dolayısıyla Geçkin’in yazınsal yöneliminin, “tersine bir örnek” sayılması gerektir. Bu soydan yazarların üsluplarında karşılaştığımız aykırılığın, metnin derinliklerine yedirilmiş kavramsal sorunlarının ve dili sorunlaştırma biçimlerinin, hem muhteva hem de biçimsel olarak değerledirilmeyi beklediğini ayrıca kaydetmek yerinde olur. Yeni kurmaca biçim denemeleri değildir bu yazarların yazınsal güdüsü. Başka türlü söyleyemeyecekleri bir şeyi (gerçek‘i ve dolayısıyla hakikat‘i) zorlayarak, belki onlar tarafından zorlanarak ortaya çıkarma uğraşındadırlar. Akıntıya karşı konumlanmaları da, bu zorunluluktan kaynaklanmaktadır.

Gecedegiden‘in insanı problematize etme niyeti, bir tür “yabancılaşma eleştirisi” biçiminde ortaya çıkıyor. Bunu, Hüseyin Kıran’ın her üç kitabının artalan meselesi olarak kaydedebiliriz. Yabancılaşma eleştirisi, burada, yalnızca güncel-tarihsel yabancılaşmışlığın sorgulanması ile sınırlı kalmaz yalnızca. Aksine, verili biçimleri açısından edebiyatın imkanı zorlanarak, insanın insan olmaklığının kendisinin sorgulanması işlemi halinde yürütülür. Metnin derinliklerinde ve artalanında bir sorgulama biçimi olarak kendisini hissettirir. Yine de bunun, aynı zamanda ve öncelikle günümüz insan yabancılaşmasının, kapitalizmin dünyayı yabancılaştırma biçiminin eleştirisi olduğunu, bu eleştiriyi içerdiğini söyleyebiliriz. Ancak, bununla sınırlı kalmıyor bu soruşturma, insanın insan olmaklığının sınırlarına yöneliyor, insan varoluşunu örtülü bir metafizik soruşturmanın parçası halinde ele alıyor. Metafizik dediğim şey de, burada, tanrı kavramı etrafında dönen bir sorgulamayı değil, bir beden ve bilinç olarak insanın arkeolojisini ima ediyor.

Böyle olduğu için, Kıran’ın diğer kitaplarında olduğu gibi Gecedegiden‘de de çıkış noktalarını işaret etmediğini, bilince kacış olanakları sunmadığını görüyoruz. Söz konusu yabancılaşma eleştirisi de, bu anlamda, ne romantik düşüncenin bozulmuş insan doğası fikriyle flört eder, ne de Lukacscı şeyleşme fikrine indirgenebilir bir yol izler tek başına. Karakterin hiçbir çıkış yolu yoktur, geri dönüş ve kurtuluş yolu yoktur; kelimeler okyanusunda, başını suyun üstünde tutmaya çalışır, ne doğa ne de delilik bir kaçış imkanıdır. Kıran’ın yazılarında “bilinç”, kurtulması gereken şeye -dile ve dünyaya- bütün varlığıyla gömülmüş halde bulunur, maddenin kara tarihidir kazınan; Madde Kara‘da, “korktum maddeden madde ki ben olmuştur” diye yazar. Rene Girard’ın kitabının adını içeriğinden yalıtarak ve eğip bükerek kulanacağım; burada, Gecedegiden ile, bir yaklaşım olarak “romantik yalan”a karşı “romansal hakikat”in söz konusu olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum.

“Beklemek ve neler olacağını görmek için kendime yer seçiyorum; kentteki en sessiz yer insanların gömüldüğü. Kelimelerin seslerle beslendiğini sanıyorum, onları sessiz bırakırsam diyorum…geçmesini beklemek gerek. Kanatlarımı açıyorum. Deniyorum. Flap! Flap! Bu kez işe yarıyor. Oradan uçarak uzaklaşıyorum.

Sessizliğin gelişini ise, beklemek gerek…”

_________

Gecedegiden üzerine;

*  Sibel Doğan’ın röportajı.

** Ömer Türkeş’in röportajı.

Reklamlar

Etiketler:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: