kürt sorununda eskinin yenisi

by

Kürt sorununu  kürtsüz çözme niyetindeki hükümet tam hız yol alıyor. Kürtsüz derken tabii, burada “kötü kürtler”in kastedildiğini anlamamız gerek! Siyasi iktidarın sergilediği performansın  sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve ideolojik enstrümanlarını anlamak, bu sürecin nedenlerini yerli yerine oturtmak ve bu oturan şeye itiraz edebilmek zorlaşıyor giderek. Zorluk sadece Erdoğan’ın kafayı kırmış saldırganlığı ve tehditlerinden değil (bkz.12 Kasım 2011 Parti grup konuşması), oluşturulan söylem gücünden de kaynaklanıyor. Ürettiği “rıza”yı siyasi iktidar, belli ki tepe tepe kullanmaya niyetli. Çatlaklar, sızıntılar yok değil elbette, bunlar etkisiz olsa bile  genişliyor da üstelik, ama hükümetin “bu sefer başka olacak” konusunda sağladığı mutabakatı bir başarı -ymış- gibi ele alabiliriz. Bu başarıda, kitlelerin kandırılmadığının AKP’yi arzulamış olduğunun payını da görebiliriz, ama oraya girmeyelim şimdilik. Allahın izniyle sonuna kadar gideceklerini her fırsatta duyuyoruz iktidar cenahından. Gidilecek bu son neresidir Allah bilir, ancak bu ürkütücü gidişin bazı yönlerini anlamak için paylaşmak istediğim bir kaç yazıyı almak istiyorum buraya.

Filmin yeni bir film olduğu söyleniyor, buna hak vermek mümkün. Kürt sorununda, devletin yeniden düzenlenişinden ilham alan bir politika uygulamaya konuluyor. Eskinin yenisi bir politika bu; buradaki oksimoron iktidarın yeni diye şevhetle uygulamaya çalıştığı politikanın kendisinden kaynaklanıyor. Söz konusu yeni politikanın Işıklar Sönmesin II olmaktan öte gitmediği, üstelik içerdiği risklerle bu yeni filmin daha tehlikeli bir süreci işaret ettiğini söyleyebiliriz bu noktada. Reis Çelik’in 1996 yapımı Işıklar Sönmesin filmi, kürt karakterini siyasi bir figür olarak kadraja alıyor, ancak sorunun görülme ve gösterilme biçimi yine de devletin bakışının ötesine geçmiyordu. Savaşın kirli gerçeklerini göremediğimiz, bu gerçeklerin nedenlerini ise hiç ama hiç göremeyeceğimiz bir filmdi Işıklar Sönmesin. İyi niyetlerimizi bir kenara bırakırsak zaten meselenin esasıda buydu. AKP iktidarının “yeni” kürt politikası “vereceğimizi zaten vereceğiz” çıkış noktasıyla, şimdi yeniden bu filmin de gerisine düşüyor ve kürt siyasi karakterini doğrudan doğruya “terörizm”in adsal aşikarlığına yaslamayı marifete dönüştürmeye çalışıyor. “Kürt sorunu”nun bu yeni halyoluna koyuluşu, onun aslını oluşturan “Türk sorunu”nun da yeniden büyük güçle bastırılışı anlamına geliyor. Artık BDP’ye mecliste olup olmamasının da önemli olmadığı söylenebildiğine göre, “AKP devleti”nin bütün hazırlıkları tamamladığını, “terörizm” adlandırılması altında kürtlerin imhası yoluyla otoriterliğin nihai tesisinin geri dönüşsüz bir şekilde işlemeye başladığını -abartıya kaçmadan!- söyleyebiliriz. Medya çoktandır savaş vaziyeti almış durumda ve “milli mutabakat” hükümetini beş koldan makulleştirme çabasında, yargının ordulaşması da tamamlanmış görünüyor; siyaset alanını kriminalize ederek (entelektüalize etmek için öyle diyorum yoksa basbayağı “terörize ederek”) hem süreci derinleştiriyor hem de hızlandırıyor.

Öncelikle “demokratikleşme”nin daha de’sinde bir skandala dönüşmesinden söz etmek gerek. AKP’nin bir soğurma ve yeniden-düzenleme sürecinin uygulayıcısı olduğunu kabul edersek, şaşırtıcı olan pek de bir şey yoktur bu dönüşümde. Fakat skandal büyük yine de; çünkü, tez elden (otoriter ve buyurgan) aslına rücu eden, herkesi ivedilikle safını belirlemeye çağıran, ona göre bedel ödeteceğini buyuran bir iktidar söz konusu. Yeni filmi bu skandal çercevesinde anladığımızda, uygulamak istenilen politikanın ve tutturulmaya çalışılan söylemlerin şiddetini yerli yerine koyabiliriz. Hukuk ayağı, gelinen ve süregitmekte olan sürecin en sacılı kısmını oluşturuyor bir bakıma. Sancılı, çünkü siyasi iktidar siyasetinin yeniliğini en çok hukuk üzerinden meşrulaştırma ve uygulamalarını da hukuksal bir çerçevede başarılı kılma niyetinde. İdeolojik taarruzun en önemli ayağı hukuk bu nedenle. Ancak bu niyet, her hamlenin giderek daha fazla iktidarin karın ağrısna dönüşmesini engelleyemiyor. Dışardan iyi niyetli yaklaşımlar iktidarın hatalı davrandığını, bu kadarının da artık olamaz olduğunu ifade etmeye çalışırken, iktidar her fırsatta ortada bir hata olmadığını, her şeyin kontrol altında olduğunu ve sonuna kadar bu yoldan gidileceğini bildiriyor. Siyaset alanı iddianameler eksenine indirgeniyor giderek, “terörizm” söyleminin kaçınılmaz bir sonucu belki de bu. Bir  İddianameler Çağı‘nı yaşıyoruz, hedefinde BDP’nin parakende olarak kapatılmasının, siyaset alanının tahakküm altına alınmasının, muhaliflerin sindirilmesinin olduğu bir politika. Ordunun gücünden ve yargısından kurtulmak falan derken, daha cümlenin ortasına gelmeden adına “yargının ordulaşması” demenin ayıp olmayacağı bir süreç derinleşmeye başlamış oluyor.

Kürtlere Çimonto Sıvamak; İstifhane’sinde Emrah Göker “ahlaki panik yaratma” kavramını üzerinden, bu sürecin mimari olan iktidar söyleminin başka bir yanını deşifre ediyor. Bu sefer mevzuu ahlak. “Dinsizlik=Zerdüşlük=Terör” denkleştirmesi, elbette bir siyaset teknolojisi; kendi başına olmaktan çok başka unsurlarla birlikte işlevselleşen bir şey, gayri medenileştirme çabasının bir yansıması. Kötülükle dinsizlik arasında kurulan klasik bağ “terörizm”in adsal aşikarlığına da yaslanarak iyi-kötü ayrımı üzerinden tercih yapmayı dayatmakta, kimse kötü olmak istemeyeceğine göre -ve kötülere de bu geniş mutabakatta zaten hadleri bildirileceğine göre-  bu yoldan “müesses nizam”ı tesis etmeye yöneltilmektedir. Kurulan cümlelerin ve medyada zedüşt ayinleri diye sergilenen mizansenlerin aptalca şeyler olması önemli değil, hatta öyle olmaları belki daha işlevsel ahlaki paniği, kötülük karşısında duyguları harekete geçirme zihniyeti açısından. AKP’nin siyasal pratiği bu yanıyla Marx’ı haklı çıkarıyor: Din halkın afyonudur! “Kahveden Bourdieu’yü de çağırabiliriz. Ahlakî paniği toplumun hangi kesimi başlatırsa başlatsın, ürkütme ve düşmanlaştırma etkisinin yayılabilmesi için simsarlara ihtiyaç vardır. Başka deyişle, kanaat imâl eden ve dağıtan aktörlerin etkin çabalarıyla güçlü bir allodoxia etkisi yaratabilen panikler daha başarılı olurlar“. “Kötü kürtler” şeytanlaştırılırken simsarlar damardan afyonu bünyeye garkettiriyor, beri yanda olaki şeytana uyacaklara da (siyasette okunmuş suyun etkisi fazla olmadığından) tehditler savruluyor.

“Kürt meselesini halyoluna koyma”nın bir yolu olarak çimontayla sıvama girişimi, hukuken suçlu olanın ahlaken de tehlikeli olduğunu gündeme sokmuş ve olağanlaştırmış oluyor böylece. Bildiğin şeytanlaştırma siyaseti. Bu azgın bir şevhetle uygulamaya konulan siyasetin hedefi ise, kesin anlamda başarılı olmayı hedefleyen bir “siyasi kırım”dan başka bir şey değil. AKP’nin Kürt Sevdası‘nı doğru anlamak gerekiyor bu noktada. Bunun derin bir sevda olduğu anlaşılıyor. ” AKP kurmaylarının siyasi ufkunda ‘Kürt kardeş’, kendi himayelerinde yaşayan folklorik bir figürden, ancak ‘beyaz adamın yükümlülüğü’, yani sömürgecinin ‘medenileştirici’ kibriyle yaklaşılacak ‘yerlilerden’ ibarettir. Bu sınırı zorlayan her adım devletin dağda, ovada, şehirde; askeriyle, polisiyle, hukukuyla, yeri gelince ‘duyarlı vatandaşıyla’ seferber olduğu bir savaşın karşı öznesidir.

Ya benimsin ya toprağın, ya da mahkemenin diyen bu derin sevginin eril tahayyül dünyası için Basiret ve Şevhet yazısını okumak ayrıca eğlenceli olabilir. Mahcupyan’ın bir kaç çıkışı oldu böyle, bilindik dalavereli mantık yürütme biçimi söz konusu yine, ancak hükümete yönelik itirazlarını muhtevası önemli olduğu için değilde, başka bir şeyin kaydı olarak alabiliriz. Mahcupyan’ı görünce asabı bozulanlar olacağını tahmin ediyorum, herkes sakin olsun! Muhafazakarlarla liberallerin arasının açılmasının bir işareti olması bakımından hayra alamet, diyorum.  Çandar’ın ramazandan beri Akp’ye  “aklınızı başınıza toplayın” demeye çalışmasının da, bu yanıyla önemi var. Söylemsel hegemonya pek de öyle pürüzsüz ve sorunsuz bir şekilde süregidemeyecek gibi.

Siyasi, askeri, ideolojik enstrümanların ne olduğunu ve bunlarla sahnelenen filmin nasıl bir şey olduğunu görmek için, son olarak bütün bu yazıları tamamlayacak  ufuk açıcı bir değerlendirme olan Mesut Yeğen’in Yeni kürt filmi analizini kaydetmek istiyorum. Göker’in İstifhane‘sinde karşılaştım yazıyla, oradan aktarıyorum. Yeni filmin, bu yeni siyaset ihtiyacının nedenlerinden başlıyor Yeğen. Yeni bir siyaset söz konusu ve bunun nedeni, öyle anlaşılıyorki, devletin, bir paradigma değişikliğine gitmeden zevahiri kurtarmaya niyet etmesi. “Devlet, kısmen Öcalan’a atfettiği pragmatizme, kısmen de Kürt sosyalliğine dair geliştirdiği naif imaja fazlasıyla güvendiğinden olsa gerek, Kürt meselesini kültürel hakları bireysel düzeyde tanımak ve PKK’lilerin eve dönüşüne göz yummak vasıtasıyla çözmek istedi. Bu vizyona göre, evli evine, köylü köyüne dönecek, Kürtçe okullarda seçmeli ders olarak öğretilecek, mütevazı ve mümin Kürtler ‘aslen Kürtlere yabancı’ BDP’den ve PKK’den soğuyacak, Kürt meselesi de böyle böyle hallolacaktı. Buna mukabil PKK, en önemli unsuru olduğu Kürt meselesinin, özyönetim, Kürtçe eğitim ve PKK’nin yasal Kürt siyasetinin esas aktörü olmasına cevaz verecek bir eve dönüş yoluyla çözülmesinde ısrar etti.Vizyona yeni bir filmin girmiş olmasının, devletin Kürt meselesinde yeni bir siyaset takip etmeye başlamış olmasının sebebi bu; mezkur uçurumun kapatılamayışı. Dolayısıyla, PKK kimilerince iddia edildiği gibi “Kürdistan’ı ben yöneteceğim” iddiasında olduğu için değil, devlet fazlasını ‘riskli’ gördüğü “bireysel kültürel haklar + eve dönüş” reçetesine PKK’yi ikna edemediği için yeni bir siyasete geçildi.” Mesut Yeğen çok sarih bir şekilde bu yeni siyasetin yanılgılarını gösteriyor yazı boyunca. Uygulamaya konulan savaşın yanı sıra siyasal budamanın ve onunla birleştirilen itibarsızlaştırmanın bütünlük halinde ne olduğunu açıklıyor; bu yeni film elbette defolarla dolu ve bu defolar büyük tehlikeler içeriyor: “Bütün ağırbaşlılığına, bütün yeniliğine rağmen, büyük defolarla malul oluşu Kürt meselesinde uygulamaya konmuş görünen yeni siyaseti riskli sonuçlar üretmesi kuvvetle muhtemel bir siyaset kılıyor. Galiba şunu kabul etmek gerekiyor: PKK-BDP hattını Devrimci Halk Savaşına ve iç çatışmaya mahal vermeden etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak artık biraz zor. PKK-BDP’yi etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak istiyorum derken Devrimci Halk Savaşının ya da iç çatışma durumunun, çok büyük ihtimalle de ikisinin birden içine düşmek ne yazık ki çok muhtemel.

Bu çıkarsamaların bir felaket senaryosu olmadığını anlamak için alametler belirmiş durumda.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: