‘ez dimirim’

by

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette
bir ölüm
ölümün anlamı ne

tragedyalar III, edip cansever

Etik‘in politik olanla ilişkisi, zor bir meseledir. Zorluk her iki yönden de kaynaklanır. Nietzsche tarafından “ahlak-karşıtlığı” ve “ahlak-dışılık” olarak biçimlendirilen soruşturmanın  insan varoluşunu tanımlama düzeyinde gündeme soktuğu tartışmayla, mesele daha da derinleşmiştir. “Değerlerin yeniden değerlendirilmesi” olarak ifade edilen felsefi yönelişin yalnızca değersizleşme karşısında ağıt yakmaktan ibaret olmadığını biliyoruz. Hem politik anlamda, hem de etik düzeyde bu yöneliş, “medeniyetin yeniden tanzim edilme zorunluluğu”na işaret eder.

Ahlaki sorun, aynı zamanda  politik sorundur. Ben’in özdeşlik mekanizmasının alt üst olacağı –ya da daha doğrusu olması gerektiği- anlar ve olaylar, tarihsel olarak sorunu güncelleştirir. İdeolojik yapı gereği  ahlaki benlik olarak kodlanmış özne, başkasının ölümüyle yüzleşme zorunlululuğu içinde, etik bir varlık olup olmama sorusuyla karşılaşacaktır. Başkası’nın yüzünde ölümle yüzleşmek zorunda olan ben, sonsuzluğa tanıklık eder/im ve aynı zamanda sorumluluğun sonsuzluğuyla karşılaşır/ım. Dolayısıyla, etik sorunu bu düzeyde, insan oluşun sınırları ve koşullarıyla da ilintili olan bir krizin işaret noktası olarak kaydedebilirebiliriz. Herhangi bir ontolojik ayrıcalıkla geçiştirilemeyecek, görmezden gelinemeyecek ve gelinmesi de sonuçsuz kalmayacak olan  bir anlam ve değerler sorunu su yüzeyine çıkar.Van depreminin yarattığı yıkımın bir sonucu da, ahlaki benliğin aynı zamanda politik bir sorun olarak, kendimiz hakkında kendimize söylediğimiz yalanın erdem kılığına sokulmuş bir biçimi  olduğudur. “İnsanseverlik” görüntülerinin ve “yardım seferberlikleri”nin de örtmeye yetmediği boyutlarda etik bir sorun, “ölüm aritmetiği” yapanların siyasal histerisini de anlamayı olanaklı kılmak üzere vuku bulmuştur diyebiliriz.

Ölüm, yani Levinasçı terimlerle başkası’nın ölümü,  ‘birlik ve bütünlüğün’ sarsıldığı, bölünmezliğin bölündüğü, kesintisizliğinin kesintiye uğradığı uğrak olarak,  özdeşlik mekanizmasının sekteye uğraması ve sorumluluğumun sonsuzluğunun bir buyruk halinde belirmesi anlamına gelir. Bu uğrakta, aynı’nın aynılığının korunması ve muhafazası, yeniden üretilmesi ve süreklileştirilmesi, başkasının ölümündeki –ben‘i ahlaki kılan- sorumluluğumun ihlali anlamına gelir.  Başkası’nın yüzü‘yle yüzleşmekten elbette kaçınabilir, sorumluluğumu fiilen yadsıyabilir, buyruğu çiğneyip geçebilir, hatta başkasının ölümünü intikamımın alınışı olarak düşünebilir ve bu yoldan “kollektif narsizm”in bütünleyici ve işlevsel parçası olan benliğimin tatminini sağlayabilirim.  Ancak, böylesi bir varoluşun, varlığını  sürdürmesi politik olarak garantilenmiş olan benliği ahlaki bir sorunun karşılığı haline getirdiği açık olsa gerek.

Ortaya çıkmış olduğu haliyle bu etik-dışılık, Nietzscheci soruşturma anlamında bir etik-dışılık ya da  ahlak-karşıtlığı değildir elbette, ne de teorik bir kalkış noktası olan Zizekvari bir “etik-dışı canavar”dır burada söz konusu olan. Bunu daha çok sanıyorum  Nietzsche’nin  ‘dekadans’ dediği terimle ifade etmek doğru olacaktır.  Başkası’nın ölümü olarak ölüm, ben’i kendi gerçekliğiyle, kendilik dediğimiz şeyle, kendiliğimizle yüzleşmek zorunda bırakır. Merhamet ve vicdanla olduğu kadar adalet sorunuyla da doğrudan bağlantılı bir yüzleşme meselesidir bu. Dekadans  olağanlaştırılıp normalleştikçe bu yüzleşme imkansızlaşır, sorunun kendisini oluşturan benlik özdeşlik terimleriyle sürekli kendisine döner ve verili haliyle kendilik sürekli yeniden onaylanır. 

Ben, oysa ancak bu engeli aşarak, varlığıma başkas’nın yüzü ile yöneltilen soruyla yüzleşerek,  sorumluluğu üstlenerek, dolayısıyla birlik ve bütünlüğü kesintiye uğratan gerçeğe cevap vererek ahlaki bir varlık haline gelebilir/im. Başkası’nın yüzü çünkü,  ölümü yalnızca varlıkbilimsel terimlerle açıklanabilecek bir mesele olmaktan çıkarır,  yanıt yokluğunu sorumluluğumun sorusu  haline getirir, kendi ölümümün ötesinde başkası için kaygıyı önceye alarak bir buyruk halinde ortaya koyar. Ölümlülüğü ve hiçliği/mi hatırlatmakla kalmaz başkası’nın yüzü bana,  varlığımın anlamını ‘orada-olma’nın ötesine götürerek  karar vermemi zorunlu kılan bir yasa’ya dönüştürür. Hangi dine, hangi inanca, hangi geleneğe, kavme ya da kimliğe ait olunduğunun önemi yoktur bu noktada. Bu bir “hümanizm” meselesi de değildir esas itibariyle.

Bir ideoloji olarak “insanseverlik” başkası’nın yüzü karşısındaki sorumluluğumla belirlenen etik’in politik karşılığı olamamıştır hiçbir zaman. “Teorik anti-hümanizm”in itirazlarının ve sorgulamalarının devreye girdiği nokta, bu nedenle önemlidir. “Yüz etiği felsefesi”nin, bu anlamda “insan hakları düşüncesi”ne dolaysıyca bağlanan ya da politik sorunları çözümsüz bırakan dinsel bir insan tasarımına dönüştürülen yaygın alımlanma biçimini bir sorun olarak kaydetmek ve aşmak gerektir. Başkası’nın ölümü‘yle karşılaşmak zorunda olduğum buyruk hiçbir yerde kayıtlı değildir, sonsuzluktan gelir ve zamanın içinde vuku bulur, dolayısıyla hiçbir yasada tanımlanmış da değildir.

Önsel olarak ahlakiliğin hiçbir  biçimi, yanıt yokluğuyla beliren soruya verilecek karşılığı ve etik bir varlık olarak insan oluşu kişiye garanti edemez; modern öğretiler değil yalnızca kadim dinler,  gelenekler ve inançlar dahil. Nietzsche’nin ahlaki soruşturmasının biçimsel yapısı, bize ahlakın ve ahlaklılığın bizzat belirli koşullarda benliğin gayri-ahlakiliğini örten bir şal olduğunu gösterir. İdeoloji olarak ahlakın işlevsel yönüyle ilgilidir bu; “iyilikseverlik” ve “insanseverlik” kavramları, Nietzsche’nin işaret ettiği alamda hayata düşmanlığın ve tahakküm ilişkilerinin yuvalanma biçimleridir. Tam da böyle olduğu için, siyasal iktidarların ve kanaat üreticileriyle birlikte muktedirlerin bu kavramları fetişistik düzeyde sevmelerinin nedenlerini anlayabiliriz. Sanıyorum, buna zamanımızda çoğalan kullanım biçimleriyle “vicdan” kavramını eklememiz de yerinde olur. Levinas’ta vicdan, ben ile başkası arasında etik ilişkiyi olanaklı kılan kavramdır, tehlikesi de buradan kaynaklanır, çünkü politik sorunun hüküm sürdüğü zemin aynı terimlerle işletilir.

Depremin  “ilahi mesaj”ının gerçekte ne olduğunu kimse kesinleyemeyecektir elbette, ancak cüzzi aklımla ben bunu “müslüman-türk“ün varlık sorunu olarak politik olanla ahlaki olan arasındaki ilişkiye dair okumak gerek diye düşünüyorum.

Reklamlar

Etiketler:

Bir Yanıt to “‘ez dimirim’”

  1. zihni Says:

    “politik olanla ahlaki olan arasındaki ilişki”

    http://www.vidyotv.net/7214-icisleri-bakani-idris-naim-sahin-ntvnin-sorularini-yanitladi.html#

    bu videodaki 16.25-17.05 arasındaki cümle tam da bunu ifade ediyor gibi?
    “terörist ile sıcak çatışmaya girişilmediği için halkın gözünden kaçtı”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: