barış

by

“savaşların gerçek mağlupları yalnızca ölenlerdir” diyen kimdi, hatırlamıyorum. Hakiki söz. Savaşın nihai hakikatini dolaysızca ifade ediyor. Bu noktadan bakınca, savaşa karşı olmadığını söyleyecek insan bulmak elbette olanaksız. Ne var ki, böylesi bir savaş karşıtlığının da kendi başına savaşı sonlandıracak bir tavrı mümkün kıldığını söyleyemeyiz: Herkes savaşa karşıdır, ölümler kıyıcı, her iki tarafın ‘insan hikayeleri’ trajiktir, ama savaşlar sürer.

Savaşa-karşı-olmak demek ki, barışın gerekli şartıdır ama yeter şartı değildir. Özellikle de bugün -savaş biçimlerinin ve dolayısıyla savaşın anlamlarının fazlasıyla değiştiği son 50 yılı kapsayacak şekilde- günümüzde. “Teröre-karşı-savaş” adıyla karakterize olduğunu söylebileceğimiz bir dönem bu. Savaşın tipolojisi yapılacak olsa kabarık bir liste çıkacaktır ortaya, ancak “terörizme-karşı-savaş”ın bu listede kendine özgü -savaşa benzemeyen bir savaş olarak ayrıksı- bir yeri olduğunu saptayabiliriz.

“Teröre karşı savaş” durumunda hayat olağan halindeymiş gibi sürüp giderken “trajik olaylar” -patlayan bombalar, kitlesel ölümler, suikastler, sivil asker ayrımının ortadan kalktığı saldırılar- anbean politik alana etki edecek şekilde travmalar üretir. İnsanlar ölür, geriye sürekli sayıları artan ancak hiçbir sayısal karşılığı olmayan acılar kalır.

Bu travmalar, kendiliğinden, sanıldığı ya da umulduğu gibi açık bir “yüzleşme” imkanı, acıların ortaklaştırılması üzerinden saf ahlaki bir “vicdan” ortaklığı ya da “dayanışmacı” bir toplumsal bilincin gelişmesi olanağı anlamına gelmez ne yazık ki. Aksine, kayıplar ve travmalar, “terörizmin” adsal aşikarlığına dayanan ‘egemen ideolojik konum’ için bir geri besleme işlevi görür. Savaş söylemi keskinleştikçe, terörün saldırı hedefleri -yer ve zaman açısından- belirsizleşir ve muğlaklaşır. Söylem alanında politik sorun, bu adsal aşikarlığın yerinden edilebilmesidir. Terörün giderek artan belirsizliği teröre-karşı savaş söylemini nasıl alt edebceğimizi de giderek ağır bir sorun haline getiriyor.

Bilindiği üzere savaş, politikanın doğal bir uzantısı, hatta belirli bir şekilde başka araçlarla devam ettirilen politikanın kendisidir.

Ölümüm pornografikleştirilmesi, tahakkümcü siyasi iktidarın ekmeğine yağ sürer her zaman. Şiddet döngüsü, asıl sorunun kendisini oluşturan en büyük ‘şiddet merkezi’nin kaskatı olarak süreklilik kazanmasına hizmet eder. Tahakküm süreçleri derinleşir ve otorite kadir-i mutlaklık ve ebedilik arzusunu -söylemleriyle birlikte- meşrulaştırır. Savaşı gündeme getiren ‘gerçeklik’ hakkında spekülasyonlar bu nedenle sürekli dolaşıma girmektedir. Neden sonuç ilişkisi tersine çevrilmekte, böylece de mevcut gerçekliğe karşı direncin dayanak noktaları boşa çıkarılabilmektedir.

Yaşanılan sürecin de gösterdiği gibi savaşın kötülüklerinden söz etmek kolay, barışı -mümkün ve istenir- bir politik çözüm olarak düşünülebilir ve hayata geçirilebilir bir tasarı haline getirmek zordur.

Savaş ve barış kavramlarını, reel-politik alanda edindikleri pozisyonlarla, politikanın iki tekniği (ya da biçimi) olarak ifade edebiliriz. Ayrım, politik düzlemde kategoriktir. Anlam karışıklıklarının, barış derken kimin ne dediğinin ve ne istediğinin belirsiz olmasının, savaş çığırtkanlarının ve uygulayıcılarının bile “barışın yeni miladı”ndan söz etmesinin, bu iki biçimin karşıtlığı açısından önemi yoktur.

Savaş, fiziki güçlerle yürütülüp şiddet yoluyla hasmının iradesini kırmayı, güç kullanımıyla bu iradeyi ezmeyi ve olabiliyorsa ortadan kaldırmayı hedefler. Politik amaç hasmı tanımak değil imha etmektir, bir irade olarak kendi istediklerini kabul edeceği şekilde onu dize getirmektir. Barış ise, esas itibariyle açık ya da gizli “müzakere” yoluyla işletilen bir süreçtir; sorunun görüşme, diyalog, pazarlık, anlama ve anlaşma çabası, uzlaşma arayışı ve anlaşmazlıkların karşılıklı ödünler ve  ‘şiddet dışı’ yollarla çözülmesi hedeflenir.

Savaş, politikanın “askeri çözüm”üdür; barış ise, politikanın “sivil çözüm”ü. “Savaş ya da barış”: belirli bir an’da,  yani şimdiki an’da ve durumda olduğu gibi, bütün mesele, bundan ibarettir. Sorulması gereken soru, o halde, hem sorunun kaynağı olan hem de bu sorunu yine veya yeniden ‘askeri yol’ ile çözmeye yönelenlerin ‘barış’a niyetli olup olmadığıdır.

Savaş ve barış kavramlarının politik alanda, ne tamamlayıcılık ne de süreklilik ilişkisi içinde düşünülmesi olanaklı olmayan belirli an‘lar sözkonusudur: Ya savaştan ya da barıştan söz ediliyordur -ya da edilmek durumundadır- o anlarda.

Barış, verili sahnede, kavram kargaşası halinde, deforme edilmiş ve içeriksiz bir şekilde anlam enflasyonuna uğratılmış olsa da, genel bir savaş karşıtlığından daha çok somut karşılıkları ile düşünülmesi gereken bir politikadır. Sırf savaş olmaması durumunu ifade etmek için değil, savaşı gündeme sokan koşulların ve zihniyetin, devlet yapısının ve toplumsal bilincin aşılmasını, yeni bir dil ile yeni bir ‘toplumsal sözleşme’nin tasarlanmasını kapsamak durumundadır.

İnkar ve imhadan vazgeçilmesini, bahse konu hak ve özgürlüklerin teslimini, kimliğin tanınmasını, tanınan kimliğin siyasal ve sivil biçimlerine alan açılmasını, hukuki düzenlemenin bu tanımaya göre yeniden yapılmasını, toplumsal bilincin -türk insanının- buna göre dönüştürülmesini, bütün sorunların kaynağında duran devletin demokratikleştirilmesini ilk elden sıralayabiliriz. Sorunun kaynağından, mevcut sonuçların nedenlerinden uzaklaşarak şekillendirilen soyut bir savaş karşıtlığından, aynı şekilde içeriksiz bir barış söyleminden medet umulamaz.

Savaşın gerçek nedenleri ve sorumlulularıyla karşılaşmak yerine, trajik sonuçları ve tekil olayları ‘ortak acıya’ dönüştüren bir söylem biçimi içinde muktedirlerin politikasına eklemleniriz. Mesele “terörizm”in kıyıcılıklarına sessiz kalıp kalmama değildir elbette, muktedirlerin politikasını çözüştürecek bir analizin ya da etik tavrın politik olarak geliştirilip geliştirilememesidir. Kandil’in bir ucundan girip diğer ucundan çıkılınca barış için gerek ve yeter şartların oluşacağını düşünmek ister saflık olsun ister taraflılık, aynı kapıya çıkar. O kapıdan ise barış çıkmaz.

Ölümler arasında ayrım yapmamak ahlaki bir tavırdır, ama ölüler üzerinden sürgit kurumlaşmış bir ayrımcılığı eşitlememek de öyle. Birincisi yoluyla ikincisini ihlal gerçekleştirilebiliyorsa, reddeceğimiz şey ölüler değil ama ölüler arasında ayrım yapmayalım söyleminin kendisidir.

“Barış için nihai savaş” ya da “barışın yeni miladı” ifadelerini bu anlamda, sivil siyaseti gerçekte neyin olanaksız hale getirdiğini anlamak açısından veriler olarak değerlendirebiliriz. Öyle anlaşlılıyor ki siyasi iktidar -akp- çözüm falan değil meselenin hal yoluna koyulmasını -hallonulmasını- hedeflemektedir.

“Ölümlere karşı sessiz kalmama” tavrının iyi niyetli olarak barış politikasına bağlı bir tepki biçimi olduğunu düşünebiliriz. Öyle olmasını ummak, ölümlere sessiz kalmamak, evet ‘ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığı’ olan ölümün acısıyla muktedirlerin ve karşı-muktedirlerin zihniyetine karşı başka bir dil olanağını önemsemek gereklidir. Ahlaki tavır, genel düzeyde, ne taraftan olursa olsun ölenlere karşı sorumluluk duymayı ve ayrımsız ölümün acısını hissetmeyi öngörür.

Ancak, bu ahlaki tavır da vicdan gibi politik alanda ideolojik-politik konumlara, söylem biçimlerine karşı elbette şerbetlenmiş değildir. Bu yüksek ‘hümanizma’nın ideolojik olduğu kadar politik de olan sorunu, verili halde sahnelenen “operasyonel savaş”ın gerekçeli mantığına karşı zaafiyet içinde olmasıdır. Barış elbette bir “yurtta sulh” anlayışı değildir, ki o yurtta sulh anlayışı, cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki iç savaşı mantığını onaylamaktan başka bir anlama gelmez.

Otoritenin tesisi ve sükünetin sağlanması olarak sulh anlayışı, tam da geröek anlamda barışın imkansızlşatırılmasıdır: Toplumu “yekpare ve kaynaşmış bir kütle” olarak tasarlayan kurucu felsefeye içkin sulh düşüncesidir bu. Hem savaşı sonuna kadar yürüteceğini, hem de müzakerelere devam edeceğini söyleyen siyasi iktidarın, tam da bu söylem biçimi içinde, sivil siyaset alanını tıkadığı ve savaşa güdümlü hale geldiği açık olsa gerek .

 

Reklamlar

Bir Yanıt to “barış”

  1. kacakkova Says:

    bir iki yazı iliştireyim.

    hamza aktan’ın, “doğu’ya doğudan bakmak” yazısı. devlet aklından fazla uzağa gidemeyen türk entelektüel aklının durumunu tespit ediyor.

    Türkiye’deki analiz dili, ülkenin en büyük tabusu olmaya devam eden Kürt meselesini halen cesaretle çözümlemeye yanaşmıyor. Sorunu ve semptomlarını gerçekleri üzerinden konuşmak ne eski devlet dinamiğinin ne de yeni AKP iktidarının siyasi amaçlarıyla örtüşüyor. Kürt meselesinde genel vasatın ötesinde bir ifade alanında yer almak eskiden olduğu gibi şimdi de siyasi olduğu kadar ekonomik riskler barındıran bir durumu ifade ediyor. Dolayısıyla halen herkesin Kürt meselesi sözkonusu olduğunda birbirinin gözünün içine bakarak yalan söylediği bir kamu alanında yaşıyoruz. Ancak ne Kürtlerin yıllardır yürüttükleri mücadele ve beraberinde yaşadığı mağduriyetin boyutları ne de devletin tamamen yok etmeye dönük siyasetinin ciddiyeti bu sözleşilmiş kandırmacayı daha fazla kaldırabilecek durumda.

    ayrıca aktan’ın bir blogu var, 23 ağustos tarihli “yeni ohal ve ötesi” başlıklı yazıyı ve daha önemli olarak “çandar’ın pkk raporu;psikolojik bir kırılma” yazısını kaydedeyim.

    başka bir yazı; selin pelek-foti benlisoy’un “kürt muhalefetini ehlilestirme araci olarak ‘şiddet karşıtlığı’” değerlendirmeleri.

    mesut yeğen’in “kürt sorununda yeni evre: anlatılar savaşı” başlıklı yazısı.çift yönlü işletilen bir mekanizmaya bağlı “permormans” öneriyor.yeğen’in yaklaşımı bir eşitleme, eşleştirme arayışında olmayışıyla, önerdiği performansı iktidar yayılımlı kanaatler silsilesine eklelemeyişiyle tartışmaya değer.

    Savaş durumunu geride bırakmak için aynı anda iki mekanizmayı birden çalıştıran entelektüel-politik bir performansa ihtiyaç var; bir yandan Türkiye siyasi elitini, Türkiye kamuoyunu Kürtlerin eşitlik talebini karşılamaya davet eden, beri yanda da PKK’yi Türkiye’nin ve Kürt siyasetinin sivil dinamiklerine güvenmeye çağıran bir performansa. Bir yanda devlete “PKK’nin mutabakatla almak istediği şeyler demokrasinin, eşitliğin gereği, vermek lazım”, öbür yanda da PKK’ye “mutabakatla alınamayan her neyse siyasetle alınabilir” diyen bir performansı örgütlemek, bu performansa katılmak gerekiyor. PKK’ye “devlet her ne yaparsa yapsın savaşı durdur ve siyasetin açıklığına razı ol”, devlete de “PKK savaşsın ya da savaşmasın Kürtçe eğitim ve yerinden yönetim taleplerini kabul et, çünkü bunlar demokrasinin, eşitliğin gereği” demek, bunun için zorlayıcı olmak gerekiyor. Görebildiğim, bu saatten sonra galiba ancak bu türden kuvvetli bir performans devleti daha fazlasını vermeye, PKK’yi de silahla alamadığını siyasetle almak riskini göze almaya ikna edebilir.

    böyleyken böyle….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: