dürrenmatt ile tanışmam

by

Friedrich Josef Dürrenmatt’ın ilk okuduğum kitabı Şüphe adlı romanı oldu ve ardı sıra üç kitabını daha okudum. İkisi uzun biri kısa üç öyküden oluşan Duruşma Gecesi‘ni, Dürrenmatt’ın tanınmasında etkili olan Fizikçiler adlı sahne oyununu ve polisiye romanda kendine özgü bir tarzla kabul edildiği Yargıç ve Celladı adlı romanını. İnce, kolay okunan ancak içerikleriyle ve biçimsel özellikleriyle çarpıcı bir şekilde akılda kalan kitaplar. Aksini iddia edenler kaldıysa hala, polisiye romanı edebiyatın nitelikli bir kolu haline getirmekle kalmıyor Dürenmatt; felsefi sorunları da asla sırıtmayan bir doğallıkla eserinin asli niteliklerinden birine dönüştürüyor. Yemin‘i bulamadım henüz, Sean Penn’in yönetmenliği yaptığı The Pledge adlı (bu kitaptan uyarlanmış) filmi hatırlıyorum. Değişik finaliyle, az çok bir fikir veriyor kitap hakkında bu film. Dürrenmatt’ın eserlerinde dikkatimizi çekecek olan ilk şey, finallerinin alışık olduğumuz beklentilere karşılık vermeyen farklı yapısı olacaktır sanıyorum. Derinlikler Vadisi ve  Yunanlı Bir kız Aranıyor, henüz okumadığım kitaplarından, kısa zamanda bulmaya çalışacağım.

1966, zeyyat selimoğlu çevirisi

Sanat anlayışıyla olduğu kadar, eserlerinde işlediği felsefi sorgulamaları ve bir anlamda geri planda tutulan, ama kendisini etkili bir şekilde duyuran toplumsal eleştiri biçimi ile de dikkate alınmayı hak eden bir yazar Dürrenmatt. Şüphe, önemli bir yazarla tanışmak için iyi bir karşılaşma oldu benim açımdan. Etik sorunlarla epistemolojik meselelerin birbirine yedirildiği, insan varoluşunun ve bilincinin ‘nihilistik bir dünya’da güçlü bir olay örgüsü içinden soruşturulduğu, adaletin imkanının ya da imkansızlığının bahse açıldığı bir polisiye roman örneğidir bu kitap. Yazınsal bir biçimlendirmeyle yüzeyselleşmeden, didaktikleşmeden, buyurgan bir sesle konuşmadan bütün bunları özümsemiş, sadeleştirilmiş bir metin haline sokabilmek, böylece bir anlatıya dönüştürebilmek kolay iş değil. Öyle ki, bana kalsa, Şüphe‘nin, bilim felsefesi öğrencilerine bir ödev konusu olarak okutulması yerinde olurdu.

Şüphe‘nin kahramanı komiser Berlach, Yargıç ve Celladı‘nda ortaya çıkıyor ilk olarak. Ben ters bir sıralama ile okudum, ancak bir sorun değil bu. Yargıç ve Celladı‘nda yaşlı ve hastadır Berlach, sürekli ağrıyla kıvranmaktadır ve ameliyat olması gerekmektedir. Ancak adalet sorununu takıntılı bir sorun halinde yaşadığından, ‘çılgınca bir oyun oynayarak’,  her şeyi ona göre ayarlayacak ve ameliyata girmeden bir gün önce suçluları kendi yöntemiyle cezalandırarak hikayeyi çözüme kavuşturacaktır. Şüphe, Berlach’ın hikayesine buradan devam eder. Doktor arkadaşı Hungertobel’in kontrolünde yattığı hastane yatağında, onu, bütün hikayeyi başlatacak  şüphenin doğmasının sebebi olan Life dergisini okurken buluruz. Olumlu bir karakter gibi görünür Berlach bu hikayelerde, suçluları yakalamak, cezalandırılmasını sağlamak, adaleti mümkün kılmak isteyen bir karakter olarak belirir yüzeyde. Ancak daha derinde, Dürrematt’ın estetik anlayışının bir sonucu olarak, okurun doğrudan özdeşleşme olanağı bulacağı bir karakter değildir. Yargıç ve Celladı‘nda belirgindir bu, iki suçluyu da cezalandırır, ancak geriye adaleti bir sorun  olarak bırakır yinede. Dürrenmatt, bize, okur olarak, hazır cevapların izini sürüp olayların çözüme kavuştuğu noktada rahatça soluklanacağımız bir konumlanış imkanı vermez anlatılarında. Olayları ve karşı olayları gösterir; yüzeysel bir eleştirellikle arınmamızı istemez, bu nedenle de olası bir eleştiriyi formüle edilebilir halde sunmaz okuruna.  Okur, karşılaştığı durumlarla, anlatılan olaylarla ve karakterlerle kendi hesaplaşmasını yaşamak zorunda bırakılır; ahlaki doğruluklar vaaz edilmez, bir ikircimle kitabın sayfalarından dünyaya doğru bakmak, dünyanın gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda bırakır okurunu.

Oyunları için söylenen şeyleri, romanları için de söylemek mümkündür bu noktada. Dürrenmatt, bir yabancılaştırma estetiği anlayışıyla okurunda, belirli bir mesafe edinebilme ve dünyayı eleştirebilme olanağını harekete geçirmek ister. Standart ve kendisi de bir klişeye dönüşen türde eleştiri değil, her bireyin belki tek tek kendi içinden doğru bir hesaplaşmayla anlamlandırması gereken bütünsel bir bakıştır istenilen. İnsanın, içinde yaşadığı dünyayla birbirini tamamlayan özdeşlik zincirini kırmayı hedefler. Brechtyen yabancılaştırma estetiğini sürdüren bir tavır olarak alabiliriz bunu, ancak ondan ayrılan yönleri vardır yine de eserlerinde hissedilen. Bu ‘yabancılaştırma’ hareketi, kesinsiz olduğu kadar tekinsiz de olan bir zeminde, çıkış yollarını açıkça formüle etmek yerine, tartışmayı ve o tartışmanın sorun alanını belirginleştirmek isteyen bir yaklaşımdan üretilir. Kavramsal olarak soruna tanım getiren filozof tavrından ya da pratik olarak meseleyi çözüme kavuşturan siyasetçi yaklaşımından ayrılır, sanatın güçsüz ancak yine de umut telkin eden tavrına sadık kalır. Sanatın bir avuntuya dönüşmesinden, insana bütün bir varoluşsal hakikati teslim eden dinsel bir teselli olmasından sakınmak ister Dürrenmatt, bana kalırsa asıl olarak, olaylarla ve dünyayla gerçek bir karşılaşma işlevi görmesini istediğini düşünmemiz gerekir. Estetik tavrını bunun üzerinden biçimlendiriyor gibidir.

Brecht’den farklılaştığı nokta, sanıyorum, felsefi bir ayrımdan da kaynaklanmaktadır ayrıca. Dürrenmatt’ın, dünyanın nihilistik gerçeğini anlama ve karşılama biçimi, temel bir fark oluşturur gibidir bu noktada. Edebiyatta Dostoyevski’nin Ecinniler‘inin, Kafka’nın Dava‘sının bir etkisi olduğunu düşündüm Şüphe‘yi okurken özellikle. Edgar Allan Poe’nun yansıları da belirgin olarak hissedilecektir  romanlarının genelinde. Simgesel diyebileceğimiz bir anlatımı tercih etmiyor Dürrenmatt elbette, başı sonu belli bir olay örgüsüne bağlı olarak gelişiyor hikayeler. Belki, kısa öyküsü Yönetmen‘de vardır böyle bir simgesellik girişimi. Ancak yine de, felsefi yönleriyle, etik meseleleri ve toplumsal eleştirisiyle, anlatılarını bütünlük halinde simgesel olarak değerlendirebilmek mümkün. Hazır ve kolay çözümlere, bu çözümlerle kolay yoldan özdeşleşmelere izin vermeyerek, Dürrenmatt, kolayca okunabilecek metinler yazıyor gibi görünse de, aslında kolay okumalara, yanı sıra kolay eleştirilere de izin vermek istemez gibidir. Yabancılaştırma ve özdeşliği bozan hamleleri okuru/ya da izleyiciyi bir yol ayrımına sokar kaçınılmaz olarak.

Komiser Berlach, keskin zekaya ve dikkatli bir gözlem yeteneğine sahip bir karakter değildir yalnızca; sezgileri ve kurgu yeteneğiyle de dikkat çekicidir. Hakikatin kurgu yapısında olduğunu öne süren lacancı düşünceye uygun bir karakter örneğidir. Dürrenmatt’ın estetik olduğu kadar felsefi meselelerini bahse açan karakter oluşunu Yargıç ve Celladı’nda farkederiz, Şüphe’de  tümüyle böylesi bir karakter olarak belirginleşir. Şüphesinin doğru düzgün hiç bir dayanağı yok iken ve mantıksal akla göre, öne sürdüğü şeyler deli saçmasından başka bir şey değilken, yine de şüphenin izinden gidecektir Berlach. Sezgileri ve bunları işleyen zihni, gerçeğe ulaşmak, hakikati ortaya çıkarmak için başka bir şekilde çalışır. Böylece, kendisini iyileştirmeye çalışan doktor arkadaşının bütün mantıklı itirazlarına rağmen, sürekli kendini duyuran şüphenin tekinsiz izleri üzerinden ilerler. Adaleti kişisel bir sorumluluk duygusuyla üstlenmesinden dolayı bu şüpheyi, öylesine bir akıl karışıklığı gibi geçiştiremez. Şüphe, gerçek, gerçeklik ve hakikat arasındaki spekülatif bağlamları hiç abartmadan, felsefi kavramların katılıklarına dönüştürmeden kurgulayabilmiş Dürrenmatt. Doğrusu, bu kurgulayış biçiminde, rasyonel aklın tek yönlü ve gidimli yapısının, mantıksallığın akla uygun olmayanları bir çırpıda konu dışında bırakan kalıpçılığının eleştirel bir değerlendirmesini yapmak mümkündür.

Adalet sorunu, Dürrenmatt’ın anlatılarının merkezini oluşturuyor anladığım kadarıyla. Aynı zamanda, güç ve iktidar sorunu, adaletin ve bilginin iktidarla ilişkisi sorunu, insan varoluşunun meseleleriyle birlikte siyasal-toplumsal bir sorun halinde belirir olayların gerisinde. Belirli bir toplumsal eleştirinin, yabancılaştırma estetiğinin içerdiği türde bir eleştirinin örneğini görürüz. Fizikçiler‘de neredeyse bir bütün uygarlık eleştirisi biçimine bürünür bu. İktidara ve onun yıkıcı amaçlarına hizmet etmemek için kendisine hazreti Süleyman’ın göründüğünü söyleyerek akıl hastanesine gitmeyi tercih eden, “deli külahını seçen” ve orada cinayet işleyen bilim adamının hikayesinin sonunda da verili dünyanın çıkışsızlığını görürüz. Delilik bile bir kaçış değildir artık,  barışı ve adaleti ikircikli konular haline getirmiştir. Fizikçiler bu anlamda, kendi tuzağına yakalanmış insanlığın paradisidir.  Yargıç ve Celladı‘nda da, arkaplanda dünyanın siyasal kirlenmişliğini, karanlık ilişkileri, normalleştirilmiş, zengilik kılıfı ile kamufle edilmiş halde suç dünyası sezdirilir. Adalet sorunu hukuki bir mesele, yargılama yoluyla halledilecek bir meseledeğildir elbette. Bir yanıyla, insan varoluşunun “kötülük sorunu”na bağlıdır, bir yanıyla da kötülüğün cezalandırılması meselesine. Komiser Berlach karakterinden bakılırsa, Dürrenmatt’ın göstermeye çalıştığı şey, adalet‘in bizzat dünyanın bu haliyle bir problematik olduğudur. Yirminci yüzyıl Nietzsche’nin dediği anlamda bir “nihilizm çağı”dır Dürrematt için; adalet, varoluşsal anlamda bu çağın belirleyici problematiğidir. Bunu, Yargıc ve Celladı‘nda dolaylı olarak, Duruşma Gecesi adlı uzun hikayede belirsiz halde, Şüphe adlı romanda ise daha doğrudan görürüz. Fizikçiler adlı sahne oyununda da açıkca kendisini gösterir bu nihilizm çağına ilişkin yaklaşım.

Berlach, aynı zamanda, modern burjuva toplumun derin yapısını kavramış biridir. Polisin, olaylara bir suçlu bulmak derdinde olan yargının ve emniyet teşkilatının bir parçası değildir aslında. Toplumsal iki yüzlülüğü, yaşamın her alanına sirayet etmiş olan çürümeyi, bu dünyaya itiraz etme ve değiştirme gerekliliğini bilmektedir. Şüphe‘deki komünist-anarşist Forching’in topluma zehir kusan itirazlarına hak verişinde tümüyle belirginleşir bu nokta, itiralarında haklıdır ama izlediği yol yanlıştır, gülünç duruma düşürmekte ve yalnızlaşmaktadır bu yanlış yolda onları. Yozlaşmış ve düzenini yitirmiş dünyada, insanlar, bu dünyayı değiştirme ve yeniden biçimlendirme yeteneğine sahip değillerdir artık; Berlach, bu yeteneğe inanmak ister ama aslında emin değildir. Şüphesinin sonuç olarak nihai anlamından yeniden şüphelendiği, bu şüpheyle yılgınlığa düştüğü bir an gelir. Saçma görünür yaptığı uğraş kendisine, anlamsız ve sonuçsuz görünür. Ancak, adaletsiz bir dünyanın acısını yüreğinde duyar Berlach, bundan dolayı da, adaleti, hukuki bir konu olarak değil, kişisel bir sorumluluk gibi alır; varoluşçu felsefenin sorumluluk dediği anlamda bir sorumluluk gibi. Adalet sorununun, etik meselelere bağlandığı nokta da burada ortaya çıkar.

Etik tartışma, Berlach’ın adalet meselesinin durduğu muğlak zeminde derinleşir; bu zemin muğlaktır çünkü, dünyanın aldığı biçim tek tek bireylerin sorumluluklarını aşan bir sorun haline dönüşmüştür, bu biçim aynı zamanda kimin mesul olduğunun bilinmediği bir soyut nitelik de kazanmıştır. Suçun “yargıcı ve celladı” olmuştur Berlach; ancak okurundan istediği şey, adaleti sağlamak için yaptıklarını alkışlaması ve onaylaması değil, dünyanın çarpıtılmış hakikatini sorgulamaya başlamasıdır. Toplumsal yozlaşma sürüp giderken ve dünyanın hali değişmezken suçun cezalandırılması adaletin tesis edilmesini sağlar mı, bu adalet sorununun çözümü olanaklı kılan bir yol olur mu? Dürrenmatt’ın doğrudan çözüm yolu göstermeyip önümüze koyduğu bir sorundur bu: Bir sorun olarak adaletin imkanı ya da imkansızlığı. Elinden özdeşleşme olanağını alarak, dünyanın bugünkü koşulları içinde ve bugünkü gerçekliğiyle okurunun karşılaşmasını istediği şeyin düğüm noktası budur sanıyorum.

Her okuma bir yorumdur ve muhtemelen, hakikatinin anlaşılabilmesi için aslolan dünyayı yeniden yorumlanmaktır. Dürrenmatt, bu nedenle sanıyorum, dünyaya ve hayata dair yerleşik düşünce alışkanlıklarını geriletebilmek, yorumlama olanağını sahici içeriğine kavuşturabilmek için, yerleşik okuma alışkanlıklarını da kırmaya yönelmek istemiştir sanatsal tavrında.  Dürrenmatt’ın sanat anlayışında trajiğin yerini komiğin alması bu açıdan önemli görünüyor; kendisi trajikleşmiş olan dünyayı, trajedi yolu ile anlamak olanaklı değildir artık, aksine her tür özdeşleşmenin, uyumluluğun, uzlaşmanın kırılması gerekir. Dürrenmatt, sanıyorum, groteski kullanma biçimiyle yabancılaştırma estetiğinin olanaklarını bu açıdan en iyi şekilde kullanmaktadır; hem de yer yer kendini duyuran gotik özellikleriyle, Poe tarzı anlatı geleneğini sürdürerek, başka tür bir okumanın olanaklarını zorlamaktadır.

Modern dünyayı sorgulayan, aklın hükümranlığını, bilimin ve teknolojinin iktidarla suç ortaklığını, yabancılaşmayı, tek tek insanların sorumluluğundan çoktan çıkmış olan dünyanın sorgulanmasını gözeten bir bakış görürüz bu eserlerde. Tanrı ölmüş ve yokluğunda her şeyin mübah olacağı  tehlikeli bir durum belirmiştir. Tanrıyı öldüren insandır ve yargılamayı mümkün kılsa bile adaleti imkansızlaştıran da bu nihilistik durumdur. Şüphe‘nin güçlü ve etkileyici etik bahsi bu zemin üzerine kurulmuştur. Bilinmedik ve yeni bir keşif değil elbette, ancak Dürrenmatt, bu tezi olduğu gibi sunmaz, yeni bir estetik tavır içinde bahse açar. Kitapta zayıf bulduğum bir nokta var, onu da kısaca şöyle ifade edebilirim: Etik ve adalet ile ilgili tartışma, kitabın sonlarına doğru, suçluyla bir karşılaşma sahnesiyle somut bir tartışmaya dönüştürülüyor. Bu sahnede tartışma şematikleşiyor ve felsefenin bildik kalıplarına ya da kamplaşmalarına dökülüyor sanki. Materyalizmin doğrudan maddecilik ve bencillik olarak kodlanması, bunlarında güç arzusu ve tekinsiz hırslarla ilişkilendirilmesi, bende böylesi bir duygu uyandırdı. Elbette, Dürrenmatt, kolaycı çıkarımlara rağbet eder gibi görünmüyor ancak anladığım hali doğru ise, bu şematik karşılaşmada, maddeciliğin, çağın felaketlerinden sorumlu olduğu imasının bu yorumlanış biçiminde ideolojik bir sorun olduğunu söylemek mümkün. Bencillik, yozlaşma, hükümranlık, bilgi, suç, iktidar ve şiddet gibi meselelerde “materyalizm”in maddeciliğinden dolayı “kötülükle” ilişkilendirilmesi, doğrudan mahkum edişe değil, ancak geniş bir okuma ve yorumlama olanağına pay bırakılırsa meşru bir zemin bulabilir. Bu nihilizm bahsini ve onunla birlikte beliren materyalizm konusunu belki başka şekillerde el almak lazım, şimdilik böylece o noktaya bir işaret koyup bırakayım.

Reklamlar

5 Yanıt to “dürrenmatt ile tanışmam”

  1. Faruk Ahmet Says:

    Ortaokuldaydım galiba Kaçak, elimde okuyacak şey kalmamış, Ereğli’de düzgün kitapçı da yok, ben de evin orasını burasını çatı katını filân iyice bir karıştırdım okuyacak bir şeyler çıkar umuduyla. Dürrenmatt’ın “Adalet”ini buldum. “Justiz” —İngilizce’ye “The Execution of Justice” diye çevirmişler. Tabii bilmiyorum kimdir nedir Dürrenmatt. Polisiyeyi de oldum olası sevmedim —hele bir yandan başka şeyler de tartışmıyorsa, sırf merak duygusunu sömürerek var olanlardansa iyice sinirlendirir beni. Neyse. Başka kitap olmadığına göre, okuduk mecbur. “Allahtan ince bir şey”. Sonradan, kitaba biraz burun kıvıran, “tam olmamış” diyen ciddî yorumlar da okudum, hem zaten Dürrenmatt’ın çok da lâfı edilmeyen minör kitaplarındandır, ama en azından o yaşımda, bir sürpriz olmasının da etkisiyle çok sevmiş, çok etkilenmiştim ben. İstersen onu da ekle okuma listene.

    “Justiz”, uluorta işlenen bir cinayetle başlıyordu. Katil zengin, nüfuzlu bir herif. Öldürdüğü adamı öldürmesi için görünürde bir nedeni de yok üstelik. Tutuklanıyor. Zaten direnmiyor, kaçmıyor da. Başarısız, bunalımlar içindeki genç, idealist bir avukatı tutuyor sonra ve ondan davayı en baştan, “sanki her şey zaten apaçık değilmiş, katil aslında kaçmışmış gibi” düşünerek, bilimsel bir merak ve katı bir mantıkla incelemesini ve bu “tarafsız” verilerin üstüne bir savunma kurmasını istiyor. Sonra her şeyin adım adım muğlaklaşmasını, herkesin gözü önünde işlenmiş bir cinayetin bile yeterince mantıksal sorgulamaya, “kesin kanıt” talebinin huysuz doğasına ve kuvvetli hitâbete maruz bırakıldığında yargılanamaz, Adalet’e kavuşturulamaz, sonuca bağlanamaz hale gelişini izliyoruz. İdealist genç avukatımız davayı kazanıyor ama bu sefer de müvekkiline duyduğu nefretle ve onu kendi elleriyle öldürüp gerçek Adalet’i sağlayıp sağlamama tereddüdüyle kıvranıyor. Tüm bunlara, bir femme fatale karakteri üzerinden aşk/arzu tartışması da karışıyor. Oh maşallah. Filân.

    Şunu biliyorum: Dürrenmatt’ın babası Calvinci bir Protestan papazmış. Kendisinin görüşlerinde de var öyle bir damar —özellikle Katolik kilisesine ve daha genel olarak organize dine karşı saldırgan tavrında. Aslında, yalnız dinin değil, her türlü fikriyâtın organize olanına karşı. Kendisi hakkında şöyle diyormuş çünkü… bir sn bulayım … buldum: “Schriftstellerin Rebellion gegen Ideologien und Gläubige aller Art” –İngilizcesinden çevirirsem: “her türden İdeoloji ve İnanan’a karşı isyan halindeki bir yazar”. Kendisini daima “ateist” olarak tanımlayagelmiş, ama “Tanrı yoktur” diyen değil, “Tanrı hakkında söz söylemek imkânsız, dolayısıyla anlamsızdır” diyen, “Metafizik olanaksızdır” diyen bir ateizm bu. Daha da ileri gidip “İsa belki de ilk bilinçli ateistti” diyen bir ateizm. Haklı da —bence. Kulağa geldiği kadar radikal bir görüş de değil aslında bu —ve İsa’nın “ilk” olduğundan da şüpheliyim, ama işte neyse.

    ‘Diyalektik’ ve ‘Yabancılaştırma’ gibi bazı ortak modernist yöntemleri paylaştığı Brecht’ten ayrıldığı sapak da buradan çatallanıyor en başta, anladığım kadarıyla: “kendisinden ancak komedi kullanılarak bahsedilmesi mübah -ve mümkün- olan”, temel olarak “canavarımsı… kötücül bir muamma” olan (“ein Ungeheures… ein Rätsel an Unheil” –Writings on Theater kitabında böyle diyormuş Dürrenmatt) bu hayata ilaç olarak Marksizm’i öneriyor Brecht. Marksizm’i bir kurumsal din, bir İdeoloji ve dolayısıyla bir Metafizik kurmaca olarak gören Dürrenmatt bu öneriyi fazla naif, nâ-gerçekçi buluyor sanırım. Bir yere ilerlenecekse, ancak tüm umudun kaybolduğu, mânâsızlığın ve çaresizliğin gerçek anlamda ayırdına varılan o en dip noktada, her şeyin çıplak haliyle, nasılsa öyle görülüp kabullenildiği o anda yapılacak bir inanç sıçrayışı ile ilerlenebilir, diyor kabaca. Kierkegaard’ın, üzerindeki büyük etkisi bu: Kierkegaard o dip noktaya “abyss of despair” diyor (Korku ve Titreme’de); Dürrenmatt ise “olayların mümkün olan en kötü yola sapması” (“schlimmstmögliche Wendung” –bunu da Theaterprobleme kitabında demiş). Hegel karşıtlığı, Kant yandaşlığı da bu eklemden, Kierkegaard’ın trajik hümanizmasından bağlanıyor düşüncesine haliyle, ama Kierkegaard neyse de, Kant ve Hegel dendi mi artık orada duruyorum ben, çünkü hemen hiç bilmiyorum, rezil olmayayım.

    Şimdi bunları deyince Kaçak abi, aklıma geldi: o kitabı okumadım ben ama, acaba senin şu son paragrafta şikayet ettiğin, Materyalizm’e karşı takındığı alaycı ve küçümseyici tavır, Materyalizm’i maddeciliğe, bencilliğe indirgeyen bir karikatürleştirme olmaktan ziyade, onu daha baştan bir İdeoloji ve Metafizik kurmaca olarak reddetmesinden ve bunu da sakat gördüğü kısımları hep kullandığı abartılı grotesk yöntemle “komedi”leştirmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? Çünkü Metafizik’in reddi anlamında Materyalizm’le hiçbir alıp veremediği olacağını sanmam Dürrenmatt’ın, ama burada kalmayıp -izm’e varılmasını, dolayısıyla daha şimdi yapılanın hemen yine kendisi üzerinden bozulup Metafizik’e dönülmesini bu fikre (Metafiziğin imkânsızlığı fikrine) yapılan bir ihanet olarak görüyor olabilir. (mi?).

  2. Faruk Ahmet Says:

    Yazmayı unutmuşum: en son geçen sene “Yunanlı bir Kız Aranıyor”u okumuştum, arada sırada gülerek, ama çoğunlukla “Ne yapmaya çalışıyorsun Friedrich?” diye başımı olumsuz olumsuz sallayarak. Absürdlüğe, groteske hazırlıklı başlamıştım okumaya ve tüm kitap boyunca da açık zihinli kalmaya çalıştım, ama gerçekten hiçbir şey anlamadım —ben mi anlamadım, yoksa aslında gerçekten düşündüğüm gibi küçük ve kötü bir kitap mı, hâlâ emin değilim. Senin yorumlarını merak ediyorum o yüzden.

  3. kacakkova Says:

    farukahmet,
    sahane bir evmis ki, orayi burayi karistirirken dürrenmatt ile tanismissin sen ortaokul caginda. abi gidip top kostur, cocuklarla bogus, konu komsunun bahcesine dal, daha iyisi kizlarla oynas, ortaokuldasin yahu! ama, tabii, bu sahane yorumlarda o cocukluktan cikiyor, göz ardi etmemek lazim!
    “adalet”i ekledim okuma listeme, “yemin”i de okumak istiyorum. ayrica, “gözlemcileri gözlemleyenin gözlemi” diye bir kitabi varmis (almanca kitabin adi daha fena, insanin dimagi cöküyor, “der auftrag vom beobachten des beobachters der beobachter” )….
    gökkusagi kitabevi var burda oradan siparis ediyorum, aydan aya getiriyorlar kitaplari.iyi bir sistem kurmus olduk böylece, onlar para getirmeyen kitaba sermayeyi yok yere baglamamis oluyorlar, biz de bu kitabi okumazsam ölürüm kesin diye dertlendigimiz kitaplara kavusmus oluyoruz.
    bu okumadigim kitaplari ciksin aradan, süphe’ye yeniden dönecegim.onu kütüphaneden alip okudum, vakit olunca bu “materyalizm” bahsi icin gidip alayim istiyorum yine.cünkü son paragrafta söylediklerim nedeniyle, dürrenmatt’in meseleyi tam olarak böyle alip almadigi, degilse nasil aldigi noktasi kafama takiliyor.senin yazdiklarindan ve sondaki sorundan sonra, iyice düsünülmesi ve netlestirilmesi gereken bir hadise oldu.
    ben polisiyeyi severim, ückagit yapmayan, sisirilmemis, zeka yönünden zorlanmamis, insani kendi zekasina hakaret edilmis gibi hissettirmeyen bir yapidaysa ve biraz da edebi lezzeti var ise, daha cok severim.
    eglendiren, oyalayan seylere övüsler olsun!
    süphe’deki materyalizm bahsi icin söylediklerim, dürrenmatt’in metafizik karsiti ateist düsüncesiyle uyumlu görünmüyor bu haliyle. o sordugun soruyu, yani dürrenmatt’in, burada, grotesklestirerek metafiziklesen materyalizme karsi bir tasari yapmis olup olmayacagi meselesini, düsünüyorum.
    hikayenin ikinci yarisindan itibaren beliren bir sey bu tartisma.felsefi bir politik gerilim romani haline dönüsüyor hikaye. din, inanc, nihilizm, materyaliz, etik, adalet, insan olus ve dünyanin pek de iyi bir yer olmadigi gibi meseleler, bu kisimda yogunlasiyor.benim okudugum eski bir baski, cevirisinden cok memnun kaldigimi söyleyemem, bazi ifadeler yerli yerinde midir, bazi kelimeler dogrudan karsiliyor mu dürrenmatt’in meselesi emin olamadim aslinda.
    ama sorun o degil elbette, bir cani olan-nazi doktorun bir maddeci olarak konulandirilmasinda, komiserle yaptiklari tartsimada kendisini bir tür maddecilik ile aciklama bicminde ortaya cikan bir sorun.benim yorumlayisim, belkide baska bir kuramsal tartismayi oraya yansitiyor, bu yansitma nedeniylede sematik bir sekilde algiliyorum dürrenmatt”in yaklasimini.
    dürrenmatt’in yaklasimi degilde benim o noktayi yorumlayisimdir sematik olan belki, bilmiyorum.
    daha derli toplu olarak, kitabi yeniden alip öyle diyeyim söyleyeceklerimi bu konuda.yorumundaki dürrenmat hakkinda aktardigin bilgiler cok iyi oldu ama, söylemeden gecmeyeyim. dogrusu süphe’yi sen okuyup yorumlarsan sanki daha bir sahane olur bu. yazari biyografik acidan hic tanimiyorum, cok kisa ve ise yaramaz iki yazi okudum hakkinda. onun idelojik-felsefi düsüncelerini netlestirerek bu kitaplarin felsefi tartismalarini bahse acmak, bu tartismalara yaklasmak daha iyi olur saniyorum. kierkegaard baglantisi ilginc göründü bana, o etkiyi dogrusu okumalarimda yakalayabildigimi söyleyemem, bunu da katmak gerekir saniyorum o bahse simdi.
    süphe’deki nihilizm-materyalizm bahsi bana ecinniler’i hatirlatti, dogrudan onun bir tezahürü ya da devami gibi bir duyguyla okudum, ama sonra bu okuma biciminden süpheye düstüm. cünkü dürrenmatt, okura dogrudan özdeslesme imkani bulacagi karakterler vermek istemedigi gibi, fikirlerini lehte ve aleyhte tasiyacak karakterler yaratmak gibi bir yol da izlemiyor hikaylerinin gelisiminde.
    dürrenmatt’in, bir yazin tavri olarak ironisini unutmamamak gerek diye not almali insan aklinin bir yanina.nihilizm bahsi bu yaniyla hem dostoyevski sonrasi, hem de nietzsche sonrasi bir mesele olarak alinmali.maddeci oldugu söyleyen nazi doktor güc arzusu icindedir, tanriyi tanimaz ve kabul etmez, bütün bilimciligi, insanlara uyguladigi dehset yöntemler “Ben” dedigi seyin muktedirligini kanitlamak icindir. nazi doktorun maddeciligi, karsisinda adaleti mesele etmis komiserin inancli konumlanisi, bu haliyle, yüzeysel bir sekilde de olsa böyle görülürse son paragrafta söyledigim gibi bir sematiklik cikiyor ortaya.
    materyalizm tartismasini, tanrinin varligi sorununu, nihilizm bahsini o semaya indirgememek gerek diye düsünüyorum.
    dürrenmatt’in metafizik karsiti ateizmiyle, maddecilik ve nihilizm bahsini bahsini bu kitapta, süphe’de nasil almis olabilecegini yeniden düsünüyorum simdi. dedigin gibi, ideolojiklesen maddeciligin sakat yönlerini grotesklestirerek tartismaya acmasi ihtimali söz konusudur saniyorum.ben ikircikli ama yine de belirli bir anlama bicimine bagli olan son paragraftaki söylediklerime, iyi bir serh olarak aliyorum bunu…o ihtimal üzerinden bakmak, tartismayi öyle yürütmek, cok iyi olacak….
    “yunanli bir kiz araniyor” demek gecer not alamadi senden, hic bir fikrim yok kitap hakkinda, ama dogrusu eger o okuma sirasinda baska bir haleti ruhiye icinde degildi isen, ki acik zihinli kalmaya calistim demissin, anlamamis oldugunu düsünmüyorum, kötü bir kitap olabilir, okuyayim bakalim bana nasil gelecek, ama henüz kitabi bulmus degilim….

  4. Faruk Ahmet Says:

    Acele etmeyelim! Şimdi sen “ne şahane evmiş ki..” deyince geriye doğru sarktım, okuyacak bir şeyler bulmak için etrafı karıştırırken elime geçen diğer kitapları hatırlamaya çalıştım. Çok zor da değil aslında hani: en meşhurları “Minyeli Abdullah” ve “Huzur Sokağı” olan, 80’lerin o ünlü hidayet romanlarından vardı bol bol. Ahmed Günbay Yıldız’ınkiler tüm bir rafı dolduruyordu meselâ. Bunların kalitesini nasıl anlatmalı? Yıldız’ın bir iki romanını da incelediği bir eleştiri kitabında (“Kıskanmak”) Fethi Naci, sanırım “Yanık Buğdaylar”a dair olanını şöyle bitiriyordu: “Bir daha Ahmed Günbay Yıldız okumak mı? Asla!” —haklı, tamam, ama Fethi Naci’ye daha çok var ve elde başka kitap da yok; mecbur, onları okudum ben de.

    Bunlar, tabii, romanlar. Babamın daha ağır (Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Seyyid Kutub vs.) dinî-teorik kütüphanesini saymazsak evin kağıt yekûnünün hakimiyeti başka türlü kitaplardaydı. “Türk Sultanları”, “Hindistan Evliyaları”, “Nasıl Müslüman Oldular?”… Çoğu Türkiye gazetesi promosyonu. Türkiye gazetesi kalitesiz plastikten abajur, saat ve yelpazeyle yetinmez, arada böyle kitaplar hediye etmekten de hoşlanırdı o zamanlar. Ama en acayipleri yine de Kadir Mısıroğlu’nun kitaplarıydı galiba: “Yunan Mezalimi: Türk’ün Siyah Kitabı”, “İslâm Dünya Görüşü”, “Moskof Mezalimi”… Onun kitapları ne yöne gitmemem gerektiği konusuna ışık tutan eşsiz birer kaynak oldular hep benim için, çok emeği var üstümde, öyle böyle değil. Sonraları Youtube’da videolarını da gördüm. Bir fesi var, giymekten çok hazzettiği, yine onu takmış, hilafetin ne kadar güzel ve kutsal ve Mustafa Kemal Adıtürk’ün (yandaşları böyle diyor Atatürk’e, haha) ne kadar kötü ve şerefsiz olduğunu anlatıyordu. Bir dava adamı.

    E peki tüm bunların arasına Justiz, nerden, nasıl karışmıştı, hiçbir fikrim yok. Büyük ihtimal basit bir alışveriş hatasıydı.

    Neyse, ben şöyle bayağı güzel bir röportajını buldum Dürrenmatt’ın, onu vermeye geldim aslında: http://www.press.uchicago.edu/books/durrenmatt/interview.html Protestanlıktan Kierkegaard’a, Marksizm’den Materyalizm’e, yukarıda bahsetmeye çalıştığım tüm konulara açıklıkla değinmiş nerdeyse zaten. Teşekkür konuşmasında da sonuna kadar okumayı başardığı tek kalın kitabın Moby Dick olduğunu söylüyor. Ne zaman büyük bir yazarın röportajını okusam Moby Dick’le karşılaşır oldum; galiba çocuklukta, o da kısaltıla kısaltıla bir hâl olmuş edisyonlarından okuduğumuz için ister istemez gerçek değerini kaçırıyoruz bir sürü kitabın, sonra böyle önemsendiğini görmek garip hissettiriyor —en azından bana. Moby Dick’i de, Don Kişot’u da meselâ, bir daha okumak istiyorum o yüzden.

  5. kacakkova Says:

    yavaştan gidelim, evet.

    enteresan adamsın faruk ahmet, nasıl bir kütüphaneden sağ salim çıkmışsın. allah muhafaza “küçük mücahit” olmaya heveslenmek için her şey mevcutmuş evde! kadir mısıroğlu sayesinde zaman farkıyla, daha doğrusu belkide asıl olarak karakterini oluşturan bir özellik dolayısıyla yırtmışsın! ama ne çok insanı çekmiştir o kitaplar o yöne. sağı solu karıştırırken dürrenmatt’ın eline geçmesi şahane görünüyordu, şimdi onca hidayet romanı arasında bu kitaba rastlaman acaip bir durum gibi görünüyor. fantastik. benim dürrenmatt ile karşılaşma olasığımından bile daha imkansız bir durum içinde karşılaşmıssın sen. tanrı’nın hikmetinden sual olunmaz tabii.ben de arkama yaslanıp şöyle bir bakınayım şimdi çocukluk okumalarına.

    nasıl bir hikayesi vardır o kitabin kimbilir. belki adından dolayı. islami söylem içinde ahlak ve adalet yüksek itibar gören kavramlar nede olsa. ahmed günbaz yıldız’ı hiç bilmiyorum, bir kitabını görmüşlüğüm olmadı sanıyorum hiç. o yaşlarda çizgi romanları el altından dolaştırarak okuyorduk daha çok. büyük bir illegalite içinde de playboy dergilerini. hem şimdiki gibi fazla bulunmazdı çizgi romanlar, karaborsadaydı ondan, hem de abilerimiz ablalalarımız bunları okumamızı istemez, beynimizi uyuşturduğunu söylerlerdi. çok fazla kitap yoktu bizim evde, ama akrabalar vardı onlardan alırdım kitapları bazı zamanlar. o kısaltılmış edisyonları hatırlıyorum, niyet kötü değil belki ya pek doğru bir şey de değil bu özetler. şimdi aslında okumadığımız kitapların, üstelik klasiklerin, bize, sanki okumuşuz gibi gelmesinin nedeni bu değil mi? bazılarını gerçi sonradan yeniden ve tam olarak okudum. moby dick’i okumak da aklımda.

    abim kitap alırdı evde ne yapıp edip, ben sokaklarda olurdum. okuyan, okumaya heves eden biri değildim hiç, sıkılırdım sanki, ama bir yanımda vardı zaman olur iyi okurdum. din ve diyanet işleri uzaktı bizim evden, kaskatı olmayan bir kemalist solculuk hüküm sürerdi, cumhuriyet gazetesi okunur, seninkinden başka türlü hidayet kitapları rağbet görürdü. uğur mumcu, ilhan selçuk kafa adamlarıydı, öyle diyeyim. açıkça söylenemiyor olsa da sosyalizm iyi bir şeydi, her yerde ne fena bir şey olduğu söylenip durulurdu o zamanlar. sesi kısılarak leylim ley dinlenir, aziz nesin, orhan kemal, kemal tahir, yaşar kemal okunurdu. çocuk aklımdan çıkmış şimdi çoğu, neler vardı okuduğum diye düşünürken fazla ayrıntılı bir şey hatırlamıyorum. bir vesile olsa çıkarlar herhalde zihnimin kuytuluklarından. conanları, texleri, fantomları saymazsak, ince memed’i, kurt kanunu’nu, yılanların öcü’nü anmak isterim yine de.

    annem akıl hastanesinde çalışıyordu o sıralar. bir gün elinde iki koca cantayla geldiğini, içinden kafkaların, dostoyevskilerin, stendalların, balzacların, kazancakis kitaplarının cıktığını hatırlıyorum. bu bir sır gibidir benim için, bir ara konuşayım bakayım hatırlayacak mı annem. kırk civarında kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. hepsi çok sağlam seçilmiş, her kütüphanenin demirbaşı sayılacak kitaplar. başarılı bir pazarlamalacılık girişimi elbette, biri hastaneye gelmiş satmış. para büyük sorun o zamanlar, gidip bir kitapçıdan kitap almayı istemek mümkün değil bu yüzden. annenim bu koşullar içinde tencere takımı, nevresimler, çeşit çeşit pazarlanan onca ev eşyası yerine iki çanta dolusu kitap alması tuhaf gelir bana nedense. okumak önemseniyor tamam, ama bir meslek sahibi olunması sebebiyle, yokluktan kurtulmak ve gelecek sahibi olmak için tasarlanan bir şey. öyle düşünenler dolu dolu ansiklopediler alırdı eğer alacaksa. neyse, işte, annemin bu hamlesiyle kütüphane şenlendi bizim. dava’yı, şato’yu, karamazof kardeşler’i, suç ve ceza’yı, goriot baba’yı, parman manastırı’nı, kırmızı ve siyah’ı, günaha son çağrı’yı, benden selam söyle anadoluya’yı bu vesileyle okudum erken zamanlarda.

    hayat ne garip! dur ben bir rakı doldurayım anılara dalmışken.

    dürrenmatt’ın röportajını bu haliyle okuyamacağım ben, ama bağlantıyı vermen iyi oldu. ingilizcesi olanlar bakarlar, ben de bir yol bulmaya çalışacağım okumak için, bir genç bulup çevirttiririm belki. bu arada derinlikler vadisi’ni okudum dürrenmatt’ın. son yazdığı kitabıymış bu, çok beğendiğimi söyleyemem. gerçi okumaya elverişli, öyle dikkat kesileceğim bir ruh haline de sahip değilim, belki biraz da onun etkisi, ama bir iki yerde senin gibi, “ne yapmaya çalışıyorsun friedrich?” diye içimden ünlediğim oldu.tema olarak anlamak zor değil, anlıyorsun meselesini fakat geride yine de olmamış ya da okurunda güçlü etki bırakmayan bir şey kalıyor. kendisi çok eğlenmiş görünüyor yazarken, bana öyle geldi. ulaslararası karanlık ve derin ilişkiler ağını teolojiyle politikayı içiçe geçirerek yazmış bu sefer. kısa, kolay okunuyor, yer yer insanın canlandırıp dikkat kesilmeye sebep olduğunu da söyleyebilirim. adalet kitabı yolda, gelir yakın zamanda. bir iki kitabı kaldı onları da okuyunca dürrenmatlar tamam olacak. materyalizm bahsini sürdürmek için şüphe’yi alayım istedim kütüphaneden ama yoktu, bütün dürrenmattlar alınmıştı raftan. bekliyorum, ayrı bir yazıda devam ederiz ona sanıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: