‘yaz izlenimleri üzerine kış notları’ vesilesiyle

by

FYODOR Mihayloviç Dostoyevski’nin  romanlarının etkisiyle karşılaştırılırsa diğer (gazete ve dergilerde çıkan) yazılarının gölgede kaldığını söylemek yanlış olmaz. Edebi yaratım içinde bir güç ve yetkinlikle çıkan dahinin sesi, doğrudan söz aldığı her seferinde tekdüzeleşir, sıradanlaşır, yavan ve yüzeysel bir hal alır ister istemez. Andre Gide, mektuplarından hareketle bir Dostoyevski imgesi oluşturmaya çalışırken, Dostoyevski’nin romanlarıyla mektupları arasında ne kadar büyük bir uçurum olduğuna işaret eder. Mektuplarından öte ‘edebiyat-dışı’ addedilecek yazılarında da hissedeceğimiz bir şeydir bu. Ancak, bunun sebebi, Dostoyevski’nin edebi yapıtlarındaki ahlaki-metafizik düşünceleriyle dergilerde çıkan bu türden yazılarındaki politik görüşleri arasındaki çelişkiden kaynaklanan bir sorun olması değildir. Bu yanlış varsayım, izi sürülürse görülecektir ki öncelikle, edebiyatla politika arasında kökten bir ayrım inşa etme düşüncesinden kaynaklanır. Oysa, ‘batı sorunu’ ya da ‘batı eleştirisi’ dediğimiz şeyin bir problematik olarak üst başlık oluşturduğu anlaşılırsa, Dostoyevski‘nin metafizik arayışlarıyla politik eğilimleri arasında, çelişik görünse bile, bütünlüklü bir tematik yapı olduğu kolayca anlaşılabilecektir. Dostoyevski, batıyı, bir uygarlık biçimi olarak, dinsel olduğu kadar toplumsal, kültürel olduğu kadar politik olarak sorunsallaştırır ve bunu, politik nitelikli değerlendirmelerinde olduğu gibi, romanlarında da açık ya da örtük bir şekilde ortaya koyar.

Bu sorunu, Avrupa’nın sorgulanmasını ve evrensel bir ülkü olarak Rusluk bilincinin geliştirilmesini, Sibirya sürgünü sonrasında Dostoyevski‘nin bilinç serüveninin ve anlam dünyasının temel bir unsuru olarak görürüz. Yine de, romanlarla dergi yazıları arasında bilinç düzei noktasında olmasa da, derinlik düzeyleri ve Dostoyevski’nin düşünsel yönelimlerinin yazınsal karşılıkları anlamında bir ayrım yapılabilir. Dostoyevski’nin sesi açısından  ‘biçimsel’ fark kesin bir nitelik sunar adeta. Romanlarının dışında kalan yazılarda Dostoyevski, ne duygu, ne de düşünce bakımından biçimsel olarak belirgin bir çarpıcılık ya da dikkat çekicilik göstermez. Fikir bir Dostoyevski fikridir, okura tanıdık gelir; ancak, okuduğu metnin etkisi Dostoyevski romanlarında içine düştüğü ya da farkında olmadan kapılıp gittiği güçlü şey değildir.

Söylediklerinin içerik olarak doğru olup olmamasının, okur olarak bu fikirlerle benzer düşüncelere sahip olup olmamanın önemi yoktur. Derinlikten yoksun, ne içerik olarak ne de biçimsel anlamda ilginç olmayan, okurda izler bırakmayan öylesine yazılar ya da fikir beyanları gibidir bunlar. Israrlıdır, alay ve öfke kendini duyurur satırlar arasında, tutkulu da görünürler fakat Dostoyevski’nin sesinden, yani yazısından bekleyeceğimiz boyutlar kaybolmuş, anlam katmanları düzleşmiş, oylumlar ortadan kaldırılmış, çelişki ve tutarsızlık gibi görünen oysa tamda bundan güç alan ‘çokseslilik’ yitip gitmiş, karşıtlıklardan beslenen ve okurunu girdap gibi içine çeken akış kesilmiş gibidir. Belkide politika ya da başka ne olursa olsun hepsinden farklı olarak edebiyatın bilince sunduğu yegane dilsel imkanın kanıtlanmasıdır bu. Bunları daha cok ve asıl olarak sanıyorum Bir Yazarın Günlüğü üzerinden tartışmak yerinde olacaktır belki, aynı zamanda dinamizmiyle ve zamanındaki etkisiyle diğerlerinden ayrılan Puşkin Üzerine Konuşma‘yı da buraya katmak gerekecektir. Ancak, ben şimdi, bunlar üzerinden değilde (kısmen onları da aklımda tutarak)  çok daha öncesinde, 1860’ların başında, Dostoyevski’nin düşüncelerinin yeniden biçimlendiği bir zamanda ortaya çıkmış olan Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’ndan söz edecegim.

'Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları'nın Mart 1972 tarihli 1. basım Ergin Altay çevirisi. Balonların meselesi nedir çözemedim, niye iki adet, niye kahverengi ve yeşil; 'Batı,Batı dedikleri...' boş bir balondur ya da belki kaçan bir balondur. Gerçi düğümlenmişler B ve T harflerine balonlar, o niye? Neye niyet edilmişse, başka bir şey ve hatta aksini de söyleyebilir sanki bu kapak.Ya da hiç bir niyeti yoktur, öylesinedir...

batı, batı dedikleri

Yaz izlenimleri Üzerine Kış Notları’nın 1972 tarihli türkçe basımını, “Gedanken Bibliothek”te buldum. İletişim’den çıkan yine Ergin Altay çevirili yeni baskısını görmedim; bu baskıya eklenen Carr’ın notunu tahmin ediyorum, ancak Saul Belleow’un Önsöz‘ü  hakkında hakkında hiç bir fikrim yok. Batı, Batı Dedikleri üzerinden konuşacağım, sanıyorum büyük bir çeviri farkı yoktur baskılar arasında. Kreuzberg’te, raflarında böyle eski basım türkçe kitaplar olan kütüphaneler olması hoş bir şey kesinlikle. Gedanken Bibliothek’in türkçe kitaplar bölümü oldukça gelişkin, eski basım kitaplarla süpriz karşılaşmalar şaşırtıyor ve sevindiriyor beni her seferinde. İyice sararmış sayfalar, kenarları katlanmış üzerindeki lekeler ve çizikler, kimbilir hangi düşüncelerin izi sürülmek üzere konulmuş işaretleri görünce ayrıca hoşuma gidiyor. Bu kitabın işaretlenmiş yerlerinde de durup düşündüğüm oldu yine; mesela, Dostoyevski, Berlin’in kendisinde ekşi bir tat bıraktığını söylediği yere işaret koyarken okuyanın aklından geçen şey neydi? Tınısıyla bile sevimsizlik duygusu veren  Alman projesi “Multi-kulti”nin sonucuymuş gibi görmemek gerekir bunu, sanıyorum daha çok ve asıl olarak  politik mülteciliğin sonuçlarından biridir bu. Edebiyat kitaplarının raflardaki fazlalılığı anlaşılır bir şey olsa gerek; edebiyatın sunduğu dil okuyan insan için belkide en çok ‘memlekete dair özlem’inin, ‘koparılmışlığının acısı’nın teskin edicisidir bir anlamda. Sonra politik kitaplar geliyor ve araştırma kitapları. Politik sorunlar çözüldükçe ya da davaları düştükçe memleketlerine geri dönen mülteciler belkide kitaplarını bırakmışlardır buralara diye düşünüyorum, bütün bu kitapların burada nasıl birikmiş olduğunu anlamaya çalışırken. Ya da, bir daha asla dönemeyeceklerini düşünenler, bir yol sipariş ederek zaman içinde doldurmuşlardır bu rafları. Dostoyevski’ninYaz İzlenimleri Üzerine Kış Notlar’ının Batı, Batı Dedikleri… adıyla yayınlanmış olan 1972  tarihli Ergin Altay çevirisini işte bu raflarda buldum.

Yayınevi sanıyorum bir çarpıcılık kazandırmak istemiş kitaba bu başlık ile, Dostoyevski’nin alaycılığı ve öfkeli usubu özellikle vurgulanmış olsun diye muhtemelen. Aynı zamanda, bu adlandırma tercihi, Tanzimat sonrası oluşan bizdeki „modernleşme“ sürecinin kültürel/psikolojik yapısını yansıtır gibidir. Batıcılık ya da batılılaşma eğilimleriyle ortaya çıkan „Doğu-Batı sorunu“ bir çok yönüyle elbette on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sına benzemektedir. Bu sorun içinde biçimlenen ve derinleşen batıya yönelik sevgi-nefret mekanizması da, sanki bu başlık içinden yansıyor gibidir –Batı batı dedikleri, işte buyrun görün, ne mene bir şeydir! Batı’ya gönelik hayranlık ile nefretin, yüceltme ile hor görmenin, küçümseme ile hasetin biçimsel benzerliklerini gerçekten de zamanın Rusya’sında bulmak ilginçtir. Doğu-Batı sorunu, on dokuzuncu yüzyıl Rusyası‘nın kültürel ve politik biçimlenişinde belirleyici bir temadır; kültürel ve politik kamplaşmalar en başta bu problematik ekseninde biçimlenirler. Garb mukallidi züppe ile onun zıddı, ötekisi aynı sorunsalın uzantıları olarak belirirler –bizde de olduğu gibi. Dostoyevski’nin Yaz izlenimleri Üzerine Kış Notlar’ı, çubuğun hem Rusya’da hem de Dostoyevski’nin kendi içinde Batı’dan Doğu’ya doğru büküldüğü, Avrupa’ya yönelik hayalı kırıklığının kesinleştiği, Dostoyevski’nin inanç temelli bir tür Rus bilinci ve Rusluk kavrayışı geliştirmeye yöneldiği aşamada ortaya çıkar. Daha sonra romanlarında ve yazılarında açık ya da dolaylı olarak göreceğimiz üzere, Avrupa eleştirisi ile orjinal, otantik, evrensel kurtuluşun temeli olarak Rusluk düşüncesini birlikte değerlendirecektir. Batı’nın yozlaşmasının nedeni Tanrısızlık ve İsa’nın yitirilişidir, dünyaya kardeşlik ve sevgiyi yeniden getirerek Tanrı’yı yeniden verecek ve insalığı kurtaracak olan Rus İsa’sı olacaktır. Teolojik arayışla politik eleştirinin Dostoyevski’de neden ayrılmaz halde bulunduğu bu noktada açık olsa gerek.

“Dostoyevski 1848 baharından tutuklandığında, Rusya’nın gördüğü en sıkı sansür altında dayanıklı bir şekilde duran Rus düşüncesi devrimci coşkunun ateşli olduğu Avrupa’ya ümitle bakıyordu. Daha sonraki yıllar durumu tersine çevirdi. 1848’deki devrimci karışıklıklardan sonra Avrupa çabucak karşı devrime geçmişti. 1850’de Herzen, ‘Avrupa uyumuyor, Avrupa öldü’ diye yazıyordu ve büyük devrimci lider, bu tümcesinde, daha sonraki otuz yılda Rusların –yalnızca radikal Rusların da değil- pek sık açığa vurdukları hayalkırıklığını özetliyordu. Ama avrupa’nın politik düşüncesi kayıtsız ve ateşsiz duruken, Rusya uyanmaya başladı. Kırım Savaşı’nın utancı, Nikola I’in yıkılan devrini lanetlemişti; özgürlük ve ilerleme uğruna belirsiz ülküler, serflerin serbest bırakılışı ve sansürün kaldırılışı gibi somut reformlar konuşuluyordu ve Rusya, Aleksander II’nin ilk yıllarında, yeni bir reform ve yenileşme çağının arifesindeymiş gibi görünüyordu. Herzen gibi radikaller, Turgenyev gibi liberaller ve Konstantin gibi Slavcı tutucular aynı dili kullanarak, Avrupa ile, bu bitkin, yaşlı adamla, taze genç devin, Rusya’nın karşıtlığını ilan ediyorlardı. Kırkların düşünen Rusları ümit ve hayranlıkla Avrupa’ya bakıyorlardı; 1860’ın Rusu ise kendi halkının belki başardığı şeylere değil ama hiç olmazsa emellerine aynı duygularla bakıyordu.” ( Dostoyevski, Edward Hallett Carr, sf.84-85, çeviri: Ayhan Gerçeker, İletişim Yayınları,  7.basım 2010, İstanbul)

Elbette bu durumun kendisinin tarihsel ve politik nedenleri söz konusudur. Batı’nın kendisi bir sorun haline gelmiştir çoktan ve aslında bu sorunun ne olduğu daha doğrusu neden olduğu, kendi içinden çoktan açıklanmıştır. “Aydınlanma” söylenemi ile Avrupa kendini bir uygarlık biçimi olarak yüceltmesine rağmen temelinden bir sorun haline gelmiştir doğumuyla birlikte. “Aydınlanmacılık” denilen hareketin geleneği bastırmak, gelenekle birlikte ne varsa çözüştürmek yolunda ilerlemesi, kapitalizm denilen toplumsal biçimlenmenin zorunlu bir sonucu olmuştur. Kapitalizmi vareden tarihsel koşulların maddi yapısı, kültürel toplumsal dünyanın yeniden düzenlenişini de bu yönde geliştirmiştir; tek boyutlu olarak rasyonel olanın egemen kılındığı, bilimin hükmünde belirli bir tür ideolojik dünyanın tesis edildiği, inancın ve onunla birlikte işletilen değerlerin geriletildiği, sınırlandırıldığı bir dünyadır bu. Fransız Devrimi, devrimin tarif ettiği ilkeleri gerçekleştrmemekle kalmamış, burjuva modern toplumu tam tersi bir noktada biçimlenmiştir; sonraki devrimlerde, 1848 devrimlerinde de beklentiler boşa çıkmıştır. Avrupa’nın ölümü,  batı menşeli hayalleri ve politik beklentileri tersine çevirecektir kaçınılmaz olarak. Batı’nın (kültürel ve maddi gücü ile) yayılmacı bir eğilim gösterdiğini ve kültürel-politik bilinçte batı ile ilişkilenme anında bir bölünmeye sebep olduğu  biliniyor. Bu toplumsal bilinç, bu andan itibaren sorunlu bir bilinç omaktadır ister istemez. Bölünmeyle birlikte, içsel bir krizin başgösterdiğini, özellikle de hayal kırıklıklarıyla birlikte ayyuka çıkacak şekilde, ortaya bir ‘kendilik sorunu’ çıktığını da ayrıca belirtmek gerekir. Bu krize verilen tarihsel koşullarla ilişkili çeşitli cevaplar söz konusudur ve Dostoyevski’nin 1860’lardan itibaren geliştirdiği (muhafazakar-milliyetçi-dinsel çözüm arayışlı) “Avrupa eleştirisi” bunlardan biridir.

avrupa’nın mezarı başında

Bu tarihsel dönem, sürgün sonrası Dostoyevski’nin girdiği yeni yönelişlerin kesinleştiği bir aşamayı olduğu kadar, Avrupa’nın ölümünü, geride bıraktığı hayal kırıklığını, hem de yanı sıra ‘uyuyan dev’ Rusya’da canlandığı ölçüde karmaşıklaşan politik durumu içerir. Dostoyevki’nin Avrupa eleştirisinin, alay ve öfkeyle mahkum ettiği Batı’ya yönelik itirazlarının, genel anlamda içerik itibariyle, güncelliğini bugün de sürdürdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta, belki, asıl olarak bugün tüm yönleriyle ortaya çıkmıştır bu eleştirilerin haklılık gerekçeleri. Daha belirgin olarak bütün verileriyle anlaşılmıştır sorunun boyutları. Dostoyevski gerçi burada “burjuva modern toplum”un eleştirisini yapar görünmektedir esas olarak; ancak, belirli noktalarda, reaksiyoner tepkilerinin bütün bir uygarlık eleştirisine yöneldiğini, Batı’yı tümden yadısıdığını düşünmek de –nedenleri ve boyutları büsbütün açıklıkla temellendirilmiş değilse de- olasıdır.

Burjuva toplum biçimi değil yalnızca, bu toplumsallığı veri kabul eden örneğin sosyalist ya da komünist düşünceler de yalnış hayalperestlikler olarak yadsınır. Olmayacak duaya amin demektedirler bu sosyalistler. Nihilistlerin ve anarşistlerin yıkıcılıkları ise daha sert şekilde, doğrudan bu yanlış ve yozlaşmış uygarlığın negatif yansıları olarak mahkum edilirler. Bununla birlikte Dostoyevski, başka bir yerde, Puşkin Konuşması’nın devamında ortaya çıkan tartışmalarda eleştirmenlerine verdiği cevaplarda, Batı’yı tümden yadsımadığını, bilimini ve sanatını kabul ettiğini, olumlu değerlerini sahiplendiğini de söyler bir genellik içinde. Öyle anlaşılmaktadır ki, Dostoyevki’nin yaklaşımı, yadsımak ya da aşmak değil Batı’yı geri dönüşü ya da dönüşümü mümkün olmayan bir şey olarak geride bırakmak ister, eğer alınabilecek bir şey varsa onu da alarak. Bu muğlak tavır, teorik ve politik tartışmalar derinleştiğinde ortaya çıkmaktadır, ancak bir duygu biçimi halinde bakıldığında Dostoyevski Batı’dan nefret etmekte, ordaki her şeyi, köktenci eleştirmenleri dahil, alay ve öfkeyle karşılamaktadır. Dostoyevski’nin politik düşünceleri açısından, geliştirdiği Batı sorunu ve eleştirisinin bugün belirginleşmiş olan geçerliliklerinin yanı sıra, bu eleştirinin içerdiği ve çözüm olarak işaret ettiği Rusculuğun, evrensel bir fikir olarak öne sürülen ya da ima edilen kurtuluş fikrinin, vurguladığı Biz’in, bu bizin dayandırıldığı ideolojik yapının içerdiği sorunlar nedeniyle, bir sorun olarak tartışma alanına sokulması kaçınılmaz bir gereklilik olarak görünüyor.

Avrupa eleştirisi yüzeyde, çok açık ve açıklayıcı bir mesele değildir aslında. Avrupa öldü diyen Herzen’le Dostoyevski, yalnızca yüzeyde anlaşabilirler bu noktada. Nitekim Carr, bu gezi sırasında Londra’daki buluşmalarında, birbirleri üzerinde önemli bir etki olmadığından söz eder. Avrupa’nın çürümüşlüğü, Rus halkına yönelik sempati gibi konulardaki yakınlıklar, entelektüel anlamda bunlar zamanının beylik düşünceleri de olduklarından yüyezsel yakınlıklardır yalnızca. Daha önemli olan şey, belkide, bu tür bakışların, böylesi eleştirel üst başlıkların ve genel geçer kavramların ne türden teorik-politik bir perspektifle temellendirildiği ve ne tür bir ideolojik eklemlenmeyle işletildiğine bakılmasıdır. Eleştirinin içerdiği unsurların ve bir bütün yönelişinin doğruluğu kadar ve belki daha fazla, bununla aynı zamanda ne tür bir doğrulamaya gidildiği, ne tür bir „hakikat rejimi“nin işletilir olduğunun anlaşılmasıdır önemli olan.

“Batı”nın “Doğu”ya bakışının belirli bir durumda ve biçimde oryantalizme dönüşmesi gibi, Doğu‘dan Batı‘ya yöneltilen bakışın kendisi de belirli bir durumda oksidentalizme dönüşür. Dostoyevski böylesi bir kaygıdan azade görünmektedir Notlar’ında ve diğer politik yazılarında. Muasır medeniyetler olarak kodlanan “hayali batı”ya karşı içten içe gelişen sevgi-nefretin ilişkisi, kaçınılmaz bir şekilde vuku bulur. Başkasıyla kendi olma arzusu arasında  birbirine bağlı ve birbirini koşullayan özne konumları üretecektir bu. Dostoyevski, bu sorun açısından, iki boyutuyla da önemlidir: Hem batıya karşı çıkışın, Avrupa eleştirisinin temel noktalarını, sorunlarını gösterir, hem de böyle bir eleştirinin kendi ideolojik-politik konumlanışının (kendiliği sorun etmeye açık bir bakışı yoksa) ne türden sorunlara açık olunduğunu gösterir.

Oryantalist bakış kendini olumlamak üzere doğuyu hem bir bilgi konusu haline getirip nesneleştirirken hem de hayali olarak fantastikleştirir; oksidentalizm batıyı çoğu zaman haklı eleştirel gerekçelere dayalı olarak kendini olumlamanın fetiş nesnesine dönüştürür. Bizde “taklitçi olma kendin ol!” diye buyuran müslüman entelektüellerin genel durumu budur. Dostoyevski’nin batı eleştirisi de yüzeyde kaldığı ölçüde böylesi bir soruna dönüşür. Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları, alaycılığı ve öfkesiyle, batıya dair  sevgi-nefret mekanizmasının ürünü olarak görünür, ama bu mekanizmanın kendisini anlamaya dair açık bir kavrayış sunmaz. Bir kaç yıl sonra, 1864’te çıkacak olan Yeraltından Notlar okura daha çok anlayış ve kavrayış imkanları sunacaktır. Yüceltilmiş Rusculuğunda değil, Dostoyevski, bir yeraltı sorununa dönüşmüş olan benlik ve bilgi sorununu tematikleştirdiğinde büyüleyicidir. Dostoyevski’nin eleştiri noktaları, bizzat batının kendi içinden çıkan uygarlık eleştirileri gibi haklılık payı içerir elbette. Uygarlık ilerlemiş ancak insan bu ilerlemenin altında hiçleştiriilmiştir. Ancak, “Doğu-Batı sorunu” bugün tek başına böylesi bir batı eleştirisi sınırlarında kalınarak yürütülecek, içinden çıkılacak bir trtışma değildir. Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’nın bakışında meselenin ortada bırakıldığı nokta tam olarak burasıdır.

vremya/zaman

Bu gezi yazıları, ilk olarak Vremya(Zaman) adlı kardeşiyle birlikte çıkardıkları dergide yayınlanır. Dergi, Ocak 1861 yılında yayına başlamış ve Dostoyevski’nin sürgün sonrası sürecinin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Ezilenler’in ilk kısmı burada yayınlanır. Ardından Ölüler Evinden Anılar gelir. Ancak Vremya öykülerin ve romanların tefrika edildiği bir ‘edebiyat dergisi’ değildir yalnızca. Yazıların tamamı neredeyse Dostoyevski tarafın yazılır ve politik yazılar da yayınlanır.Bu evre, Dostoyevski’nin sürgün sonrası girdiği “radikal düşünce”den kopuşunun ve “ortodoks-muhafazakar düşünce”ye bağlanışının, zihinsel ve ruhsal serüveninin gelişiminin belirleyici bir evresidir. Tanrı’yı arayışının ve onu İsa’nın bedeninde buluşunun, bunu da Rusya’nın hakiki gerçekliği, Rus insanının evrensel hakikati olarak politik tasavvura dönüştürmesinin başlangıcı sayılabilir bu dönem. “Batı sorunu” olarak karşımıza çıkan Avrupa’ya yönelik alaycı ve öfkeli eleştirilerinin ortaya çıkışı da tam olarak bu dönemde kendini gösterir. Dergi 1862’de, Çar’ın onaylamasıyla kapatılır. Mayalanma yılalrının ilk dönemi kapanmış olur böylece –Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala birbirini takip edecektir bir kaç yıl sonra.

Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’ında okura, “kuşbakışı bir avrupa izlenimleri“ sunacağını söyler Dostoyevski. “İlk Avrupa gezisinin romancı üzerine bıraktığı etkileri ulmak bizim için çok zor, ama bu etkilerin fazla derin olmadığını şaşırarak görüyoruz”demektedir Carr, “eserlerinin en duygusuz olanlarının arasındadır” ”(sf.90)  diye ekler biraz aşağıda. Eser duygusuzdur kesinlikle, alay ve içten içe işleyen öfkesine rağmen herhangi bir doygun duygu etkisi bırakmaz. Daha önemli olansa bütün bu eleştirel tavrın, kuş bakışı denilmesine rağmen gerçek bir kuş bakışı perspektifi sunmaktan da uzak oluşudur.  Retorik halinde sürüp giden alaysılığı ve alttan alta kendini duyuran öfkeyi reaksiyoner bir şey olarak duyarız yalnızca. Bunları anlamlandırmak ve temelendirmek bir bakıma okura kalır. Bunu ise tek başına izlenimlere bakarak yapmak imkansızdır, başka eserleriyle birlikte alınarak yapılabilecek, yorumlanabilecektir. Bu yazılardan, akılda kalan hemen hemen hiç bir şey olmaz bir iki nokta dışında, malumun ilamı tarzında bir yaklaşım olmasından kaynaklıdır bu her şeyden önce. İnsanı anlamak konusunda Dostoyevski ne kadar derinlere gitmeye ve okurunu da oraya çekmeye meyilliyse, bu türden politik içerimli yazılarında o denli yüzeyde kalmaya meyillidir sanki.

Dostoyevski’nin, 1862’de yaptığı bu ilk Avrupa gezisi iki buçuk ay gibi çok kısa bir zaman içinde gerçekleşir. Bu kısa zamanda çok fazla Avrupa şehrini kat eder ve gittiği şehirlerde görmesi gereken çoğu yeri göremediğini söyler. Mesele zamanın kısalığı değildir elbette, o izlenimlere dair bakışı zaten oluşmuştur ve süre çok daha uzun olsaydı da muhtemelen notların kapsamı değişmeyecekti. Okuyucuyla konuşması, „Avrupa’da hepimizin bilmediği daha ne var“ şeklindedir, „Avrupayı Rusya’dan on kat daha iyi bilmiyor muyuz?“ diye söylenir. Berlin, Dresden, Bisbaden, Baden-Baden, Köln, Paris, Londra, Lüksenburg, Cenevre, Cenova, Floransa, Milano, Venedik ve Viyana da bulunmuş, ancak görülmesi gereken yerleri sırasıyla görmemiş ve dahası hepsini de görmemiştir. Bunlar içinde en çok Berlin‘den ve özellikle de Fransa/Paris’ten söz eder. Avrupa eleştirilerinin bütün ağırlığını özellikle Paris’e yıkar ve Paris üzerinden ortaya koyar gibidir. Berlin’in kendisinde „son derece ekşi bir izlenim bıraktığını“ belirtir. Oysa topu topu on gün kalmıştır orda. Yargısında yanılabileceğini belirtir hemen, karaciğerinden hastadır bunun etkisi olmuştur belki, uzun tren yolculuğununda, ama en önemlisi Berlin’in Petersburg’a aşırı benzerliğidir buna sebep. „Vay canına, diye geçirdim o anda içimden, kurtulmaya çalıştığım, kaçtığım şeylerin benzerlerini görmek için mi sallandım trende iki gün, bunca sıkıntıya katlandım?“(12) Londra’da ki manzara Avrupa’da dinin ne durumda olduğunu gösterir; akşamın alacasında gaz lambalarıyla aydınlatılan sokakta(Haymarket) fahişeler ve müşterilerinden oluşan bir kalabalığın arasında katolik misyonerler gezinmekte, dini broşürler dağıtmaktadırlar. Dinsel ve kültürel yozlaşmanın, Batı’da, cürümüşlüğün nedeni olarak anlaşılan İsa’nın kaybedilmişliğinin işaretlerinden biridir bu adeta.

Yine de asıl alay ve öfkesini yönlendireceği Avrupa şehri Paris olacaktır. Bunun nedeni herhalde katolik Fransa’nın İsa’nın yitirilişinde asıl sorumlu olarak görülmesidir. Cenevre’yi kasvetli bulmuştur, Berlin’in ekşi bir tadı vardır, Londra yozlaşmanın işaretlerine sahiptir, ancak asıl olarak Paris yalnızca “sıkıcı bir şehir olmaktan” başka Avrupa’nın başarısızlığının ve çürümüşlüğünün temsilcisidir. Dostoyevski, “batı eleştirisi”nin bütün şiddetini Fransa/Paris’e yönlendirir. Onların kibri, bencillikleri, kendine duydukları hayralıkları, övünmeyi çok sevdikleri mantıkları, kendilerini yüceltme biçimleri alay ve öfkeyle yerle bir edilmek istenir. Avrupa’nın düştüğü bu durum “İsa’yı kaybetmek”ten kaynaklanıyordur Dostoyevski’ye göre, bunun nedeni ise Katolik dinidir. Fransa’ya duyulan öfke, onun İsa’nın yitirilmesinde asıl suçlu olarak görülmesidir belkide.

Buradaki eleştirilerinde Dostoyevski sanki burjuva modernliğini, daha doğrusu ‘modern burjuva dünyası’nı yargılıyor gibidir; ancak, düşüncelerini bir düzene koyma ve bu düzeni temellendirme çabası olmasa da, sorgulamasının salt görünüşe yönelik değil öze ilişkin olduğunu duyumsatmaya çalışır. Avrupa uygarlığının temelinden sorunlu olduğunu, değiştirilemez ve kendisini aşamaz bir nitelikte olduğunu (açık seçik değilse de) öne sürmeye niyetlenir sanki. Eşitlik-özgürlük-kardeşlik projesinin ve ruhunun yerinde yeller estiğini söyler. Bunlar, sadece kapitalizm dünyasında başarılamamış hedefler değil, bir tür spekülasyon halinde ima ediliyor da olsa, Aydınlanmacı Avrupa’da başarılması zaten olanaksız varsayımlardır. Sosyalistlere yönelik itirazını da bu olanaksızlık üzerinden kullanır gibidir. Eşitlik olanaklı değildir çünkü Fransız bencildir ve ayrıcalıklarından ödün vermek istemez, özgürlükse güçlü olanın parası olanın özgürlüğüdür, kardeşlikse çok daha vahim bir sebeple Fransızın doğasında kardeşlik olmaması nedeniyle olanaksızdır. Son bölümde, „Bribri ile Mabiş“ başlıklı sekizinci bölümde, burjuva evlilik ve ilişki anlayışını alaycılıkla ortaya serilirken yine, burjuva modernliği sorun ediliyor  gibidirse de, onunla sınırlı kalmaz Dostoyevski’nin alayı; sosyalistlerin ve komünistlerin tavırları da geçerken değinilerek yadsınır. Sosyalistler, kardeşliğin henüz olmadığını gördüklerinde gelecekteki kardeşliğin propagandasını yapan kişilerdir Dostoyevski’ye göre; olmayacak duaya amin diyen kişilerdir. Oysa Dostoyevski Batı‘nın doğasında, bizzat bunun, kardeşliğin, olmadığını söyler. Asıl sorun da budur, demeye getirir Dostoyevski; ancak ne bunu tam olarak der, ne de söylemeye çalıştığı şey buysa buna bir geçerlilik kazandırma derdi taşır. Görünümlere rağbet edilmezse herkesin göreceği şeyi, olanı söylüyorum ben tonundadır sesi. Çoksesliliğini, etkileşime açıklığını, karşıtlıkları içerebilmekteki zenginliğini, ikna etmeye değil ama kendisini temellendirmeye yönelik çabasını bir yana bırakmış gibidir.

Ahlaki-metafizik edebi eserleriyle gazete yazıları arasında problematiği açısından bir karşıtlık yoktur Dostoyevski’nin yazısında. “Batı sorunu” ve onun bir biçimi olarak Avrupa eleştirisi, Dostoyevski’nin sürgün sonrası  felsefi-politik-dinsel yönelişinin bütünlüklü temalarından biridir. Bür tür üst başlıktır bu; Batı’nın politik olduğu kadar ahlaki, kültürel olduğu kadar metafizik, zihniyet dünyasını olduğu kadar duygu dünyasını da sorgulamayı içerir bu başlık. Aynı düzey ve derinlikte olmasa da eserlerinin bütünün de bunu görürüz. Edebiyat ve politika, Dostoyevski‘nin bilincinin yansıması olarak yazılarında dolaysızca bütünlük halindedir. Ancak bu yazınsal ürünlerin nitelikleri, esin düzeyleri ve derinliği konusunda ayrımlar yapılması gerekir. Yeraltından Notlar’da ya da Dostoyevski edebiyatının en etkili şaheserlerinden biri olan Ecinniler’de gördüğümüz Batı’ya ve Batıcılığa yönelik eleştirinin boyutları, Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları gibi yazılarda ancak yüzeysel ve yeknesak bir şekle bürünür, tek yönlü bir sese dönüşür.

”avrupa, avrupa duy sesimizi…”

Edebiyat ve politika, on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında, tıpkı din ve politika arasındaki ilişki gibi birbirinden yalıtılarak anlaşılması olanaklı olmayan alanlardır. Dostoyevski’nin metinlerinde bunu görürüz. Politik romanın en büyük örneği sayılan Ecinniler’de olduğu gibi, felsefi-psikolojik-teolojik meselelere gömüldüğü Karamazof Kardeşler’de bunun örnekleridir. Edebiyat-politika-din ilişkisi içinde ‘Batı sorunu’ ise, Dostoyevski’nin sürgün sonrası düşünüşünün ana başlıklarından biridir. ‘Tanrı’nın varlığı sorunu’ gibi ve yanı sıra, Batı’nın ahlaki, metafizik ve politik anlamda sorgulanması; inanç arzusunun yanı sıra insan gerçekliğini tek boyutlu hale sokan rasyonelliğe karşı savaşılması, Dostoyevski’de bir bilinç sorunu olarak eserinin bütünlüğünde yer alır. Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları gibi ‘edebiyat-dışı’ yazılar da yine, bu sorunu anlamak, soruna ilişkin tartışmayı yürütmek bakımından önem teşkil eder. Tüm bunlardan dolayı, Dostoyevski’nin edebi eserinin içerik ve biçimsel özgünlüğünü anlamaya çalışırken, politik düşüncelerinin kendi bütünlüğü içinde sorgulamasını yapmak da önemli görünüyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Dostoyevski’de, her büyük düşünür ve sanatçı gibi, yargılarıyla, çözümleriyle ve cevaplarıyla değil, asıl olarak arayışlarıyla, sorularıyla ve kendi çelişkilerine rağmen ve çelişkileriyle birlikte derinlere doğru yol alışlarıyla büyüleyicidir. Tekdüze ve yeknesak bir biçimsellikle ortaya çıkmış edebiyat dışı yazılarıyla edebi eserleri arasındaki fark, bır anlamda bunun işareti olarak alınabilir. Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları gibi yazıların önemsiz olduğunu söylemek değildir bu; ancak, yine de, bu yazıları Dostoyevski değil de başkası yazmış olsa rahatlıkla bir kenara bırakabilmemize söyleyebiliriz. Ne izlenimler olarak ne de kuş bakışı sunuluşuyla dikkat çekidir. Batı’nın politik bir sorun olarak ahlaki, kültürel ve metafizik boyutlarıyla soruşturulması, geçen yüzyılın eleştirel düşüncesinin en önemli uğrakları arasında yer alır. ‘Batı sorunu’, bu anlamda, Dostoyevski’nin itiraz ettiği ve ortaya koyduğu haliyle, bugün, belki daha çok anlaşılmış bir meseledir. Modernliğin etik-politik bir sorun halinde tartışılmasının yanı sıra, bu bahiste Oyantalizm tartışmalarını, Avrupamerkezcilik üzerine tartışmaları hatırlamak yerinde olacaktır. Dostoyevski, kendisi de tartışmaya dahil edilerek, bu sorgulamaların, ‘batı sorunu’nun güncelleştirilmesine, yeniden bahse açılmasına vesile edilebilir pek çok yönüyle.

Dostoyevski’nin dinsel inancı ile politik önyargıları, psikolojik-metafizik insan kavrayışı ile ideolojik yönelişleri, belirli bir düzeyde çelişkili olarak görünürlerse de esas olarak ‘inanç sorunu’ ve ‘batı sorunu’ gibi başlıklar nezdinde bütünlük oluştururlar. ‘Milliyetci hezeyanlar’la insanın ‘evrensel kurtuluşu’ düşünceleri’ arasında tutarlı bir bütünlük kurulacaksa, örneğin, ‘batı sorunu’ Dostoyevski’de  bu bütünlüğün merkezinde duran meselelerden biridir kesin olarak. Tartışılacak ve ayrıştırılacak bir şey varsa, hadiseyi  bu merkezin içinde ve merkeze karşı geliştirmek gerekir. Tanzimat’tan beri bitmeyen modernlik ya da modernite tartışmalarımız, gerilere düşse ve küllense de canlılığını yitirmeyen ‘Doğu-Batı sorunumuz’ düşünülürse, Dostoyevski’nin bizim meselelerimiz için –ve meselelerimiz içinden- yeniden okunması, başka türlü okunması, tartışılması ve yorumlanması gerektiği açıktır. ‘Doğu-Batı sorunu’ ahlaki olduğu kadar politik, kültürel olduğu kadar kişisel bir sorun olarak da güncelliğini koruyan bir meseledir bizde yine. “Avrupa, Avrupa duy sesimizi…” diye bağrışında ezik mi öfkeli mi olduğu belli olmayan bir ‘millet’ oluşumuzdan mütevellit böyle değil yalnızca, ‘One Minut’ dedi diye yere göğe sığdıramadığımız, hinliklerini, güvenilmezliklerini, mide bulandırıcı iki yüzlüklerini değil de şişirme ‘delikanlılığı’nı, ‘karizması’nı hatırlamayı tercih ettiğimiz Başbakan’ın, mevcudiyetiyle bizzat ‘şark kurnazlığı’ lafını güncellemesinden dolayıda.

Reklamlar

Etiketler: , , , , , , , , ,

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: