romantik olmayan bir romantizm bahsi

by

Romantik ressam Eugene Delacroix tarafından 1830'da yapılan ünlü, "Halka Yol Gösteren Özgürlük" adlı tablo.

Romantik düşünce, Jean Jacques Rousseau’nun çıkışını veri alırsak, insanın doğallığı, doğa ve insan, insanın doğası gibi hadiselerden başlamak üzere aydınlanma düşüncesi içinde aydınlanmacılığa karşı olarak konumlanır. İçerden ve dışardan aydınlanma ve modernizm eleştirisinin tamamı bir anlamda bu ilk ve en temel aydınlanma eleştirisinin yeniden üretilmesi, farklı bağlamlarda yeniden biçimlendirilmesi sayılabilir. Hegel, bu romantik düşünceye ve eleştiriye sahip çıkar büyük sisteminde, ona yalnızca akılcı bir boyut kazandırmaya çalışır; çünkü aydınlanma-romantizm gerilimini oluşturan ikilemlerin başında akıl-duygu bölünmesi gelir ve Romantizm, insanı tarif etmek üzere mutlaklaştırılan akla karşı duyguyu öne çıkarmakla kendisini ortaya koyar.

Aydınlanma, doğadan kopuşla ikinci bir doğa geliştiren insanın doğallığını veri olarak alır. Marx, (ilk yazılarında) aydınlanma düşüncesini bir şekilde sürdürerek, doğadan kopuş anlamına gelen ilk yabancılaşmayı olumlu olarak görür, bu çünkü doğal zorunluluktan özgürleşme olanağı yaratmıştır, ancak ikinci yabancılaşma bunu izler ki insan hem doğaya hem de kendisine yabancılaşır bu sırada. İnsanın tüm benliği, bu ilk yabancılaşmanın olumluluklarını yitirerek bu ikinci (olumsuz) yabancılaşmaya teslim edilmiştir. Dinler ve ideolojiler, inançlar, geleneklerin sınırlarını belirlediği değer yargıları hep bu yabancılaşmanın işaretleri olarak alınır. Aydınlanmacılık’taki kurtuluş fikri de bu yabancılaşmanın aşılması ve ortadan kaldırılması inancından kaynaklanır. Gelenekle modernlik arasındaki çatışmanın odağında, bu anlamda bir kurtuluş fikri yer alıyor dersek yanlış olmaz.

Aydınlanma ile Romantizm arasındaki gerilimin kaynağında, bu nedenle, doğa veyahut da insan doğası ile ilgili bir tartışma bulunur. Doğallık konusunda Romantizm, yine Rousseau’nun çalışmalarına referans verecek olursam, kültür ya da uygarlığın gelişimiyle insanın yabancılaşmasının, doğasının bozulmasının, ahlaki çöküşünün, kısacası insanın kendine ve doğaya yabancılaşmasının ters orantılı olarak derinleştiğini öne sürer. Kültürün gelişmesi ahlaki yozlaşmayla sonuçlanır, insan, doğal halde sahip olduğu ve uygarlık nedeniyle yitirdiği iki temel ilke (ya da yeti) dolayısıyla bu duruma düşer. Bu ilkelerden birincisi, yaşamı sürdürme ilkesi, kendini sevme ve ikincisi, özellikle kendi türünden olnaların acısına karşı duyulan acıma duygusu.  Rousseau, bu “yabanıl insan”a referans yaparken bunu hayali bir tasarım olarak alır ve aydınlanma eleştirisini geliştirmek için kuramsal tasarımının merkezine koyar. Doğal duruma dönüşten daha çok, doğallık kaybının ne olduğunu göstermeye yönelir ve ne tür arayışların önemli olduğunu göstermeye çalışır.

Romantizm, eleştirel bir yaklaşım içinden alarak insanın insan oluşunu, onun belirli bir kültür ve gelenek içine yerleşmiş olmasıyla, bir yaşama biçimi içine doğmasıyla ilgili olarak değerlendirir. İnsan çıplak doğar ve sonradan giyinir. Belirli bir tikel durum ve kimlik içine yerleşmekten dolayı “insan doğası” denilen ikincil doğaya yerleşmiş olur, evrenselliğe bu tikellik dolayımında bağlanır. Çeşitli Romantizmler var, müzikte, resimde ve edebiyatta tartışılan, başka anlamlarda ve   bağlamlarda tarif edilen Romantizmler bunlar, yeri gelmişken bunları dışta bıraktığımı belirtmiş olayım. “Aydınlanma Çağı”nın hem bir temsilcisi hem de en büyük eleştirmeni olan Rousseau’yu, (bizim vikipediciler her ne kadar “felsefe ve romantizm” başlığında adını anmamış olsalarda) romantik düşüncenin kaynağındaki isim olarak alıyor ve o eksende romantizm düşüncesinden bahsediyorum. Diğer kısımlarını, belki başka bir meselede konuyu sürdürerek değerlendirmeye alırım, şimdilik gerekmiyor. Ama değinmişken, Beethoven’dan bir “ay ışığı sonatı” çalmazsam olmaz, romantik romantik.

İnsan kötü değildir Romantik düşünceye göre, aksine Rousseau’nun Hobbes’la tartışmasına bakılırsa insan doğduğunda özünde iyidir, kötülüğü sonradan öğrenir, toplumsal yaşamın ve kültürün öğrettiği bir şeydir bu kötülük. Mülkiyet konusu da John Locke tarafından yanlış konulmuştur, Rousseau’ya göre mülkiyet insan doğasına ait bir nitelik ya da doğal zorunluluk değildir. Yabanıl insalar arasında mülkiyet sözcüğünün bir karşılığı yoktur buna göre, bu ancak dilin ve toplumun gelişmesinin ürettiği bir şeydir, uygarlığın geliştirdiği azgözlülük ve sahiplenmeciliğin yarattığı bir şer. Rousseau’ya göre Locke, toplumsala ait olan bir niteliği insan doğasına atfederek belirli bir toplumsal gerçekliğin yabancılaşmışlığını doğallaştırmaktan başka bir şey yapmaz.

Rousseau’nun Hobbes ve Locke gibi aydınlanmacılarla girdiği çatışmanın temelinde bu mesele vardır. İnsanın doğasına ait olmayan kötülük ve eşitsizlikler bu filozoflarca doğallaştırılmakta ve çıkışsızlaştırılmaktadır. Servetin birikimi ve zenginliğin oluşması ile bilimin ve sanatın gelişmesi, bunun da ahlaki yozlaşmanın gerisindeki neden oluşu, Rousseau’nun düşüncesinde “insan doğası”nın bozuluşunun, saflığın yitirilişinin kaçınıllmaz bir sonucudur, insan doğasının zorunlu bir sonucu değil. Zenginlik ve yoksulluk, toplumsal eşitsizliği belirlemekten ziyade onun bir yansımasıdır, insanın kötülüğü öğrenilmiş bir kötülüktür, tıpkı mülkiyetin öğrenilmiş bir sahiplenmecilik olması gibi. Toplumsal Sözleşme’de doğanın ve doğallığın gerektirdiği bir zorunluluk olmaktan çok, bu kötülüklerin dengelenmesi  ve mülkiyetin sağlama alınmasını için toplumsal olarak üretilmiş bir projedir.

Kurtuluş fikri de bu noktada romantik düşüncede aydınlanmacılıkla karşıt bir yönde tavır geliştirir. Kabaca şöyle aktarabilirim sanıyorum bunu: İlkin, romantik düşüncede insan, tamamen belirli bir doğa tarafından belirlenmiştir, doğaldır, doğasında her canlıya ait olduğu varsayılan süreklilik arzusu ve merhamet vardır. Daha sonra, kültür nedeniyle, dil ve toplumsalık nedeniyle bu varlık doğasından kopar, yapaylaşır, başka bir deyişle yabancılaşır. Dolayısıyla da gerçek anlamda kurtuluş, bu köksüzleşmenin aşılması, insanın yabancılaşmadan çıkması ve doğallaşması, yani doğasına dönmesidir. Bu doğallaşma yine de ilk elden anlaşıldığı gibi başlangıçtaki doğal duruma dönme ya da modern insanın yüzeysel algılaşıyışında olduğu gibi doğaya dönme, doğaya gitme önermesi değildir.

“Doğal durum” Rousseau’nun tasarımında bir kurgudur, dolayısıyla mesele bu doğal duruma geri dönme meselesi değildir, kaybedilen masumiyet yeniden elde edilemeyecektir. Her ne kadar Rousseau kendini doğaya vermiş ve böceklerle yaşamayı tercih etmişse de, bunu bir kurtuluş hikayesi olarak ileri sürmek konusunda şüphelidir. Yürüttüğü tartışma boyunca bu eğilimi görmek mümkün. Bunu daha çok, geçmişteki hayali ideal durum ile şimdiki kasvetli yabancılaşma durumu arasındaki mesafeyi belirginleştirmek için öne sürmektedir sanki esas olarak. Ancak böylece bir kurtuluş tasarımı geliştirilebilirdir, doğal olmayan nitelikler ayıklanabilir ve dahası söylemsel olarak doğallaştırılan toplumsal sorunların doğal olmadıkları öne sürülebilirdir ona göre. Eşitsizliği aşmaya ve insanın özgürlüğünü yeniden tasarlamaya başlamak için gerekli bir kalkış noktasıdır burası. Toplum Sözleşmesi, bu anlamda, alternatif kurumların geçmişte nasıl oluşturulduğunu ve yeniden nasıl kurulabileceğini göstermeye çalışır.

Romantizm-Aydınlanmacılık geriliminin sonraki dönemin düşünsel ve politik şekillenmesinde belirleyici bir rolü olmuştur açıkki. Romantizm, öncelikle, olan’la arasına mesafe koyarak, “varolan” ile “olması gereken”  ayrımını siyaset felsefesini derinleştirmek üzere keskinleştirmiştir. Muhayyel bir gelecekle mutlak bir şimdi arasındaki gerilim, işin içine hayali de olsa kategorik anlamda geçmişin katılmasıyla derin bir makasa dönüşmüştür. Bu yarılma, kuramsal alana, hem varolanın bilgisi sorununu, yani “varolan”ın “varolduğu gibi” nasıl bilinebileceği sorununu, hem de “varolması gereken”in neye göre ve nasıl belirleneceği sorununu tüm boyutlarıyla sokmuştur. Sonraki kuşaklar, hem epistemolojik anlamda hem de politik anlamda bu sorunla uğraşacaktır.

Romantik düşünce, kuramsal soyutlamalara mesafeli durduğu gibi, akılcılığa da derin bir kuşkuyla yaklaşır, aşkın rasyonellik kabul edilemez bir şeydir romantik düşünce için. “Aydınlanmacı özne”ye ve insan tasarımına bu nedenle kökten bir karşı çıkış gösterilir romantik düşüncede; bu karşıtlığın toplumsal, felsfi ve politik karşılıkları ilginç sonuçlar doğurur: Aydınlanmanın devrimci ve (fakat) ütopik olan düşünüşüne karşılık, Romantizm de gecekci ve (fakat) mufazakar bir yaklaşım biçim kazanır. Romantik eğilimlerin akla yönelik kuşkularının ve tikelliğe yağtığı vurgunun politik anlamda ortodoksluklarla ve yerellik üzerinden milliyetciliklerle, benzer türde “gerici” eğilimlerle bulusması da ayrıca kaydedilmeye değer. Elbette Romantizmin zorunlu olarak bu yola girmek durumunda olduğunu söylemek değil bu, romantik düşüncenin “ilerlemeci” ve rasyonel eğilimlerde karşılıkları da olmuştur. Rousseau’nun tarih tasarımının ve yabanıl insana dair açıklamalarını ve hatta eşitsizlikle ilgili kurgusunun Marksizme fazlasıyla malzeme taşıdığını söylemek yanlış olmayacaktır örneğin.

Bunun ötesinde, romantik düşüncenin aydınlanmacılığı, onun kendisine yönelik önyargısı dolayısıyla eleştirdiğini hatırlatatmak gerekiyor son olarak. Önyargılara ve boşinanca meydan okuma iddiasıyla kendisini temellendiren Aydınlanma,  böylece geleneği mutlak anlamda bastırmaya yönelir ve gelenekle olan bağını bu nedenle kopartır ya da sakatlar. Aydınlanmacı özne aşkın ve soyut bir akıl yetisiyle tanımlandığından mutlaklaştırılmakta, aklın araçsallaşmasına ve öznenin nesneleşmesine giden “ölümcül tuzak” böylece öznenin bakışına kör hale getirilir. Aydınlanmacı eleştiri, insana akıl yetisini vermeyi, kendisini çocukluktan çıkmak üzere düşünmekten sorumlu kılmayı hedeflerken, aksine tam da bu sırada oluşturduğu mekanizmalarla kendi varoluş koşullarını anlamayı ve aşmayı insan-özne için olanaksız hale sokar. Romantizmin temel itirazı bu noktada belirir, naif bir insan iyiliğine duyulan inanç ya da masumiyet çağına dönüş arzusu olmaktan çok, asıl olarak refleksif düşünceyi canlı kılmanın olanağını sağlamasıyla dikkate değerdir. İnsanın “aydınlanma” ile ulaştığı söylenilen aşamanın ne türden bir yabancılaşma eşiği olduğunun anlaşılması için önemli bir kırılma anıdır bu.

Reklamlar

3 Yanıt to “romantik olmayan bir romantizm bahsi”

  1. iktisat Says:

    Biraz uzun fakat çok güzel bir yazı. Zevkle okudum.

  2. Tuğla Says:

    uzun olduğuna bakmayın su gibi akıp gidiyor 🙂

  3. kacakkova Says:

    okunabilitesi var ise, ne ala!..nasil oluyor ben de anlamiyorum, uzuyor yazilar, yayinla tusuna basinca da bitmemis olmuyor üstelik daha…
    iktisat, “calismak yoruyor” gercekten, sunu bunu yazamak istesem de hal kalmiyor geriye….iktisadin yok mudur buna bir caresi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: