az pişmiş naipaul’lu yumurta yazısı

by

yazmakta geç kalıyorum.
sonradan toparlamak da zor. kar yağarken aklıma geliyor yine de, oradan buradan. çokca şeyler söylemek mümkünken susuyorum. sözcükler hiç bir anlama gelmiyor bazen.
ama bir kaç şey var, diyeyim şimdi.
hükümete atılan yumurtalar, taraflarda yeni bir meksika dalgası yaratmış durumda; bir oturup bir kalkıyoruz da yerimizde, uzaktan bakınca dalgalanıyormuşuz gibi görünüyor.
erdoğan’ın, “özgürlük kavramının içinde yumurta yok” demesi, bir “iktidar yorgunluğu” belirtisi olsa gerek. doğmamış çocuğun vebali de yoracaktır bundan sonra.
yoksa “ananı da al git” ayarında bir karşılık verebilirdi yine. tabii, yalan dolanla, afra tafrayla, demokrasiyi bir olmayacak duaya amin deme haline dönüştürmekle nereye kadar. dilsiz kalan, siyasette sözünü söylemenin bir yolunu bulur.
yavuz hırsız olarak “yandaş medya”nın idare-i maslahatıçılığının, aynı polis saldırganlığının bir parçası, doğal uzantısı olduğu açık. bu “orantısız liberalliğe” doğrudan bir bakışla bakmak gerekli.
öte yandan, aklı hala “hayır”da kalmış birgün‘ün “alın size demokrasi” deyişini boşveriyorum. yumurta bir fikir olabilir, bir ayakkabı bir fikir olabilir. yeniden dev-genc yaşında olsan da ama ne olacak bu halinle, becereceğin şey margulies’e yumurta atmak olduktan sonra.
demokrasi, “demokrasinin sınırları”nın mevzu olduğu yerde “bu değil” deme gayretidir. hayır, hayır bu değil ve evet, ama yetmez işte. yumurtalı, yumurtasız.
yumurtanın “esbab-ı mucibesi” bir “özgürlük anlaşması” olarak (isterseniz “toplum sözleşmesi” deyin) “demokrasinin sınırları”nı genişletme, özgürlük kavramının içine yumurtayı katma gerekliliğine işaret eder. yoksa erdoğan’dan hepimizi mebus karısı yapmasını beklemiyoruz elbette.
geçelim.
bir de naipaul konusu var. başlamışken onu geçmeyelim ama…
kapanmış konu aslında. ama hilmi yavuz’un öğrencisi bülent somay’a (bu son diyerek) verdiği cevaptan sonra, konuya devam etmesi oraya ilieşmek için bir vesile gibi duruyor. böylece, hilmi yavuz’un “bir günah keçisi olarak kurban edilmesi”ne de itiraz ederek devam edilebilir.
şöyle bir bakındım da, ilk olarak, madem herkes kendini tekrar etmiş, ben de kendimi tekrar etmeyi seven biri olarak, “nauipaul gelmesinciler”in argümanlarından önce, kusturica vakasındaki gibi, şu “hezeyan hali”ne dikkat cekmek isterim yine.
çünkü oryantalizm, sömürgecilik, sömürge aydını, sömürge-sonrası düşünce gibi bir tartışmanın bu hal içinde yol almasının olanağı yok. bence hilmi yavuz’un sorunu ne naipaul’a hakeret etmesi, ne de onun  “düşünce özgürlüğü”nü ihlal etmek istemesidir kişi olarak.  ama bu hezeyandan kendini yalıtamadı ya da yalıtmak istemedi. geliştirdiği savunmalara bakılırsa, anlaşılıyor ki bundan bir haz da duymaktadır.
“naipul konusunda nasıl linç edildim?” yazısı da bizzat böyle bir hazla yazılmış.
bu hezeyandan kendisini yalıtamamasına sebep olan şeyse, asıl tartışılacak yönüdür işin; yani, “oryantalizm” gibi bir meseleyi, üzerine yapılan onca tartışmadan sonra tek yönlü bir şekilde, “batı”yı “hayali doğu”nun mutlak ötekisi olarak alıp kullanabileceğini sanmasıdır ve düşüncesini bu yönde temellendirmesidir kanımca. bülent somay’ın değerlendirmesi bu yanıyla önemli.
sonunda hilmi hocanın, kendi kendine, “hilmi yavuz ne demişti?” diye konuşmaya başlaması hayra alamet değil.

“Hilmi Yavuz, şunu da yazmıştı:
Naipaul, bir turnusol kağıdı!
Her şey açığa çıktı işte…
Zihinleri sömürgeleşmiş aydınlar, Naipaul turnusolu ile açığa çıktılar!”

ben hocayi seviyorum, karıştırılmasın.
şiir şu bu ne yazsa görünce okurum, keyif duyarım, öğrenirim her seferinde bir şeyler. şu meselede hocanın dedikleri de tartışılır şeyler. esaslı bir oryantalizm, doğu-batı tartışması için girizgah olarak alınabilir.
ama, edward said referansı ile “onurlu bir duruş” gayretine girmek yerine, oryantalizmi tersinden üretmeye elverişli hezeyanlara sunduğu zemin itibariyle, en başta kendisinin dikkat etmesi gereken bir noktaydı burası. girmedi, turnusol kağıdı gibi klişelerle hezeyanı ayakta tutmayı tercih etti. kendisini de onun içinde konumlandırdı.
bu da, kendimizi tekrar edeceğimiz, ama yine de tartışmanın sağlıklı bir yönde ve derinlikte yürümesinin imkansız olduğu bir zemin.
ikiliğin beri tarafında durup öte tarafa konuşmak, oryantalist bir epistemolojik yapıyı yeniden üretmek değil midir, hocam.
öğrencisi bülent somay’ın marx’a atfen kendisine itirazını dayandırdığı “eğiticilerin de eğitilmesi gerekliliği”ne karşı, “eğitilenlerin de yeniden eğitilmesi” sözünü yinelemesi, hocanın turnusol kağıdı gibi klişelerden medet ummasındaki tıkanıklığı anlamamızı sağlıyor yalnızca.
haliyle, “onurlu olmak” iyi güzel de, bazen binbir kılıkta karşımıza çıkan şey safi kibirdir aslında.
kibir olunca da, yapılan itirazları hınçla ve kırgınlıkla almaktan başka bir yol kalmıyor sanki. kendisini linç edilmiş duyması, bir fiili linçler ülkesinde, böyle bir konu başlığında bunu bir metafor olarak kullanmakta bir beis görmemesi, başka nasıl anlaşılabilir.
yani sonuçta naipul gelememiş, o noktada başka bir şey demek isteyenler de “sömürge aydını” olarak kafadan işaretlenmiş, “müslümanlara hakaret eden adama haddini bildiren hareketin öncüsü” olarak üçbeş itiraz dışında katıksız bir destek görmüş olmasına rağmen hocanın, kendisini yine de “herhalükarda okka altına gidecekmiş” gibi görmesi tuhaf değil mi?
yine de, buna rağmen, vız gelir tırıs gider diyor hilmi hoca son yazısında, “Onlar kendilerini ele veriyorlar ve Müslüman Türk halkı karşısında şah mat olduklarının farkında bile değiller!”.
ama gördüğü desteğe değil de, göremediği desteğe yönelik bir bakışı var aslında ve desteklere teşekkür etse de asıl olarak bu nokta düşündürüyor kendisini. hocaya yönelik itirazların bir kısmı anlamsız ve üzerinde durmaya gerek yok, şu “aman ayıp oldu, batı bize ne diyecek şimdi” diyenleri, kimden emir aldıcıları, kişisel saldırganlıkları, suimisal arayanları kast ediyorum.
bunlara derslerini vermek için o hezenayanın içinde konumlanmaya gerek var mı, allasen.

Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: