olmaya devlet cihanda

by

İdeoloji eleştirisi, ideolojinin işleyişinin uyutmak ve bizi uyuşturarak, yabancı bir yanılsamaya boyun eğdirmek olduğunu öne sürer genel anlamda. “Nefes/Vatan Sağolsun” filminin ideolojik yönelişi, kendi başına bu anlama biçiminin ideolojinin işleyişini anlamak bakımdan (belki tümüyle yanlış olmasa bile) neden sorunlu olduğunu gösterir. Durum biraz daha karmaşıktır. Makulluğunun doruk noktasında ideoloji, ahlaki kavramlarla kendisini doğallaştırarak ve  insan hikayelerinin gerçekliği içinde sahicileştirerek  uyanık tutma işleviyle bir politik  doğruluk kazanır. “Uyuma!” buyruğu böylece, sonunda yine ölünecek olsa da ölmenin asıl nedenlerini gizleyerek ya da bu ölümü yücelterek kışkırtıcı bir şekilde duygulanımları harekete geçirmek üzere hem bilinci, hem de bilinçaltını  uyarır: Uyursan ölürsün.

Nefes‘teki nefessiz komutanın, nöbette uyuyan askerin suçunu toplu bir uyarı haline getirmesinden, her iyi komutan gibi askerlerini uyanık tutmayı kendisi için bir görev saydığını ve hatta bunu bir varoluş bilinci haline getirdiğini anlıyoruz. Çektiği nutuk, askerlere uyanık olmayla hayatta kalma arasındaki ilişkiyi hatırlatmak isterken, aynı zamanda biz’e orada öyle ya da böyle ölmeyi kaçınılmaz kılan ideolojinin aslında ne ve nasıl bir şey olduğunu da unutturmaya yöneliktir.

İyi komutan dediğin, Robert Redford’un oynadığı Son Kale filmindeki gibi bir karakterdir elbette; bağlı olduğu askeri ilke, nihayetinde, herşeyin üstünde ve ötesinde, ancak onunla kendini doğrulayacak bir yücelikle ilişkilidir -vatan, bayrak, insan erdemliligi, millet sevgisi vs. Askerin kendi içinde çürükler, yani kendi kişisel tatminsizliklerini doyurmak isteyen benciller, zorbalar, kötücül niyetliler olduğunu kabul edebilir bu karakter aynı dürüstlükle; fakat aynı askeri ilke bunların üstündedir, onun bağlandığı değerler aşkın ve yüce anlamlarla -bunlarla sarmalanmış insani değerlerle- doludur. İyi komutan, düşkünleşen askerleri bu ilkeyle toparlar, onları kendilerini ayakta tutacak değerlerle donatır; mesela başkalarının kendilerine dayattığı ve fakat kölece boyun eğdikleri için kendilerinin olacak bir duvar değil, gerçekten nerede olursa olsun bu yüceliği sürdürecek (althusserci anlamda işlemde olan “üst-belirlenme”yi doğrulayacak) şekilde, kendi karakterlerine ve saygınlıklarına sahip çıkacakları bir kale yapmalarını söyler.

Nefes‘teki komutan da, Son Kale‘deki Redford gibi idealize edilecek iyi bir komutandır, gururludur, aptalca bir kahramanlık değildir hareketlerini güdüleyen, her şeyin farkındadır ve sonunda göstermesi gereken kahramanlık da kaçınılmaz bir göreve yönelik fedakarlıktır. “İstanbullu öldün sen” diye bağırır komutan, zorlanan nefesiyle.  Asker nöbette uyumuş ve bölük içtimaya dizilmiştir bunun üzerine. Burada  önemli olan ne  suçun bireyselliği, ne de gösterilen zaafın bir suç olmasıdır. Gerçek hayatta askerinin eline pimi çekimiş bir el bombası tutuşturup sonunda parçalanarak ölmesine sebep olan teğmen gibi ucuzluklara prim verecek biri değildir komutan.  Sanat hayatı talit ettiğinde estetize bir hazza dönüşür dehşetli olan şey; hayat sanatı taklit ettiğinde ise, o el bombasını veren teğmenin yaptığı gibi estetize edilenin dehşeti yaşanır.

Filmin biliçaltına yönelik niyeti bu anlamda başka bir yöndedir ve böylece filmdeki komutan, güclü karakteriyle,  bölükten başlayarak, sorumluluğun toplumsallığını öne çıkaran etkili bir söylev çeker. Bu “uyursan ölürsün” söylevinde, kamera döndükçe farkederiz ki, ne uyuklayan askerin bireysel zaafı, ne de kendi başına karakoldaki askerlere bir disiplin verme niyeti sözkonusudura aslında. Kameranın dönüş hareketiyle sonunda nutuk tamamlanır,  komutanın seyirciye yönelen bakışı, brechtyen bir yabancılaşmayla duygusal uyarıcıları uç noktaya taşır, sesindeki pürüzlü yorgunluk sözünün etkisini derinleştirir: Sen uyursan herkes ölür.

Seyirciyi izleyici koltuğunda bizzat orada seyirci olmaktan dolayı kendi ölümünün sebebi olarak mahkum eder bu haykırış. Tüyleri diken diken olan ve kanı donan seyircinin yalnızca bilinci değil, bilinçaltı saldırıya uğrar böylece.  Bilinçaltındaki “su uyur düşman uyumaz” endişesi, böylece, postmodern milliyetciliğin (ve hatta ırkçılığın) yeni ideolojik kılığıyla harekete geçirilir. İşte oradakiler de ana baba evlatlarıdır, özleyen, açı çeken, zaafları ve beklentileri olan, gençliklerinin baharında, acıları, korkuları, üzüntüleri, kaygıları olan insanlardır. Düşman, yalınkat bir kötülük olarak sürekli pusudadır ve sen uyuduğun için, kötülük sürüp gitmekte ve “vatan sağolsun”dan başka diyecek bir şeyi olmayan gencecik insanlar senin için ve senin yüzünden ölüp durmaktadır.

Burada ki bakış, bizi yerimize mıhlamayı hedeflese de açıktır ki, üst bir etik ilkeye gönderme yapmaz aslında. Sen uyursan herkes ölür denilse de, söylenen şey, Dostoyevski’nin „herkes herşeyden sorumludur“ etiği değildir kesinlikle. Bilakis bunun inkarı ve egemen ideolojinin tesisi amaçlanır ve kabaca denilecek olursa, biz uyanık olalım ki (düşman olan) başkaları ölsün denir. Sorun böylece askerin bir kahraman olarak gösterilmesi olmaktan çoktan çıkmış olur, mesele o kahramanlığın toplumsal harc olarak kalplerimize dokunarak yeniden dökülmesidir. Bu haliyle Nefes‘in  Anadolu’dan Görünüm adlı o kabus gibi programdan ayrılan yanı yalnızca, iflas etmiş bir paradigmanın estetik bir hazza dönüştürülecek şekilde belirli bir mesafeden alınabiliyor olmasıdır. Fatif Özgüven’in filmi değerlendirirken söylediği tereddütlü olma hali muhtemelen bu mesafeden kaynaklanmaktadır. Bu mesafe sayesinde, bangır bagır bağıran bir şovenizm, çiğ bir şekilde empoze edilen kahramanlık hikayesi yerine bize, acıları, sevincleri, üzüntüleri, kaygıları, umutları, kırgınlıkları ile insan hikayeleri dolayımında ideoloji servis edilir. Kübric’in Full Metal Jacket’ında ki gibi bir militarizm ve ordu sorunsallaştırılmasının olmaması bir yana, ordu-millet mantığı içinde “yanlış cumhuriyet”in süregiden tek bayrak-tek dil-tek millet düşüncesi estetik bir hazza dönüştürülür.

Buradaki (sen uyursan herkes ölürdeki) ölüm fikri, kendi ölümünü başkasının ölümünün yansımaları olarak alan bir Levinasci etik sorumluluk düşüncesini de her nokotasında ihlal eder. Tam tersi yönde işler hatta. Tıpkı, komutanın yaralı kadına işkence yaptı sırada görüldüğü gibi. Film boyunca düşmanın yüzsüz, sadece bir gölge ve sesten ibaret bir kötülük olarak sunulması,  sadece düşmanın pusular kuran korkak olduğunu söylemek isten basit bir tercih değildir. Bu işkence sahnesinde, bize yönelen ve uyursan herkes ölür diyerek kanımızı donduran komutanın bakışında öteki’nin nasıl göründüğünü ve ne olduğunu görürüz. Sürekli incelikli duygularla karısına aşk ve özlem dolu mektup yazan komutan, yaralı yakaladığı kadını değil sadece onunla birlikte bütün düşmanlarını da aşağılayan bir noktaya rahatlıkla geçer. Kadının boğazını sıkarken, “seni sikiyor mu, söyle” der.  Burada, onaylatılmak istenen şey, o kötü ve ağır bedeller ödenen koşullarda komutanın ne büyük ızdıraplar içinde olduğudur muhtemelen; yine de süregiden savaşa “kirli savaş” denmez kesinlikle, o ızdırap içinde yaptığı şeyin kötülüğüyle birlikte onu anlamamız gerektiği ima edilir.

Levinas’ın “yüz etiği” düşüncesi, başkasının yüzü beni kendinde taşıyan öyle bir ifadeye bürünür ki der, o yüz artık benim ona kayıtsız kalmayacağım şekilde kendini bana sunar. Nefes‘ teki “iyi -ve gerçek insan hikayelerine sahip- askerlere” karşı “kötü -ve insani değerlere sahip olmayan saf bir kötülük olarak- teröristler”in yüzsüz olmasının temel sebebi budur: O yüze kayıtsız kalamayacak olan bir bakış böylece engellenmiş olunur. Yaralı kadının yüzü bile bellir belirsizdir, kirle ve kanla kaplanmıştır. Kötülük, “biz” ile “onlar” ayrımında onları düşman olarak sabitlenecek, sadece sesten ibaret, saf bir kötülük olarak işaretlenebilecektir. Böyle bakılırsa, Nefes‘in millyetçi olduğu kadar ırkçı da olan bir ideolojik konumdan baktığını söyleyebiliriz. Bu tabii, “yeni-postmodern ırkçılığa” yakın bir ırkçılık kalıbıdır.  Nefes sadece, “türk sineması”nın, sinema tekniği açısından yeni kışkırtıcı klipvari ve reklamcılık mantığındaki bazı uygulamaların başarılı bir şekilde adaptasyonu değil, daha çok “türk düşüncesi”nin “yeni-entelektüel-ırkcılık” diyeceğimiz şeye evriltilmesi yolunda başarılı bir adım olarak görülmelidir. Filmin bilinçaltına yönelik saldırıları, açık ama en çok da örtük olarak bu yönde duygusal ideolojik motivasyonu canlı tutmaya yöneliktir.

“Yeni-ırkçılık” dediğimiz şey, ırkçılık ve milliyetciliğe, bir entelektüel boyut, bir estetik haz ve etik bir duygu katmaya çalışır. “Gerçek insan hikayeleri”nin sağladığı mesefede, işletilen ideolojik-politik düşünce belirsizleşir, görünmezleşir; mesaj bilince değil biliçaltına gönderilir. Nefes, böylece „vatan sağolsun“ derken, Kurtlar Vadisi’ndeki gibi “ilkel” ve karikatürize bir vatan-millet-sakarya söylemiyle değil, oradakileri “biz”e “gerçek-insani hikayeleri”yle göstererek ayrıcalıklı ideolojik konumu tesis eder. Balibar-Wallerstein’in çoktan bahsedegeldikleri „yeni-ırkcılığın” ya da Zizek’in „postmodern ırkcılık“ dedigi şeyin bizdeki hali budur. Balibar’in işaret ettiği üzere, bu milliyetciliği ve ırkçılığı ayakta tutan temel çelişki, insanların doğaları gereği kendilerini evlerinde hissedecekleri bir ulus-devlet tahayyül etmek ve fakat aynı zamanda düşmanı bizzat evin içinde sürekli arayarak bütünlüğü koruyacak bir cemaat olusturmaktan kaynaklanır. Böylesine siyasal olarak yabancılaşmış bir toplum, içeride beri tarafı insan olarak görebildiği ölçüde ötekini hain, kalleş, kandırılmışlar olarak görmeye mahkum olur.Bize gösterilen “gerçek hikayeler”deki  gerçekliği yapılandıran ve ayakta tutan temel milliyetci fantazi dışarda bırakılır ve sormamız gereken soru da aslında budur. Biz’i tarif eden ayrıcalıkların altı çizilirken ne türden şeyler dolaşıma sokulmaktadır? Haber aralarında, 45 saniyeliğine kahraman olursunuz” denilirek askerlere uyumamak buyrulurken, bize orada ölmek ve öldürmek hakkında ne söylenmekdir?

Enver Gülşen’in “Kürtler’in ‘Nefes’ini Kesmek” başlıklı film üzerine değerlendirmesi, hem sinema tekniği hem de filmin ideolojik eleştirisi açısından işaret edeceğim yazılardan birisi. Nefes‘in kapsamlı bir sorgulamasını sunuyor. Gülşen’in bu yazısının başlangıcında yaptığı ‘İki Dil Bir Bavul’ hakkındaki değerlendirmeye de katılıyorum. Levinasci etik, yüz etiği, ben, öteki, sorumluluk kavramlarının ölüm düşüncesi etrafında değerlendirimesi içinse, Volkan Çelebi’ye bir uğrayın; Ben, Başkası ve Zaman‘ı okuyun. Levinasçı etik düşüncenin politik olanla nasıl bir iilişkisi vardır ya da bu ilişki nasıl olmalıdır, tartışmalıdır, kabul. Ben burada açık ki serbest bir kullanım içinde değerlendiriyorum bunu. 

Başa dönerek toparlayayım: Aksiyonu ve duygusal temposuyla kendini izlettiren Nefes, bize sadece askerleri orada insan hikayeleriyle sunduğunu söylemek isterken, tam da bu nedenle, gerçekliğin aslında ne olduğunu sormamızı gerektiriyor. Mesela hatırlayalım, yıl 1991’dir, “muteber bir nesne olarak devlet” adına “düşük yoğunluklu savaş” denilen konseptin hayata geçirilmek üzere topyekun tayakkuza geçtiği bir zaman dilimi. Gerçekliği içinde sadece bir grup askerin insan olarak hikayalerini aylattığı söylenen film, böylece, tam da bunu yaparak politik gerçek’i bastırmaya dolaysızca yönelmiş oluyor. Uyursan ölürsün mottosu, bizzat uyutmanın uyarıcı bir işlevini yerine getiriyor.  Tıpkı, diyelim özgürlüğümüzü sağlayacağı vaad edilen bir kredi kartı reklamında ortadan kaldırılan şeyin bizzat aslında özgürlüğümüz olması gibi.

Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: