pandora’nın kutusu

by

ustaoğlu'nun filminden bir sahne

Pandora‘nın kutusu, bir karşılaşma, kırılma, kesişen ve ayrışan yolların yeniden belirlenmesi sürecinin mitik hikayesi olarak alınabilir. yeşim ustaoğlu’nun aynı adlı filmi, mitin günümüz dünyasında yorumlanışına benzer bir açıdan yaklaşıyor. bir kayboluşla kutudan saçılan gerçeklik, insan ilişkilerinin aldığı bir yabancılaşma boyutuna bakmaya yöneliyor. aynı zamanda söylenmek istenen belkide bizzat sinemanın pandora’nın kutusu olarak işlev görebileceğidir. izlenip düşünmeye değer.

açılan kutu, içinden çıkanlarla birlikte, bizi bir karşılaşma ile yüzyüze getirir.annemizin kaybolduğunu duyduğumuzda, ertelediğimiz bir unutuşla sürdüregeldiğimiz olağan hal sekteye uğrar. iletişimsizlik, içine gizlendiği kabuğun altında deşifre olur. gündelik yaşamın perdesi aralanır, status que’de bir çatlak oluşur. pandora‘nin kutusunun açılması, bu anlamda, olağan sürekliliği kesintiye uğratan bir an’a karşılık gelir. ustaoğlu’nun filminde, unutkanlığın kayboluşla aynı anlama gelmesi ve bu kayboluşun pandoranın kutusunu açan şey olması, dikkat çekici görünüyor.

mesele dünyaya kötülüklerin yayılması değil, gerçeklikle hakikat arasındaki doğrusal ilişkinin, geri dönüşsüz bir karşılaşma anına tekabül edecek şekilde sekteye uğramasıdır. gizli kalmış, ertelenmiş, unutulmuş ya da bir unutuş sanısıyla olağanlaştırılmış, sanrı oldukları unutulduğu için de hakikate dönüşmüş, kanıksanmış ve bu kanıksanmayla “doğallaştırılmış” görünen yüzey –böylece- yarılır.

saflaşmaların -kendi içlerinden ve safların birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden- kırılmalarla yeniden belirlenmesini getiren bir yarılma.

* * * * * *

bu açıdan, türkiye’nin 12 eylül 2010 referandum süreciyle belirginleşen sahnelerine baktığımızda da, pandora’nın kutusunun açılmış olduğundan sözedebiliriz. referandum olayı ne çok ayrışma ve farklılık üretti bu süreçte değil mi? üstelik herkes yerindeymiş gibi görünüyor! iktidar çatışmalarıyla toplumsal gerçekliğin değişiminin içiçe geçmiş olması siyasetin aktörlerinde bir kavrayış sorunu yaratıyor muhtemelen (bilinmedik şeyler değildi ya, nasıl bir solcu olmamak gerektiğini ya da eğer öyle olunacaksa bizzat solcu olmamak gerektiğini, mesela, bu arada ‘halkın gazetisi birgün’e bakarak berlirlemek mümkün; odatv’ yazar ve okurlarının hezeyanları ise allah beterinden saklasın dedirtiyor, neyse). saflaşmaların saflığını bu denli bozan ve aslında bozulmayla birlikte herkesi kendi yerinde açık eden şey, bana kalırsa,  pandora’nın kutusunun çoktan açılmış olmasıdır.

muhtemelen iki tarih, 1984 (kürdün, “imha ve inkar”dan başka seçeneğin olmadığı noktada, “yeryüzünün lanetlileri”nden biri olarak cehennem duygusuyla geri dönüşü) ve  1989 (yıkıntılar ardından tarihin kapanan kapısıyla şekillendirilen yeni dünya düzeni) bugün olan bitenleri, saflaşmaları ve yeniden biçimlenişleri anlamak açısından geri dönülmesi gereken başlangıç  noktaları olarak alınmalıdır.

başka tarihlerde belirlemek gerekir belki ama bu noktalardan hareketle belirli yön tayinleri yapabiliriz. buraya, doksanlar sonrası farklılaşan ve belirginleşen islamın politik özneliğinin, aynı zamanda bu iki tarihle de ilişkili olarak, sistem içinden ve dışından dinamikleşmesini de eklemek gerek. (28 subat kutunun bir başka açılışı olarak alınabilir ayrıca).

bu sürecin bugün geldiği noktada, gramsci’nin terimleriyle bakacak olursak türkiye’de (referandum sürecinde göründüğü haliyle) olan bitenleri „tarihsel blok“un yeniden düzenleniyor olması açısından değerlendirebiliriz. blok çatırdıyor fakat kendi tarihi boyunca restore edilebiliyordu. 12 eylül 1980 cuntacılarının, önceki darbelerin deneyimleriyle şiddetin yanı sıra resterasyona kattıkları ideolojik harç da yine, hegemonik ilişkileri nihai olarak tarihsel blok‘u garantiye almak üzere sabitlemeye yönelikti. bu resterasyonlar temelde sistemin aktörlerini yerinde tutmaya yarayan girişimlerdi.

dolayısıyla, tarihsel blok‘un bugün belirginleşen kırılmaları, daha farklılaşmış boyutlarıyla, kendisi içinmiş gibi göründüğü kadar kendisine  rağmen de, bir değişim durumu içeriyor. değişim kendi başına keramet taşımıyor elbette, böyledir diye onu yadsıyormuş gibi görünmekle, siyasal düzlemdeki vakalar karşısında, bir tür siyasal kavraysızlığı gerekçelendiremeyiz. bütün bir “bataklığın kurutulması” ve “altınçağ”ı ima eden bir geçiş değildir bu, öte yandan bunun (türkiyedeki siyasetin yapısal nedenleri dolayısıyla) basitçe bir makyaj değişikliği olduğunu düşünmek de doğru değil. çünkü tarihsel blok‘un yeniden düzenlenişi, cumhuriyetin dayandığı tarihsel uzlaşmayı içeriden farklılaştıran, “yanlış cumhuriyet”e  bir ayar vermek üzere farklılaştırmak zorunda kalan ve aktörlerini yeniden konumlandıran bir kırılmaya göre biçimleniyor. kendisi-için olduğu kadar kendisine rağmen de sürecin işliyor olmasının sebebi bu.

kendisi-için olan kısmında ortaya çıkan vakalar aslına uygun bir rotada devam ediyor. kendisine-rağmen olan kısmında ise, bunu değerlendirecek -kürtlerden başka- bir “özne” ortada yok. sol’un hazin durumu, tam da bu sebepten olsa gerek, dahil olamadığı şeye müdahil de olamayan bir tür -aşkın- güdük siyaset tarzının, „ne emmeye ne gömmeye gelen” bir  doğrulukculuğu olarak şekilleniyor. klişeler ve kuyruğu dik tutma psikolojisi dışında açıkcası hayır’a ilişkin çok az sayıda dişe dokunur analizle karşılaştım ben. hayır, bir argüman olarak ne kadar güçlü bir geçerliliğe sahip olabilirdi ayrı, ancak argümanı temellendirmekte izlenen yol, solun hapsolduğu düşünsel cendereyi teyit etmekten başka bir işe yaramamış durumda.

* * * * *

referandumun „yetmez ama evet“ce belirlediğini  söyleyebiliriz. ya da bunun altını bir şekilde çizmemiz gerektiğini. reel polikada zorlukları ve olanakları olan bir eğilimi belirginleştirdi bu kanımca. sistemin kendini yeniden düzenleyişiyle bu düzenlemeleri içeriden etkilemenin imkanlarını sunması bakımından önemli bir boyutu var bence bu eğilimin. zorluğu buradan kaynaklanıyor.
bu tavır, dolayısıyla ideolojik bağlamları üzerinden değil sırf, sosyolojik karşılığı açısından düşünülmesi gerekli bir durumu gösteriyor öncelikle. verdiği onayı farklı taleplerin dillendirilmesi noktasında koşullayan düşünce biçimi, toplumsal olarak siyasal iktadara farkında olduğunu beyan ediyor gibidir. bu beyan elbette üzerinde çok büyük „kurtuluş projeleri“ tasarlamaya elverişli olmayabilir, ancak verili sahnelenişiyle siyasal düzlemde demokrasiyi radikalleştirme yönünde bir siyaset tekniği içermesi bakımından önemli bir boyuta sahip. tarihsel blokun restarasyonu basitce toplumsal eğilimleri yedekleyerek yapılamayacaktır böylece. demokrasinin neliğini olduğu kadar sınırlarını da belirlemek açısından blok’a müdahale eden ama kendi öne süreceği koşullarını da dinamik tutmaya çalışan önemli bir yönelişin ifadesi bu bence.

bu yanıyla, “yetmez ama evet”in olduğu kadar “boykot” tavrının da altını çizmek gerek. boykotun tuttuğunu ve bir siyasal iradeyi olası talepleriyle birlikte sistemin içinde olduğu karşısında da açık ettiğini düşünüyorum. ilki sosyolojik, ikincisi siyasal gerçekliğe karşılık geliyor, kaba bir tarifle. cemaatçi akp’nin cümle sistemi sivilleştirme adına -aynı zamanda- kurumlaştırdığı istipdada karşı iki önemli dinamik bunlar  -tarihsel blok hal değiştirirken kendi çalıp kendi söyleyememesi, vesayeti sivilleştirilmiş siyasetin sınırlarının zorlanması için özellikle.

nietzsche, umudun son kötülük olduğunu söylemişti, pandora’nın kutusuna dönersek. bu belkide, “umut ilkesi”yle kendi başına,  karşılaşmaların ve yüzleşmelerin gerçekliğinden kaçınılamayacağını söylemektir. hatta, daha da ötesinde, gerçeklikle ilişkimizin hayali bir niteliği olmasına rağmen kendimize has hayali bir gerçeklikle oyalanılamayacağını söylemektir.  cünkü, bir siyaset tekniği olarak demokrasi, „muhayyel bir gelecek“ için reddiyeler üretmekten daha çok, „mutlak şimdi“nin devinimlerine -çerçeveyi genişletmek üzere- karşılık vermeyi gerektirir. akp bu sürecin hem „zoraki kahraman“ı hem de, siyasi varlığını sürdürebilmesi açısından „gönüllü firsatcısı“ olarak yol almaya çalışıyor. buna karşı, tarihsel blok’taki çatlakları ve değişiminin kendisine rağmen  önemini(etkisini) ıskalamadan “eleştirel mesafe”yi anlamlı kılabilecek bir politik düşünce zemini tasarlanabilir.

* * * * *

bitirmeden, nilüfer kuyaş, yazdığı  köşenin adına pandora’nın kutusu demiş. kuyaş’ı, kuhn’un bilimsel devrimlerin yapısı adlı kitabının çevirmeni olarak ve kitaba yazdığı kapsamlı önsöz dolayısıyla tanıyıp izler olmuştum. iyi bir çeviri ve teorik olarak önemli karşılaştırmaların yapıldığı zihin açıcı bir önsözdü. şimdi pandoranın kutusundan neler çıkaracağını izlemek güzel olacak sanırım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: