kim ki duk’un zaman’ı için kıssa

by

“zaman”, kim ki duk’un tematik filmlerinden.  çok fazla bildiğim bir yönetmen değil. hakkında yazılanlara bakınca belirli temalara yöneldiğinin vurgulandığını gördüm. zaman‘da o filmlerden biri sayılabilir o halde. görüntüye ve hikayeye önem veren bir yönetmen olduğu, resmi ve şiiri bir sinema diline dönüştürmeye çalıştığı görülüyor, denildiği gibi. zaman‘daki hikaye, “estetik/güzellik” meselesine bakıyor bir yanıyla; modern yaşamın yüze ve bedene ilişkin estetik algılamasının ve takıntılı sonuçlarının boyutlarını gösteriyor. “modernliğin zırzoplukları işte” deyip geçmeyecekseniz, sıkıntılı bir konu. bugün tetkik için bizzat yerinde  “kadın dergileri”ni karıştırırken estetik bakım önerileri sunulan bölümlerinin “kendinize zaman ayırın” başlığında olduğunu müşahade ettim, zaman‘ın konuyla alakası için bir bağlantı ve başlangıç  noktası gibi geldi bu bana.  neyin güzel olduğunu değil, nasıl güzel olunacağını da pratik önerilerle anlatan basit uygulamalı bu yazılar, bir metin olarak alındıklarında, aynı zamanda, çok genel bir anlayışın izlerinin sürülebileceği  “katmanlı metinler” olarak da okunabilirler: zamana, hayata ve insana dair kat kat anlamlarla birlikte sunulurlar çünkü. ne kadar basit, kullanılabilir  ve açık olurlarsa, örtülü anlamları da o kadar görünmezleştirmiş olur. öyle ki, insan, yüzünüzdeki kırışıkları nasıl gidereceğinizi anlatan bu yazılara bakarak huylanmak için kendi paranoyaklığının derinliğinden şüphe duymadan edemez. kim ki duk’un zaman‘ı bu şüphenin haklı olabileceğine işaret ediyor. neyse, elbette film bu meseleden ibaret değil ve adının “zaman” olmasını da buraya indirgemeyi gerektirmiyor, uzatmayayım. başka yönlerden filmi, aşk-yaşam-ölüm ilişkisi üzerinde düşünmek gerek, ki hepsinin “estetik”le ve dolayısıyla “güzel” ile bir ilişkisi var yine. gelip geçiciliğiyle zaman, hayatın neliğinin en kompleks meselerinden biri açıkki. “estetik” ve “güzel olan”ınsa derin bir şekilde “modern zamanlar”da bir problem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. kadını güzellik noktasında takıntılı hale getiren şey  “zamanın ruhu”dur. estetik-olan, yüce-olan ve güzel-olanla ilişkilerimizi hem bir standarda dönüştüren, hem de bunları bu nitelikleriyle problematik haline getiren şey de aynı “zamanın ruhu”dur. mesele bu noktada sadece kadına ait bir mesele değildir elbette, yine de estetik ve güzellik dolayımında meselenin hem öznesi hem de nesnesi olmak bakımından kadınlık durumu önemli göstergelere sahip. güzelliğin standartlık içinden garantilenme çabası ve arzulanmanın arzusunu üretme oyunu, “ölüm dürtüsü”nün ekseninde sahnelenir. bu sahnede hükmünü süren  estetik kaygı, zaman filminde gösterildiği haliyle  kadın’ın  “öteki kadın”dan kurtulma çabası olarak da belirir aynı zamanda. kendi zamansalığını ve arızasını “güzel-olan”-öteki ile estetik düzeyde benzeşerek geçmeye çalışmanın, bir-örnekleşmeye zorunlulukla meyledeceği açık olsa gerek. “kadınlık arzuları”(rosalind coward) cinsiyet ve cinsellik üzerinden böylece belirlenmiş  biçimlere hapsolur. fantazi ile nesnesi arasındaki ilişkiyi kesinliklere dönüştürecektir bu kaçınılmaz olarak. “farklılık”la “özdeşlik” arasındaki indirgenemez belirsizlik, o grift bölge,  silinmeye çalışılacaktır adeta. “fantazi mekanı”nı çökerten “beden politikaları”nın kendiliğinden bir mantığa dönüştürdüğü bir döngüdür bu. fantazi‘nin nesnesini ele geçirme arzusundan farklı olarak burada,  nesnesi tarafından ele geçirilmek ve sabitlenmek istenen bir arzu sözkonusudur. meselenin kadın’la ilgili ve sınırlı bir şey olmamasıysa,  varoluş biçimlerimizin aldığı ve belirlendiği yönün, bizi, belirli “kendilik teknikleri”nin standart ürünlerine dönüştürmesiyle ve böylece, örneğin, güzelliği de  standart bir estetik biçime indirgemesiyle ilgilidir. zaman, aşk ve ölümle ilişkimizin bir ilişkisizlik haline dönüşmesi de (modernlikle sınırlı olmayan fakat tam da “şimdi-ve-burada” sempomatik olarak beliren)  bu “tek yönlü yol”a girişin kaçınılamaz bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.  beden, bu yüzden belkide, rahmetli baudrillard’ın dediği gibi artık hiçbir şeyin metaforu değildir. fantazi’yi tekdüzeleşmeye mahkum eden sıradanlık, aynı zamanda onun sıradan gerçekliğin basit bir dayanağına dönüşmesi anlamına geliyor. femme fatale‘lerin (ve femme fataleliğin) niteliksel olarak yok edildiği  bir mekanizmadır bu. güzelliğin ele gecirilemezliği, aşkın aşkınlığı, ölümün herşeyi askıya alan bozgunu, yaşamın olumsallığı bir kavram ve gercek olarak “zaman”ın etrafında dönerken, tam da bu yüzden fantazi mekanı kendi üzerine kapanmaya başlar. kim ki duk, modern yaşam formunun içinde kurguladığı bir aşk hikayesiyle bakıyor bu sahneye sanki. böyle mi bakıyor tartışılır elbette, “lan kacak filmi bende izledim nerenden uyduruyorsun bunları” denecek olursa, kırar boynumu yürürüm. neyseki “aşırı-yorum”un hak olduğu noktasında sağlam teorik referanslarım var! mesela, ji-on park estetik ameliyatla  bambaska bir görünüme sahip olup sevgilisiyle yeniden “sevgili” olduğunda “kıskanmak”la ilgili meseleden yine de kurtulamaz, üzerinde aşırı aşırı düşünülecek bir mesele. gençkızın, bunu neden yaptığını soran sevgilisine, “çünkü zamandan korkuyorum” cevabını verişi de oldukça manidar.  güzelliği sabitlemek/kalıcılaştırmakla aşkı, dolayısıyla arzuyu sabitlemek ve  “ölüm dürtüsü” askıya alınmak istenir sanki -dürtüsü elbette kendisi değil, estetikle  ölümden kurtulanı görmedik daha, ajda hanım’ı ilgiyle izliyoruz bakalım. güzelliği estetik bir müdahaleyle garantiliyen kadın, aşkı da hükmen garanti altına alacaktır bu varsayıma göre,  fakat tam da burası kadın’ın kendisini kendine karşı “öteki kadın” olarak bulduğu yer olacaktır. nitekim,  sevgilisinin aklındaki “eski sevgili”nin hayaleti başedilemez bir hal alır yine. böylece, “eski” yüzünü bir maske olarak takar. tehdit ortadan kalkmaz dışarıdan içeriye yönelir yalnızca. estetik müdahaleyle elde edilecegi düsünülen şey, tam da bu müdahalenin başarılı sonuçları dolayısıyla kaybedilmistir. “eski sevgili” artık yoklugu ile aynı kadın olan “yeni sevgili”nin telafisi mümkün olmayan maskesine dönüşür, ama nafile. kendi yüzümüz bile olsa, her maskenin ödenmemiş ya da  ödenmek istenmeyen bedeli geri döner, diyeyim bu kıssanın mottosu olarak. açıkcası kim ki duk’un zaman‘ından bir ara sanki sıkılır gibi oldum, ama bir görüntü, bir cümle girdi araya dağıldı sıkıntım, oflayıp puflamadan bitirdim filmi. “sanatsal film”ler ağır geliyor bünyeye ama güzel bir resmin, güzel bir dizenin etkisine de kapılırım hemen. hem filmin ağır ağır akışının da adının zaman olmasıyla bir ilgisi vardır belki, hız çağındayız deniyor ya bir durun sakin olun deniyordur hani, ama uzatmayayım. izleyici yorumları “çok sıkıldım”la “çok beğendim” arasında ikiye bölünmüş durumda hep olacağı gibi, oraya hiç karışmadan kapatayım kıssayı. peri’nin tavsiyesiyle “boş ev”i izleyeceğim daha sonra. sonra da “nefes”i, bakalım.

Reklamlar

6 Yanıt to “kim ki duk’un zaman’ı için kıssa”

  1. Atâletsiz Says:

    Uzakdoğuluların çektiği (kavga-dövüş hariç) filmler epey güzel oluyor. “Sanatsal filmler”i.. Ve evet, izleyici yorumları ancak iki uç noktada toplanabilir bu tür filmlerde. “ortada bir yerde” yorumlayan pek nadir bulunur.

  2. kacakkova Says:

    ataletsiz selam,
    kavga dövüs filmlerinin nesi var ki…ben seviyorum onlari…tabi iyi olanlari var, olmayanlari var, hepsini seviyorum sayilmaz, ama tür olarak hani önceden yadsinacak bir sey degil….”sanatsal filmler” bazen kendilerinde cok zorlanmis oluyorlar, insan darlaniyor karsisinda, yani ayrintilariyla düsünülmüs bir malzeme halinde sunuluyorlar ya, bakiyorsun düsünülmemis aslinda ne yapilacagi ya da yapildigi hakkinda…

  3. eg Says:

    “ilkbahar, yaz, sonbahar, kış..ve yine ilkbahar” müthişti. bence en iyi kim ki duk filmi oydu. çok film yapıyor kim ki duk. çok film yaptığı için bazı filmleri sıradanlaşıyor. ama yine de temel bir özelliği var filmlerinin: konuşmalara safra muamelesi yapıp atması. “ada” bu yönde çok iyi bir film. gerçi kimi insanlara şiddetin ve cinselliğin dozajı çok ağır gelebilir. ama herşeye rağmen “ada” “ilkbahar,yaz….” filmini haber veren bir film olarak okunabilir. bin jip de iyi filmlerinden birisi. zaman’ı çok beğenmemiştim ben. bence sıradan filmlerinden kim ki duk’un. ayrıca birşeye katılamayacağım: kim ki duk “hikaye anlatıcı” yönetmenlerden değildir kanımca. selamlar….

  4. kacakkova Says:

    sevgili enver, kim ki duk, hakkinda bir düsünce olusturabildiigim bir yönetmen degil. degerlendirmelere baktim ve onun üzerinden düsünmeye calistim biraz. diger filmlerini izleyecegim bir vakit. senin bu filmler hakkinda yazdiklarin vardiysa bulup okuyayim.
    sevgiler.

  5. eg Says:

    kim ki duk hakkında daha önce aldığım kısa kısa “not”lar vardı. şu sıralar “ilham gelirse”:) bu notlardan hareketle uzunca bir yazı yazmak istiyorum kim ki duk hakkında. zira son dönemlerin uzakdoğu sinemasında tsai ming liang ile birlikte estetiğini en önemsediğim yönetmen kim ki duk. selamlar

  6. Atâletsiz Says:

    Evet, selam 🙂

    aslında ” ..abi iyi olanlari var, olmayanlari var..” demeyi unutmuşum..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: