berlin, 30 aralık 2009/gece

by

…eğer okunacaksam seslerce, gecelerce, yıldızlarca, gündüzlerce, mevsimlerce ve yıllarca okunayım ve yalnızca dokunacaksam rüzgârlara dokunayım, rüzgârların soluğunda saklı uzaklara, uzaklara yüklediğin anlamlara…..

(Bin Hüzünlü Haz, Hasan Ali Toptaş)

sevgili endişeliperi,

nihayet yazabiliyorum. içtenlikle ve sana ait bir çokseslilik halinde akıp giden mektubunu okumak; yalnızca durup bir yoğunlukla üzerinde düşünmek gerektiren meseleleriyle değil, sundugu okuma hazzıyla da çok mutlu etti beni. mektup almak beni heyecanlandırır. eski alışanlık. yazmak da öyle. fakat bir dinginlik hali bulamadım kendimde, yanıtım gecikti. gecikmemin gerekçelerine hiç girmeyeyim, tatsız bir şeydir nihayetinde gerekçeler sunmak. manasız bir kendini açıklamaya dönüşür sonra herşey. belkide unutmuşum mektup yazmayı, insan ne çok şeyi unutuyor, ne çok unutuyor kendini, bunu da düşündüm mektubunu aklımda evirip çevirdiğim günler boyunca.
erken başlayan yılbaşı eğencelerinin dışardaki gürültüpatırtıları arasında başladım yazmaya. demek ki vakti şimdi gelmiş, işte yazıyorum.

“aralık” bilmediğimiz şekillerde akıp giden zamanın kapısıdır belki de, sevgili peri. ancak sorulmadığında ne olduğunu bildiğimiz  hayatın bir eşiğinde kendimizi bulduğumuz yerdir. attığımız adımlar,  içinden geçtiğimiz hayatın savuruşları ve sundukları karşısında yaptığımız tercihler, kararlarımız, dışarda bıraktıklarımız ve razı olduklarımızla binlerce parçadan oluşan benliğimizi “zaman” bir noktaya getiriyor da sanki, o noktada, kapının önünde ve eşiğinde durup kendimize bakıyoruz. kendimize döndüğümüz “aralık-kapı“ her ne ise, bizi kendi içimizden kırılarak farklılaşan bir gerçeklik düzlemiyle karşlaştırıyor sanki. belirsizce sorular beliriyor, belki. bilgelerin “hayatı sorgulamak” dediği şeydir midir bu, bilmiyorum. ya da basitçe bir “iç-hesaplaşma”. hiç de bu terimlerle ifade etmek istemem aslında, bir “karşılaşma”dır bana kalırsa bu. aralık. kapı. aralık kapı, evet. aralıktan sakınmak, kapıyı sessizce kapayıp kalmak da, aralıktan yol alıp “kendinden başka” ile karşılaşmak, belirsizce beliren yola çıkmak da mümkün. bunlar bildiğimiz hayata dair şeyler, bir doğruluk-yanlışlık cetveline vurmak üzere söylemiyorum hiç, ancak yine de geriye dönüp baktığımızda ne göreceğimizi belirleyen ayrım çizgileri tamda bunlarla belirmiş oluyor aslında. kapı, böylece, “iki-aradalığı”mızı imler; olmuş olan’ın ve olacak olan’ın eşiğinde, açıkca sorulmamış bir sorunun cevabını vermek zorunda bırakır bizi.

sevgili peri, aralık netameli bir aydır da bu yüzden sevilmez belki, bilmiyorum. her kendine dönüşün kederli bir yanı vardır çünkü. her karşılaşmanın tekinsiz bir yanı ayrıca. içe, kendi karanlığına dönen bakış , orada olmuş olduğu kendinin başkalığını görür. insanın kendisiyle karşılaşması kederli bir şeydir bir bakıma. ince fakat derin ve keskin bir sızıyı büyütür. kapı bir “geçit ve sınır çizgisi” olarak belirir içeride. bütün simetriyi bozan, farklılaştıran bir çizik oluşur bakışımızda. nesnelerin boyutlarını, renklerin anlamlarını, dünyanın, insanların ve bizzat içinde olduğumuz hayatın akışını farklılaştıran bir çizik. keskin bir bıçağın teni yarması, kapansa bile izi kalacak olan yaranın belirsiz silueti gibi. her şeyi yeniden başka bir şekilde görmeye başladıgımız “an”dır bu. başkası’na açılan, başkası-için açılan kapı, kendimizle karşılaştığımız eşiktir aynı zamanda. “yaşanmış bir geçmişten yaşanacak bir geleceğe doğru”, dedigin gibi. sonunda her şey  değişmemiş olarak kaldığında bile, hiçbir şeyin aynı kalamayacağ bir uğraktır bu. her şeyin aynilik icinden başkalaştığı bir ugrak. kapının aporisi, bir geçit ve sınır çizgisi olarak “karar-verilemezlik” zemini halinde belirir böylece. “karar anı, delilik anıdır” diyen kierkegaard’dı yanlış hatırlamıyorsam, niye söylemiş ki bunu bilmiyorum, kapının önünde öyle buluruz kendimizi.

………

rusça öğrenmeye yönelik gayretini takdire değer buluyorum. istakrarlı oluşunu kastetmiyorum bununla, muhtemelen parçalıyor, bırakıyor, sonra bir yerinden yeniden başlıyorsun. ben daha çok, bir dil ögrenme meselesi olmanın da ötesinde onu “başlıbaşına sonsuz bir meşguliyete döndürebilmek“teki gayretini takdir etmek istiyorum. yani rusçayla yatıp rusçayla kalkmanı degil de,  yapmaktan hoşlandığın “sonu olmayan bir mesguliyet” halinde buna devam edebilmeni önemsiyorum daha çok. benim de burada almanca öğrenmem gerekiyor, bu bir meşguliyet meselesi değil  benim için üstelik, bir zorunluluk. fakat bir yeteneksizlik midir, gayretsizlik midir, yoksa bir şekilde öğrenmemek için direnen bir  kaçış mıdır, bilmiyorum, ama olmuyor. bir arpa boyu yol alabildim almanca’da, abartısız. şimdi de almanca okumaktan, duymaktan, konuşmaktan köşe bucak kaçıyorum. dille(rle) mekan arasında kurduğun ilişki üzerinden bakınca, senin rusça öğnmeyi başı sonu olmayan bir meşguliyete dönüştürmekle kendine bir tür “labirent ev” oluşturduğunu, büsbütün kaybolmaksızın (ama bir şekilde kayboluş hazzıyla) kendini içine bıraktığını düşünüyorum. almancaevi ise sanıyorum bir ev olarak, teknik bakımdan kusursuz, işlevsel olarak düzenlenmiş, sürekli olarak yabancılık duyacağın bir yer gibi görünüyor bana. bütün öğrenme girişleriminin başarısızlıkla sonuçlanması, kabul edilmesi gereken ve etmekten kaçınmayacağım kişisel ve basit bir yeteneksizliktir belki. artık içinde olduğum eve girmekte bunca ayak direyişimin başka nasıl bir açıklaması olabilir ki zaten, ben de bilmiyorum.

neyse. belki senin uğraşı biçimini izleyerek, yeniden bir yerinden başlayacağım almanca öğrenmeye. uzatmayayım.

…….

bora bey’in zorlama bulduğu “buluttan şekil çıkarmak” fikrine değinecektim ilkin aslında, ama bu mektup şimdiden tuhaf bir seyir izliyor. mektubunu birebir takip ederek yazmak yerine şimdi, aklıma geldigi gibi yazıyorum, bu dağınıklılığı mazur görecegine inanarak. ev-dil meselesine geçmeden, diyeyim: bora beyin yargısının haklı olup olmamasına değil de, bu yargıyı şekillendiren düşünüş biçimine itiraz etmek istiyorum ben daha çok. o yargı haklı olabilir elbette, ona bir şey demiyorum,  “türk eviyle türk dilini örtüştürmek”, üzerinde düşünülünce haliyle zorlama bir  ilişkilendirme biçimi olarak gçrünüyor bana da. “buluttan şekil çıkarmak“sa buna rağmen ve buna karşı edebiyatın ve felsefenin “hakkı” olarak geçerliliğini sürdürür bana kalırsa yine de. “edebiyat yapma”nın, “felsefe yapma”nın bir hak olduğu noktadayızdır bu yanıyla. evet, iki kere ikinin dört etmesinin kesinliği karşısında durmak kolay değil, fakat “gökyüzüne bakıp buluttan şekil çıkarmaya çalışmak” yine de edebiyatın ve felsefenin, öyle olmaktan vazgeçemeyeceği yönelişleridir. edebiyat bunu, bir kurgu ve dilsellik dolayımında gerçekliği kendi içinden kırarak ortaya çıkardığı “gerçeklik dünyası”yla yaparken; felsefe, kavramları sürekli yeniden kavramsallaştırarak ve kavramlar icat ederek yapar. yeni bir söz yoktur aslında, iki kere ikinin dört ederliği üzerine söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. dostoyevski’nin yeraltı adamı’nı çileden çıkaran da tam da budur halbuki, biliyorsun. hakikat, bu kesinlik ve doğruluk içinde tüketilebilecek bir şey olmamak durumundadır. “edebiyat” ve “felsefe yapma” hakkı, bu anlamda, bilgiyi iktidarsızlaştırmanın,  çoğullaştırmanın yollarıdır belki de. iki kere ikinin dört ederliğine direnebilmenin iki önemli kaynağı olarak.

öyle ya sevgili peri, ev evdir sonuçta. dilse, konuşup ettiğimiz, birbirimize bir şeyler söylediğiz, bir iletişim aracı. ev’i bir “düşünce konusu” haline getirmek, dil’i ise bir ev tasavvuru içinden meseleye dönüştürmek, felsefenin ve edebiyatın dolayımında bir şekil kazanır ancak. bu mektup böylece çekilmez bir kuruluğa dönüşmesin diye uzatmak istemiyorum çok, fakat edebiyat ve felsefe tam da böyle şeyler yapıyor işte. bunları yapıyor. herşeyi başka şekillerde yeniden ilişkilendirerek ve bazen gayet zorlama sonuçlara varmayı göze alarak gidiyor bu yollardan. bu bakımdan dilden, sözden yola çıkarak evi tanımlayan, ev ile dil ilişkisi üzerinden yol almaya çalışan sözünü ettiğin felsefi denemenin hayli ilgimi çektiğini söylemeliyim. felsefe dille ve dolayısıyla evle ilgili bir mesele olup çıkmış zaten zamanımızda, edebiyat belki çoktan beri öyle.  sözünü ettiğim genç yazarın, ayhan geçkin’in kenarda’sı da tam olarak meselesi ev ve dil (dolayısıyla bilinç) olan bir edebi metindir örneğin, yeri gelmişken anmak isterim. ev ve dil bu şekilde ele alınınca, varlık, varoluşç, bilinç, anlam, zihin, bellek gibi meseleler de giriyor işin içine. sonuçta ev, tıpkı dil gibi, içeriyle dışarının, düzenlilik ile esaretin, barınak ile özgürlüksüzlüğün, süreklilik ile kendini unutuşun, varlık ile yokluğun, sorumluluk ile şiddetin, güven ile tekinsizliğin sahnelendiği bir zemin olarak ortaya çıkmış oluyor.

kapı’nın bir düşünce konusu haline gelişi de yine böyle, tam da evden sözedildiği noktada bir “düşünce imgesi” olarak sürdürülebilir sanıyorum. derrida, kapıyı sadece edebiyatın ve felsefenin değil, siyasetin ve dolayısıyla toplumsalın düşünülmesinin de imgesi haline getiriyor bir yazısında. mektubundan sonra bakmıştım, ama şimdi dahil etmeyeceğim buraya. oldukça soyut şeyler, ama somuta somut olarak dokunamadığımızı kabul edersek, belki de en iyi yol budur, en derin soyutlamanın içinden ancak “gerçekten” anlayabileceğiz bir şeydir somut. kapının sadece bir kapı olmaktan çıkmasının sebebi de budur zaten. böylece kendimize ve hayata dair düşünme imkanlarını çoğaltmış oluruz. peki bu soyutlamaların gerçekten önemli olanlarıyla, laf kalabalığı olanlarını ayırmak gerekmiyor mu, gerekiyor, elbette. ancak bunların her zaman içiçe olduğunu ve olacağını unutmamak gerekiyor aynı zamanda. egemen olan ‘moda’ dır her zaman. dikkate değer olan da dışarıdalığını kaybetmeksizin bunun içinden yol alır, yol alabilir ancak, modaya uymuş gibi görünür ama uymaz, “evindeyken kendini evinde hissetmeyen” bir ahlak ilkesiyle “göçebeliği” üstlenir.

kapıyı elbette tıpkı ev gibi, hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle düşünebiliriz şu halde. kapı ve ev  bir “olumsallık” durumudur, öyleki olanaklılık ve olanaksızlık bir arada bulunur, bir barınak olduğu kadar bir hapishanedir de; nihayetinde “tekinsizlik” uğraklarıdır bunlar. “olanaklı-olma olanaksız hale geldiğinde aşılması gereken olanaksızlıktır. olanaksızı yapmak gerek” diyor derrida. kenarda’nın anlatıcısı ise, kafasının içinde dolaşıp duran, durmadan içinde büyüyen, yükselen, belli belirsiz kendini duyuran ama dile gelmenin eşiğinde kaybolan bir cümleyi duyar, bir çağrı ya da bir arzu gibi.sen ne güzel, nasıl apaçık bir şekilde anlatmışsın bütün bunları aslında, kendi dilince meseleyi açıklamışsın işte. ben aslında sesini kendi sesimle karıştırıp yankılamayı seviyorum, keşke yapabilseydim bunu, ama birebir tekrar etmiş olmaktan korkuyorum sözlerini. kapıya dair yazdıkların aklıma, kafka’nın “yasanın önünde” adlı meselini getiriyor, onu anmış olayım şimdi geçerken. kapı bir tür ‘yasa’dır demek ki her şeyden önce. bizden cevap vermemizi, karşılık vermemizi bekleyen bir ‘yasa’. yaşanmış olanla yaşacak olan arasındaki geçiş aralığını bir kapı ile belirleyen yasa. ancak nerededir sınır ve nasıl geçilecektir, kapının ardında ne vardır, geçilince ne geride bırakılmış olacaktır, neyle karşılaşılaşılacaktır bir yanıyla biliyor gibi olsak da, yine de bilgi olarak kesinlenebilecek hiçbirşeye sahip değilizdir büsbütün. bir olanaklılık ve olanaksızlık sarmalı sözkonusudur sanki. hikayedeki kapıcının sözlerini hatırlayacaksındır, “bu kapıdan senden başkası giremezdi, çünkü yalnız senin içindi kapı”. vereceğimiz cevaba ya da karşılığa göre biçimlenecektir her şey. bu yalnızca geleceği ya da şimdiyi değil, geçmişi de farklılaştıracaktır, açık ki. kapı elbette, bir duvar değildir. açılabilirliği ve kapanabilirliği ile “yasak” olmaktan çıkar ve bir tür “yasa”ya dönüşür. ancak kapı yine de içine eklemlendiği sınırlandırıcı duvarın bir parçasıdır. anlamını ve “yasa-oluş”unu bu eklemlenişine borçludur bir bakıma. yasa olarak kapı bir geçit ve sınır çizgisi olduğu gibi, bir engel ve bir çağrıdır da: kapı hem açık hem de kapalıdır, ne yeterince açık ne de tamamen kapalıdır.

neyse, madem ki senin bir rahatlık ve akışkanlıkla ilerleyen mektubunun yanında kuru ve sıkıcı bir dille yazdığımı kabul ediyorum, uzatmayayim bunları. dönüp, sözden kalkarak evi tanımlayan cümlelerine bakıyorum şimdi. aralık. kapı. aralık kapı diye giden satırlarının altını çiziyorum kafamda. gidip kitapları karıştırmak, notlar almak, yeniden yazdıklarına dönüp yazmaya başlamak mümkün, ama iyiden iyiye sıkıcı bir hal almasın bu mektup, kitabileşmesin. ben burada seninle konuşup duruyorum ya, mektubun bir yerde bitmesi, sözünü tamamlaması gerek elbette. bir biçime kavuşmalı, sözünü bir kalıba döküp söyleyebilmeli. öte yandan biliyorum elbette, ben yazarken değil asıl sen okuduğunda anlamını bulacak bu mektup. senin okuyuşunla tamamlanacak, biraz da bu yüzden sıkıcılıktan uzak kalsın istiyorum. mektubun  bana içtenlikli ve neşe yüklü bir teşekkürdü ya, istiyorum ki bu yazdıklarım da aynı şekilde bir karşılık olsun senin için.

görüyorsun ya sevgili peri, ben de ısrarla “sen” demeye devam ediyorum. senin bana “siz” demen kadar doğal geliyor bu bana. “sen”  deyişimden bir rahatsızlık duyup duymaman önemli elbette. ben bir fazlalık halinde mesafe oluşurmamak için “sen”  diyorum. böyle dengeleniyor konuşmalarımız. önemli olan kendini bir rahatlıkla ifadelendirebileceğin mesafeyi tutturman sonuçta. “siz”  dediğinde hiç de sesini bir resmiyete dönüştürdüğünü düşünmüyorum. aksine, başa türlü o içtenliği ifade edemeyecektin sanırım. söz buraya gelmişken, bora bey’in sana dair görüşüne de değinmiş olayım. ukalaca bulunacaktır bellki, belki de haddim olmayarak söylemiş olacağım bunu, ama söyleyeyim yinede. tabii, “serseme bak karımı bana anlatıyor” durumuna düşmek istemem hiç, ama medemki bir şekilde söz aldim  ve karstim açayım biraz. o “sosyal ilişkilerde soğukluk”  tespitine hak veremiyorum, daha önceden de söylediğim gibi. elbette bunu yazı üzerinden anladığım bir “sen” için söylüyorum, bir fark var onu gözden kaçırıyor değilim böyle söylerken. yazının bize gösterdiği haliyle “sen”den sözediyorum. bir “şeker kız candy” olduğun varsayımıyla değil, yazıda söylediklerin kadar söylemediklerin dolayısıyla da bende oluşan “sen” algısıyla söylüyorum bunu. soğuk olduğun hallerini de kendin belirtiyorsun zaten, bunlar şaşırtıcı değil üstelik. dümdüz ve insanlarla düz bir şekilde ilişkilenen biri olduğunu düşünmek sana haksızlık olurdu. ben daha çok insanları içtenlikle karşıladığnı, kendini açtığını, anlamaya çalıştığını, dinlediğini, kucakladığını düşünerek belirtiyorum şimdi bunları. küsen, yakınlaşmak istemeyen, sessiz kalan, uzaklaşan, bir merakla yönelip geri çekilen, kendini korumaya alıp kabuk bağlayan, sinirlenen, kabuk soğudukça da soğuklaşan “endişliperi” de, aslında bunları söylemene gerek kalmaksızın anlaşılabilir bir davranışlar toplamına sahiptir. “sen”inle “endişeliperi” arasında bir fark olduğunu kabul etmeliyiz elbette, ancak bu endişeliperi’nin “sen”i anlamanın yollarından biri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz kesinlikle.

hasan ali toptaş’ı unutmayayım böyle konudan konuya zıplarken, ki mektubunun esas bahsi buydu, degil mi? yani ordan çıkmıştık yola. okuma listende toptaş’ın kitaplarını gördüğümde sevinmiştim açıkcası. senin okuma hallerini okuyoruz biz yazdıklarında daha çok, kendini de katarak yazıya dönüştürdüğün farklı bir okuma biçimi orataya çıkıyor böylece. kitaplara başka şekillerde yaklaşabiliyoruz böylece. okumalarını  ilgiyle izleyen biri olarak, yolun toptaş’la kesiştiğinde onun hakkında ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini merak etmiştim ilk başta. şimdi bu okumalar içinde şekillenen hislerini, düşüncelerini mektubunda okurken, merakımın hiç de yersiz olmadığnı anlıyorum. bir ropörtajında, “ben okuruma –varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum”  demiş toptaş. sen sevediğin bir yazara, toptaş’da güvendiği okura kavuşmuş oldu böylece sanırım. bir tür sezgisel bilgiyle yazan toptaş, okurun sezgisine güveniyor haklı olarak. “bin hüzünlü haz”ı teslim ettiği yayınevi kendisine, ahmet altan gibi yazmasını, bunların karışık olduğunu, okurun ilgisini çekmediğimi söylemiş, düşünebiliyor musun? bir yazar için zor bir durum olsa gerek. fakat ne yaptığını bir şekilde bilen yazar için bu olsa olsa kendinden emin olabileceği bir şey olabilir. neyseki toptaş, yazarlık yolundan bu yüzden vazgecen biri değil. toptaş benim için de meselesi “dil” olan yazarlar arasında yer alıyor her şeyden önce. bir kuyumcu titizliğiyle yarattığı uslubu, toptaş’ı tanımlamanın en iyi yoludur kanımca. şiir sevmeyen ve şiirle ilgili olmayan birinin kolaylıkla yaklaşmayacagı bir yazar olduğunu söylemen, yerinde bence de. şiirsel değil bir şiir-metin yazarıdır toptaş, romanlarındaki kurgu sarkmalarının, boşukların, tamamlanmamışlıkların, başı ve sonu belirsizliklerle dolu olay örgülerinin ötesinde, kendini bir “şiir” olarak duyuran bir yazar. bu bakımdan toptaş’ın romanları hem kurgu hem de dil olarak düşülmeye değer metinlerdir. romanlarındaki sonları beğenmediğini, yavan bulduğunu söylemişsin, bazı yönlerden bana da öyle gelir aslında ama yine de bir “kurgu tekniği” açısından uzun boylu düşünmedim bu yanını. yine de bunların bakhtinci anlamda “çokseslilik” ve “diyaloji” kavramlarıyla yaklaşabileceğimiz romanlar olduğunu düşünmüştüm bir ara. ben, herkesin hep aynı şeyleri okuduğu, ezberlerini tekrarladığı, sonra bu ezberleri doğulamak üzere yeniden aynı şeyleri okumaya yöneldiği bir zamanda ve yerde rastlantı eseri bulmuştum toptaş’ı. ilk “gölgesizler”i okumuştum, seninki gibi bir sıralama ve düzenlilik halinde değil, ileri geri giderek, karmaşık bir sıralama halinde. okumadıklarım da var hala. toptaş’ın gelişim seyrini yakaladığımı söyleyemem bu bakımdan ya da senin kadar bütünlükle bakabildiğimi. ama ilk  okuduğum kitabından itibaren toptaş’ı sevdiğimi söylemeliyim. bir radyo programında ropörtajı vardı, inanılmaz mütevazılığı, gece uykusundan çalarak varettiği yazarlığı, yazı ve edebiyat hakkındaki düşünceleri ilgimi çekmişti açıkçası. büsbütün kitaplarında değindiği tartışmalı konuları derinlikle sürdürmediğini, üstünkörü kaldığını düşündüğüm yanları da oldu ama buna rağmen kendine ait farklı bir yere sahip olduğunu düşünüyorum hep.

Orayı düşünmemek elimde değildi zaten; henüz nereye kaybolduğ anlaşılamayan Güvercin’den aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet’in oğluna, bekçiye, Rıza’ya, hangi kızın saçına okuyup üflediğni bilmeyen imama, hâlâ ilçeden dönemeyen muhtara, hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri’den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit’e, tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer’e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan’a kadar herkes içimdeydi. Bir anlamda bu, benim de onların içinde olmam demekti aslında; ola ki, Reşit’in bir tutam saç istediği o kızdım şimdi; adım Gülbeden’di ve pencerenin önündeki sedire oturmuş gözlerim damların üstünden yükselen tahta minarede, içimden bir gün önceki akşamı geçiriyordum. Hüzün karası saçlarımı kesip Reşit emminin avuçlarına bıraktığm akşamı…” (Gölgesizler)

herşeyin birbirine karıştığı, birbiri içinden geçtiği, birbirine değdiği, hikayenin kahramanlarının anlatıcıya anlatıcının yazara yazarın okura karışıp durduğu bir tuhaf  “dil evreni”ne sahip toptaş. uslubu “şiirselliği” kadar bu yanıyla da dikkat çekiyor kanımca. bir olay örgüsüne ya da içiçe geçen bir kar kaç olayörgüsüne bağlı bir hikaye anlatmıyor da, “herşeyin birbirine karışıp birbirinde yaşadığı“(gölgesizler) bir dünyayı çıkarıyor ortaya. bu yanıyla sanırım bu romanlardaki “groteks”in ve “fantastik”in varlığını da anmak gerekir. kahramanlar kılıktan kılığa girer, herşey birbiriyle konuşur, masalla gerceklik içiçe geçer, insanlar ve nesneler, görünür olan ve görünür olmayan alemler birbirine değerler, birbirine sızarlar, ki hiç  sorulmamış olan o soru eşlik eder baştan sona anlatıya, “gerçek nedir?, hakikat nedir?”. kurgunun yetkinliği sorununu senin uyarılarınla bir kenara koyuyorum şimdilik, fakat bütün bunların incelikle işlenmiş bir uslupla anlatıldığını bir kez daha belirtmem yanlış olmaz sanırım. bir “eleştirmen” (kimdi hatırlamıyorum şimdi) onun türkçe edebiyatta en önemli etkisinin edebiyattaki “yerleşik gerçeklik algısını” değiştirmesi olduğunu söylüyordu ki, buna katılıyorum. kurgunun ve dilin katmanlarıyla sağladığı bir şey bu sanıyorum. borges’i hatırlattığını söylemişsin, kesinlikle öyle, aynı zamanda beckett’i, kafka’yı, bizden yusuf atılgan’ı, atay’ı eklemek de mümkün buraya, bambaşka şekillerde yazmaktadır ama hep başka yazarları hatırlatır romanları. ilk okuduğumda sözün iyiden iyiye dağıldığını, artık toparlanamayacağını ve bir yere bağanamayacağını düşündüğümde toptaş’ın cümleleri bağlayışına şaşırarak hayran kalmıştım sonunda. bir telaş halindedir sanki toptaş’ın metinleri.sanki her şeye değmek, her şeye dokunmak, her şeyi içine almak isteyen bir telaş. bu yüzden mi bilmiyorum, sonradan hissetiğim şey, cümleler ya da olaylar değil de, toptaş’ın kitaplarında bir bütün halinde okurun sezgileriyle kendini söze bırakması gerektiği oldu nasılsa.
….
…….

tam burada durdum ve durdugum gibi kaldım sevgili peri. pencerenin önünde patlayan havai fişeklerine değil camda beliren yüzlere bakarken, anladım artık devam edemeyeceğim bu mektuba. karanlığa rağmen karın beyazını görebiliyorum dışarıda. sona geldim, dönüp ne yazdığıma da bakmayacağım şimdi, eksikliğe yenik düşmemek için. pencereye çok bakarsan yüzler belirir deniyordu ya, gölgesizler’de. kar neden yağar diye bağıran cennet’in oğlu korktuyordu muhtarı. öyle yüzler beliriyor şimdi pencerede, onca insan, onca hayal kırıklığı, onca hayat ve onca özlem. evdi, kapıydı derken, işte pencereye geldik, diye geçti içimden, orada dururken. neler düsünmüştüm, aklımda mektubunu evirip çevirirken neler yazacaktım hepsi bir yana kaldı da, ben şimdi bu mektubu böylece yazmış oldum sana. soyut ve sıkıcı bir mektup değil, heyecanla okuyacağın ve sonunda neşe duyacağın şekilde bir seyler yazmak isterdim aslında. ne söylediklerimi toparlayabildim, ne de bunca yazmışken söylemeyi düşündüklerimi.  hatırlıyorum her mektubun sonunda duyardım ben bu eksikliği. ama dönüp baştan başlasam, başka bir mektup yazmış olacağım ve yine o eksik kalacak.

olmadı, böyle oldu yine.

bana bakma sen. yaz. her zaman mektuplarını beklediğimi söylememe gerek yok, değil mi?

sevgiler. iyilikler.

Reklamlar

7 Yanıt to “berlin, 30 aralık 2009/gece”

  1. şenay izne ayrildi Says:

    bu mektubu beyaz kağıda, mavi kalemle yazılmış, kırmızı bir zarfa konulmuş halde posta kutusunda bulana ne mutlu.

  2. Sevinç Says:

    Hem de zamanın “bu aralığı”nda, mektup almak. Mektup yazmanın mektup almanın mutluluğunu soktun aklıma yine Kaçakkova!

    Sevgiler.

  3. endiseliperi Says:

    sevgili kacakkova,
    bu muhteşem, beni deliye döndüren mektubunuzu hızlıca, nefesim kesilerek okudum. teşekkür ederim. yıl içinde yazar mısınız diye düşünüp, hafiften dalga da geçiyordum sizinle. beni utandırdınız şimdi. hemen sözcükler akın etti, size yeni bir mektup yazmak için. ama önce, bu mektubu tekrar tekrar okumam ve sevinçten deliye dönmek için kendime izin vermem gerek. hani, yeni yıla girdik ya, bu güzel hediye ile biraz şımarmak istiyorum. fazla şımarmayacağım. bende şımarmak ve diğer bazı şeyler hep potansiyel olarak var, yoksa yaşama dökülürken bunlar, yazık oluyor, şımarıklığın o sevimli, coşkulu, çocuksu hali solup, azıcık acılı bir hal alıyor. kimsenin gözüne bakamam o an. kendiminkine de. nasıl desem, bir meseleye dönüşüyor benim şımarmam, sevinmem. şımarma freni var sanki de içimde bir yerde, bir gıcırtıyla çekiliyor, acı bir fren sesiyle kendime geliyorum. iyi terbiye görmüş kasabalı kızlar gibi o sevinç çığlıklarını, zıplamaları, o gürültü patırtıyı zaptediyorum. yutkunup, soğuk bir kaç teşekkür sözcüğünü ancak biraraya getirebiliyorum, ki durgun halime bakıp “ne soğuk” dersiniz bana. yok yok, meselem değil hiç soğuk bulunmak, üstüne düşmeyin.

    birkaç bira içtim ve nefis bir kitaba başladım. ikisi biraraya gelince tümden sarhoşum diyebilirim, şu an. evet evet, bu aralar çok içiyorum. sonra içmem. şimdi içeceğim. buraya daha sonra uzun bir teşekkür mektubu yazmaya söz vermek için uğrayıp, kısacık yazip gidecektim, ama uzattıkça uzatıyorum. size mektup yazacağım en kısa zamanda, buna şimdi karar verdim. benim site öyle düzenli, kategorilere ayrılmış bir yer değil ya, sanırım zaman zaman size seslendiğim mektuplar yazacağım orada. şefkatiniz ve sevecenliğiniz ve işte mektup almayı sevmeniz beni coşkuyla size mektup yazmaya teşvik ediyor. ama sizde bir karşılık verme zorunluluğu yaratıyorum ve sizi yoruyorum, diye endişeleniyorum. içinizden gelmediğinde bana yanıt yazmayın, olmaz mı? hiç gücenmem. bunu şundan diyorum, sizin kavramlarla alışverişiniz çok zorlu, ağır, benim ki öyle değil.

    neyse. burada keselim. tekrar teşekkür ederim. bu arada mutlu yıllar dilerim size. lafın gelişi değil, sahiden ve yürekten öyle olmasını dilerim.

    sevgiler.

  4. Yeraltından Notlar!' Says:

    Sevgili diyorum (Sevgili) Mutlak Töz, siteni uzun zamandır takip ediyorum, bir çok yerde yazılarında müdahale etmek isterken tam yazıya başlarken hep vaz geçiyordum sanırım şuan klavyeyi tuşlayan biri olarak bunları buraya yansıtan biri olarak “öncesi” gibi olmayacak, sanırım yüksek tepelerden birbirine bakmaktan kaynaklı (ideolojiyi kastediyorum), ama “SAMİMİYETLİK” işin içine oraya saygı da giriyor, sevgi de, hoş görüde.

    Bu yüzden uzun olan bu serzenişi Endişeli Peri’ye (mektubunu) okudum, hatta Endişeli Peri’nin sitesine de baktım, hani kimdir nedir bu gibisinden. Çoook uzak yörüngelerde olduğumuz muhakkak, neyse. Sonuçta çok içten bulduğumu söylemek isterim hem senini için hem de Endişeli Peri için, biliyorsundur (burada tebessüm ediyorum Rakı kadehimi yudumlarken şunu yazarken) liberallere fazla güvenilmiyor:) sonuçta ideolojilerin bittiğinden dem vurup (ideolojizliğin de bir ideoloji olduğunu unutarak) her an fikir değiştirebilme olsalıkları yüksek.

    Ama samimi ve içten duygular (sanal da olsa) fikir falan tanımıyor ne diyeyim, o samimiyetlik denen şey çok önemli, hele Kafka hakikaten burada belki bir kez daha kendini gösterebilir. Sonuçta herkesin bir ermişi – türbesi var sırlar odasında… Kafka neden bizlerin ermişimiz olmasın ve her gece yatarken Tayyip gibi Irak’ta kendi topraklarını savunurken öldürdükleri Amerikan askerleri için; “Allah’tan rahmet diliyoruz mu” demeliyiz. Sonuçta hepimiz Müslümanız, hani başka dine mensup olmamıza rağmen yine de rahmet diliyoruz, ne mutlu bize.

    İşte bu kadardır bizim hümanistliğimiz, daha çokta özlemini duyacağımız şeylere illaki bir şey katacağız, hani senin belirttiğin edebiyat vb. olgular olsa gam yemeyeceğim ama böyle de bir yapımız var.

    İkinci bir neyse: mektubun ve mektubunuz yalnızlığın (diyakletğine) karşı alınmış bir tavır gibi ama aslında yine de ondan besleniyor, bu yüzden 16. y. yılda sevdiği için eline sadece kafalını alan prens gibi sarayı terk etmeni öneriyorum…

    Hoştu, liberal miberal her neyse iyi ki de varsınız, sonuçta bilimi anımsatıyorsunuz, ne ben gibi düşünenler olacak ne de sizin düşünceniz yok olacak!

    Yaşasın mutluluk eğilimimizi eksik etmeyen Feuerbach ve o felsefeyi aratan Tanrı!

  5. Elestirel Gunluk Says:

    Mektup olmasindan midir? Bana yazilmamis oldugundan midir, bir direnc var icimde ve okumami engelliyor. Eminim guzel bir mektuptur. Eminim herkesle paylasilacak bir mektuptur ama birseyler su ana kadar okumami engelledi… Ulan anne baba beni nasil yetistirdiniz lan :-)))

  6. zihni Says:

    ilahi Eleştirel Günlük:)
    benzer şeyi düşünsem de, bir edebiyat örneği açısından okudum mektupları.
    anladığım kadarıyla endişeli peri’nin hiperaktif maceracı bir yanı var. bu da güncel hayatına renk katıyordur (içeriği bilmesekde). aslına bakılırsa, mektupların içeriğinde ortak br geçmişin, duyguların ya da amacın yansımaları harmanlanır. mektubun anafikri tarafları elbette oldukça mutlu etmiştir. edebi olarak da okumaya değer, girişim olarak da ve askere yazılan eski mektupların arkasına bir kuş resmi çizilip, kuşun ağzına da bir zarf resmi… “haydi kuş bu mektubu falan-filan’a ver” diye bir not düşüldüğü zamandan, internet-blog dünyasına……….

  7. muratali Says:

    bir mektubun sevinci Ancak bu kadar şımartır birini.şımarmak ama kendi gözüne de bakmamak gibi bir endişeyi de düşündürüyorsa(kendine bakmayan yalnız organ göz)bu şımarıklık sevinci da aşan bir sıglıktan öteye uzanamaz…”evindeyken kendini evinde hissetmeyen” bir göçebelikse elbette adorno’nun etik anlayışıdır entelelküele yüklediği…ama 12.yy’ın victor hugo adlı keşişi de ne güzel şeyler der daha önceden.feuerbach da yabncılılaşmanın burjuvaya has yanını anlatırken hegel den farklı değildi….mektup yazmak da bu değildir ayrıca,mektupta salt yunanistandaki feslefe toplantısında bazı konularda konuşulması gerektiği halede konu dışına çıkan yuınanaistanlı felsefecilerin o çok bilmiş edsını kim unutabilir,onlar konuşurken çok bilmişlilkerini dökerken birileri de çok gülmüştü,bu mektup da öyle şımaran ve şımartacagını sanan ama asla mektup olmayan daha fazlasıyla durumun kendisini de aşan bir edebi yanı hiç olmayan sıglık kokar,edebi yanı olmayan felsefe de kokmuyor işte,kokmayacak da…çünkü yunanistandaki felsefe toplantıosının konuşmacılarının kednilerini değilse de konuyu aşan bilmişliklerini anımsatan edebiyatsız bir felsefe var burda,bend işte hegelin de feuerbach ın da,adorno nun da,keşiş v.hugo nun kendilerine,bir şeyin üzerine egilen adamlar olduguna inanıyorum,içlerine bakan adamların dışardaki birilerine ve kendilerine birilerini çekmeye çalışmadıgını gördüm,bu mektup salt bana baktı,bana bakın,ben burdayım,bana bakın demekti ki şımaran istediği kadar şımarabilirve şımarttıgını sanan da bunu istiyor anlaşılan,hayrola?yeraltındannotlar arkadaşımı gördüğüme sevindim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: