“kenarda” hakkında kısa bir değini

by

Ayhan Geçkin’in Kenarda‘sına “insansız roman” demek mümkün. İkinci kitabı Gençlik Düşü‘nde anlatım gücü ne kadar belirgindiyse de, bu yanıyla kendine özgü sıkı bir uslupla biçimlendirilmiş ilk romanı, ancak bu uslub üzerinden düşünülerek anlamlandırılabileceği için, bambaşka bir özelliğe sahip. Ne başı sonu belirgin bir olaya, ne de belli bir kahramana sahip olmayan roman, şudur diyebileceğimiz bir olay örgüsüne de sahip değil. Bir kent yaşamının görünür düzeyini ve onun gündelik yaşamın akıntısına gömülmüş yüzlerce ayrıntısını, dışardan ama tamamen dışından da değil, “maruz kalınmış bir hayat” halinden aktaran -aktarırken de ister istemez düşünen- bir bilinç durumu sözkonusudur. Roman, bu bilinç halinin romanıdır, bir hikayeden sözedeceksek. Asuman Kafaoğlu-Büke’nin, sayfalar sonrasında bile, hala hikayenin ne zaman başlayacağını bekliyor olmasının, ya da başlamayan hikaye dolayısıyla sıkılmasının sebebi de esas olarak budur. Kitabın anlam boyutları hakkında en önemli değerlendirmeyi Hüseyin Kıran yapıyor kanımca. “Kenarda’da kullanılan dil soğuk, mesafeli, metaliktir” diyen Kıran, tam da bu dil üzerine düşünmenin romanı bir nebze olsun açan bir anahtar olabileceğine değiniyor haklı olarak. Bu değerlendirme, okurun sabırını zerrece umursamayan Kenarda‘nın zor okunurluğu ile, bu zorluğun anlam boyutlarını anlama imkanı sunuyor bir kaç temel noktada.  Kenarda‘nın saydam olmayan bir dile gömülmüş felsefi bir içeriği var, ancak ona bir felsefe romanı demeden önce düşünmek gerekiyor. “Felsefe romanı” diye edebi tür var mıdır, felsefe-edebiyat ilişkisi ve ayrımları dahilinde tartışmaya değer bir konu. Tür tartışmasını hiç açmayalım şimdi, fakat “felsefe romanı” olarak kategorilendirilen kitapların genelde felsefi bir ya da bir kaç konu/kavram etrafında döndüğünü söylememiz mümkün. Şu halde Kenarda, böyle bir kitap değil. Felsefe, metnin içine dışarıdan tez halinde sokulmuş bir görünür konu değil, aksine hem biçim hem de içerik olarak  felsefi dertlerini mesafeli bir dil aracılığıyla ortaya koyabilen bir roman Kenarda. Tüm bunlardan dolayı da, halihazırda bildiğimiz türde klasik bir roman olarak okunması imkansız. Postmodern bir biçimsellik girişimi de değil sözkonusu olan, yanılmamak gerekiyor. Edebiyatın bir katarsis işlevi varsa, Kenarda, tam da bu nedenlerden dolayı okurun elinden bunu alıyor, en iyi halde arınmayı sekteye uğratıyor. Ölü bir dilin artıklarıyla “anlatılan, senin hikayendir” çünkü sonuçta. İnsansız roman, böylelikle, ancak  insanı (doğayla, kentle, başkalarıyla ve kendiyle olan girdaplı ilişkileri dolayımında) anlatabilmektedir.  Kent-kır, akıl-delilik, doğa-uygarlık, ben-o, birey-toplum, merkez-çevre ikilikleri ve gerililemleri, saydam olmayan ve fakat  uğultulu bir dilin sayıklamalarıyla anlatılır böylece. Bizzat içinde yaşanılan kent, anlatıcının boğuntuyla anlattığı, gündelik hayatın yaşanmışlık haliyle büyük bir hapishanedir. Kendi üstüne kapanan, sona ulaşmış ama bitmemiş  ve bitmeyen bir “şimdi”nin içinden iniltili bir varlığın bilinçli sayıklamalarıdır adeta görünümler. Bir o kadar da kendi gündelik yaşamtılarımızdan bildiğimiz kadar apaçık gerçekliklerdir bunlar. Dilin kenarında, aklın kenarında, kentin kenarında, yaşamın kenarında -içinde ama yine de kenarda- boğuntuyla dolanıp dururuz sanki. Kazdıkça daha derine ve karanlığa gömülen bir çıkışsızlıkta ilerliyor gibiyizdir anlatı boyunca. “Doğa” ve “delilik”, Kıran’ın da işaret ettiği gibi dolaylı olarak, iki çıkış noktası halinde kendini gösterir. Fakat bu çıkışlar da sanki Kenarda‘da bir çözüm önerisi olarak ya da çözümler halinde değil, esas olarak aklın ve kentin çıkışsızlıklarını daha derinden duyumsatan ögeler olarak işlev görmektedirler.

Reklamlar

7 Yanıt to ““kenarda” hakkında kısa bir değini”

  1. azade Says:

    hertürlü çağrışımı baştan engellemeye yönelik olan bir yazar’ın bunu kastettiğini sanmıyorum. fakat yine de “kenar” bana “kıyı” yı hatırlattı. klasik düşüncede -özellikle tasavvuf tabi- “deniz”, “gönül ve varoluş” u “kıyı” ise dil’i imler. öte yandan “bahr” kelimesinin hem deniz hem de “parantezin içi” anlamına geldiğini hatırlamak gerek. kıyı, kenar veya dil, daha en başından içinde anlam için gerekli boşluk’u taşımaya kadir ancak her halinde yine de bir “sınırlama”dır, sadece ev’dir, konaklamak için, uyumak ve en çok da rüya görmek için, herşey ve hiçbirşey “ara”sında”. Kenarda” ise kıyı’yı en baştan yadsıyarak daha evi yaparken bir taraftan yıkıyor, bir anlatı olarak kıyıdan hareket ettiği halde denize hiç açılmıyor/seyrüsefer yapmıyor ve kıyıda durup seyr’etmiyor da, çünkü anlamın içinde yerleşeceği hiçbir parantez “yok” burada. hiçbirşeyi anlatma/maya yönelik bir direnç gibi.

  2. kacakkova Says:

    azade hosgeldin öncelikle,
    yorumun kenarda üzerine, hem kendi basina kelime halinde hem de kitap ekseninde yeniden düsünme olanaklari veriyor, cok rafine bir degerlendirme, tesekkürler….
    anlamin icine yerlesecegi hic bir parantezin olmayisi üzerinden gösterdigi caba kesinlikle, kenarda’yi özel kilan en önemli yönü…zaten basligindan belli kitabin tuhafligi…kenarda…ilk duydugumda biraz yadirgamistim, “kenarda, kenarda himm, allah allah”…ama okuduktan sonra, gayet acik hissediyorsun o kenarda’nin ne oldugunu….
    kenarda olmak baska bir seyin de öbür taraftan kenarinda olmak anlamina geliyor, yani “arada olmak”….
    aynen, dedigin gibi, “hersey ile hicbirsey arasinda”….
    evi hem bir barinak hem de bir hapishane olarak degerlendiren yaklasim, bir cok tartismayi da üstleniyor düsüncenin alaninda…jameson’un “dil hapishanesi”ni hatirlayabiliriz…
    esaretin bedeli gibidir varolusumuz….dil varlik’in evidir, ancak ev de artik yalnizca bir barinak olarak adorno’nun dedigi gibi imkansizdir…
    ister kent olsun, ister dil, isterse bilinc bu ev….
    “kenarda” bu tartismalari ilginc ve zor noktalara götürüyor….belkide tam da son söylediginiz gibi, “hicbirseyi anlatmamaya yönelik bir direnc”le ancak bir seyi anlatabiliyor olmasinin anlami buradadir…
    kitabin meseleleri bu noktadan ibaret degil elbette, ama bütün meselelerin dügüm noktasi sanki burasi olarak alinabilir…

  3. azade Says:

    -geç de olsa- hoş bulduk efendim. esasında “burayı” keşfettiğimden beri kendimi şekerci dükkanındaki çocuk gibi hissetmekteyim, nanelisi, baharatlısı, ağızda patlayanı 🙂

    kenarda’ya gelince, heidegger, wittgeinstein, jameson ya da adorno, bunlar ilk elde akla gelenler, evet. ancak hepimizin neredeyse ezbere bildiği “bu aşk bir bahri ummandır/ona hadd-ü kenar olmaz” dizelerinin doğrudan dil’e yönelik bir paradoks içerdiğini öğrendiğimden ve özellikle ibn arabi ve gazzali’nin yorum teorileri üzerine çalıştığımdan beri, dil’in adorno’nun işaret ettiği “artık”dan ziyade “zaten” “hep” tekinsiz bir barınak olduğunu gördüm belki. bu yüzden de bile isteye bu metni –ki parantezlere gönülsüzlüğüne rağmen, bir kitap olarak iki kapak/parantez arasına yerleşmeyi kabullenmiş olduğundan- o şekilde okudum. (burada sizin “şerhiye” yazınıza da bir gönderme yapmış olayım. şerh, metinde bir gedik, bir yara açmaktır gerçekten de. ancak bu tam da metnin niteliğiyle ilgili bir mesele gibi. zira aşırı olan yorum değil, metnin kendisi çoğu kez. şiir dışındaki tüm metinler böyle: boşluksuz, “dolu” ve “aşırı”. şerh ederek metnin çoğulluğunu sağlayacak boşluğu sağlayabiliyoruz sanki)
    konukseverliğinize güvenerek bu okumaları bir “ara” burada paylaşırım belki. Selam ve sevgiyle…

  4. kacakkova Says:

    azade merhaba,
    her vakit beklerim, kapi acik, hep acik….
    her iki yorumunu da rafine ve zihin acici yorumlar olarak okudum, sözlerini tekrar etmis olacagim belki, ama ev’in “zaten” ve “hep” tekinsiz bir barinak oldugu fikrine katildigimi belirtmek isterim…..
    sözünü ettigin kaynaklara dönüp dönüp bakmak gerek kendi adima söyleyecek olursam, kiyisindan kösesinden ilisiyorsam da, gündelik yasamimin hayhuyu icinde bi türlü vakif olacak dikkat yogunlugunu veremiyorum……
    ama söylediklerin bir kez daha istahimi kabartiyor simdi…..
    serhiyelerini her daim beklerim tekrarlayayim bitirmeden…

    selam ve sevgiyle.

  5. hüseyin kıran Says:

    Hüseyin Kıran, “Kenarda kalmaması gereken bir kitap: Kenarda”, Virgül, Aralık 2006

    Bir yazarın anlatısını oluştururken tercih ettiği etkinlik konumu, yarattığı dil evreninin seçilmiş öğeleri, dil elemanlarının yerleştirilme biçimi, kurmaca metnin yapılandırılış tarzı, okura iletilmek istenen (ya da sadece ifade edilmek istenen) bilgi ve hayatlar, onun bilinç durumunun gerçek cismini oluşturur.
    Bu bilgiyi kullanarak, eğildiğimiz edebi metnin ne’liğine dair sağlam bir irdeleme için bir başlangıç noktası, bir eşik bulabiliriz.
    Kenarda’da kullanılan dil soğuk, mesafeli, metaliktir. Asla coşkuya kapılmayan bir kalemin kılı kırk yaran üslubu karşılar bizi ilk satırlarda ve bu konumunu romanın son sayfasına dek elden bırakmaz. Böylece, romanın okur için kolay ilerlenebilir olmayan, sağlam, sanki kelime aralarına beton dökülerek sıkılaştırılmış cümleleri, aklın keskin kenarlarıyla kırılarak ilerlenebilen doygun maddeli felsefe metinlerini andırır.
    Kenarda’nın dilini oluşturan ve buzdan kalıplarla örülmüşe benzeyen cümle dizilerini okumak, dilin üstünde tutulan buzun dili uyuşturması gibi bir etki yapıyordur okurun zihninde.
    Okurun sabrını zerrece dikkate almadan gerçekleştirilen bu romanın dilinin neden böyleliği üzerine düşünmek, romanı bir nebze olsun açan bir anahtar olabilir belki.
    Doğal ki dil ancak anlaşılabilir olan bir hayatın verilerini iletmekte kullanılabilir. Ve bu hayatı kavrayan, çözümleyen, olay ve olguları yerli yerine oturtan, bunlardan deneyimler elde edip dersler çıkartan, böylece hayatına ve hayata az çok etki eden bir akılla mümkündür bu; ve bu akıl, bir bilinç yaratarak etkinlikte bulunur. Hepsinin temelini oluşturan şey ise, hatırlama eylemi olsa gerektir.
    Hatırladığımız hayatımızsa bir öylecelikle iç yaşantımızda yer almıyordur. Geçmişten getirdiklerimiz beynimizde birikerek bir deneyimler bütünü- bir tarih oluşturur ve biz bu tarih üzerinde çalışır, onunla oynayarak onu yumuşatır, katlanılabilir, kabullenilebilir kılarak, bu bir tür kurmaca evrende sürdürürüz varlığımızı ve değiştirmediklerimizde ve değiştirmeye gücümüzün yetmediklerinde yaşarız.
    Dolayısıyla zihnimiz, tıpkı evimiz gibidir. Tamamen bize ait olan (ya da daha doğru bir deyişle biz tarafından denetlenebilir durumda, içimizde olan; ki bilincin temel verisi esasta dış dünya, onda oluşan eylemler, insan ilişkileri, bunların tarihi, sürekliliği ve kopuşları içinde, bütün bir hayatın seçilmişleridir, böyle oluşturulur) tıpkı bir evin içini dolduran ve bize konfor ve alışkanlıkların sürekliliğini sunan eşyaları istediğimiz gibi düzenlediğimiz, yaşadığımız hayatı yeniden kurguladığımız ve yeniden yarattığımız ve böylece küçük yaraları sardığımız, büyük ve katlanılmaz acıların üstünü örtüp iyileşmeye ve unutmaya bıraktığımız, yaşadığımız iyi zamanların yüzeylerini parlatıp daha önlerde bir yere astığımız, kendimizi yeniden ve kendimiz için kurguladığımız iç bahçemizdir zihin. Zihin, başka şeylerin yanında bir sığınma mekânı olarak vardır. Hayatın azgın saldırısından korunulan bir iç defans alanıdır; kabuğundan başlayıp içine doğru gidildikçe aşama aşama yaşama deneyimlerinin yumuşadığı, sadeleştiği, billurlaşıp anlaşılır kılındığı, sonra sonra sarmalanıp paketlenerek ayak altından kaldırıldığı bir tür depo işlevi de görür. Ki gayemiz bir bakıma, yeni biçimlerde üstümüzde yaratacağı baskı ve basınçlarının yaratacağı sonuçları massetmek için yer açmaktır; nihayet bunun böyle olacağını biliyoruzdur. Hayat durmayacak, üstümüze sağanak halinde gelen yeni yaşantı parçacıklarıyla saldıracak, acı bulutları, travma okları eksilmeyecektir. Hazırlıklı bulunmak gerekir.
    Ve ev, kendimizi yeniden ürettiğimiz, bizi tüketen dışarının zorlamalarına karşı direnç biriktirdiğimiz, sonsuz tedirginlikler- zorlu karşılaşmalar ortamı olan dışarı’ya hazırlanmak için enerjimizi yenilediğimiz, kendimizi kimseye teslim etmeden, kimseyle uzlaşmadan, sadece kendimiz olarak ve öyle kalarak, kendimizle eşit ve kendimizden ibaret yaşadığımız, zayıf ve güçsüz konumdaki her bireyin kemiklerini çatır çatır kırıp onu sindiren kurulu toplumsal ilişkiler bütününün yarattığı kahredici gerilim ortamının aksine, zayıf ve güçsüz hallerimizi yaşayabildiğimiz tek yer olarak ev. Uyuyabildiğimiz, kendimizi gerçekten uykuya teslim ettiğimiz- otellerde insanlar uyumazlar gerçekte; uyku durumuna geçerler, bir proje olarak uyku etkinliğini gerçekleştirirler ama bu asla gerçek bir uyku, bir kendini bırakış ve dinlenmeye sunuş değildir- mutlak güvenliğin mekânıdır. Evin kapı ve pencerelerinin içeri doğru açılmak üzere yapılmasının imlediği şey, onun içe dönük bir varlık alanı olduğudur; tıpkı zihnimiz gibi.
    Kenarda’da ise ne evdir, ne de zihin bir geçmiş içinde kendini bütünlükle kavrayabilen, bir hikâye oluşturabilen böylece bir kendilik kurgusu, bir bütünlük duygusu edinerek hayatın karşısına çıkabilen bir durumdadır. Zihin evi hatırlayamaz, tasarlayamaz. Evle ilişkisi nasılsa, kendisiyle de ilişkisi öyledir; her şey bazı izler halindedir ama bütünlenebilen parçalar, ipuçları değildir bu izler. Bir eve sığınmıştır belki zihin ama bu bir tümleyen ve içinde tümlenilebilen bir mekân değildir, bir hayvan tarafından terk edilen boş bir kabuk gibidir. Böylece dil irdeler, üstünde durur, bakışını derinleştirir ama eline hiçbir şey geçmez. Belki bir yaşanmışlık enflasyonuna maruz kalmıştır bu zihin; öyle çoktur ki yaşananlar, artık bunları bilmek imkânsız hale gelmiştir. Unutuluşa terkedilmiş değildir bu gürlükle akıp biten hayat, sadece öyle büyük sularda sürüklenmiştir ki, artık suyun kıyısında mı, yoksa ortasında mı olduğunu, saplanılıp kalınmış bir bataklıkta ne kadar zaman geçirdiğini, denize ulaşıp ulaşamadığını, hiçbir şeyi ayırt edemiyordur; yalnızca su vardır, yalnızca çokça yaşanmış hayat vardır ve böylece hiçbir şey yoktur. Ve zihin, bir hayvan tarafından terk edilen kabuğa başka bir hayvanın gelip yerleşmesi gibi geçici bir korunmak adına, bu eve yerleşmiştir.
    Hiçbir şeyi başarmak istemeden başarmış bir romandır Kenarda. Bir dil kurmuş, ama o dil pek bir şey iletmemiştir. Anlatıcının içinde devindiği mekânlar, gecekondu semtleridir. Halkalı-Sirkeci banliyö hattı boyunca sıralanmış işçi semtlerinden herhangi birinde yaşıyor, buradan anlatıyordur. Nitekim anlatıda buralar hem barınma, hem çalışma alanlarıdır. Ancak Kenarda’nın bir gecekondu fonunda geçtiği söylenebilirse bile, gecekonduları, buralarda yaşayan insanları ve onların ilişkilerini anlattığı ileri sürülemez pek. Hem de bunlardan başka bir şeyi anlatmaya niyet etmediği halde. Sanki yoksulların, kenar mahalle insanlarının, kentle, çalışmaktan başka bir ilişki kuramayanların zaten var olmayan hayatlarına bir türlü eğilemiyordur yazar. Ve yine, anlatıcı büyük bir güçle çevreyi ve olan bitenleri anlatırken de bir şey söylemiyordur; sanki bir şey olup bitmiyordur buralarda.
    Anlatıcı kendini kavrayamadığı gibi, çevresinde akıp giden hayatı da kavrayamıyordur; belki kendisini kavrayamadığı için gerçekleştiremiyordur bunu. Ama alttan alta, ortada kavranacak pek bir şey olmadığı, yaşanan hayatların içi boşluğu, anlamsızlığı, iddiasızlığı ve iradesizliği anlatılmak isteniyordur. Öyle ki, söylenen her şeyin büyük bir özenle metne yerleştirildiği, her satıra, her kelimeye emek harcandığı açıkça sezilen bir kitap sonuç olarak eleğe doldurulmaya çalışılan su gibi boş bir sonuçla, ama tuhaf bir zenginlikle karşılıyordur bizi.
    Anlatıcı ve onun dağınık bilincinin etkisi, anlatı nesnesi olan kenar mahalle hayat ve insanları içinde ve onlar tarafından şekillenmiş gibidir. Olaylar bir sis perdesi ötesinde gelişiyordur sanki. Anlatıcı bir tür vakanüvis değildir. Zaman zaman tutabildiği ve bir anlam etrafında bütünlemeye çalıştığı hayatları ve hayatı, üstünkörü anlatıyordur. İnsanlar önünden geçerler, çevrede gezinirler, garsonlar hizmet eder, parklarda dolaşanlar vardır, bir yığın kentli yaşam ıvır zıvırı doludur kitap, ama bütün bu olanlarda bir anlam ve gerçek hayat kıpırtısı bulamaz. Sanki her şey aslında ölüdür. Her şey devinir, durur, katlanır, ses çıkarır, serilir, akar, patlar, açılıp örtünür ve bütün bunlar, bütünüyle ölü bir hayatın görünümleri kadar güçlüdürler ancak. Bilinç, olan bitenin dışında ve ötesinde yer alır; hayatla ilişki kurmadan soğuk gözlerle bakar, alçak sesle konuşur. Sanki kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen bir rapor döküyordur ortaya.
    Koskoca bir kent, kuşlar, bacalar, elektrik direkleri, reklâm panoları, tabelalar, ışıklı ve ışıksız yollar, insanlar… hep oradadırlar. Bir türlü katılamadığı, katılamadığı için acı çekmediği, bu katı ve mesafeli gözlemleme tutumunu veri alan bakış, nesneleri ve nesneleşmiş gibi görünen canlılar dünyasını kayıtsız bir ilgiyle izler; böylesi bir dünya tarafından sarmalanmıştır; maruz kalır hayata.
    Fakat maruz kalınan hayat karşısındaki konum sonuna kadar nötr değildir. Bu sürdürülemez bilinç hali içindeki anlatıcı evleri hapishaneler, ışıklı sokakları ise bu hapishanelere giden yollar olarak algılar.
    Bütün bu düşmanca atmosfer içinde boğulan bilince iki çıkış noktası ışıkla işaret veriyordur. Birincisi bu akıl-düzen kentine karşı, bilincin kendi içinde bulduğu bir yoldur; delilik. Yalnızca bir an parlayıp sönen bir ışıktır bu. Delilik, kıstırılan bir bilincin kendi iç varlığına yaslanarak ortaya çıkardığı bir yangın çıkış kapısını andırır. Akıllı kente, anlatıcının bir türlü içinde hissedemediği kente yönelttiği bir öfke sıçraması gibi yükselir kitapta, tıpkı bir balığın suyun yüzüne, solunamayan havaya doğru yaptığı geçici sıçrama gibidir bu, ve sonra suya, o büyük monotonluğa, o büyük kentsel akvaryuma geri düşer.
    İkinci çıkış kapısı, kentle keskin bir tezat halinde anlatılan, yükselen bunaltı köpüğünün üstündeyken görülen doğaya doğrudur. Bu bazen deniz, bazen bir fabrikanın arazisini çevreleyen dikenli tellerin ötesinde başlayan ormandır. “Bırakıp gitmek”, “terk etmek”, “bir ot gibi” yaşamayı sürdürmek için doğa orada bekliyordur. Bu yoldan anlatıcı belki de bir tür bilinçsizlik haline geçecek, hem paramparça ve tümlenemeyen kendi bilincinden (bu bilinç artığından), hem de pek çok bilincin ortak etkinlik ve çatışmasından doğan o boğucu kentten kurtulacak, özgürleşecektir.

  6. kacakkova Says:

    bu yaziya link vermistim ama metis’te tamirat var ulasilmiyor, iyi oldu simdi oldugu gibi buraya eklemek…
    elimde, gecgin’in son adim’i var, kitabi yariladim, kenarda’daki meseleler bir sekilde sürdürülüyor, bitirince bu senin yaziya dönmek istiyordum yeniden….okuma yogunlugum iyi degil, bir dikkat ile okuyamiyorum sanki…bitirince saniyorum bu senin yazinin sonunda belirttigin noktadan yeniden konusmaya devam edebiliriz…
    muhabbetle.

  7. Bayram Says:

    Aylardır bu kitabı aramaktan mecnuna döndüm.Yardımcı olana davlumbaz,yanında çatal bıçak takımı ilave olarak neşe içinde kırlarda sevişmek için saldıray abi ikiz yatağı göndereceğim.

    Geyik bir yana Allahını seven göndersin bir zahmet babaerenler aşkına ..

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: