“savaş ve barış”tan “savaş ya da barış”a

by
Baris_sinirda_20091019_141701

Kandil'den gelen gerilla grubu

Bu fotoğraf, görece çok uzun olmayacak bir zaman kesitinde muhtemelen, şu an içinden geçilmekte olan sürecin simgesi olacaktır. “Barış elçileri” olarak Kandil’den gelen gerilla grubunun sınırdan geçişi, her şeyden önce ‘savaş ve barış‘ politikalarının yeni bir eşiğe geldiğini, ‘savaş ya da barış‘a dönüştüğünü gösteriyor. Usluptaki kırılmaların, “kürt sorunu”na endeksli söylem alanının yeni evrilmeler ve gerilimlerle yeniden biçimlendirilebileceği bir sürece girilmesinden söz ediyoruz.

“Kürt realitesini tanıyoruz”dan başlayarak beliren çatlakların “resmi söylem”de giderek derinleşen yarıklar ve kırılmalarla geldiği bir eşik sözkonusu burada. Eşik, her şeyin hükme bağlandığı ve kesinlendiği bir düzlem değildir elbette; fakat tam bu noktada bunun, hem ‘resmi-egemen söylem’in yapısında hem de ulusalcı reflekslelerle çoktandır kemikleşmiş olan ‘toplumsal algılama’da önce ile sonrayı ayıran bir politik an‘a karşılık geldiğini söyleyebiliriz. PKK ve Kürtler nezdinde eşikte olmanın anlamı ise, silahlı mücadelenin tıkandığı ve tükendiği noktada bir yeni politik yönelişin ifadesi anlamına geliyor.

Resmi ideoloji, politik islam ve fakat esas olarak kürt haraketi tarafından uzun zamandan beridir aşındırılmış, uluslararası-veyahutta uluslar-üstü- sermayenin, daha doğrusu İmpratorluk’un bölgedeki girişimlerinin de etkisiyle sistemin bir yeniden düzenlenme zeminini gündeme getirmiştir.  Öcalan, AKP’nin bu zeminde ve düzenlenişlerde aldığı  rolün  ve aynı zamanda ona rol kaptırmamak derdinde battıkça batan ulusalcı-statükocu kesimin farkında olarak hamleler yapmakta, her hamlesinde de kürtlerin kendisiyle özdeşleşme halkalarını sağlamlaştırmış  olmaktadır. İlginç ve önemli bir süreç gelişmektedir böylelikle.

Coşkunun ve tedirginliğin birbirine karıştığı, içiçe geçtiği zamanlardır eşikte olma halleri, doğallıkla.

“Barış elçileri sınırdan geçtiği”nde nihai anlamda reel karşılığı ne olursa olsun, ilk andan itibaren, birbiriyle çatışan taraflar arasında olduğu kadar, söylemlerin kendi içlerinden de bir takım sınırların geçildiğini, geçilmek üzere olunduğunu söylemek mümkün. Özellikle, politik konumlanışını ‘savaş’ın sürdürülmesi üzerinden işleten ‘resmi söylem’in dilini iyice sivriltmesi, canhıraş bir şekilde “ihanetten” ve “vatanın peşkeş çekilmesinden” sözetmesi ve bu dili kullanırken de ister istemez kendi kendini deşifre ediyor olması, atılan sembolik adımların sınırları zorlayıcı etkisini gösteriyor.

İçinde bulunduğu olanaksız koşullar ve çoğunluğun haklı olarak söylediği gibi başından beri sergilediği “teslimiyet hali”nin demoralize ediciliğine rağmen bir politik irade olarak durmayı ve politika yapmayı başaran Öcalan, son hamlesiyle “patron” olduğunu göstermenin de ötesinde, politik alandaki kırılma noktalarını derin bir yarılmayla karşı karşıya bırakmış oluyor. “Kürt sorunu” bu sınırdan geçme hamlesiyle, hem tarafları hem de genel olarak algılanma düzeylerinde bir evrilme noktasına geliyor.

baris_elcileri_sinirdan_gecti_20091019_154652

Sürecin politik muhataplarını, hem birbirlerin karşısında hem de kendi içlerinde zorlayan/sıkıştıran bir durum ortaya çıkarmaktadır bu hamle. “Kürt tarafı” kendisinin de sıkıştığı zemini bu yoldan açmayı denerken, “ulusalcı egemen zihniyeti” bir kez daha zora sokmaktadır. Bu zihniyet dilini sivriltikçe, çözümsüzlüğü tekrarlayan bir retoriğin sahibi olarak çaresizleşmektedir. Siyasal iktidar çözümsüzlüğün kurumsallaştırıldığı iktidar düzleminde çözümden sözetmekte, ancak gelişmelerin yönüne dair hiçbir projeye sahip olmadığını göstermektedir.

Bir yanda, politik hedefleri ne olursa olsun, kendisini “kanın durması”, “savaşın bitirilmesi”, “hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi” ile ifade eden yaklaşım varken, öbür yanda politik gücü ve resmiyeti ne olursa olsun “son terörist“e kadar kan dökme paradoksunu ve şiddeti vaat eden, inkarı ve imhayı dayatan, adına ne denirse densin belirmiş olan ve otuz yıldır düşük yoğunluklu savaş halinde seyir eden sorunu “devlet terörü” dışında ele alamayan yaklaşım durmaktadır. “Savaş ve barış”ın “savaş ya da barış”a dönüştüğü nokta tam olarak burasıdır.

Sorunun kaynağında durmak“la “çözümün tarafı olmak” arasındaki farkı belirginleştiren bir süreç olarak biçimleniyor gelişmeler dolayısıyla. Kimsenin kazanmadığı savaş durumundan, kimsenin kaybetmediği barış durumuna geçme çabası olarak okunabilir gelimenin bu yönü; uluslararsı güçlerin varlığıyla birlikte ‘savaş’ ve ‘barış’ın politik oyunun unsurları olarak alınması sözkonusu edilebilir. Fakat nasıl olursa olsun, sürecin aynı zamanda, sorunu çözme çabalarıyla çözümsüzlüğü politik olarak dayatma arasındaki derin farka dönüşmesi de kaçınılmaz oluyır.

Hem sorunun hem de çözümün ne olduğunu giderek kesinleştiren bir yol ayrımı belirginleşiyor böylelikle. “Çözümsüzlüğün dili”, giderek kendi kendini daha fazla ajite eden bir yolda, “savaşın dili”ni konuşuyor zorunlu olarak. “Barış politikaları” ise, çözüm arayışlarını “kanın durması”, “demokratik hak ve özgürlüklerin sağlanması” ekseninde yürütmeye çalışıyor. Her iki düzlemde de çok taraflı olan konu böylece ikili bir eksene dönüşüyor.

Baştaki fotoğrafın sembolik gücü, tam da bu sürecin dönüşümünde üstlendiği rol dolayısıyla ortaya çıkmaktadır. Endişeli ve kuşkulu da olunsa, savaş çığırtkanlığı dışında, “kürt sorunu”nun “barışçıl çözümü”nün türkiyenin demokratikleşme sürecinde bir eşik olduğunu anlamak zor değil. Dolayısıyla bir yanda yine “savaşçıl çözümsüzlük”, tahammülsüzlüğünü artık dizginleyemediği bir kontrolsüzlükle saldırganlığını derinleştirirken, buna rağmen ve bunun karşısında bu ülkede iyi şeyler oluyor galiba eğilimin güçlendiğini görüyoruz.

Bu süreç elbette, henüz eşiktedir, belki eşikte bile değildir tam anlamıyla, ne yana düşeceğini tam kestiremeyeceğimiz bir boyutta seyretmektedir şimdilik. Fakat eşiğe doğru, “savaş ve barış”tan “savaş ya da barış” doğru adımlar atıldığı ve bu sürecin yeni saflaşmalarla yol aldığı açıktır. Bu haliyle de sürecin resmi söylemdeki bir kırılma anına karşılık geldiğini söylemek mümkün. Dağdan gelen mektubun etkileri ve sonuçları daha da belirginleştirecektir bu süreci. Elbette, eşikte uzun ve sallantılı bir dönem geçirileceği de kimse için süpriz olmayacaktır herhalde. Süreci “küçük hesaplara” kurban etme girişimleri de tesadüf olmayacaktır yine.

Umulur ki, bu süreç  gerçekten iyi şeyler olmasıyla sonuçlansı. “Osmanlı da oyun çok” diyor doğal olarak, AKP’nin zigzaglarını hatırlatanlar. “Barışa alışmak” da kolay değil oyun olsun olmasın.

________

*kısmen editlenmiş halde, serbest yazarlar‘a koyduğum yazıyı buraya da alıyorum.

Reklamlar

23 Yanıt to ““savaş ve barış”tan “savaş ya da barış”a”

  1. Elestirel Gunluk Says:

    Sagol Kacak guzel bi yazi olmus. Baris savastan da zordur. Bunun bilincine varma sansini da vermesi acisindan onemli bir olay bu…

  2. Ömer Says:

    Bu ve benzeri sorunlar ve onların çözümleri, bizim memlekette oldum olası kısıtlı bir çerçevede müzakere ediliyor. Kaçak dostum, maalesef sen de bundan azade değilsin benim gözümde.

    Savaş-barış, kürt sorunu, pkk sorunu, resmi ideoloji, politik islam, çözüm, çözümsüzlük vs. tüm bu genel geçer kavramları içi boşaltılmış ve bir şey ifade etmeyen manasız kavramlar olarak görüyorum.

    Evvela, Kürtlerin temsilcisi Öcalan, PKK ya da DTP değildir. Bu artık iyice anlaşılsın. Bu çok rahatsız edici bir söylem. Ben böyle bir temsilci atadığımı, desteklediğimi hatırlamıyorum. PKK’nın ve Öcalan’ın Kürt halkına verdiği zararı görmek gerekiyor. Oy açısından da bakarsak DTP, Kürtler’in ne kadarını temsil ediyor? Ve bu ne olduğu belirsiz demokratik açılımın muhatabı neden DTP, PKK ya da senin “barış elçisi gerillalar” dediğin, benimse acı acı gülümsediğim bir grup oluyor?

    Diğer yandan, PKK ve Öcalan 30 küsur yıldır Kürtler adına neyin mücadelesini veriyor? Açık ve net konuşmak gerekirse, Kürtlerin arasında görülmeyen bir anlayışı kısmen yerleştirdiler, bu doğru… Onların ihmal edilmişliğini, ezilmişliğini ve devletin onlar üstündeki tahakkümünü iyi okuyup Kürtler arasında kök salmamış olan bir anlayışı/ideolojiyi, hadi iyimser olalım bir “farkındalığı” yaygınlaştırdılar. Kürt bilinci diyebiliriz buna. Sokaktaki çocuktan ihtiyarına kadar bölgede bir Kürtlük bilinci oluştu, bunu inkar edemeyiz. PKK tarafından önceleri ileri sürülen iddialar ve gelinen noktadaki taleplere baktığımızda da belirgin bir farklılaşma görüldüğü ortada. Bu, konunun diğer yanı.

    Bir diğer konu, AKP’nin neden şimdi bu adımı attığı? Meselenin “derinliği” biraz da burda. Bölge dışında yaşayan insanların, İslamcıların, muhafazakarların Kürt sorununa şimdiye dek yeterince eğilmemiş olduğu inkar edilemez. Onları görmezden geldikleri, milliyetçilik damarlarına kadar sirayet ettiği için Kürtlerin hak taleplerine dudak büktükleri, onlara mesafeli yaklaştıkları bilinen bir durum. Şimdi ne oldu da AKP çözümün yanında yer alıyor gibi görünüyor? Ve neden şimdi? AKP’nin güçlendiği, sorunu çözecek kadar muktedir olduğu, bu kararı tek başına özgür iradesiyle aldığı safsatasının arkasına saklananlar bana biraz gülünç görünüyor. Uluslar arası ilişkilerde başarı gibi gösterilen adımlar, Ermeni sorununun çözümü için ortaya konan yaklaşımlar, derin devletin Ergenekon operasyonu ile çökertilmiş gibi gösterilmesi, Kürt sorununun çözümü vs. Bunları üstü üste koyduğumuzda yıllardır biriken ve ülkemizi her açıdan geri götüren (!) sorunların AKP eliyle bir bir çözüldüğünü görüyoruz. Herkes önceden düşmanımızdı, şimdi hepsiyle dost oluyoruz. Meğer ne kadar kolaymış bunları çözmek! Emekli olduktan sonra bahçede çiçek sulamak yerine kuvay-ı milliye oyunu oynamak isteyen askerler, kaşarlanmış solcular, köhnemiş bir ideolojinin savcılığını yapan savcı CHP, İki futbol maçıyla dostumuz haline gelen Ermenistan, Türk ile Erdoğan arasındaki randevu krizinin üstüden az bir vakit geçtikten sonra “açılım” diye koskoca memlekete yutturulan bir palavra ve ardından Öcalan’dan beklenen yol haritası, Mahmur kampından gelen 34 gerilla(!), madalyasını parçalayan gaziler, şehit aileleri, gözyaşı, gözyaşı, gözyaşı vs. vs.

    Yakamıza yapışmış, başımıza musallat edilmiş bunca ucuz sorun ve bunların ucuz yoldan çözümü. 30 yıl önce kim tarafından, nasıl, ne adına, hangi finansmanla, hangi silahla, ne için, kim için mücadele verdiği belli olmayan bir örgüt koskoca bir halkın temsilcisi olacak, silah ticareti, askere çift maaş, ulusal çıkarlar, ABD ile ortak istihbarat, İtalyadan gelen mayınlar, Fransa ve Almayan’nın PKK’ya kol kanat germesi, sünnetsiz teröristler, israille dostluğumuz, çekiç güç, olağanüstü hal, bu halin valileri, Tuzla’da ve Bolu’da 3 ay eğitimden sonra gerillanın önüne atılan bıyığı yeni terlemiş vatan evladı, dağa çıkan vatan evladı, sonra savaş, sonra da barış, sonra da ya savaş ya barış öyle mi? Bu mu?

    Benim gördüğüm şey açıkça şu: İslamcı kimliğinden sıyrılıp muhafazakar demokrat olan AKP’nin önündeki derin devlet, ergenekon, ermeni sorunu, kürt sorunu vs. engeller tek tek kaldırılıyor? Bir zamanlar PKK’yı destekleyen güç, desteğini kesiyor. PKK politika değiştiriyor. Bağımsız devlet veya federasyon taleplerinden vaz geçip eşit haklar söylemi öne çıkarılıyor. AKP muhafazakar, islamcı, milliyetçi ve merkez oylarını ciddi bir şekilde kaybediyor, bunu bilmesine rağmen geri adm atmıyor. Çünkü bir rolü var ve onu oynamak zorunda. PKK adım atıyor çünkü bir rolü var ve onu oynamak zorunda. Dağda ve kışlada ölen binlerce çocuk, oğlunu kaybetmiş binlerce ana sadece birer ayrıntı, teferruat. Zaten bir kaç gün sonra ortalık durulur, herşey unutulur. Zaten hep öyle olmadı mı? Cumhuriyet kurulurken, 60’ta, 71’de, 80’de, 28 Şubatta, Ergenekonda vs.vs. Her şey zaten çok çabuk unutulmuyor mu bu memlekette? Asker nerde mesela? Neden sesi soluğu çıkmıyor bu süreçte? Bir kaç zaman böyle gider, sonra türk-kürt yine kardeş olur..

    Peki aslında olup biten nedir? Enerj, petrol ve gaz geçiş noktasında olan ve büyyyyük stratajik öneme sahip ülkemiz yeni bir pazarlığın içinde bir piyon mu? Kaşarlanmış resmi ideoloji savunucusu partilerden ve liderlerden ziyade stratejik dostlarının her sözünü itiraz etmeden yerine getiren güçlü bir muhafakar parti tercihi mi? Yoksa Büyük Ortadoğu projesiyle hem dindar-hem laik ve “güçlü ülke, model ülke Türkiye” örneği mi? Ya da ABD Ortadoğudan çekilirken arkasını mı temizliyor? Bilmiyorum. Yıllardır silah için harcanan 200-300 milyar dolar paramız vardı. Şimdi o para harcanmayacak. Cebimizde kalacak. E o zaman daha zengin olacağız değil mi? Başımızda uğraşacak bela kalmayacak. Güçlü ülke oluyoruz artık. Bizi kimse tutamaz. Böyle de bir durum var. Kimse bunu istemeyeceğine göre bu çekilen filmin adı nedir?

    Kaçak dostum senin de dediğin gibi şimdilik bu filmin adı “Savaş ya da Barış” olsun. İlerde duruma göre bakar, tekrar bir isim buluruz yeni filmimize..

    Sevgiyle..

  3. Atilla Says:

    Ömer merhaba,

    Yazını okudum ama ne dediğini maalesef anlamadım. O bu, peki ne o zaman? Savaş bitsin demek bu kadar zor mu?

    Sevgilerimle

  4. Ömer Says:

    Atilla, yazdığım yorumdan “savaş bitmesin” gibi bir sonuca mı ulaştın? Böyle bir anlam mı var orda? Ben asıl sorulacak sorunun “savaş bitmesin mi?” olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla savaş bitsin ya da bitmesin gibi bir cümle kurmam abes olur..

    Yukarıdaki yorumu anlamadıysan bu yazdıklarımı da muhtemelen anlamayacaksın gibi bir sonuç çıkarırsam bana kızmazsın değil mi?

    Sevgiyle..

  5. orlando Says:

    Savaş bitsin demek zor değil, ama barış adı altında yapılanların bundan ibaret olmadığı da çok açık. Ömer beyin söyledikleri bunu anlatıyor. ‘Savaş ya da barış’ gibi dar çerçevelerden bakmaya mecbur değiliz.

  6. AYŞEGÜL Says:

    Kaçakova yazına ilave olarak,kendi yorumumu katmadan bazı bilgileri ilave etmek istiyorum.PKK dört dönemde incelenebilir.Birinci dönemi,1975’ten 1980’e uzanır.O yıllarda Apo’yu Mit üzerinden SüperNATO gütmüştür.Yani,PKK’yı 1975’de MİT kurmuştur.Apo,1972 yılında Şafak gazetesi dağıtmaktan yakalanmış ve MİT ile anlaştığı için birkaç ay içinde serbest bırakılmıştır.Şafak dağıtan diğer militanlar,sıkıyönetim mahkemelerinde 5-7.5 yıl hapse mahkum edilmişlerdir..Apo,anlaşma yapmış serbest bırakılmıştır.Uğur Mumcu bu konu üzerindeyken şehit edilmiştir.PKK’nın 1975-1980 arasında,CIA’nin
    ”Böcek yiyen böcekler”teorisine göre,Doğu ve Güneydoğu Bölgemizde,Türkiyenin birliğinden yana olan Sol örgütlerin üzerine
    sürülmüş,o dönemde SüperNATO güdümlü yüzlerce cinayet işlemiştir.O tarihi incelerseniz,öldürülmüş tek polis,asker yoktur.Öldürülen bazı önemli devrimciler(PKK tarafından)Zeki Öz,Adil Turan,İnan,Özdemir,Mehmet Ongan,Hasan Erkılıç…12 Eylül 1980 Darbesinden sonra Apo,Suriye’ye kaçtı.CIA ve MİT o sırada Suriye’de ABD karşıtı Hafız Esat yönetimine karşı gericiMüslüman Kardeşler (Ihvanı Müslimin)’in terörünü örgütlüyor ve destekliyordu.Buna karşı Suriye yönetimi de,Türkiye’de Kürt ayrılıkcı terörünü harekete geçirmek için örgüt arayışı içine girdi.İhale Apo’da kaldı.Bekaa Vadis’ndeki kamp Apo’ya tahsis edildi.O dönemde Türkiye hükümetleri,Suriye’deki gerici terörü desteklemekten vazgeçse,Apo’yuda alırlar ve Pkk’yı etkisiz
    hale getirirlerdi.Hafız Esat buna hazırdı.Bizim iktidar sahipleri ABD güdümlü oldukları için,böyle bir girişimde bulunmadı.İki mazlum ülke,birbirlerinin teröristini desteklediler.Pentogon’un ünlü”’Üç İsrail Senaryosu”’böyle yürüdü.ABD Ordusu,1991 yılı başında Irak’a saldırıp,Kuzey Irak’ı denetim altına alınca,PKK’nın oradaki kuvvetleri,ABD ‘nin denetimine girdi.PKK’yı Kuzey Irak’ta ABD’nin özel kuvveti olan Delta Force eğitti. Ancak Şam ve Bekaa’daki Apo,zorunlu olarak Suriye’nin denetimindeydi. 1999 Şubatı’nda,Apo CİA tarafından paketlenip Türkiye’ye teslim edilene kadar bu çift başlı durum devam etti.

  7. ARZU Says:

    Ayşegül Hanıma katılıyorum,bu belayı başımıza saranlar ABD’nin Nato’su.
    Bundan çıkartılacak sonuçlar -Ezilen Dünya ülkelerinde etnik temelli ayrılıkçı hareketler , boylarından büyük işlere , özellikle silahlı hareketlere kalkıştıkları zaman, en sonunda ABD Ordusu’ndan medet ummakta ve Washington stratejisinde rol üstlenmektedirler.-Türkiye deki işbirlikçisi iktidarlar bağımsız bir siyadet izleyemedikleri için PKK ‘nın kuulmasını ve büyütülmesini öngören Süpernato planlarına hizmet etmişlerdir. Irak’ın kuzeyindeki 2. İsrail devleti de , Ankara’daki ABD güdümlü yönetimlerin desteğiyle kurulmuş, geliştirilmiş ve beslenmiştir. Türkiye Hükümetleri , bölücü örgüt ve oluşumları kendi elleriyle büyütmüşlerdir.-NATO,bir savunma paktı değil,NATO ülkelerini gütme ve gereğinde bölme aygıtıdır.Türkiye’ deki Süpernato güdümlü örgütler,Türkiye’nin güvenliğine değil, ABD ‘nin güvenliğine ve Türkiye’yi parçalama planlarına hizmet etmişlerdir. O kadar ki , bugün ki MİT müsteşarı, Hizbullah’ı dahi kullandılklarını itiraf etmiştir. Yanlız PKK cinayetlerinde değil ,yüzlerce insanın Hizbullah eliyle betonlara gömülerek öldürülmesinden sorumludurlar.- Bölücü terörün bastırılması ve Türkiye ‘yi tehdit eden Kuzey Irak ‘taki fesat ocağının söndürülmesi için, ABD gündeminden ve AB kapısından kurtulmak öncelikli şarttır.

  8. Atilla Says:

    Sevgili arkadaşlar,

    1955 yılında NATO’ya giren Türkiye devleti geçen süre zarfında bütün kurumları ile adım adım ABD’nin kontrolüne girmişti. O dönem “soğuk savaş” denilen konjoktürdü. Hepimizin bildiği gibi bu dönem 1991 yılında SSCB’nin çözülmesi ile bitti. ABD öcülüğünde Yeni Dünya Düzeni denilen bir sürecin önü açıldı. Bu süreçte de Türkiye üzerine düşen görevi yaptı. Bosna’ya, Kosava’ya, Afganistan’a vs. NATO bünyesinde asker gönderdi. Bütün bunlar ABD ile Türkiyenin (hatta İsrail’in) ortak olduğunu göstermektedir. Türkiye’de şu an birbirleri ile mucadele eden libarel ve ulusalcı kamplar her ne kadar birçok farklılığı içlerinde barındırıyor olsa da özünde ABD emperyalizmine biat etmektedir. Şimdi Kürt meselesine gelirsek bu meselede PKK(ya da DTP) bir sonuçtur. Asla neden değildir. Bu meslenin özü Ömer’inde belittiği gibi inkar ve imhadır. Yani bir halkın (Kürtlerin) en doğal haklarının tanınmamasıdır. Kürt sorunu bu topraklarda ABD gelmeden önce de var olan mesele idi. Sanki bu sorunu ABD yapay olarak yaratmış gibi; bir halkın özgürlük talebini bastırmak için bu sorunu ABD ile ilişkilendirmek yanlış bir sonuç çıkartmaktır. Türkiye’de burjuvazi ve bürokrasi ikiye bölünmüş ve aralarında politik bir savaş yürütmektedir. Son karşılama olaylarına bakarak söyleyebiliriz ki;Kürtlerin barış için sevinmesine karşı hemen ikiyüzlü davranarak bunu eleştirmişler ve haklarında soruşturma açmışlardır. Haklarını tanıdığınız insanların sevinmelerine neden karşı geliyorsunuz? Sorusu, bu bu hakları hala inkar eden CHP ve MHP için ne kadar geçerliyse, AKP içinde o kadar geçerlidir.
    Dolayısıyla Kürt halkının üzerinde bu baskının biraz olsun aralanması için onların yanında olmamız ve her türlü haklarını tanımamız daha doğru olacaktır. Kürtler şimdiye kadar üzerlerinde oynanan oyunları nasıl açığa çıkardıysa, ümit ediyorum ki bundan sonra ki oyunlarıda göreceklerdir.

    Evet AKP’nin politikasının ne derece barışa yönelik tutarlı olup olamayacağı sınamak içinTürklerin ve Kürtlerin barışı ortak dillendirmesi bu netliği sağlayacaktır.

    Ömer Beyin yukarıda sorduğu soruların barış süreci içerisinde elbette sorulması gereken sorular olduğunu düşünmekle birlikte, şimdi ve derhal sade bir söylemle, barışa veya savaşa taraf olduğumuzu ifade etmek, yerinde ve dürüstçe ortaya konması gereken bir tavırdır. Soruların çokluğu, politik olarak dayatılmış gibi görünen, Kürt halkından başka açıkça taraf olduğunu ilan eden ve bu sürece katılan toplum kesimlerinin azlığı, ortaya konan kırılgan bir kavramı (barışı) desteklemek gerektiğini, zorunluluk olarak önümüze koymaktadır. Yukarıdaki eleştirim bu minval üzerinedir..

    Not:Birbirimizi daha iyi anlayabilmemiz açısından, http://www.serbestyazarlar.com adresinde bulunan yazılarımı referans alabilirsiniz.

  9. AYŞEGÜL Says:

    Atila bey ve Sevgili arkadaşlar,1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla Natonun,SüperNATO’NUN ve Kontrgerilla’nın işlevi bitmemiş,aksine artmıştır.ABD öncülüğünde yeni bir sürecin açılımından anlaşılan;tek
    kabadayı durumuna gelen ABD’nin,yukarıdaki unsurları da kullanarak
    milyonlarca insanın ölümüne sebeb olmasıdır.Bölgemizde faili meçhullerden tutunda,Yugoslavya’nın yedi parçaya bölünmesi,Kafkasları karıştırması,üç milyon Müslüman,bebek,çocuk ölümleri,Fettullahcıların
    ABD’de eğitilmesi ve G.Doğu’da hücre evler açılması,PKK’lı imamlar,vb.saymakla bitmezElimde kaynak belirterek vereceğim çok önemli belgeler var.Bunları,vakit bulup da cumartesi,pazar hazırlayabilirsen vermek isterim.

    Ekonomik açıdan yoksulluk bir tek o bölgeye ait değil.Karadeniz,Ege,
    Marmara,Anadolu liberal ekonomilerin sancısı ile kıvranıyor.Ankara,İzmir,
    İstanbul ve diğer büyük kentlerin otuz km.dışına çıktığınız zaman göreceğiniz yoksulluk en az o bölgeler kadarsır.

    Barış mı?Sonun kadar istiyoruz.Kim istemez ki?Kronolojik bir tabloyu
    en geç pazartesiye kadar vermeye çalışacağım.Bu arada yoğun işlerimiz
    var,kesin söz veremiyorum.

    Herkese iyi hafta sonları dilerim.

    1955 yılında NATO’ya giren Türkiye devleti geçen süre zarfında bütün kurumları ile adım adım ABD’nin kontrolüne girmişti. O dönem “soğuk savaş” denilen konjoktürdü. Hepimizin bildiği gibi bu dönem 1991 yılında SSCB’nin çözülmesi ile bitti. ABD öcülüğünde Yeni Dünya Düzeni denilen bir sürecin önü açıldı. Bu süreçte de Türkiye üzerine düşen görevi yaptı. Bosna’ya, Kosava’ya, Afganistan’a vs. NATO bünyesinde asker gönderdi. Bütün bunlar ABD ile Türkiyenin (hatta İsrail’in) ortak olduğunu göstermektedir. Türkiye’de şu an birbirleri ile mucadele eden libarel ve ulusalcı kamplar her ne kadar birçok farklılığı içlerinde barındırıyor olsa da özünde ABD emperyalizmine biat etmektedir. Şimdi Kürt meselesine gelirsek bu meselede PKK(ya da DTP) bir sonuçtur. Asla neden değildir. Bu meslenin özü Ömer’inde belittiği gibi inkar ve imhadır. Yani bir halkın (Kürtlerin) en doğal haklarının tanınmamasıdır. Kürt sorunu bu topraklarda ABD gelmeden önce de var olan mesele idi. Sanki bu sorunu ABD yapay olarak yaratmış gibi; bir halkın özgürlük talebini bastırmak için bu sorunu ABD ile ilişkilendirmek

  10. AYŞEGÜL Says:

    SON PARAGRAFI ÖZELLİKLE VERDİM.ATİLLA BEYİN YAZISINDANDIR:

    ”SANKİ BU SORUNU ABD YAPAY OLARAK YARTMIŞ GİBİ:BİR HALKIN
    ÖZGÜRLÜK TALEBİNİ BASTIRMAK İÇİN BU SORUNU ABD İLE İLİŞKİLENDİRMEK”

    İŞTE TAM DA BURADA AYRILDIĞIMIZ NOKTAYA GELİYORUZ!
    SİZLERE BELGELEMEYE ÇALIŞACAĞIM YAZIM,HEPSİNİN ABD TEZGAHI OLDUĞUNA DAİR OLACAKTIR.

  11. Atilla Says:

    Ayşegül hanım,

    1984 yılından beri isyan eden Kürtler, tarihide ilk kez isyan etmiyor. Bu son isyan devletinde resmi olarak açıkladığı gibi 29. isyandır. 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1936 Dersim isyanı bunların en büyükleridir. Bu süreçte ABD yoktu. Bu gün emperyalizm bu sorunuın çözümü konusunda Türkiye devletiyle beraber hareket ediyorsa- ki ediyor- elbette çıkarı içindir. Ama bu devlet de anti-emperyalist bir devlet değildir. Bütün organları ile emperyalizme bağımlı bir devlettir. ABD, güçlü ordusu olan Türkiye Cumhuriyetini niye bölmek istesin, hem Türkiye’yi hem PKK’yi hem Barzaniyi neden desteklesin ve bunları karşı karşıya getirsin? Türkiye’den isteyip de alamadığı bir şey var mı?
    Bence ulusalcıların ve liberallerin anaforundan kurtulmak gerek bu gün bu politik iki akım insanları zehirlemekten başka bir işlev görmüyor.

    Saygılarım ile..

  12. Mert Ataol Says:

    Ayşegül Hanım;
    ”SANKİ BU SORUNU ABD YAPAY OLARAK YARTMIŞ GİBİ:BİR HALKIN
    ÖZGÜRLÜK TALEBİNİ BASTIRMAK İÇİN BU SORUNU ABD İLE İLİŞKİLENDİRMEK”
    Sözünden benim anladığım, Sadece Abd ile ilişkilendirmenin yanlışlığı yönündedir. Şimdiki sınırlar içinde sorun elbette ki 86 yıllıkmış gibi görülebilir. Misak-i milli sınırlarının çizilmesinden önce de kürt sorunu vardı, hala da var. Var olmaya da aday olacak gibi görünüyor bana göre. Ancak elinizde belge var ve bir senaryoyu kayıt altına alan belgeler ise bunlar, elbette değerlendirmekte büyük fayda var. Ancak bu tarihsel süreci kavrama yolunda anlağımızı durulaştırır.
    Elbette Yeni dünya düzeni, büyük ortadoğu projesi, büyük avrasya projeleri uygulanırken, binbir türlü oyunlar, çatışmalar, politik manevralar yapılacaki gizli veya açık provokasyonlar ajitasyonlar, toplumsal yönlendirmeler yapılacaktır. Bunlar sömürge imparatorluğu hayallerinin peşinde koşan devletlerin (Ekonomik erkin aygıtı) doğal taleplerinden, onları güdüleyen mutlu ve hakim sınıfları tarafından uygulattırırır.
    Bu bağlamda Belgeler oyunun ancak süreç içindeki tespiti, sorunun tarih içindeki varlığını keşfetmek ise durumun nedenselliği ve niceliğini anlamamızı kolaylaştırır. – Ki bu da nitelik olarak bu gün kü tabloyu ortaya çıkarmaktadır.-
    Saygılarımla
    Mert Ataol

  13. aslan Says:

    Arkadaşlar,konu çok kapsamlı olup,burada yazmayla sonuçlanamaz.Yorumlar uzayıp gider.Objektif kriterlerle sonuca ulaşmak çok zor görünüyor. İşin tarihsel perspektifi,Osmanlı ve öncesi,Şeyh Sait isyanı ve bölgenin cezalandırılması,Cumhuriyet öncesi verilen sözler,sosyolojik,ekonomik boyutlar,bazı arkadaşların belirttiği ”derin devlet” ve dış uzantıları…Bunlar uzayıp gider.Sadece kendimi bağlayan bir görüş;Kürt gerçeği ile PKK’yı ”çok fazla” ilintili göremiyorum.Yıllardır ezilen bir toplumun, barış için sevinç gösterilerini siyasi rant için polemik yapanları da kınıyorum.
    Dostlukla…

  14. kacakkova Says:

    ömer usta,
    bu kapsamli yorum icin cok sagolasin….”ben reel politikanin kurbaniyim, kader utansin” deyip cikmak isterim isin icinden, ama isler o kadar kolay degil elbette…
    bu türden “olaylari dar cercevede müzakere etmek” elbette bir sorun, bunun kendimle ilgili olan kismini kabul ederim, olabilecek en genis cercevede olasi bütün faktörleri hesaba katarak degerlendirme yapmak, sebepleri ve sonuclari bütün degiskenleri dahilinde ele alabilmek, gecmisten gelecege uzanan bir cizgide bütün bir durumu tam olarak degerlendirebilmek kim istemez….
    fakat öte yandan üzerinde konustugumuz zeminin de, kisisel olmadigini düsündügüm cerceve daraltici bir boyutu var, onun da ayrica anlasilmasi gerektigini düsünüyorum….
    güncel olaylarin degerlendirilmesinde, her birimiz o güncelligi asan, öteleyen bir bakis acisi, politik ve tarihsel olarak sekillenmis bir bilinc icinden baktigimiz icin farkliliklarla dolu degerlendirmeler yapmamiz kacinilmaz ve dogal….olaylar yalin halde durmuyorlar, olaylara bakan bizler de yalin halde bakmiyoruz, olay(lar)in hakikati hakikatin olaya bakisiyla birlikte bir baglama oturuyor, anlamlandiriliyor ister istemez….
    müzakere cercevemiz ne denli genis olursa olsun, sonunda “savas” ve “baris” olarak bölümlenmis, karsikarsiya gelmis (ya da getirilmis) bir düzlemde seyir eden reel politik durum var, belirli bir politik an’da durumun böyle olmasinin dogru olup olmamasinin, öncesi ve sonrasiyla bütün bir süreci dogru degerlendirmeye imkan verip vermediginin bir önemi yok, kendi yaklasimimizi ne sekillerde dolayimladigimiz ya da acimladigimizin da önemi yok, herhalükarda söyledigimiz sey ya “savas bitsin”e karsilik geliyordur ya da “savas sürsün”e…
    daha genis bir cercevede manzara kesinlikle böyle degildir, kabul ederim, ama tam da bu politik an’da durum budur, buna dönüsmüstür, ya bu durum icinden bu duruma dair bir sey söylenecektir ya da bu an’a kayitsiz kalinacaktir….
    simdi böyle alindiginda iceriden konusmanin ve bir seyler söylemin, konusulan zemin düzleminde, hic de bir tercih konusu olarak ortaya cikmadigi, o düzlemin bizzat cerceveleri belirli bir sekilde daralttigi acik olsa gerek…olaylari genis bir cercevede müzakere ettigimizde, ben sahsen burada söyledigin yönlerin cogunda aynen söylediklerine katilirim, “savas ve baris” veyahut “savas ya da baris” oyunlari ile magdur edilen insanlarin, cekilen acilarin, kayiplarin, parcalanan hayatlarin acisi ve öfkesini aynen paylasirim….
    hatta genis bir yüreklilikle”kürtlerin talepleriyle emperyalizmin politikalari ayrilmalidir” diyen tpk’nin dediklerine bile genis bir baglam icinde hak verebilirim, ama eger bu önermelerin hepsi verili politik an icinde soyut kalacak seyler olmasalar….bunlarin hepsi nihayetinde tercüme edildiklerinde, “savas ve ya da baris” eksenine dönüsen o an’in kendi catismalarina endekslenirler….
    “olmak ya da olmamak, iste bütün mesele bu” seklinde özetleyebiliriz meseleyi….
    politik düzlemin ve o düzlemdeki an’larin kendi sinirlari var, kendi belirleyicileri var, kendileri de belirlenmis olan sürecleri bicimlendiren özneleri var, bu alana ayak bastigimiz anda, bir “olmus olabilecege” ya da bir “olmasi gerek”e göre müzakere cercevemizi genisletip daraltabiliirz, ama an’in kendini indirgedigi düzlemin darligindan cikamayiz böyle……yukardaki yazida dolayisiyla bunlardan imtina ederek, bu anin icinden bakmaya calistim, mevcut söylem farklarinin kendi ic evrilmelerini ve geldikleri noktalari degerlendirmeye calistim, ama böyle bir cabanin bile o catisan kavramlarin isaret ettigi toplumsal/politik gerceklikte bir tarafa düstügünü, düsecegini gözardi etmeden….yoksa ben de ne taraflarin savas dedigi seyi onlarin dedigi gibi anliyorum, ne de baris’i…..ne sistemin dönüstürülmesi noktasinda ayni seyleri düsünüyorum, ne olaylarin gercekligi konusunda….
    fakat bu politik anin icinden bakmaya calismak, illede sürecin aktörleriyle özdeslesmek gerektigi anlamina gelmiyor, disaridan konusmanin, kendi müzakere cercevemizi salt veri alarak olan bitenleri yargilamanin kendi basina bu süreclerden kurtuldugumuz anlamina gelmemesi gibi tipki…..reel politik alanda/yapida önce sorun yaratilir, sonra cözülür, zaten varolan meseleler baska baglamlarda yeniden düzenlenir baska meselelere baglanir….önce savas, sonra baris, sonra da ya savas ya baris….ürkütücüdür bu sahne, yapisi itibariyle insani acmazlara, celiskilere, zorluklara sürükler, kendi kendisiyle celismesine bile sebep olur, islerin ici bosaltilmis, coktan anlamsizlastirilmis kavramlarla dönüyor olmasi ayni zamanda herseyi bir yalana dönüstürür, fakat müzakere cerceveleri nasil olursa olsun bu somut durumlar karsilasmkatn kacinamaz….
    “temsil sorunu”nun asilmasi, “politik yapi”nin dönüstürülmesi ve “toplumsal gercekligin” yeniden bambaska sekillerde düzenlenmesi sözkonusu edilemedigi sürece….
    her neyse, kader utansin dememinin sebeplerini biraz acabilmisimdir umarim…..
    tam bu noktada öcalan’i kim temsilci secti meslesine gecebiliriz, kisaca deginmek isterim bunada…
    ben kürt degilim ömer usta, öcalan’in ve pkk’nin bu anlamda kürtlerin temsilcisi olup olamayacagini, bunun kabul edilip edilemeyecegini icerden söz alarak belirleyemem, bir kürt kalkip elbette ben temsilci secmedim bu adami, tanimiyorum, beni temsil edemez diyebilir, “temsil sorunu” dedigimiz seyin bütün zorluklari ortaya cikar burada, ama bu durum sadece kürtlere has bir durum degil bence….sorun yasallik ya da yasadisilik olamaz, gelinen noktada baris bir egemelenrin bölgeyi yeniden düzelenme girisimleriyse bile bu düzenlemede öcalan”a rol verilmesi temsil konumuna bir sekilde yerlesmis olmasi dolayisiyladir…..
    cünkü iyi de ben de tayyip erdogan’i secmis degillim, ne de ondan önceki iktidarlari herhangi bir sekilde temsilcim olarak sectim, onlara temsil irademi verdim, asla beni temsil etme haklari ve yetkileri olmadi nezdimde, ama adamlar mazallah her konuda hakkimda karar alip durdular, bütün bir hayatim hakkinda kararlar verip durdular, dün savasi bugün barisi misal olaganüstü bir temsil rahatligi icinde isletip durdular, bugün ben “türk” olarak “kürtler”in taleplerinin karsilanmasini ve icinde yasayabilecegimiz bir demokratik haklar zeminin olusturulmasini, dagdan inen insanlarin karsilanmasinda yasanan sevincin gayet makul oldugunu söylüyorum ama “temsilcim” kendi kendine film oluyor, sanki kiymeti harbiyesi olan bir sey yapmis gibi “sil bastan yapariz haa” diyor….
    simdi buradan gitmeye basladigimizda, senin söylediklerine ek olarak, bizim adimiza konusan, yani bu baglamda kürt olan sen ile türk olan benim adima kararlar alan bu temsilcileri, kendi kendilerine vehme kapilmis hödükler olarak degerlendirmek de isterim…ama usta “biz” kimiz, bu insanlari öyle yada böyle, yani resmi ya da gayri resmi yollardan temsilcileri kabul eden insanlar kim….yaklasik 200 bin kisilik bir kitle “kürdistan halki önder apo’nun sözünü dinler” diyor misal, nedir bu….cikamiyorun isin icinden, neyin ne oldugunu bu islerin nasil döndügünü bilip bilmemenin de önemi yok….sadece böyle bir sürec olustugunda, insanlarin aci cektigi ve hayatlarinin mahfoldugu bir durumun asilmasi ya da degistirilmesi gündeme gelecekse, bu temsilcileri buna zorlamak, olabilecek seyin daha kapsamli bir sey olmasini saglamak cabasinda olunababilir belki….
    yoksa silah endüstirisiydi, uyusturucu ticaretiydi, emperyalizmdi, yerli egemen güclerdi, cia’aydi, mit’ti, komploydu vs demeden de, savas ve barisi, kürt sorununu, pkkyi, politik islami, resmi ideolojiyi, cözüm ve cözümsüzlügü icleri bosaltilmis kavramlar olarak görüyorum ben de, bu kavramlarin ici yalnizca bir dolu yalan yanlisla da olsa bu ifade etmeye calistigim politik an’da doluyor yalnizca, daha dogrusu bir karsilik buluyor, insanlar o karsiliklardan anladiklari seye göre taraf oluyorlar, anladiklari seye göre tepki gösteriyorlar ve sürece dahil oluyorlar…..belirli söylem bicimleri yeni bir takim düzenlemelerle, baska noktalara evriliyorlar, bir seyleri baska sekillerde söylemeye yöneliyorlar ve bunu yaparken de politik/toplumsal alani yeniden düzenliyorlar, alandaki kitlelerin talep ve beklentilerini cesitli etki tepki meknaizmalarinca kullaniyorlar, hasili birileri birileri adina karar verip sonuca gidiyorlar….
    “savas ve baris”tan “savas ya da baris”a gelinmesinin, bu söylemsel kaymanin ve alanin bu sekilde düzenlenmeye calisilmasinin anlami bu….ne kadar toparlayabildim allah bilir, ama daha fazla uzatmayayim…..
    özeti sudur: “baris gelecek, artik zengin ve mutlu olacagiz” gibi liberal hezeyanlara kapilmadan da “savas ya da baris” söylemini anlamya calismak ve dahasi bir tavir belirlemek kacinilmaz olabilir. sonucta “baris” da politikanin baska araclarla sürdürülmesidir, son iki paragrafta söylediklerin baris adi altinda yapila gelenleri gösteriyor bu bakimdan. ama savas halinin sürmesiyle sürmemesi arasindaki mesele de bu noktada dügümleniyor yine. “savasa karsi baris” politikasinin ve bu ülkede iyi seyler oluyor iyimserliginin bir anlami varsa, o da bu politik an’la sinirlidir ve kosullanmistir.genis bir müzakere cercevesinde sahne tatsiz ve aci vericidir, ancak “sorun”un ve “cözüm”ün alami, bunlarin nasil ve hangi genis baglamlarda tariflenecegi degil, kendi düzleminde ortaya cikmaktadir.kendi düzleminde bir anlamalri vardir. Politik sorun “savas”tir ve cözüm “baris” olarak karsinda konumlanmaktadir….
    “olaylari kisitli bir cercevede müzakere etme”min sebeplerini acmaya calistim usta, bu cerceveye ragmen dedigim gibi senin yazdiklarini okurken “aa nasil olur nasil böyle bakilir” garipligini de yasamiyorum üstelik, gayet anlasilir ve acik geliyor dediklerin, fakat icinde bulunulan an’i bunlarla karsilayamiyorum ben tam olarak. ne savasta ne de barista, “olan”, “olmus olabilecek olan” ve “olmasi gereken” arasindaki gerilim üzerinden temellennen siyaset olanagi bitmeyecek elbette, bununn kapanimina direnmek, siyaseti bu olanak baglaminda acik tutmak önemli.senin yorumun o acikligi saglamak üzere anlamli özellikle.
    sarih bir dille ben reel politikanin kurbaniyim (!), “ee olmayaydin!” diyenlere bir sey diyemem, orlando’nun rahatligiyla konusamayacagimi biliyorum yalniz, ayrica arzu ve aysegül kardeslerin komplo teorilerinden bende de bir düzine var, bazen ise yariyorlar da ama bunlara cok kaptirmamak lazim, bu türden yaklasimlarin ve reaksiyonlarin disinda bu an‘larin gelip geciciligine teslim olmayan düsünceler ve elestiriler karsisinda boynum kildan incedir, kader utansin :)…

    sevgi ve muhabbetle…..

  15. kacakkova Says:

    elestirel abi sagolasin, senin “hegemony” yazisida sevinc gösterilerine verilen resmi tepkilere iyi deginiyor…

    sevgili atilla, sevgili mert hosgeldiniz, yorumlariniz icin tesekkürler….

  16. Atilla Says:

    Merhaba,

    kacakova asıl ben teşekkür ederim? Senin yazdığın yazı bizi: Peki gerçek ne o zaman ? Sorusuna getirdi. Sen bunu sağladın… asıl biz teşekkür ederiz.

    “Barış ya da savaş” diyalektiğine karşı, birileri “teslimiyet ya da savaş” biçiminde karşılık veriyor. Bu kirlilik beni çok üzüyor…

    sevgilerimle

  17. Ömer Says:

    Sevgili Kaçakkova, açıklamaların için teşekkür ederim. Birbirimizi anlıyoruz ve aslında olup bitenin de farkındayız. Bakıp göreceğiz sonu nereye çıkacak bu işin..

    (Bu arada FF hesabımı kapattım. Kırgınlık, küskünlük ne haddimize üstat.. Lakin bu binbir çeşit dijitallik içinde biraz daha sadeleştirmeye çalıştıkça kendimi daha çok dağıldığımı fark ettim. Sohbetler, muhabbetler güzel ve faydalı ama insanın bazen çok vaktini alabiliyor. Daha da önemlisi nette olup biten şeyler bazen yanlış izlenimlere de sebep olabiliyor. Bu sebepten twitter ve FF hesabımı kapattım.)

    Dostluk baki olsun.. Selam ve muhabbetle.

  18. AYŞEGÜL Says:

    Komplo teorisi,öyle mi Kacakova?
    Yargısız infaz yapmışsınız,canınız sağolsun:)

    Sevgiyle kalın.

  19. Lilith Says:

    hehe, yahu Ayşegül hanım 90 yıllık geçmişi olan bir sorunu, polisiye bir romana indirgemişsin ye bravo…Bu ABD de zaten herşeye kadir mutla bir güç…artık ideallerimizi terkedelim haydi, hiçbir şey için mücadeleye gerek yok, nasıl olsa ABD birşekilde yok eder bizi…

  20. tamer Says:

    Birikim Dergisi’nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır

    “Kürdistan’da Anarşist Olmak veya Eve Dönüşün İmkânsızlığı…”

    Ramazan Kaya

    suralardan okunabilinir..

    http://www.ainfos.ca/tr/ainfos03744.html

    http://turkish.rizgari.com/modules.php?name=News&file=article&sid=21594

  21. kacakkova Says:

    tamer,
    link verdigin yazinin ilginc bir enerjisi var, kürt ve anarsit olarak bütün büyük celiskilerin orta yerinde durmaktan belkide…

    kürdün anarsizmle imtihani: büyük bir coskunluk ve büyük bir izdirap gibi görünüyor burdan bakinca…”biz” dilinde yazilmis, fakat bellä ki alabildigince kisisel ve tam da bu nedenle alabildigince politik bir metin….bir iki noktasini aktarayim buraya….

    bilincin “entelektüel” gelisimiyle, icinde zorunlu/gönüllü konumlanilan davanin cizgisi arasindaki gerilimin kopma noktasi, tamamen kürde ait olmayan bir politik tarihe bagli sorunlari gösteriyor….

    “Siyasal tecrübelerin öğrettiği şu gerçeği çok iyi
    kavramıştık: Birtakım insanların huzur bozduğu veya insanların
    kafasını karıştırdığı söyleniyorsa, onlar suçlu ya da hain olarak
    niteleniyorlarsa orada şiddete giden yol oldukça kısa demektir. Bu
    insanlar artık siyasal cemaatin eşdeğer üyeleri olarak görülmezler,
    kurtulunması gereken safradırlar, fazlalık addedilirler. Bu süreç aynı
    zamanda farklı özgürlükçü öğretileri (Ekoloji, Feminizm, Frankfurt
    Okulu, Post-yapısalcılık) adeta yutarcasına okuduğumuz bir arayış
    dönemine de tekabül eder. Türkiye’de çıkan anarşist dergi ve kitapları
    “Kaos Yayınları” aracılığıyla takip edip bu yayınları Kürdistan’da
    dolaşıma sokmak, zamanla anti-otoriter, anti-hiyerarşik bir politika
    ekseninde iktidara karşı direnişimizi sürdürme kararını da beraberinde
    getirmişti. Biz artık kendisini yüksek sesle dillendiren bir avuç
    anarşisttik. “İmkânsızın politikası”na gönül vermiş zamane don
    kişotlarıydık. Eve dönüş bileti çoktan yakılmıştı…”

    bu noktadan itibaren köklü (yoksa “kökensel” mi demeli?) sorunlar beliriyor, kendine özgü bir bicim aliyor….bu sorunlarin “sömürge-sonrasi teori” gibi teorileri devreye sokarak anilmasinin, degerlendirilmesinin pek cok önemi var, bu nedenle buraya ilistirmis olayim ayrica….sömürge sonrasi teori, bir yanda psikanaliz gibi analitik kanallardan, bir yanda feminizm gibi teorik-politik kanallardan ve bir yandan da kültürel calismalarin teorik verilerinden beslenen bir kaynak olarak, farkli bir takim elestiri olanaklarini da getiriyor cünkü…politik alandaki “özne konumlari”nin tikanma noktalari üzerine düsünmek icin bunlar önemli seyler kanimca….

    “Peki, eldeki Anarşizmle, Kürdistan’da sürekli varlığımızı kuşatan,
    ayağımıza dolanan kimlik politikası arasında nasıl bir yol
    izlenebilinir, neyin politikasını yapabiliriz? Üçüncü Dünya olarak
    nitelenen bir coğrafyada anti-kolonyal bir mücadeleyle kimliğimizi ve
    özgürlüğümüzü geri alabilir miyiz? Benliğimizin her temsili üzerinde
    “ötekinin” derin izini taşıyan bir kimlik, ne kadar saf ve otantik
    kalmıştır veya bu kimliği bizzat yaratmış sömürgeci merkezlere karşı
    bu kimlik üzerinden karşıt bir konumlanma, sömürgeci ilişkilerin
    altını oyuyor mu? Yoksa aksine bu sömürgeci merkezlerin belirlediği
    statüleri yeniden üretmeye mi yarıyor?”

    fakat yazinin anarsik bir enerjiyle sonunda önerdigi ontolojik anlamda “bütüncül kopus” fikrinin bir sorun olarak göründügünü de söylemem gerek son olarak….”karanlik bir gövdeden kopmanin tam zamanidir” deniyor bir yerde, bunu tarihin herhangi bir an’ninda söylemek mümkün, “simdi, tam zamanidir”….bütünsel bir kopus düsüncesinin ürettigi sorunsallardan sözettikten sonra, daha da bütünsel bir kopus önerisiyle sözü baglamak anlasilmaz degil ama tuhaf biraz….bireyler olarak belirli bir bilincle bir anda kopacagiz bu karanlik gövdeden…yazinin muhatabi olan “kürt özne” kendisini kürt özne yapan bütün bilgi-iktidar aglarindan kendisini koparacak, “post kolonyal anarsizm”in bakisiyla özgürlesecek…aslinda yazinin sonunda öyle olmadigi, bu anarsizmin, özcü politik düsünceye karsi “bir kiskirtma” anlamina geldigi söyleniyor, ama ister istemez verili politik düzleme temas edip gövdeden kopmanin tam zamanidir dendiginde baska bir sey de denmis oluyor….mesiyanik kurtulus fikrinden vazgeciyoruz bu metinde, ama bir bütün halinde gövdeden kopma yani kurtulus fikrinden vazgecemiyoruz yine de….örtük bir “kurtulus projesi” isletiliyor gibi geliyor bana….

  22. tamer Says:

    Sevgili Kacakkova,

    linkini verdigim yaziyi ilk gördügümde cok yorgun olmama ragmen büyük bir merakla okudum.ve sanirim o „ilginc enerji „ sayesinde söyle bir silkinme duygusu bile yasadim.
    Ama senin su alttan alta farkettigin „örtük ontolojik kurtulus fikri“ ve kök meselesine“ dönük kaygilarin beni yaziyi bu defa daha farkli bir gözle okumaya itti . bu birseylerden toptan kopma düsüncesi sanirim dünyayi makro bir aciklamayla ele alan bütün politik kültürlerin bir sorunu. yine de bir fenomen olarak anarsist düsünce-lerin kürt halk hareketi icinde ortaya cikisi kendi basina bana cok heyecan verici geliyor. Eksikligi duyulan esasli elestirel bir karsi cikisi gündemlestirmesi,bildigimiz otoriter-siyasal geleneklerin tahakkümünden siyrilmak icin özgürlestici imkanlar sunabilir. Yada senin deyisinle politik alandaki “özne konumlari”nin tikanma noktalari üzerine düsündürücü entellektüel referanslar. Bu nedenle önemli seyler söyleyen politik bir yazi

    Metinde beni neden rahatsiz ettigini tam anlayamadigim su „biz dili“ . bir sorunum var galiba „biz anarsistler“
    Bu sey „biz“ fikrinin cagristirdigi negatif yüklerinden kaynakli mi yoksa bizzat „biz“in “kendisinden mi kaynakli …bilemiyorum… Belki de cok “benlestigimden” anlayamiyorum

  23. tamer Says:

    dtp li belediye baskanlarinin kelepceli fotografina dair bir recep marasli yazisi

    Çok uzun yıllar önce, galiba gençlik yıllarımda Sabahattin Ali’nin bir hikayesinden okumuştum. Hangi kitap ve hangi öykü olduğu şimdi aklımda değil, ama anlatılan şey hep aklımdadır:

    Mahkum, Cezaevi müdürünün ya da savcısının odasına çağrılmıştır. Her zamankinden farklı olarak kendisine ayakta durması değil de koltuğu oturması söylenmiş, buyur edilmiştir. Savcı kendisine gönül alıcı sözler söylemektedir, onun aslında ne kadar iyi biri olduğundan, bu günlerin geçeceğinden, haksızlığın giderileceğinden bahsetmektedir. Mahkum, bu davranış karşısında belki de gerçeklerin nihayet anlaşıldığını sanmış, umutlanmaya başlamıştır. Birkaç iyi güzel sözden sonra, müdür ya da savcı kendisine bir de sigara ikram etmez mi tütün tabakasından! Mahkum yılların eziyetinden sonra bu iltifat karşısında son derece duygulanmış ve teşekkürler ederek uzatılan sigarayı da almıştır. Savcı çakmağını çıkarmış sigarayı yakmaya bile uzanmıştır. Mahkum bütün iyi duygular benliğini kaplamış olarak, eliyle sigarasını duldalayıp, yüzünü çakmağa doğru uzatır. Ama tam da yüzünü öyle uzatmışken küfürlerle beraber öyle korkunç bir tokat yer ki suratına: “Ulan!.. Sen kendini ne sanıyorsun!”

    yazinin tamami surada

    http://www.gelawej.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=3018

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: