diyarbakır 5 no’lu cezaevi

by

“Kürt açılımı” konusuna bağlı olarak gelişen çeşitli yan başlıklardan birisi de Diyarbakır 5  No’lu Cezaevi oldu. Okul mu olsun müze mi olsun tartışması, “okul”un ve “müze”nin ilk elden akla getirdiklerinde çok daha öte ve derin bir boyuta sahip. Öyle ki temelde tamamen karşı karşıya olan bir “tarih bilinci”nin çatışmasından sözetmek mümkün. Konudan “yüzleşme-diyalog” başlıklı mail grubunun mesajlarıyla haberim oldu, bir kısmı cezaevinde uzun yıllar yatmış olanlardan oluşan bu grubun tavrı Diyarbakır Cezaevinin okula dönüştürülmesinin kabul edilir bir yaklaşım olmadığı yönünde. Orada yaşanmış olanlara dair en küçük hikayeyi bile duymuş olanlar, bu meselenin neden bir gerilim konusu haline geleceğini anlamakta zorlanmayaklardır.

“Kürt açılımı” konusunun, “İmparatorluk” düzeyinde bölgenin reorganizasyonu projesine denk düştüğünü öne sürmek hiç  zor olmadığı gibi, akp’nin “demokratikleşme” noktasındaki samimiyetinden kuşkulanmaya fazlasıyla yetecek -üstelik açılım mevzusunun öncesinde de zaten varolan- işaretler de orta yerde duruyor. Yaklaşım öyle ki, buna “açılım”dan ziyade,  “kamuoyu yoklaması” demek daha doğru olur. Ben yine de, bu açılım konusuna, Ördekçi‘nin dediği gibi  ihtiyatlı bir iştiyakla bakıyor ve inkarin ana zihniyet biçimi oldugu bir politik yapıda, değil bir şeylerin adını koymanın, bir sorunu sorun olarak kabul etmenin bile kendi başına bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Daha genel bir yaklaşımla, bu tür hamlelerin kendi ötesine gitmesi ve kendi belirleyicilerine ragmen kendini aşan başka bir takım sonuçların taşıyıcısı olması da sözkonusu edilebilir.

Akp’ye güvenip güvenmeme meselesinden öte, bu süreç, ortada bir sorun oldugunun dillendirilmesi ve bu sorunun da “terör kodu”na endeksle(ne)meyen bir yol izlemesi sebebiyle,  aynı zamanda “bastırılanın geri dönüşü”ne imkan tanıyan bir süreç olarak da zorlanabilir. Resmi tarihi reelpolitik alanda çaresizleştirmenin ya da zora sokmanın yolu, gayri resmi hatırlamaları gündeme taşıyan bir yol izlemek olacaktır kanımca. Bu yanıyla bakınca Diyarbakır 5 No’lu Cezaevinin odak noktalarından biri haline gelişi tesadüf olmasa gerek.

“Daha dün gibi hatırlıyorum” anlamında degil de, bu hatırlama/hatırlatma girişimi, unutturulmuş, yok sayıldığı için görünmezleştirilmiş gerçekliklerin ortaya çıkarılması ve yeniden düşülmesi olarak değerlendirilebilir. Diyarbakır 5 No’lu Zindan Gerçeği‘yle karşılaşmamızın kaçınılmaz olduğu bir eşiğe gelindiğini söyleyebiliriz bu noktada. Okul mu olsun müze mi olsun tartışmalarının temelinde, tam da “açılım”ın niteliğine dair esaslı sorunlar yattığını görüyoruz bu şekilde. Orada olan bitenleri yaşamış insanlarla tanışmıştım, o çapcanlı dehşet duygusunu anlatabilmenin bir yolu olduğunu sanmıyorum. O insanların hepsi için muhtemelen bu “açılım” tartışmaları dehşetin geri dönmesi anlamına geliyor; dolayısıyla yapılabilecek en iyi şey en başta bu dehşetin  kendisiyle yüzleşmenin ve onu paylaşabilmenin yollarını bulmak için çaba göstermek olacaktır.

Toplumsal hafızanın üzerindeki ölü toprağı, sanıldığından daha derin ve daha uzun bir “tarihsel bilinç oluşumu”nun sonucudur. Bu bilinç kendi üzerine kapanıyor ve kapandıkça da  kendini oluşturan tarihsel olayları düşünemez oluyor. Bir şeyleri  hatırlayanlarla, her şeyi unutturmak isteyenler arasındaki gerilimin, bu nedenle politik bir çatışmaya bağlı olduğu anlamak gerek. Bu çatışma zemininde eğer, silahlı olmayan çözüm yolları aranacaksa, Nuray Mert’in haklı olarak dediği gibi, herkesin açıkca konuşabilmesi olanaklı olmalıdır en başta. Herkesin açıkça konuşmadığı bir “açılım”ın daha baştan ölü doğduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunu en basit olarak  mesela devlet vahşetinin cisimleşmiş bir örneği olan Diyarbakır Cezaevinin ne olacağına karar verilmesi noktasında öne sürebiliriz. Akp bu noktada tam tersi bir yol izliyor gördüğümüz kadarıyla: şu günlerde çokca rağbet edilen “toplumsal uzlaşma” gibi kavramların nasıl anlaşıldığını da gösteriyor  bu yaklaşım belkide. Cezaevini okula dönüştürme projesine, orada babası öldürülmüş olan Altan Tan’in tepkisi gayet  açıkca durumu özetliyor; böyle bir hamle bir  “bilinç silme hareketi“dir.

Diyarbakır 5 No’lu  Cezaevinde yaşananları anlatabilmek ne kadar mümkün tartışılır. 12 Eylül zamanı heryerde yıllarca baskı ve işkencenin, korku ve yıldırmanın hakim olduğunu biliyoruz, ama yine de orada başka bir şey yaşandı. Vahşetin boyutu dilin sınırlarına takılacaktır muhtemelen, her söz sonunda “anlatılamaz olan”ın eşiğinde boğazda düğümlenecektir. Yüzleşme kültürünün geliştirilebilmesi için o anlatılamaz olanı anlamak/duyumsamak kaçınılmazdır, ancak daha öncelikli olarak gerekli ve eksik olan olan şey, sessizliğe gömülmüş, mecbur edilmiş olanın sesine kulak verilmesidir. (Bir belgeselden sözediliyor,  “5 No’lu Cezaevi” adlı bir belgesel, izlemedim merak ediyorum; kanımca bahsettiğim türde kulak verme, anlama, yüzleşme imkanı için bu türden çalışmalar önemli olacaktır).

1980-1984 yılları, Diyarbakır Cezaevinde 32 kişinin öldürüldüğü, yüzlercesinin sakat kaldığı, bedensel ve ruhsal yıkımların yaşandığı yılardır. Bu vahşet süreci,  elbette yüzbaşı  Esat Oktay Yıldıran’ın “psikopat”lığının bir eseri değildir yalnızca.  O psikopatlığa imkan veren güç, inkar ve imha üzerinde süregelen bir devlet politikasıdır esas olarak. Nitekim yıllar sonra 1996’da planlı bir şekilde Diyarbakır cezaevinde gercekleştirilen saldırıda da 10 tutuklu vahşice öldürülmüş ve üç katı tutuklu ağır şekilde yaralanmıştı.  Arada sürekliliği sağlayan şeyin ne olduğunu ayrıca belirtmeye bile gerek yok.

Esat Oktay Yıldıran, “ananızın amına beton dökerim” diye bağırır durumuş işkence seanslarında. Bedeni teslim almaya zorlarken sürekli devrede olan bu “söylemsel şiddet”,  inkar edilenin imhasını ve imha edilenin sonsuza kadar unutulmasını/unutturulması çabasını sembolik olarak ima etmektedir sanki. Yüzbaşı Yıldıran’ın bu işkence seanlarından kişisel bir “keyif” aldığı söylenebilir elbette, fakat aldığı keyif  “kürde türklüğün öğretilmesi”  zihniyetinin dolaysız bir sonucudur yalnızca. O günlerin zihniyeti açısından  Diyarbakır Cezaevi, zaten bir cezaevi değil bir “askeri okul”dur. Orada kürtlere türklük öğretilecektir. Bu nedenle olsa gerek, 5 No’lu cezaevinin duvarlarında da yazan ana ilkesi, ironik bir şekilde anayasaya gönderme yapar: “Türkçe konuş!”.

Emirin demiri kestiği günlerden sancılı sancılı sivilleşmeye devam edildiği bugünlere gelindiğinde, aynı mekanı okula dönüştürme projesinin anında neden gerilim yarattığını ve Altan Tan’ın “babamın öldürüldüğü yerde oğlum nasıl okuyacak” diye çıkışmasının neden haklı olduğunu anlamak zor olmasa gerek.  Açıktır ki, “beton dökmenin” dehşetinden çıkmanın yolu okul değil! Diyarbakır cezaevinin okula dönüştürülmesi, en iyi halde bile herşeyin üstünün örtülmesi niyetine bağli bir işlem olarak kalacaktır. Elbette yüzleşmek demek, aynı yarayı sürekli kaşımak demek de değildir, ama unutulamaz olanla ve dahası unutulmaması gerek olanla karşılaşmak zorunluluğudur. Dehşete maruz kalanların unutmadığı şeyle, dehşetin uygulayıcılarının da karşılaşmaları ve hesaplaşmaları zorunluluğudur. Hafızasızlığın siyasetine yenik düşmemek için.

Reklamlar

14 Yanıt to “diyarbakır 5 no’lu cezaevi”

  1. Elestirel Gunluk Says:

    Cok guzel bir yazi olmus Kacak. Eline ve beynine saglik.

    Kuskusuz bu bir surec ama bence alti cizile cizile vurgulanmasi gereken sey bir toplumdaki bireylerin bunu nasil yapar hale gelmesidir. ALman fasizmi, Arjantin ve Sili’deki insanlik disi siddet sorgulanirken bu konu defalarca tartisildi ama bizim kulturde bunun analizi yapilmadi. Bizim kulturde bunun temelleri incelenmedi. Toplumsal, ahlaksal, politik dersler cikarilmadi. Bununla butun bir toplum olarak hesaplasilmadi. Onun icindir ki inaniyorum yeni bir Diyarbakir Zindani, Yeni bir Sivas, Kahraman Maras uzak bir olasilik bile degil. Ovune ovune yeniden firsat elime gecse yeniden ayni seyi yaparim diyen binlerce insan cikar diye dusunce tuylerim diken diken oluyor. Bunu diyenlere de ne analari, ne bacilari, ne babalari, ne de arkadaslari “Boyle bir seyi nasil” dusunursun diye karsi cikmayacagina inaniyorum. Bu ana-baba vb iliski ornegini bilerek verdim ki meselenin en mikro alanda sakli oldugunu vurgulamak istedim. Sorun insanlik gibi bir kavramin gercekten insanlikdisi bir siniri zorlamasindadir ve bunu besleyen kulturdedir…

  2. Passive Apathetic Says:

    Elestirel Gunluk,

    Bloggera giremiyorum kutuphaneden, gece eve de cok gec saatte geliyorum, ne zamandir aklimdaydin, sana laflar hazirlamistim, hazir burada yakalamisken soyleyeyim:

    1. Cok gecmis olsun.

    2. Ailemde bir suru bel fitigi- bel kaymasi olan insan var ve bunlarin da birsurusu ameliyat oldu ve onlarin da buyuk kismina iyilesene kadar ben baktim. Tabii belki seninki ozel bir vakadir ama ameliyatindan daha once haberim olsaydi kesinlikle olma derdim, cunku genelde bel fitiginin en ileri safhasi bile bir bilemedin iki aylik yatak istirahati ile geciyor. Doktorlarin cogu gereksiz yere ameliyat diyorlar. Akraba yahut cok guvendigin bir adam degilse doktorun bir daha ameliyat lafina inanma ki bir kere ameliyat olani genelde iki kere daha ameliyat etmeden birakmiyorlar.

    3. Ameliyat oldum kurtuldum u yok bu isin. Bir kere bel fitigi olduysan hep fitiksindir, sadece agritmayan / az agritan / cok agritan gunlerin vardir. Kendine cok dikkat et, egilip kalkarken, birseyler tasirken falan. paralel hareketli hafif sporlar hizli yurume ve yuzme isine yarar. Bir de doktor anneme uzuntu ve stresin insanin omurgasina sanki uzerine bir anda 200 kiloluk yuk binmis gibi etki ettigini soylemisti, kendine dikkat et, kendine dikkat et, kendine dikkat et.

    4. Ispanak yikama, annemin duzelmis beli ispanak yikarken bir daha kaymisti. 🙂

    5. Yatagini degistir. Ne cok sert ne de cok yumusak olsun malzemesi.

    6. Tekrar cok gecmis olsun. Bununla gecer insallah.

    7. Kacakkova, bu yazinin altina bu yorum ne simdi deme e mi? 🙂

    Ailenizin kiymeti kendinden menkul hemsiresi Passive Apathetic kutuphaneden bildirdi.

    Ya aceleyle yazdim, pek bi emir kipli gibi, pek bi sert gibi durmus yazdiklarim, muradim bu degildi, anlamissinizdir.

  3. Elestirel Gunluk Says:

    Sevgili PA cok tesekur ederim. Ne guzel bir yolunu bulup yollama cabalariniz. Naivligime verin lutfen sahi neden blogger’e giremiyorsunuz. o da mi yasak?

    Onerileriniz hakli ve yerinde. Takip etmeye calisacagim. Aslinda bizim yatagi da degistirme vakti geldi sanirim. Ama benim fitik ameliyatsiz gececek turden degildi. Zaten nisan mi mayis mi nedir taa o zamandan beri cekiyordum. Sinirler iyice sikismis bacagimda uyusmalar yaratmisti.

  4. akincitr Says:

    Emeğine sağlık güzel paylaşım, devamını bekliyoruz.

  5. Passive Apathetic Says:

    Ah, ben utandim kendimden simdi, boyle senli benli olmusum diye.

    Beylik bir laf olacak ama damdan dusenin halinden damdan dusen anliyor bir yerde. Bizde de damdan dusen cok 🙂 Bununla gecmis olsun efendim.

    Devletimin kutuphanesinin wirelessi oyle her yere girilmesine musaade etmiyor. E, belli bir agirligi var tabii, devlet kutuphanesi wirelessi olmak az is degil. Yasaklarin gerekcesini bilmiyorum, bilim yaparken ogrencilerin ahlaki bozulmasin diye herhalde. Ama yasaklarin kendi icinde bile bir tutarliligi oldugundan emin degilim, Blogger yok ama wordpress var mesela.

    Yeteer demezseniz son bir sey daha, sozumona uzay teknolojili (!) yataklar cikti, bedeninizin seklini hafizaya aliyormus falan. Fiyati da fazla degil. Bel hastalarina pek satiyorlar. Eger sizin de karsiniza cikarirlarsa onlardan sakin almayin, icindeki elastik malzeme biki sene icinde iskartaya cikiyor ve yatak bozuluyor. Bizimkilerin damdan dusmus olmasi bir ise yarasin bari. 🙂

  6. zihni Says:

    kaçakkova’nın yazısınden oldukça etkilendim. Hem yazının içeriği, hem de konuya anlam ve yazım tekniği bakımından etkileyici (her zamanki gibi).

    EG’nin orda demiştim, bu kürt açılımını işlemeyi düşünmüştüm. hayalimdeki kapsamı biraz da romanımsı olduğundan biraz fazla zamana ihtiyaç duyduğumdan savsaklıyorum:)

    Kürt açılımının (daha çok konuşulması gerektiği ve) konuşulmayan gizlerinden söz etmeyi düşünüyordum.
    Örneğin, bir türk ve sünni aynı zamanda pireli türk köylüsü olarak, iki düzenzedenin (türk ve kürt) aynı potada nasıl eğip-bükülerek, ve yukarıda Eleştirel’in dikkat çektiği mikro-durumların meyvelerinin nasıl bir gıda etkisi yarattığını…. ne diyordum? bir sünni-türk ile kürt ilişkilerinin makro ve mikro etkisi arasındaki çelişkiden söz edecektim. Daha açıkçası, bir din ve politika işin içine girince “öcü”! olan şeylerin, günlük sıradan hayatın komşuluk ilişkilerinde neden samimiyete dönüşebildiğinin sırlarından söz edecektim….
    ve en sonunu şöyle bağlayacaktım:düzen kapitalizmin ilkel bencilliği olunca, düzülenlerin etnik farklılığı önem arzetmeyecektir. sadece “öten horozun” kafası kesilecek, bu kervan eskisi gibi yürüyecektir. diyeceğimi dedim mi ne özetel:)

  7. zihni Says:

    hayır diyeceğim daha çok. bir k.maraş doğumlu biri olarak ve malum olayların içeriğini bilen biri olarak diyeceklerim vardı. orta okuldayken “Kürt Hüseyin”i “kırıcı giriştiği içim” (bahanesiyle) oyunda aramıza almadığımızı… ve benzer sosyo-psikolojik etkilerin tohumları….

  8. orlando Says:

    Arada Kürtlere de ABD’nin ipiyle kuyuya inilemeyeceğini hatırlatmak gerek.

  9. Elestirel Gunluk Says:

    orlando konuyu bulandiracak baska dusuncelerin var mi?

  10. kacakkova Says:

    abd’nin ipiyle kuyuya inilmeyecegini kürde hatirlatmak gerek, peki…
    ama bunu yaparken tkp ve envai cesit “solcu” kesimin akildaneliklerine de kapilmamak gerek ki, maksat üzüm yemek olsun….

    ya da, islamcilarin “türk-kürt kardestir, hepimiz müslümaniz” demesi gibi, “türk-kürt kardestir, hepimiz emekciyiz”le herseye aciklik getirilecegi düsünülüyorsa ikileyin de ense trasinizi görelim….

    “acilim” mevzularini ya da catismalarini iktidar-devlet catismasi ve güc iliskileri baglamina oturtarak bahse acan, gayet kavramsal ve gayet politik bir yaziya bakilasi bu arada….

  11. aslan Says:

    Selam Kaçakkova,ilkokul da Kürt Tahir vardı.Toprak kuyu misketi oynardık.Altı yaşındaki kardeşi hepimizi üterdi ki,oyunu sonradan öğrenmişti.Postun güzel de,biraz erken mi ?

    5 no’lu cezaevinde fıtık yoktur diye duymuştum.Sert zemin üstüne çul ya 🙂
    Neyse ki AB-D heyeti inceledi de , şartlar düzeldi mi?
    Kal sağlıcakla

  12. kacakkova Says:

    aslan selam,

    benim postlar ya erken olur ya gec olur zaten, genelde de gec olur….
    5 noludakilerin beli saglam olanlarin ruhu fitik olmustur saniyorum….

    esenlikler.

  13. orlando Says:

    Söylediklerime gösterilen tepkileri anlamam zor. ABD’nin “demokrasi” ve “çözüm” götürdüğü yerlerde ne olduğunu bilmiyor -muş gibi yapmak olmamalı politika.

  14. kacakkova Says:

    orlando selam,
    -mus, -mis, -misler, -musmuslar gibi yapildigini düsünmen yersiz….ama isin özüne bakilirsa politika zaten “-mus, -mis gibi yapmak”tan baska nedir ki….kimlik siyaseti öyledir, sinif siyaseti de öyledir….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: