konjuktiv II

by
benim kütüphanelerim

benim kütüphanelerim

“Yazmak isteseydin, hangi kitabı yazardın?” sorusuyla Eleştirel Günlük‘ten gelen mimin aslı tam nasıldır bilmek zor. Fakat kurs günlerim aklıma geldide, almancanın  ‘”konjuktiv II” formunda güzel örnek cümleler kurmaya elverişli bir soru bu diye düşündüm. “Eğer bir yazar olsaydım, ki değilim, …….” şeklinde.

Soruya verilen cevapları takip ettiğim kadarıyla buna tek kitap ve tek yazarla cevap vermeye kimsenin gönlü razı olmuyor doğal olarak. Benim de değil, ızdırap içinde eleyip bir liste sunayım ben de o halde.  Listem uzayıp gidiyor,  benim kitaplarım konusuyla, kurgularıyla, diliyle, meseleleriyle, karakterlerinin gücüyle vazgecilmez oluyorlar, ama sınırları zorlamayayım. Mimi ilk farkettiğimde Kitab-ı Mukaddes’i yazmak isterim diye geçirmiştim aklımdan, ama Zeynep‘in dediği gibi o ulaşamayacağımız üst rafın kitabı.

“Tanrı-yazar”ların öldüğünün söylenildiği zamanlardayız hem, malum. Doğrudan tanrının kitabına meyletmek ayıp kacar. Öte yandan, inananlar olduğu sürece “Tanrı’nın Ölümü” felsefi bir sorun olarak kalacağı gibi, vecd halinde metni durmadan sürekli anlamlandıran okuru olduğu sürece “tanrı-yazar”ın ruhuna el fatiha demek de tam olarak imkansız sayılır.  Tabii hermeniutiği gecsek bile, alımlama kuramından sonra işler zor; ben yazdım anlamı da şudur diyecek  Yazar, olsa olsa kendini gercekten tanrı sanmak arzusuna biraz fazla yenik düşmüştür. Herhalükarda!

Ne-yy-see, uzatmayayım da  Cervantes‘in “Don Kişot”unu, Kafka‘nın “Dava”sını, Beckett‘in (herhangi bir yazısını ama özellikle) “Adlandırılamayan”ını, Sartre‘ın “Bulantı”sını, Edgar Allen Poe‘nun bütün hikayelerini, Oğuz Atay‘ın “Tehlikeli Oyunlar”ını, Wittgenstein‘ın “Tractatus”unu, Robert M. Pirsig‘in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı”nı, Salinger‘in “Cavdar Tarlasında Cocuklar”ını, Vesconcelos‘un “Şeker Portakalı”nı, İhsan Oktay Anar‘ın “Puslu Kıtalar Atlası”nı, Tezer Özlü‘nün “Yaşamın Ucuna Yolculuk”unu, ee hadi demişken Celine‘in “Gecenin Ucuna Yolculuk”unu,  Conrad‘ın “Karanligin Yüregi”ni, Calvino‘nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”sunu,  Berardi&Milazzo‘nun “Ken Parker”ini yazabilseydim ne şahane olurdu diyeyim efendice. Naçizane.

Mimi Cüneyt abiye, Metin hocaya, Betül Yazıcı’ya, Passiveapathetic‘e ve klibiyle gönlümüzde taht kurmuş olan Madafakabasmaz kardeşime iletiyorum. Biraz fazla yere mi gönderdim nedir, fakat halkımızın verdiği mesaj bu yönde gibi geliyor bana!

Aklımdayken ekleyeyim bi de Andre Breton‘a göndermek istiyorum, eğer oyuna katılmak isterse. Yalnız başka bir sorum da olacak arada, yazılmış kitabı kendi yazmayı arzulamak ne manaya geliyordur acaba? şeklinde.

Reklamlar

30 Yanıt to “konjuktiv II”

  1. metin Says:

    Sevgili Kaçakkova dostum,

    Eyvah ki eyvah! Talisman Hanım’ın mimi ve Zeynep Hanım’ın malikanesinde Furkan Bey’le sırf bu yüzden düelloya tutuştuğumuz yetmezmiş gibi siz değerli dostum tamafından da mimlenmiş ve nunlanmış bulunmaktayım. Valla çok belâlı bir mim konusu bu, nasıl altından kalkarım bilmiyorum. Yara bere içinde kalacağım kesin. Bakalım artık…

    Sevgiler.

  2. orlando Says:

    “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” da ne ola ki?

  3. kacakkova Says:

    metin usta, her taraftan yollanmis mim sana, kacisin yok….fakat aceleye ve endiseye de gerek yok efenim…..

    orlando,
    amiyane tabirle bu bir “felsefe romani” diyecegim ama, sevmiyorum bu tür tarifleri, hem de sacma buluyorum….icinde felsefi meseleler dillendirildigi icin kolayindan öyle deniyor, ama bu yanlis bir tarifleme….incelikle islenmis psikoloik gerilimden dolayi bir “psikolojik roman” demek gibi….neyse….
    internette baktim ama kitap hakkinda bir degerledirme yazisi bulamadim, ilk yayinlandiginda yanlis hatirlamiyorsam birikim dergisinde cikmisti bir iki degerlendirme yazisi…..
    pirsig bir felsefe ögretmenidir, artik fazla düsünmekten midir bilinmez balatalari siyiriyor…..ellili yillar falan olmali, psikologlarin “elektro sok” denilen uygulamasinin serbest oldugu zamanlar….pirsig’in “ruhun polisleri” dedigi bu psikologlar sizofreni tespitiyle veriyorlar elektirigi pirsig’e…..sonunda neyi duymak istiyorlarsa onu söylüyor ve iyilesiyor pirsig….bu kitap o sürecin ardindan ortaya cikiyor…..uzun, trajik, travmatik bir yol hikayesi…..eksi sözlüge baktim bir cok sözlük yazari sikici ve zor bir roman seklinde degerlendirmeler yapmis…..aslinda ana hikaye hic öyle degil, uzun yollari daglari asip deniz kiyisina varan bir yol hikayesi olarak icerdigi gerilimlerle birlikte hayli sürükleyici yolculuk romani sözkonusu…..
    amerikali filozof emerson’un “transandantal felsefesi”nden etkilenmis bir felsefeci pirsig, kismen romani okumayi güclestiren yönlerden biri emerson’a kadar ki felsefi tartismalari kapsiyor olmasiyla ilgili…..ama bu yaniyla bile büyük bir zorluk yok aslinda…..heleki günümüzdeki akilla, degerlerle, teknolojiyle, bilimle, kavramlarla ilgili tartismalari kiyisindan kösesinden bilen, izleyen okurlar icin….pirsig kendi ulastigi felsefi sonuclari apacik tanimlayamiyor, tanimlamaya kalktiginda da (ikinci kitabi Lila’da oldugu gibi aksine) daha etkisiz oluyor söyledikleri, ama yürüttügü sorgulamalar bence olaganüstü yönlere sahip acilimlar sagliyor yine de….
    romanin kahramani phaedrus’un sözleri dilimizden düsmezdi bir zamanlar…..isciyle patron arasindaki savasimin bir sistem sorunu olmadiginin tartisildigi sözler mesela…..”sistem, fabrikadir” derdik phaedrus gibi…..
    sen ne sordun ben ne anlatiyorum, keseyim gari….vakitli bir zamaninizda okuyunuz efenim….

  4. Ömer Says:

    Üstat bu elektro şok hikayesi bana Kubrick’in Otomatik Portakalanı hatırlattı. o dönemlerde balataları sıyıranlar için uygulanan moda bir yöntem mi bu acaba?

  5. zeynep Says:

    “Şeker Portakalı”nı ben de yazacaktım, şimdi sen de görünce hayıflandım:)

  6. kacakkova Says:

    kayip dervis, otomatik portakal’in yaninda jack nicholson”li gugukkusu’nu da hatirlamak gerek….o siralar saniyorum yasal ve iyiligi kabul gören bir uygulama bu…..sonralari engelleniyor, ama hala savunuculari ve uygulayicilari var bildigim kadariyla….psikiyatirlar ne duymak istiyorlarsa söyleyip kurtulmak lazim ellerinden….

    sevgili zeynep, zeze’nin hikayesini birlikte yazalim öyleyse….

  7. togliatti Says:

    elektrosok hala uygulaniyor tabii. hatta saffet murat tura’nin bile roportajinda kendisinin bizzat uyguladigini ve iyi sonuclar aldigni soyledigini hatirliyorum simdi…

    sonucta beyin kimysasal ve elektriksel reaksiyonlarla donen bir sistem, bu sistemi de donusturen seylerden biri bu. (Hatta laf aramizda ben bizzat calismaya basladim bu mevzuuyu… ve ilginc orneklerle karsilasiyorum ama simdi bunu ayrintilamanin yeri degil.)

    Eger “terapide” ornegin psikanalizde oldugu gibi “sozcukler” kullanilabiliyorsa, neden elektriksel akim ya da kimyasal ilaclar gibi baska yollar denenmesin sorusuna cevap vermek zor gorunuyor. Yani bu degisim elbet her turlu amac icin kullanilabilir… Insani toptan degistirebilir, kisiligini bozabilir ama sozcukler de bir nevi ayni insan kisiligini baska bir yone itmek, degistirmek icin var degiller mi? Yani psikanalist de bilincidisina etkiyi yapmak isterken, analiz “sonucu” beyinde yine farkli kimyasal reaksiyonlar gerceklesmiyor mu? Ve ben bizzat mesela ilac yoluyla beyin kimyasini degistiriyorsam, aradaki fark nedir?

    “Noroetik” konusunda daha bir kafa yormak lazim sanki.

  8. kacakkova Says:

    savunucularin dayanak noktasi bu “iyi sonuclar” zaten temelde…..”kolay kolay ilaca yanıt vermeyen ya da intihar riski çok yüksek yapısal depresyon” durumlarinda, bu “tedavi” artik kacinilmaz görülüyor….yani önce söz kar etmiyor, sonra ilaclar faydasiz kaliyor, agir agir anti-depresanlar bana misin demiyor, herif “akillanmamak”ta kararli, o noktada artik veriyorlar elektirigi…..beyninin kimyasi degissin, “iyi” olsun diye….hem hayat kurtariliyor arti hem de kurtarilan kisi yeter seviyede akillanmis oluyor….zaten “amac” bu degil mi….psikanalistin “araclari”da bu ise yariyor…..üstelik hastalik halinde cekilen acinin yaninda, bu türden sözel-ilacli-yada elektirikli tedavilerle gelen acinin lafi bile edilmez oldugu söyleniyor…..elektro sokta mesela aci duyulmadigi, ilk kullanildigi zamanlardakinden farkli olarak hastanin anastezi halindeyken uygulandigi, unutkanlik gibi yan etkilerininse mesela ilaclara nazaran daha az tehlikeli oldugu vs. söyleniyor…..her “araclar-amaclar iliskisi” meselesinde oldugu gibi, sikintili bir etik hadisenin icindeyiz kesinlikle….

  9. farukahmet Says:

    Kaçakkova’nın bahsettiği guggukkuşu filmi, yani “One Flew Over the Cuckoo’s Nest” yıllardır hep “en iyi filmler” sıralamasında en üstlerde yer alır (uyarlandığı kitap da böyle çok ünlü). Filmi ben de severim, ama bu kadar yüksek bir yere konulmasını hiç anlayamamışımdır. Geçenlerde, bu elektroşok uygulamalarının tarihiyle vs ilgili bir şeyler okuduktan sonra (psikoterapinin ve benzeri ruhî müdahale bilimlerinin burjuvazinin -yani “hakim sınıflar”ın- hizmetinde kullanılan bir şey olduğuna dair çok fazla eleştirel yaklaşım birikti, sanırım özellikle Fuko’dan ve Anti-Oedipus’tan sonra… ama daha ilerisine gidecek bilgi birikimim yok) ne diyordum unuttum… Geçenlerde, bu elektroşok uygulamalarının tarihiyle vs ilgili bir şeyler okuduktan sonra “acaba bu elektrik tedavisi uygulamalarının ve ona dair tartışmaların iyice harlandığı yıllarda (60’lar mıydı?) yaşamamış olmamdan mı bu filmden o kadar da etkilenmemem?” diye düşündüm. Belki cevabın bir kısmı buradadır.

    Bir de Aralık diye bir derginin bir sayısında Bülent Somay’ın konuyla ilgili bir yazısı vardı diye hatırlıyorum. Şimdi gidip bakayım, bulursam tarayıp Scribd’e atarım; belki ilginizi çeker.

  10. metin Says:

    Faruk Ahmet Bey,

    Bulabildiniz mi Bülent Somay’ın yazısını acaba?

  11. kacakkova Says:

    farukahmet abi, bülent somay’in yazisini bulursan makbule gecer kesinlikle….mesele cok kesin bir sekilde etik bir sorun oldugu gibi, etik de tam da bu haliyle cok kesin bir sekilde politik bir sorundur….fuko, deleuze gibi isimler “norm”um ve dolayisiyla “normallestirme”nin görebildigimizden daha köklü bir takim sorunlara bagli olarak nasil isleme sokuldugunu gösteriyorlar…..lacan’in psikanalitik düsüncesi de öyle…..bu sorgulamalardan isleyis halindeki kurumsal psikanalitik düzenlemelerin ve uygulamalarin ayristirilmasi olanaksiz…..somay’in yazisini tüm bu kaynaklari bilen ve psikanalitik düsünceyi de önemseyen birisi olmasi dolayisiyla merak ediyorum acikcasi…..
    gugukkusu’nun etkisi ise, saniyorum haklisin esas olarak altmislarin yetmislerin atmosferi icinde kendini gösterecektir….öte yandan bir sinema sahaseri degil belki, ama kurumsal psikiyatrinin elestirisinin yaninda cok temel bir takim catismalari da cok iyi gösteriyor film….gündüz vassaf’in “20. yüzyilda artik delilerde özgür degil” sözü geldi simdi aklima….

  12. farukahmet Says:

    İki üç sayısı vardı derginin elimde, ilk sayısı duruyor, ama aradığım o değil. Diğerleri ne oldu anlamadım, ben asla atmam öyle bir dergiyi ama… bulamadım kısacası. Bugün dışarı çıkınca sahaflara bir sorarım, var mı diye.

    Gerçi sizi heyecanlandırdığım kadar da konuyla ilgili bir yazı değildi. “Psikoterapistinizi Nasıl Seçersiniz?” gibi bir başlığı vardı sanırım, ama ucundan da olsa mezkur konuya değiniyordu diye hatırlıyorum. Neyse, henüz pes etmedim, bir sonuca varırsam haberdar ederim.

  13. Ömer Says:

    Biliyorum konu değişecek ama Faruk hatırlatınca Bülent Somay ile ilgili neler bulabilirim diye bir bakınırken karşıma şöyle bir şey çıktı: http://www.altyazi.net/aralik07/68web_zizek.pdf

    Zizek üzerine fazla söz söyleyecek durumda değilim ama suç, ceza ve merhamet hakkında konuşurken (ki Trier’e düpedüz gerizekalı diyerek kalbimi kazandı) beklemediğim laflar etti Zizek Efendi. Bakın ne diyor:

    “Bence idam cezasını savumanın en iyi yolu -tabii ki idam cezasını savunan birisiyim- gerçek merhametin idam cezası olduğunu anlamaktan geçer. Biri birini öldürdüğü zaman biz kim oluyoruz da onu affediyoruz? Bence bu küstahlıktır. Bizim insani görevimiz onu cezalandırmaktır. Onu cezalandırabiliriz ama ona merhamet bahşedemeyiz, merhamet Tanrı’ya aittir. Merhamet bahşetmek küstahlıktır, gerçek tevazu o insanı cezalandırmak olabilir ancak..”

    Ayrıca biraz araştırma ve okuma yaptıktan sonra bu elektro şok olayı ile ilgili fikirlerim de değişir gibi oldu. Modern tıbbın başlangıçta biraz barbarca saydığı bu yöntemin aslında faydalı (!) olduğu ve günümüzde bunun hala kullanıldığı/kullanılması gerektiğine dair bir izlenim edindim. Yani elbette, mevcut toplumsal, hukuki, politik ve kültürel şartlara ve baskıcı ilkelere uymayan bireylerin hizaya çekilmesi, düzene uymayanların insanlık dışı yöntemlerle adam edilmeye çalışılması amacıyla bu tür vahşi yöntemlerin kullanılması kabul edilemez bir durum ama bazı hastaların iyileştirilmesi için bu yöntemin gerekli olduğuna dair uzman görüşler okuyunca meseleye yaklaşımım biraz değişti gibi. Lakin tıp otoriteleri bu yöntemin tam olarak neye yaradığı konusunda hala yeterince bilgi sahibi değilller ve biraz da şaşkınlar sanırım..

  14. farukahmet Says:

    Ömer bey, sağolun link için, çok eğlenceli bir röportajmış, ne de olsa Zizek tabi. Onunla tamamen aynı zevklere sahip olmak herhalde hiçbir kula “nasip” olmaz ama film zevkimizin yine de bu kadar benzer olduğunu görmek beni keyiflendirdi. Fight Club ve Blade 2’ye, o arada John Carpenter ile Clint Eastwood’a olan muhabbetini, ve Von Trier ile Michael Douglas’a olan nefretini heyecanla paylaşıyorum.

    Konuyu hatırlamıyorum şimdi, bir arkadaşımın “bazen idam cezasının özel bazı kişiler için geri getirilmesini, sonra hemen tekrar kaldırılmasını istiyorum” dediğini anımsıyorum gülerek; ben de “ben aslen ideal olarak idam cezasına karşı değilim, bunu hak eden edimler olduğunu düşünüyorum; karşıysam bu, insanoğlunun adaletine ve hüküm verme yetkinliğine olan güvensizliğimdendir” demiştim. Böyle düşündüğümü kendim de bilmiyordum, böyle bir anda söyleyiverince öğrenmiş oldum. Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Günümüzün artık ortodokslaşmış özgürlükçü solunun -ki kendimi eninde sonunda en çok onlara yakın hissediyorum- bu tip konularda (mesela kürtaj hususunda da) daha ezbersiz düşünüp konuşması lâzım gibime geliyor. Her seçim yapmamız istendiğinde daha bireyci, “bırakınız yapsınlar”cı olan şıkkı tercih etmek kolay; özgürlükçü olmak buysa, bunda yanlış bir şeylerin olduğu hissinden kurtulamıyorum.

    Zizek’in idam hakkında verdiği hükmün ne kadar “İslâmi” olduğunu da zikretmeli bu arada. Açıp o konudaki Kuran ayetini okusa da aynı şey olurmuş nerdeyse. Bulmaya üşenirim şimdi, ama ilgili ayet şuna benzer bir şey: “Kısas’ta (yani burada öldürmeye karşılık ölüm -F.) hayat vardır. Şüphesiz Allah merhametlidir. Ama meğer ki ölenin ailesi katili affeder, ne güzel bir iş yapmış olurlar”. Zizek’in dedikleri de buna uyuyor sanırım. Burada idam artık topluma verilen bir yetki değil, edimin doğal uzantısı olan bir ceza sadece; Zizek’in deyimiyle “gerçek merhamet” ya da “insani görev”. Buradaki tek “yetki”, affetme yetkisi, ki o da toplumun değil edimin kurbanı olan kişinin veya onun en yakınlarının elinde. Normalde resmedildiğinin aksine son derece bireyci bir kural bu; -kurumlaşmış İslamcılar tarafından çarpıtılmamış olduğu sürece- diğer çoğu İslami kural gibi. Uzatmazsam, bu konuda Zizek’in yanında durmaya meylediyorum ben de. Ama ilkesel olarak. Pratikte, insan hükmüne güvenmediğimden, yine de karşı duruyorum ihtiyâten. Gerçi meselâ İbn Arabi bu ayetleri her zamanki kendine özgü yamuk bakışıyla tam tersten yorumluyor ve idam cezasının yasaklandığı anlamında alıyor (Fusûs’ul Hikem, sf.182, Kabalcı yay.); ama o daha çok Arabi’nin bitmez tükenmez insan sevgisinden kaynaklanıyor gibi gelmiştir hep bana.

    Bu arada bu idam konusundan hemen sonra kadın-erkek-irade konusunda da İslam’la ilgili bir iki şey söylüyor Zizek. Hatice konusunda anlattığı hikaye hurafe, ama o kısmını gözardı edersem, söylediği şeyleri önemsediğimi, paralel düşündüğümü de ekleyeyim (Taliban hakkındaki kısımdan bahsetmiyorum ama! İslam’ın Hristiyanlık ve Yahudiliğin aksine ataerkil olmadığı hakkındaki kısımdan bahsediyorum).

    Biraz da elime geldiği gibi yazıyorum, o yüzden yeni fikirlerle değişmeye, başka açılardan bakmaya da açığım. Hatta burada Tolga abi’nin de muhabbete katılmasını arzuladım, eğer sıkılmayacaksa. “Başka açılardan bakma” hususunda bana (bize) verebileceği fikirleri olduğunu tahmin ediyorum.

    Hamiş: Hiçbir sahafta bulamayınca dergiyi ısmarladım, Salı günü en geç, Bülent Somay yazısını paylaşacağım inşallah. Umarım çok hayalkırıklığına uğratacak denli alakasız bir yazı değildir.

  15. farukahmet Says:

    Aha, hepsini okumamıştım, şimdi gördüm: Ayazda bir Yürek en sevdiği Fransız filmiymiş, benim gibi. Bu Zizek efendinin sinema yazılarını alıp okumam farz oldu.

  16. kacakkova Says:

    ömer usta, valla bu psikiyatrlardan ve psikanalizden korkulur…..
    insanin aklini celiyorlar öyle böyle 🙂 ….
    elektrosok uygulamasi hakkinda okudukca, uygulama nezdinde sanildiginin aksine olumsuzluklarinin daha az, olumluluklarinin daha cok olduguna dair inandirici aciklamalar geliyor karsimiza…..simdi degil ama epey evvel bakmistim biraz konuya….bir kerem doktorlar nezdinde tam bir savunu durumu var ve bunlar uygulamanin görüntüsünden kaynakli olumsuz önyargilari rahatlatmaya calisiyorlar….
    itiraz eden bir psikiyatrist var miydi hatirlamiyorum….olumsuz örnekler daha cok hastalarin hikayelerinde görünüyor bu konuda….
    tipki kendisine dayatilan ilaclari almamak icin türlü cesit hilelere basvuran “deliler” gibi (deliden kastim depresyondan paranoid sizofreniye her tür maraz cikaranlar anlamida burada), elektrosoktan kacmak/kurtulmak icin türlü cesit kacis denemesi yapanlarin hikayeleri….doktorlar belli türde olanlar icin “kendi iradeleri”ne ragmen de hem ilac hem de elektrosok uygulamasini yapabiliyorlar……özelikle biraksan sabaha intihar edecek, ya da birini desecek türde olanlara…..sonucta psiknalizin basarili uygulamalarindan birisi bu…hatta söylendigine göre diger metotlara nazarn en basarilarindan biri….tabi burada sorun belkide bunun neyin “basarisi” oldugunda…..
    kabaca fukocu baglamda bu basariya dair huzursuzlugumu belirtmek isterim….
    birakin adam intihar etsin, psikozda kalsin, sizofronisiyle yasasin demek istemem….kurtulan ve iyilesen kisilerin sonradan doktorlarina minnet duyduklarinida düsünebiliriz…..ama tekil uygulamalardan degilde bir genellik baglaminda düsünmek gerek bu kurumsallasmayi…..
    “hastaneler” tipki “hapishane”ler gibi “büyük kapatilma”nin kurumsal mekanlaridir sonucta……
    fukocu düsüncede bilinir, toplumu yikmadan hapishaneden kurtulamazsiniz denir….benzer bir sekilde yaklasabiliriz….toplumsalin rasyonalitesi degismeden psikiyatriden kurtulamayiz…..
    neyse, bu arada elektro sok uygulamasinin yasaklandigina dair söyledigim seyi düzeltmek istiyorum….bu bilgiyi dogrulayacak bir kaynak bulamadim, aklimda o sekilde kalmis ama bilginin nerden geldigini dogrulacak durumda degilim…..altmislarda psikiyatrinin ve uygulamalarinin cokca tartismasi yapiliyor….yalniz bu da degil ilaclarda tartisiliyor elbette…..o siralar asiri sekillerde uygulaniyor bunlar sanirim ve görüntülerin rahatsiz ediciligi tepki cekiyor….sonra bir sekilde diniyor tartismalar….elektrosokun anasteziyle birlikte uygulanmasiyla özellikle bir sterillik kazandigini da söyleniyor bugün artik….saniyorum gerekli görüldügünde de uygulaniyor genel olarak…..

    zizek konusunda ise, aktardigin alinti ve farukahmet’in ekledikleri dolayisiyla bir kac sey söyleyeyim…..alalacele de olsa takilmadan edemeyecegim, aksilik edeyim de konu degissin….
    verdigin linkteki yaziyi okumadim henüz, bu sebepten tam olarak katildigim katilmadigim seyleri netlestirmem olanaksiz, ama zizek efendi söyledikleriyle her daim sasirtir beni…katilsam da katilmasam da düsündürür derin derin ve endiseli bir sekilde 🙂 ….özellikle film analizleri noktasinda zizek’in duygusunu paylasiyorum ben de senin ve farukahmet abinin dedikleri gibi….
    ama aktardigin alintidaki düsüncesine katilamiyorum bu haliyle…..
    bence, zizek’in burada söylediklerindeki sorun, “merhamet”le “idam cezasi” arasinda kurdugu baglantinin yanlisligindan kaynaklaniyor…..sözünün devaminda “merhamet”le “cezanlandirma” arasinda kurdugu baglantilandirma biciminde özellikle bu yanlislik belirginlesiyor…..
    “bizim insani görevimiz merhamet degil cezalandirmaktir” diyor ki, ilk cümlesinde konu cezalandirmak degil idam oldugundan, bu noktadaki kaydirmaca gerceklesiyor sanki, öncelikle cezalandirma görevimizin dogrudan idamla bu sekilde esitlenmesinin bir sorun oldugu kanisindayim…..
    zizek yer yer kimi konularda artik meseleyi sivriltmek adina mi, yoksa kendisine bir kesinlik saglamak adina mi bilmiyorum bu türden kaydirmacalar yapiyor, bu da bunun bir örnegi gibi geliyor bana…..”idam”dan sözederken argümanin devamini “ceza” ile sürdürmek hileli bir yoldur bu konu nezdinde…..
    bunu zizek alintisini yeniden düzenleyerek belirginlestirebilirim, söyleki: “Bizim insani görevimiz onu idam etmektir. Onu idam edebiliriz ama ona merhamet bahşedemeyiz, merhamet Tanrı’ya aittir. Merhamet bahşetmek küstahlıktır, gerçek tevazu o insanı idam etmek olabilir ancak.”…..
    cezanin bu konu baglaminda karsiligi merhamet degil, affetmektir ve böyle alindiginda cezalandirma kudreti olanin affetme kudreti oldugunu düsünmekte bir celiski yoktur…..her ikisi de yasanin buyrugu dahilinde islem görür….affin cikis noktasi asla merhamet degildir…..af, kisisel bir karar olmadigi sürece merhametle ilgili degildir…..
    “suc” ve “ceza” konusunda zizek’in söyledikleri hileli bir temele dayaniyor nitekim…..zizek’in merhameti men edip cezalandirma yetkisini tartismasiz verdigi “biz” kimiz?….yargi ve hüküm gücümüzü, kesinligimizi, yetkinligimizi nerden aliyoruz?…
    farukahmet abinin arkadasina söyledigi kaygiyi zizek’te ortadan kaldiran o gözüpeklik nerden geliyor burada….acik ki zizek böylece “suc” kavramiyla iliskisi kesilmis bir toplumsallik inancini temellendiriyor, yetkisini o saf toplumsalliktan alan bir cezalandirma kudretini sucun bireyselligine karsi adaletin kollektif sekilde tecellisi olarak tahayyül ediyor…..bu düsünce kendi basina sürdürülebilir ve savunulabilir (ki rahatlikla “burjuva” diyebilecegimiz bir tasavvurdur ), ancak idam cezasini bu düsünce zemininde temellendirmek baska bir sorundur…..burjuva düsüncesi idam konusunda kesinlikten uzaktir ve bunun bir nedenide toplumsalin olumsalligidir muhtemelen……duruma göre ya vazgecilmekte ya da kullanilmaktadir…..
    ancak düsünür zizek konuyu düsünsel olarak netlestiriyor, muhtemelen yanlis kitaplarin yakildigini düsündügü gibi yanlis adamlarin asildigini düsünüyor ve dogru adamlarin asilmasinda bir amerikan valisi kadar kesin bir düsünce gelistiriyor…..
    bütün bunlarda beni sasirtansa, zizek’in “suc” ve “ceza” baglaminda bu kavramlarin safligina/netligine ve dolayisiyla “adalet”in terazisine duydugu güvenden daha cok, “bize”/”toplumsala” gösterdigi saf inanis oluyor acikcasi….
    sosyalistler arasindaki idam tartismalari biliniyordur, farukahmet abi deginmis…..radikal/ortodoks sol “gerektiginde” (mesela sosyalist anavatana kast eden bir ihanet durumunda) idamin uygulanacagini savunurken (hatta epey genis bir kismi sasmaz bir tutarlilikla iskencenin de yapilabilecegini söylelerdi), karsilarinda liberal/özgürlükcü sol “gayriinsani” ve “adaletsiz” oldugu argümaniyla her ikisinide ilke olarak redderlerdi…..kliselere dönüsmüs bir tartismadir……tartismanin insani-gayriinsani seklinde sürdürülmesi, öyle anlasiliyor ki bugün zizek’in “merhamet tanriya aittir biz sucluyu asalim” seklindeki degerlendirmesinin temelini olusturuyor bir bakima….yani yanlis temel, yanlis analiz…..
    zizek söylediklerinin üzerine bir de “adaletin kestigi parmak acimaz” sözünü ekleseydi tam olurdu aslinda!…..
    bazi kisilerin ölümü hakkettigini düsünebilir ve verdigim bir kararla bu bazi kisileri öldürebilirim, ama “idam” baska bir seydir……
    neyse, topu tolga abiye atiyorum ben de, söz almak isterse tabii…..zorlu ve üzerinde düsünülmesi gereken bir konu bu……cabuk cabuk yazdim, zizek’e niye katilmadigimi anlatmaya calistim, oldukca “fikri sabit” biri oldugum da evvleden biliniyordur herhalde, ama farukahmet abi gibi baska acilardan bakmaya acigim bende…:)
    yeminlen…..
    zizek’in yazisini bir kac güne anca okuyabilecegim, belki sonrasinda yine dönerim….
    zizek okurken katildigim, vay be deyip takdir ettigim, zihin devrelerimi isindiran cok sey oluyor aslinda, adam yalamis yutmus dünyayi, yüksek kültürün ve alt kültürün bütün girdilerini bünyesinde toplamis, etkilenmemek ne mümkün, ama yine de nedense katilmadigim noktalari belirtmem kacinilmaz oluyor her seferinde……

  17. kacakkova Says:

    “ayazda bir yürek” dedinde farukahmet abi, emmanuella beart’in ki nasil bir güzelliktir öyle, bak aklima düsürdün…..

  18. Ömer Says:

    Kaçak hocam, Zizek’in merhamet ile cezalandırma arasında kurduğu ilişkide senin işaret ettiğin türden bir sorun göremedim ben dostum. İdam sonuçta bir cezalandırma yöntemidir. Aslında toplumsal kurallara uymayanlara elektro şok uygulaması da bir anlamda “benim istediğim gibi bir adam olmadığın için seni cezalandırıyorum” demek anlamına geliyor. Daha da ötesi, bu haliyle “gayri insani” olarak nitelendirme konusunda ittifak halinde olacağımızı umduğum bu yöntem şunu da içeriyor: Bunu yapıyorum çünkü toplumun ve senin iyiliğin için gerekli bu.

    Suç-ceza ilişkisine dönersek “Neden cezalandırıyoruz?” sorusuna bir cevap bulmak gerekiyor o halde değil mi? Suç işleyene ceza vermek bence Zizek’in de dediği gibi bir görevdir. Çünkü suçlu (2 yaşındaki bir çocuğa tecavüz edip öldürmüş ya da gasp için birini öldürmüş biri geliyor aklıma) cezayı hak etmiştir. Onu cezalandırmak vicdanen, hukuken ya da dinen bir gerekliliktir, görevdir. Faruk beyin İslam şeriatine atfen belirttiği ve senin de zımnen onayladığını sandığım üzere affetmek kişisel bir durumdur, merhamet kişiseldir. Hukuk da bu kişiselliğe bir alan tanımak suretiyle elden geldiğince düzenlenebilir. Ancak hukukun neticesi her zaman adil olmayabilir. Adaleti sağlayan şey, tekbaşına hukuk değildir. Ama toplumun nesnel, tüzel düzenlemelere olan ihtiyacı ortada. Hukuk da bunu karşılıyor bir bakıma. Dolayısıyla cezalandırmak tekbaşına suçu izale etmek, suçluyu ortadan kaldırmak ya da toplumu suçlulardan arındırmak için değil, adaleti ve hakkaniyeti sağlamak, huzuru ve barışı temin etmek ve vicdanları teskin etmek için vardır. Ayrıca bireyler affetse bile toplumun/devletin/kamunun affetmeyeceği suçlar da vardır. (Senin söylediğin gibi suçun sadece bireysel yönü yoktur yani…) Burada merhamet mekanizması nasıl işleyecek, bunu da düşünmek gerekiyor..

    Zizek’in suç-ceza-merhamet bağlamındaki sözlerinin Faruk beye İslam’da kısası hatırlatması da ilginç oldu. (Hem sol hem İslam aynı post altında yer buluyor kendine. Bu da Kaçak babaya ve saygıdeğer bloguna nasip olsa gerek 🙂 )

    Kur’an’da Bakara 178’de şöyle deniyor: “Ey iman edenler, öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi. Bununla birlikte her kim kardeşi tarafından kısmen bağışlanırsa, o vakit görev, birinin geleneğe uyması birinin de ona borcunu güzellikle ödemesidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmetttir…” Devamındaki 179. ayet de aynen şöyle: “Sizin için kısasta bir hayat vardır, ey temiz aklı, temiz özü olanlar! Belki korunursunuz.”

    Fakat buradan yola çıkarak İslam’ın kısas yoluyla öldürmeyi meşrulaştırmadığını da belirtmek istiyorum. Kısacası Zizek’in İslami yorumu olsa olsa Faruk beyin yaptığı gibi olurdu demeye getiriyorum ben de.. (Hz. Hatice ile ilgili “İfk” hadisesinde sadece Zizek değil sahabe ve İslam alimleri de bildiğim kadarıyla ihtilafa düşüyorlar…)

  19. Ömer Says:

    Kısas deyince aklıma “göze göz, dişe diş” meselesi takıldı. Ben İncil’de de böyle bir şey var diye biliyorum, yanılıyor muyum acaba? Ayrıca Tevrat’ta da varmış bu kısas meselesi. Şöyle ki:

    “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.” (Maide.45)

  20. Ömer Says:

    Tolga kardeşe bir çağrı da ben yapayım oldu olacak. Ama benimkisi Zizek ve İslam bağlamında ve de bunca sözden sonra şöyle biraz hinlik içersin ve sansasyonel olsun: “Zizek müslüman olmuş duydunuz mu?” ahahahhaha

  21. togliatti Says:

    “Ayazda bir Yurek” (En coeur en hiver) benim de etkilendigim az sayida Fransiz filminden biridir. Eh Kacak abinin soyledigi gibi Emanuelle Beart’in zerafeti bir yana Daniel Auteuil’in oyunculugu goz doldurmustur, havalara ziplatmis, heyecanlandirmistir beni. Ha bir de dedikodu verelim: Sevgili Emanuelle ve Daniel arakaslarimiz bu filmden sonra evlenmisler… Yani Ayazda Bir Yurek’de serin kanli ask’a inanmayan “cool” abimiz Daniel filmdeki rolunden siyrilinca filmdekinden ters bir dogrultuda adim atmayi bilmistir. Aferindir 🙂

    Imdi, Omer arkadas’in provokasyonunu gelince, elbet Zizek ateist olmakla birlikte “dinden” beslenen bir adamdir. Lacan da oyle, Hikmet Kivilcimli da oyle, ya da bir suru akilli adam oyle. Din dedigimiz (cok onemli) bir boyutuyla bizim tarih boyunca toplumsal rollerimizi izdusurdugumuz, sorunlarimizi yansittigimiz ve gorece cozdugumuz, kisaca sosyal’i kurdugumuz bir yapiysa (daha dogrusu ustyapiysa) elbette “din”i gormezden gelen hicbir teorik yaklasimi ciddiye almam kendi adima mumkun degil. Dolayisiyla Zizek’in ornekleri, din’e bu denli onem verisi iyi bir (tarihsel ve diyalektik) materyalist oldugunu gosterir… Neyse bu konuyu uzatmayip, burda birakayim.

    Idam meselesinde yukarida sozu gecen cumleleriyle Zizek’in Islami bir dogrultuya yaklastigi konusunda Faruk’a yuzde yuz katiliyorum. Ayrica Omer’in kisasa kisas dedigi mantigin Yahudilik’le geldigi ve Islam’da da yaklasik olarak ayni sekilde varligini korudugu konusuna da katilmaktayim. Ama ben burada Zizek’ten farkli bir noktadayim.

    Zizek “cokkulturcu tolerans” iceren liberalizme fazlaca gicik oldugundan dolayi, gelip gidip Islam’in mentalitesine benzer sekilde bir buyuk Oteki’nin otoritesine dayanacak kuvvetli sol bir gucun tarafinda durabiliyor… Bense bunu problemli goruyorum. Zizek’in idam hakkinda dedikleri beni sasirtmiyor, cunku “halka” dayali kurucu bir gucun simdikini bir Olay’la yikip, yerine gecirecegi bir gelecek taraftarligi icine girebiliyor Zizek. (Aslinda bazen kendiyle celisedebiliyor bu konuda…) Esas olarak ozellikle (basligindan da anlailacagi uzere) “The Fragile Absolute, or Why the Christian Legacy is Worth Fighting For” kitabiyla Katolizmden esinlenen bir durusa gecti: Isa’nin krusifiyesi uzerinden, asla Tanri olamayan Insan ve vice versa, yani asla Insan olamayan Tanri, Tanri’nin kendi kendisini kurban edisi uzerinden politik bir felsefi dilin uzerinden gitti. Ki, ben de yaklasik olarak politik babda o cizgide kendimi gormekteyim.

    Su yukarida idam hakkinda soyledikleri ise Yahudilikte ve Islamdaki mutlak Tanri’nin kendisini varsaymak yoluyla sozettigi cumlelerdir ki, aslinda bence “Kirilgan Mutlak”da soyledikleriyle, otantik bir Hristiyan durusla celisir. Faruk usta da zaten cekincesini “ama ilkesel olarak. Pratikte, insan hükmüne güvenmediğimden, yine de karşı duruyorum ihtiyâten” diyerek koyarken de ya da Kacak abi yukarida “…dolayisiyla “adalet”in terazisine duydugu güvenden daha cok, “bize”/”toplumsala” gösterdigi saf inanis oluyor acikcasi” derken aslinda Hristiyanligin Islamin ve Yahudiligin mutlak Tanrisindan siyrilan durusuna yaklasiyorlar.

    Bir Mutlak’i nasil yaratip, onun uzerinden olum cezasi verebilme hakkini kendimizde gorebiliriz? Islamcilar bunu mutlak olan Allah’a baglayacaklardir, Yahudiciler Yehova’ya, Stalinciler Tarih’e…

    Isa ise dini Yahudi goze goz – dise dis mantigindan kurtardi, dusmandan tokat yedigimizde obur yanagimizi cevirmemizi ogutledi. Dise des, kana kan, intikam mantigi aslinda “Pagan” gelenegin seylerdeki esdegerligi ve dis dunyadan arinmisligindan bir adim otede, burasi kabul. Ama Hristiyanlik obur yanagi donmekten soz ederken, dusmani bagislamiyor zaten, tam tersine dusmanin beklemeyecegi bir refleksle, icinden cikilmayan sekli savasin ustune bir cizik atiyor ve “gercek” savasin baslamasi icin tek dogru yonde bir adim atmis oluyor. Bir anlamda savasin bir tarafi olarak kendini inkar ediyor. Taraf olarak yenilgisi aslinda bir bakima yengisi olmus oluyor. (Proletaryanin kendini bir sinif olarak yokeden sinif olarak tanimi da aslinda benzer bir noktadan hareket ediyor.) Isa’nin hactaki yenilgisi “iktidarsizlik” olarak goruldugunden Islam’da kabul gormez (asil olenin Judas oldugundan filan bahsedilir!), cunku asil yenginin tam da Isa’nin hacta gerilmesi oldugunu algilayamaz. (Stalinistlerin, ozgurlukcu komunizmi “loser” gormesi gibi birsey bu aslinda..)

    Ozgurlukcu sol’u “iktidarsiz” degil ama “iktidari parcalamakta olan” olarak algiladigim icin, Idam’in savunusuna toptan karsiyim. Hangi guce dayanarak bir insani bir otorite uzerinden oldurmeye karar verecegiz? Faruk, “kurumlasmis Islam”in probleminden bahsediyor, Allah icin kurumlasmamis cennetimsi, ideoloji disi bir Din mi var? Dise dis, kana kan mantigi yuzunden bugun Filistin’de, Israil’de sorun devam etmiyor mu?

    Hizlica yazabildim ancak, goruslerimin genel hattini cizmek icin…

  22. Ömer Says:

    Bir tarafa İslam’daki “kısasa kısas”ı koyup diğer tarafa “öbür yanağını da uzatma”yı koymak çok doğru bir yaklaşım gibi gelmedi bana Tolga. Burada hatalı bir karşılaştırma yapıyorsun. Çıkan sonuç da doğal olarak hatalı olmaya mahkum. Kurumlaşmış İslam ile İslam nasıl ayırt edilebiliyor onu da tam anlayabilmiş değilim. Bu konuda sana katılıyorum. Ama daha önce de konuştuğumuz gibi aradaki farkı belirleyen şey ideoloji filan değil. İslam’ın farklı ve eksik uygulanışları. (Emevi, Abbasi tecürebeleri, İran, Afganistan uygulamaları vs.)

    Hz. İsa’ın çarmıha gerilme hadisesini de bence yanlış yorumluyorsun. Karşılaştırmalı olarak baktığımızda muharref İnciller’de, muharref Tevrat’ta Yusuf ve İbrahim kıssası eksik/hatalı/bozulmuş bir şekilde anlatıldığı gibi İsa’nın öyküsü de çarpıtılarak anlatılmıştır. İncil’deki yorumu diğerlerine neden tercih ettiğini anlayabilmiş değilim. İlk günahtan ötürü insanları affetmek üzere İsa’da hulül eden ve insanların arasına karışıp sonunda da kanlar içinde çarmıha gerilen bir Tanrı’nın bırak makul oluşunu bunun neresi sevimli geliyor anlamadım. Kaldı ki Matta, Markos, Luka ve Yuhanna bile çarmıha gerilme hadisesi ile alakalı olarak ittifak halinde bie değildir. Çarmıha gerilme hadisesi sözü edilen İncillerin her birinde farklı şekillerde rivayet edilir. (Aklıma Scorsese’nin The Last Temptation of Christî geldi..)

    İsa’nın Musa’nın ve Muhammed’in Rabbi Kur’an’da Nisa Suresi’nde şöyle der:

    “156-157. Bir de inkarlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

    158. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

    İslâm’a göre Hz. İsa bir tanrı değil, normal bir insan ve Peygamberdir. Çarmıha gerilmemiş, göğe yükseltilmiştir ve Ahir zamanda tekrar yeryüzüne geri dönecektir. Dolayısıyla senin deyiminle asıl yengi o zaman gerçekleşecektir. Çarmıha gerildiğinde filan değil..

  23. André Breton Says:

    Ben yazsaydım sanıyorum Kinsey Raporu’nu yeniden yazardım.

    Yazılmış bir kitabı ‘kendince’ yazmayı arzulamak, işlenen günahların sağlamasını yaparak onları teker teker ‘sevap’ kipine dönüştürmeye benzer.

    Onca kitap arasından Kinsey Raporu’nu seçmiş olmam başka nasıl açıklanabilir ki?

  24. kacakkova Says:

    sevgili andre,
    kirk yil düsünsem aklima gelmezdi, belki nadya’yi yeniden yazmayi istersin diyordum….ama yakisir kinsey raporu……isin icinde “kadin”lar ve “cinsel devrim” var ne de olsa….

  25. orlando Says:

    Zizek’in çelişkisi konusunda Kaçak’a katılıyorum. Çünkü ben de denildiği gibi, “suç işleyenin cezayı hakettiğini ve görevimizin cezalandırmak olduğunu” kabul ediyorum, ama hiç de idamı onaylamam gerekmiyor bu sebeple. Zizek “suç ve ceza” hakkında bir açıklama sunuyor, ama bu açıklamayla idam gibi belirli bir ceza biçimini temellendirmiş olmuyor aslında. İdam hangi suçun cezasıdır? Buna kim karar verecek?

  26. kacakkova Says:

    sayin orlando, katilisiminizdan dolayi sagolun efenim :)….evet meselenin kaydirilmasindan kastim budur….

    bu arada, breton usta tarafindan davetsiz bir misafir sebebiylen güncellenen kinsey raporuna da bi bakila diyorum…..

  27. metin Says:

    “zizek söylediklerinin üzerine bir de ‘adaletin kestigi parmak acimaz’ sözünü ekleseydi tam olurdu aslinda!”

    Hah hah haaaaaaaa!..

  28. z.betül Says:

    kacakkova merhaba; ben kış uykusundan yeni kalktım, beni mimlediğini de yeni gördüm. ne olacak şimdi ??

  29. z.betül Says:

    “bütün yanlıştır” lafı bana çok yanlış geldi, bütün diye bir şey yok ki yanlışı olsun:)

    ıngeborg bachmann’ın malina’sını, virginia woolf’un dalgalar’ını, saitfaik’in kiraz mevsimi şiirini ve tanpınar’In “ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında// parçalanmaz geniş bir anın yekpare akışında” dizelerini ve bilge karasu’nun ” gece’ini yazabilmeyi isterdim.

  30. kacakkova Says:

    derin uyumussun sevgili betül, merhaba….uyanir uyanmaz hem bloguna bir yazi hem de buraya yazmak isteyecegin kitaplarin listeni de eklemissin sagol….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: