recep ivedik, kahkahanın yenilgisi

by

Aslında başlığı “Recep ‘İvedik’ Tayyip” şeklinde düşündüm bir an şeytana uyup, itiraf etmeliyim! Neyse ki, isim benzerlikleriyle oynamak gibi bir “komiklik”ten sakınabildim son anda, allah muhafaza. Lemancıların İvedik-Tayyip karışımı tiplemesini doğrusu komik bulmuyorum, yani belki komik ama houmor’u yok. İşin kolayına kaçmadan hem siyasal hem de kültürel degerlendirmelerde bazı yönleri belirginleştirmek ve kitlelerle kurdukları ilişkiler bağlamında “Recepler”i birer fenomen olarak işaret etmek niyetindeyim -ayrı ayrı, ancak koşutlukları olan birer fenomen olarak. Bunun için, kavramları birbirine bulaştırmanın, gülmeyi ciddi bir iş alarak politik ve kültürel alanın sınırları üzerinden mevcut “kitle kültürümüz” hakkında düşünmeye çalışmak faideli olabilir.

(sayın okuyucu, nereye elimi atsam mevzu uzuyor, kıssadan hisse toparlayamadım şu güne kadar hiç bir meseleyi, yine öyle oldu, küfredeceksen bundan sonrasını okumayıver, bi şey olmaz)

Fatih Özgüven, “yesun oni nenesi” yazısında, “ İd’i id, lağımı lağım temizler hesabı, Recep’le başa çıkmanın tek yolunun ondan farklı bir ses tonunda daha çok bağırabilmek ve daha sıkı küfredebilmek olduğunu kanıtlıyor nene” diyor. Bu yanı tam olarak böyle gerçekten. Yine de, popüler olanla olmayan arasında ayrım yapmayan ve küfrüde yeri geldimi manalı bulan her “dantel”in yapabileceği gibi, gülmediği için eziklik duymak bir yana, İvedik’i izleyip sinema çıkışında “verin lan paramı geri, s.kerim böyle filmin kadrajını” demeyeceğim tabii ki! Başka yönlerden bakalım oluyorsa.

“Gülmenin tarihini yazmak her bakımdan ilginç olurdu” diyen Herzen’in sözüne atfen, günümüzdeki gülmenin önemini ve varoluş biçimini  tarihe eklemek daha ilginç olurdu diye başlamam uygun olur kanımca. Gülmenin hiç de öyle basitçe gülmek olmadığını belirtmiş olurdum sanırım böylece. Bizde bu yönde dikkate değer türden çalışmalar var mı doğrusu bilmiyorum. Kemal Sunal, bir vakitler “türk insanı”nın Kemal Sunal Filmleri‘ne gösterdiği ilginin incelenmediğini söylemiş ve bunun için üniversite eğitimine başlamıştı, onu hatırlıyorum yalnız. Batı kültüründen farklı olarak neye-nasıl güldüğümüzü ortaya çıkarmak hiç de basit bir çalışma olmayacaktır kanımca.

Keloğlan, Nasreddin Hoca, Hacivat ile Karagöz, Turist Ömer, Şaban, Cem Yılmaz, Recep İvedik şeklinde ilk elden aklımıza gelen isimleri sıraladığımızda, bunlara gülmemizi anlamanın ne bakımdan “kendimizi” anlamamıza bağlanabileceğini değil yalnızca, gülmenin bizdeki niteliği ve günümüze gelene kadar uğradığı değişimleri de işaret etmiş oluruz.  Gülme üzerine teorik/felsefi ve politik bir eleştirel hesaplaşmayı da sanıyorum gerektirecektir böylesi bir uğraş. Bu da elbette toplumsal bir eleştiriye bağlı olacaktır. Belki böylece kahkahanın politik anlamını ve bugünkü  Recepİvedik tartışmalarında gülmeyi ne bakımdan sorunsallaştırmak durumunda olduğumuzu da belirginleştirebileceğiz.

Barry Sanders’in Kahkahanın Zaferi adlı kitabı bu konudaki teorik ve tarihsel çalışmalar için en önemli kaynak metinlerden biridir sanıyorum. Sanders, taa antik kökenlerinden başlayarak gülmenin yıkıcı tarihini anlatıyor, teorik bir yaklaşımla, bir tarih çalışması olarak alıyor gülmeyi. Gülmek, dinlerin ve iktidarların resmi tarihinde sıkıntı verici bir şey, hor görülen, hafiflik olarak değerlendirilen, hoşgörülmeye çalışılsa da tümüyle mazur görülemeyen bir şey bu tarihsel hikayeye göre. Bu nedenle de gülmenin tutulması, kontrol edilmesi, bastırılması gerekiyor bir şekilde. Elbette, eleştirel gücü, yıkıcılığının etkisi de bundan kaynaklanıyor. Sanders gülmeyi kuramsal olarak bir tez halinde ele alıyor, gülmeyi insanlığın “kökdili” olarak işaret ediyor. Bu yanıyla da, gülmenin aldığı toplumsal biçimlenmelerin önemi açık olsa gerek. Kahkahanın eleştirel gücüne işaret edilirken, gülmeyi hem epistemolojik hem de politik alana eklemleyen Nietzscheci düşüncenin altı çizilir özellikle: Şen bir kahkahanın eşlik etmediği her hakikatin sahte olduğunu ilan eden Nietzscheci Dionysos düşüncesi.

“Gülmenin tarihi”ni,  boydan boya özet halinde bile kat etmek şimdi olanaklı değil, ama ilgilileri benzer kaynaklara bakabilirler. Keza Bakhtin’ın Rebelias incelemeleri, gülmenin iktidarı altüst edici niteliklerine ışık tutması bakımından (hem edebiyat tarihi hem de toplumsal tarih bağlamında) kaçırılmaması gereken bir başka kaynaktır. Sanders hem Bahktin’e önem veriyor çalışmasında, hem de gülmenin iktidari altüst edici niteliğine vurgu yaparak sürdürüyor çalışmasını. “Gülme iktidarın ince dokulu ağını tersyüz edebilir, bu ağı birden görünür kılabilir, ama iktidarı katışıksız bir vahşiliğe de döndürebilir, çünkü iktidarın son noktada gülmeye karşı söyleyebileceği bir şey yoktur, sessiz kalıverir onun karşısında, en zayıf haliyle dili tutuluverir” sözlerinde olduği gibi.

Ancak günümüzde, yani 20. yüzyılın belirli bir noktasından itibaren, diyelim kültür endüstrisinin ve kitle kültürü anlayışının yeni bir fenomen olarak belirmesiyle, kültürel alanın yapısındaki değişim ve dönüşümler gibi, “gülme”nin ve “komik olan”ın işlevi de değişmekte, başka türden ideolojik-politik-kültürel eklemlenmelerle tersyüz edilebilmektedir. O eleştirel ve yıkıcı potansiyel, otoriteyi ve iktidarı zora sokan altüst edici mekanizma kültür endüstrisi ile birlikte, tıpkı melankolinin sisteme kanalize edilmesi gibi gülmenin de sistematikleştirilmesiyle biçimleniyor. Kapitalizmin Delueze’un belirttiği anlamda derin yapısıyla ya da Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi olarak işaret ettiği modernliğin dönüşümleriyle ilintili bir süreçtir bu elbette. Endüstriyel toplumun insanı, kederde ve neşede artık kendisi olabilme imkanlarını yitirmiş, nesnel olarak yitirmek zorunda kalmış bir dünyanın insanıdır. Sonuçta gülmenin iktidarı kışkırtıcı niteliği ve yıkıcı gücü pek çok kültürel olgu gibi dönüştürülmüş ve sistemin kendini yeniden üretme süreçlerine eklemlenmiştir.

Öyle ki, gülmenin kendisinin sistematik olarak üretilen bir şey haline gelmiş olmasını vurgulamak gerekmez. Bilinçten daha çok bilinçdışına yönelmiş olan kültür endüstrisi belirli bir zihniyeti zaten genelleştirmekte ve doğallaştırmaktadır bu süreçte. Kültürel alanın ilgası düşüncenin eleştirel gücünü  her alanda kuşatır. Gülmenin eleştirel niteliği de buna dahil edilmek durumundadır elbette. Bergsoncu gülme anlayışının işaret ettiği “gülmece ile ben’in biz’leşmesi” gerçekliği  istismar edilerek, toplumsal katarsisin, dolayısıyla kitlelerin bütünleştirilmesinin bir parçası haline gelmiş görünmektedir.

Böylece soytarının  şarlo’ya devredilen iktidarı deşifre eden ve makaraya saran yanı, bir takım teknikler ve modellerle ehlileştirilmiş durumdadır. Sanders, gerçi yirminci yüzyılda da komiğin yıkıcı işlevini sürdüren örneklere, özel stand-upçılara işaret eder ama genel yapısı itibariyle komiğin ehlileştirilmesi bir gerçekliktir. Kahkahanın bir tür yenilgisi gibi görünmektedir bu durum.

İşin bu yanını uzatmayayım diyorum, ama yine de geçerken, toplumsal yapıda ve kültürel alanda “komik olan”ın ehlileştirilmesine değinmiş olmakla birlikte, gülmece ile mizah arasındaki fark da işaret etmek icab eder. Özellikle ikincisinin eleştirellikle olan bağı nedeniyle. Her ikisi de gülünç, sıradışı, abartılı, eğlenceli, satirik, argo vb. olabilir, ancak eleştirel niteliğiyle mizah iktidarın maas ediciliğine karşı daha dirençli bir niteliğe sahiptir. İktidar her zaman mizahın ve gülmecenin konusudur öteden beri, muktedirlik her zaman alay edilebilecek bir konumdadır, çünkü kendi kendisiyle alay edemez. Mizahın yirminci yüzyılda  örneğin “kara mizah”a evrilişi bir bakıma eleştirel potansiyelini derinleştirmesi olarak da anlaşılabilir. Bunun izlerini hem edebiyatta hem de sinemada sürmek mümkün -ilk elden aklıma Beckett ve Kafka geliyor. Kara mizahla insanın gülüşü buz keser ama komik olanın yıkıcı gücü de en çok bu şekilde kendini gösterir.

Daha fazla uzatmayayım bu noktada. Sonuçta, temel zorluk gülme(ce)nin kendisi üzerinde anlaşmanın olanaklı olmamasıyla da ilintilidir. Birilerinin karnı ağrıyarak güldüğüne başkaları tebessüm dahi etmeyebilir. Birilerinin kabasabalık olarak gördüğüne, diğerleri lafı gediğine oturtmak olarak bakıp eğlenebilir. Burayı, “toplumsal eleştiri söylemi olarak mizah ve gülmece” konusuna bağlayarak İvedik hadisesine geceyim.

Issız Adam’ı neden sevmediğimi ve lüzumsuz filmlerden biri olarak izlediğimi anlatmaya çalışsam mı acaba diye düşünürken bu Recep İvedik cereyanına kapılıverdim. Şu sıralar kültür endüstrisi mevzusuyla meşgul olduğumdan belkide, daha cazip bir konu olarak göründü gözüme. Zihnimde kitle kültürü, popüler kültür, popülizm kavramları dönüp duruyordu zira.

Söylediğim gibi, gülmeyi bir standarda bağlamak, şuna gülünür buna gülünmez diye çerçeveler çizmek saçmadır. Dolayısıyla şuna gülenleri entel buna gülenleri maganda diye bölümlemekte öyle. Bu meselede bana en komik gelen şeyse, Şahan Gökbakar’ın “nasıl kodum entellere” havası değil de, bazı köşeli entellerin utana sıkıla “valla filmi izledim ne yalan söyleyeyim güldüm” tarzı açıklamaları oldu. Nedir bu utanma sıkılma hali, anlamak zor. Güldüysen güldün kardeşim, aradığın meşruiyet nedir? Bu noktada konuşulacak şey de elbette neye gülünür neye gülünmez değil, gülme(ce)nin neye bağlandığı ve nasıl bir zihniyeti yeniden ürettiğiyle ilgili olacaktır.

Ne yalan söyleleyim güldüm” diyenlerin ezikliğini bir yanıyla anlamak da mümkün, çünkü aksi gibi görünüyorsa da aslında gülemeyenlerin epey bir baskılandığını hissediyorum ben bu tartışmalarda. Yani  “sayin halkımız” gülmüş, epey bir “köşeli-okuryazar” da güldüğünü itiraf etmişken, hala İvedik’e gülememiş olmak fena bir kusur-bir eksiklik gibi çıkıyor ortaya. Elitliğin, entelliğin yanına bir de gülme özürlüsü olduğun eklenecektir ki, herhalde bir süre ortalıkta görünmemek yeğdir!

Gülenlerle gülemeyenler arasındaki gerilim, sonunda sosyolijik ve hatta siyasal bir niteliğe bürünmüş görünüyor. “Elitler”le “halk” ve dahası “enteller”le “maganda”lar arasındaki saflaşmalar ve bunlar üzerinde hüküm süren laflaşmalar hayli enteresan. Pek çok yazı ve tartışma mevcut, işin sosyolojik ve siyasal boyutlarını gösterecek nitelikte. Adı komedi filmi olan bir film izleyip gülmenin ya da gül(e)memenin neden basit bir şey olmadığını böylece kabul etmek gerekiyor sanırım.

Recep İvedik:Halkın elitlerden intikamı” başlığına ve devamındaki tartışmalara özellikle dikkat çekmek istiyorum. Kendimde oradaki tartışmalara recepler arasında koşutluklar arayarak dalmış bulundum,  Adorno’nun ruhunu şad eden ve sosyalbilimlerin ruhuna elfatiha okuyan bir yorum bırakarak. Bu söylediğimin abartılı olduğu doğrudur, yine de kültür endüstrisi üzerine değerlendirmeleri oraya taşımaktı niyetim.

Kültür endüstrisi kavramı ve etrafındaki kavramsal tartışmaları özetlerken, Recep Tayyip’in siyasal alanda, Recep İvedik’in sanatsal/kültürel alanda, özelliklede “sosyolojik ruhiyemiz”in değerlendirilmesi bağlamında birbirlerinin muadili olarak düşünmenin ne derece mümkün olduğunu tartışmaya açmaktı düşüncem. Hem sinema hem de siyaset üzerine yazılarını dikkatle okumaya çalıştığım Enver Gülşen konuya ilgi gösterdi. Ancak o da böyle bir ilişkilendirmenin “zorlama” bir “teorisizim” olduğunu, Recepleri birbirine karıştırmanın hastalıklı bir toplumsal değerlendirme biçimi olduğunu söyledi.

Özetle, “halkın kendisini yönetecek parti veya kişide aradığı niteliklerle recep ivedik’e gülmesi arasında kurulmaya çalışılan koşutluk çok anlamlı bir koşutluk değil” diyor Gülşen. Sanatsal açıdan İvedik’i yerin dibine sokup siyasal açıdan Tayyip’i önemsemenin, ilkini bir düzeysizlik ikincisi kitlelerin anlamlı bir tercihi olarak değerlendirmenin bir yolu bu elbette. Ancak  ben koşutluklara işaret ederken, Recepleri birbirine karıştıralım, dahası birbirine eşitleyelim ve bir taşla iki kuş birden vuralım demiyorum kesinlikle.

Siyasal değerlendirmeyle sanatsal değerlendirmeleri kendi kompartımanlarında tutmak, kitle kültürü ve kültür endüstrisi gibi kavramları siyasal alanın dışında muhafaza etmek, anlaşılır bir şey, ama benim itiraz etmek istediğim de temelde bu zaten. Yani Gülşen’in aksi yönde düşünüyor ve  mesela kültür endüstrisi, kitle kültürü, popüler kültür gibi teorik araç gereçlerin  siyasal alana bulaştırılmasının yararlı (ve gerekli) olduğunu ileri sürüyorum. Tıpkı başka bir yönden İvedik’in değerlendirilmesinde siyasal analizin konuya bulaştırılmasının da kaçınılmaz olduğu gibi.

Büyük bir kitle sonunda İvedik’e gülüyor ve Tayyip’e oy veriyor. Bunu belirtirken elbette, İvedik secimlere girse halk onu secer ya da tersinden tayyip film cevirse millet gülmekten kirilir gibi bir “koşutluk” düsüncesinde degilim. Sanatsal ve siyasal “secimler” arasındaki farklılık gözardı edilmeden de, hem siyasal hem de kültürel yönden bazı nedenleri anlamak üzere koşutluklar gözetebiliriz.  Örneğin, popülizmle popülerlik arasındaki sınırın sürekli olarak ne şekilde ihlal edildiği sorulabilir. Halkın “çıkarı” ve “beğenisi” desek yine örneğin, bu çıkar ve beğeninin ne şekillerde oluştuğu/oluşturulduğu, neye karşılık geldiği, hangi noktalarda önemsenmesi, hangi noktalarda sorunsallaştırılması gerektiği sorulabilir.

Bu noktada Receplerin aldıkları “halk desteği” ve  “elitizm-karşıtlıklar”nın koşulsuz alkışlanıp onaylanmasının bir sorun olduğuna işaret etmek mümkün. Davos vukuatı sırasında meydana gelen özdeşleşmelere de bu yanıyla dikkat çekmek istemiştim kendi adıma. Gülüp destekleyenlerle, gülemeyip desteklemeyenlerin hepsini içine alıyor mesele bu yanıyla. Gülenler gülemeyenleri entellikle, gülemeyenlerde gülenleri magandalıkla yaftalayabilir, ancak bu olsa olsa sözkonusu fenomene dahil edilmesi gereken bir şeydir. Aynı şekilde destekleyenler desteklemeyenleri darbecilikle, demokrasi karşıtlığıyla ve desteklemeyenlerde destekleyenleri siyasal islamın payandası olmakla, gericilikle suçlamasıda sorun alanına dahil edilmelidir.

Türkiye açısından hiç de yeni bir fenomenle karşı karşıya değiliz aslında. Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ta anlattığı Doğu-Batı meselesi, bu fenomenin arketipidir bir bakıma. Ya da Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte başlayan toplumsal bölünmeler. Ama bunları bırakıp 12 eylül sonrası bir vakitler yaşanan “lahmacun tartışmaları”ndan da başlayabilirsiniz.

Öte yandan, bir sorun olarak receplere işaret ederken, herhangi bir şekilde bir önemsizleştirme çabası içinde olmadığımı da özellikle belirtmek isterim.   İvedik’i sinemanın neliği açısından sorunsallaştıracaksak, Tayyip’i de siyasal alanın derin çelişkileri üzerinden değerlendirmek durumundayız elbette. Mesela İvedik’le Tayyip arasında koşutluk kurmanın gereğine işaret ederken, geri planda “kemalist elitler”in olumlanması gibi bir şey sözkonusu değil. “Seçkinciliğe” ve “yüksek kültür”e işaret etmediğimi ise herhalde söylememe bile gerek yok, varsa da söylemiş olayım şimdi. Ümit Kıvanç’ın “ben niye böyle  yapıyorum” dediği duyguyla “Ergenokon”un önemli bir mesele olduğunu düşünüyorum ve öte yandan “popüler kültür”e ziyadesiyle önem veriyorum, ama bu, şimdi, uzun lakırdılarla ifade etmek  istediğim soru(n)lar açısından neyi değiştirir ki? Ya da diyelim ki İvedik’i izledik ve olur olmaz yerlerinde güldük (allah muhafaza olur ya!), bu neyi değiştirir şu soru(n)lar açısından?

Şunu soruyorum esas olarak: İnsanlar İvedik’e neden (ve nasıl) gülüyor ve Tayyip’e neden (ve nasıl)  oy veriyor, dahası kendi sesini onun sesiyle  neden (ve nasıl) özdeşleştirebiliyor. “Halkın elitlerden intikamı” yazısında, hiçbir başarının tesadüfi olmadığı söyleniyor başlangıçta. Bunu da bir soruya dönüştüreceğim bitirmeden, “başarılmış” olan tam olarak nedir ve dahası “bu başarı”yırı tesadüften çıkaran ve bir zorunluluğa dönüştüren şey tam olarak nedir?

Reklamlar

22 Yanıt to “recep ivedik, kahkahanın yenilgisi”

  1. andre breton Says:

    Kıllı ‘öteki’nin kısa tarihini Türk usulü barış antlaşması olarak meşrulaştıran, ayıların zulmünden kurtulmanın bedelini ‘ayı olarak’ ödemeyi haz ilkesine endekslemiş ‘ikincil’ Türk halkının en büyük refleksidir İvedik Recep.

  2. andre breton Says:

    Sinematografik değer esas alındığında, net olarak aşağılık bir filmdir. Ona gülen de filmden daha az aşağılık değildir. Tersinirlik (ister Baudrillardcı ‘kitle’ tanımından yola çıkın, isterseniz daha az idealistik bir tavırla filmin kendi anti tezini dinamik olarak kışkırtacağını düşünün) ilkesinden uzak, berrak ve mutlaktır söylediğim…

  3. apeironlushadow Says:

    Valla uzun olmus. Hepisini oku(ya)madim… Okumam da! 🙂

  4. ElestirelGunluk Says:

    Uzun muzun ama cok guzel olmus. Bir suru seyi cagristiriyor ve ogretiyor. Eline saglik Kacak. Okurken aklima gelenleri paylasayim:

    Rebel Clowning diye bir girisimden soz edecektim bi ara protestonun ve mucadelenin ozgunlugune ve yaraticiligina yonelik olarak.

    Gulmeyi ehlilestirmek ve cok yonlu kullanmak daha mi kolay acaba. Yani gulmece her ne kadar radikal boyutlarda siyasalin ya da toplumsalin elestirisi olabilirken ayni zamanda problemi normallestirebilmekte de etkili oluyor. Gulup geciyorsun iste…Bu islevden dolayi sarlatan -hegemonik bir devlet- aygiti olagelmistir.

    Bir de aglayani teselli ederken, gulene “yeter ulan!” demek daha cok gorulen bir davranisdir.

    Gulmenin delilige yorumlanisi da tabiii…

    Sagol Kacak.

  5. orlando Says:

    Atışmak kolay, ama konu zor! Herşey çok karıştı, en baştada kavramlar. SİNEMA.COM’da çeşitli yazılar var İvedik hakkında. Linkteki yazıya özellikle bakılsın (http://www.sinema.com/makale/6-7387/recep-ivedik-postmodern-kahraman) İvedik’e “postmodern kahraman” denmiş.Söylenenlere ek olacak nitelikte.
    İvedik’e yönelik eleştiriler eğer onu yaratan koşullarla birlikte alınmazsa kentsoylu ve elitist bir hoşnutsuzluktan öteye gitmez deniyor. Tartışmalarda en önemli yanı budur herhalde.

    “Recep İvedik ilk filmde sistem dışı duran, kamyoncular, otel çalışanları gibi toplumun alt kesimlerinin yanında olan bir karakterken, ikinci filmde iş hayatına atılıyor ve dedesinden kalan reklam şirketinin ortağı oluyor. Aslında bu ortaklık öncesinde, kasiyerlik, hostluk, tezgahtarlık gibi işlerde şansını deniyor; fakat her seferinde patronlarla kavga edip işten ayrılıyor. Bu durumda patron düşmanı bir konumdayken, kendisi patron olduktan sonra yerli yersiz çalışanlarını azarlayıp hırpalıyor, hatta taciz ediyor. Kodamanlardan biri oluyor, çeşitli dergilere kapak oluyor, golf oynuyor. Sonuç olarak bu filmde Recep İvedik eleştirilen sistemin bir parçası oluyor, üstelik patron sıfatıyla. Bildiğiniz gibi, İvedik karakteri ilk filmden sonra Turkcell reklamları ile sistemle bütünleşmiş, karakterin popülerliği bir reklam kampanyasının malzemesi olarak kullanılmıştı. Eğer Recep İvedik için bir kahramanlık söz konusu ise, bu halkın lehine değil reklamcılar ve yapımcılar lehinedir. Gündemdeki “monşer” tartışmalarına paralel olarak yapılan “anti-entelektüel” göndermesi, filmi pazarlamak için mevcut olan bir kamplaşmadan yararlanma girişimidir.”

  6. ferdi karasu Says:

    yazı temelde hiçbir şey söylemiyor maalesef, sadece “zengin” alıntılarla bir şey söylüyormuş havası verilmiş yüzeysel bir yazı. Yazarın SAnders’in kitabını okuduğundan bile şüpheliyim. Onun dışında, dile dikkat etmek lazım, değil mi? Böyle afili alıntılar, afili tespitler(!)yapan bir yazının Türkçe hatalarıyla dolu olması ne anlama gelir?
    Yazının içeriğine dair bir eleştiride bulunamaycağım, çünkü, yazının derin bir önermesi yok. Sığ bir “entellektüelize edilmiş” havası var sadece. Ya da ben mankafayım, okuduğumu anlamıyorum. Sanırım ikinci şık doğru. Evet evet, ben mankafayım.

  7. kacakkova Says:

    breton abi,
    o haz ilkesine belkide bir gerceklik ilkesi lazim, ki dogru düzgün filmler ciksin…

    apeironlushadow,
    ee ben uyarmistim uzun diye….

    elestirel abi,
    millet gülmekten öldük diyor da simdi, dolu dolu gülene “ne gülüyon la kari gibi” diyen ve biraz daha abartana “orospu gibi gülme” diye azar ceken de yine bu millet….sen bence o düsündügün yazilari hazirla ufak ufak…..

    orlando,
    sinema.comdaki yaziyi sevdim…uzun ma ne de güzel derli toplu yazmis….elin oglu yapiyor iste….keske daha evvel söyleseydin 🙂 …

    ferdi karasu,
    seni gözüm bi yerden isiriyor ama nerden….kesinlikle katilmiyorum alintidan yana oldukca “fakir” bir yazi bu….kosullar elvermedi dahasina….yazinin türkce hatalariyla dolu olmasinin ne anlama geldigini ise bilemedim, kutuma gitmek istiyorum…..senin yorum da valla benim yazidan daha iyi görünmüyor, son satirda bi cuval incir mundar olmus…simdi karar ver sen mi mankafasin, yazi mi sig…
    bak agresifim diyorum, kompleksliyim diyorum, yürü git la….

  8. madafaka Says:

    şimdi benim işim gücüm yok, oturdum bu yazıyı okudum. hem de iki kere. öncelikle emeğe saygı +rep pls.

    sonralıkla, ben de sanders amcanın kitabını okumadığın kanaatini getirdim; ki biri yukarıda yazmış bunu. veya salt bir tuvalet kitabı olarak okudun abicim bilemem. mesela entellektüelize etmeden yazarsam (ki bu kelimeyi de burada öğrendim. sağolun varolun.) o kitapta akmaz kokmaz bir gülme çeşidinden de bahsediliyordu. bir de o perspektifle değerlendirilmesi gerek değildir de; öyle yapılırsa daha bir zevkli olur.

    recep ivedik karakterini postlaştırmak, emek-işveren ayrımına sokmak, cinsiyetçilikle yargılamak ve hatta filme yönelik gülme-gülmeme durumlarını değişik kalıplara sokmak ise yanlış veya doğru değil; tam olarak işgüzarlıktır bence.

    tabii bu benim fikrim. herkesin fikirlerine saygım var. respect. peace. byess.

  9. kacakkova Says:

    elestirel abi,
    “eskiden kopus zamani” yazina baktim da simdi, abooo yorumlarda neler demisim öyle…..gicik gicik….valla eski yorumlarla karsilasinca bazi kardeslerimizin bana niye uyuz oldugunu anliyorum…..

    madafaka emmi,
    mada faka basmaz diyorum, baska bi sey demiyorum….yaziyi iki tur okuyana büyük saygim var….senden küfür de yememisim ya, sükür….

  10. Elestirel Gunluk Says:

    Yok yok o denli givik degil. Sonunda kotaran bi seyler de soyluyorsun 🙂
    Karsici olmak boynumuzun borcu diyorsun ya o yeter….

  11. kacakkova Says:

    “entelektüelize edilmis” tanimlamasi literatürümüze girmis bulunuyor….ferdi beye tesekkürler…

  12. apeironlushadow Says:

    Literatüre katıldı ama őyle olduğu gibi bırakılmaz diye düșünüyorum. Bu nedenle biraz da dilbilimsel ve anlambilimsel açılardan irdelemek gerekiyor tamlamayı diye düșünüyorum. Bu tamlama oluyor de mi, hem de sıfat tamlaması?

    Mesela soyle bir sacmalamayla baslayabiliriz:

    “Entellektüelize Etme” pastőrize etmeye fonetik olarak benzese de aralarında benzerlikten çok farklılık vardır. Őrneğin pastőrize etmek Türk Dil Kurumuna gőre “mikroplardan arınmış duruma getirmek” anlamına geliyor oysaki Ferdi beyin imali soylemine gore entellektüelize etmek arındırmaktan őte gereksiz șeyleri eklemeyi ima ediyor. Diğer bir deyișle sterilize etmekten őte kirletmeyi içermektedir. Bu da tarihsel olarak bilinen anti-entellektuel bir tavir sergilemektedir…

  13. yaşar b. Says:

    Film üzerine değerlendirmelerde popüler kültür starlarını yaratan koşullara işaret eden yazılar okuduk. Ama siyasal tercihlerimizle kültürel eğilimlerimiz arasındaki ‘dolaylı’ ilişkiye dikkat çeken okuduğum ilk yazı bu oldu. Somut bir anlatım yolu tercih edilseydi ve ‘gülme felsefesi’ gibi bir alana geçilip konu dağıtılmasaydı isabetli olurdu.

  14. orlando Says:

    Kacakkova, isim benzerlikleriyle oynamayayım demişsin, ama Şahan Gökbakar herhangi bir oynama yapmadan söylemiş bunu zaten. “Recep şu an başbakan” demiş.

  15. kacakkova Says:

    sayin orlando,
    duydum efenim duydum…..serbest yazarlarda lafini da ettim kisaca….kisaca cünkü uzatmakla mevzuyu sündürmüs olurum bu saatten sonra….gökbakar bir dinamigin farkinda, oradan yol aliyor…..hayattan rol caliyor adam, eger ciddiye alinacaksa…..isin bir ucunda “siyasal elitizm”, “kültürel seckincilik” durdugundan dikkatli olmak gerek…..popülizm ile popüler kültür arasindaki farklar mesela…..popüler kültür alaninda siyasalin ve kültürelin elestirine yönelmek her zamankinden daha fazla sikintili bir mesele…..ama yapilmasi da zorunlu, yoksa ayrimlar giderek görünmezlesiyor, özdeslikler ve özdeslesmeler su sizdirmaz bir bütünlük haline geliyor…bu nedenle olumlanan seyin ayni zamanda olumsuzlanmasi geregine isaret etmek istedim……

    yasar b. hosgeldiniz öncelikle,
    gülme felsefesine meyletmem, gülmenin tarihi icinden bugünkü duruma bakma niyetinden kaynaklandi….bana öyle geliyorki konulari dagitmazsak yeniden toparlamak icin bir secenegimiz hic olmayacak…..ama yazi daginik ve genelliklerle dolu, derli toplu yazabilseydim keske, ama malzeme budur efenim ne gelir elden….

  16. feelozof Says:

    valla ben de yazıdan bi bok anlamadım (bkz. recepledim),,,
    ama biri oturup sikmenin tarihini yazmalı,,,
    love-hate
    literatüre bir küfür eklemek istiyorum: ananla sevişeyim—iyi gibi de değil gibi de-hehehe

  17. Bulent Murtezaoglu Says:

    Bu konuda bana cok komik gelen bir hal gormustum birisi kirpip nete koymus:

    Bakin, Kasgarli Mahmut zamaninda Turkce konusanlarin haliyle ilgili bir seyden bahsediyorlar ama oyle kikirdiyorlar ki denenin hala gecerli oldugunu anliyoruz. Seyreden olarak ben de hem isttigime hem simdi dedigime guluyorum uc kat katmerli oluyor komiklik.

  18. kacakkova Says:

    bülent bey, allahda sizi güldürsün, sabah sabah….adam hem söylüyor hem gülüyor, asil komik olan bu tabii ki….

  19. alideniz Says:

    Başbakan ile İvedik’in ortak en bariz yönleri ikisinin de ‘samimi’ insanlar olması.
    Batı medeniyetinden ‘nezaket’ adı altında ithal ettiğimiz ‘maskeli davranma ikiyüzlülüğü’ çirkefine bulaşmamış iki karakter kendileri.Kemal Sunal da böyle bir karakterdi.
    Recep İvedik samimi ve net insan tipinin ‘kıro’ bile olsa sevilebileceğini ispat ediyor.
    Başbakanımız ise samimi olduktan sonra çok sert ve kırıcı olunsa bile halkta saygınlığın çok yüksek olabileceğini gösteren bir karakter.
    Kısaca türk halkı ‘çıtkırıldım’,’salon yavşakları’ndan hoşlanmıyor.Öyle insanların güvenilmez,adamın başına her işi getirebilir yumuşakçalar olduğuna inanıyor.
    Bunu da Recep İvedik’i seyrederek,Tayyip Erdoğan’a da güvenip oy vererek gösteriyor.
    Benim izlenimlerim böyle.Selamlar Saygılar

  20. derya Says:

    recep abi bide ya şarkı yap ama güzel olsun ya bu daha iyidir be sen yap sana bir bir güzel olur çok komik sin iyice komik olursun

  21. mert Says:

    yha cok komiksin recep ivedik

  22. tugçe Says:

    komik ama bu kadar terbiyesizligin luzumu yok

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: