“bir tek dileğim var mutlu ol yeter”

by

[…yeni yıl vesilesiyle vesvese….]

weinactsmarkt

Zaman Üzerine” konuşmanın hem epistemolojik hem de sosyolojik ciddi zorlukları var; gerçek zaman ve kavram olarak zaman arasındaki  ontolojik bölünmeden kaynaklanan bir sorun. Ama yine de vesveseye zamandan başlamaya çalışacağım.

Saat ve takvimler, “gercek zaman”dan ontolojik bir yarılmayla oluşan insani zamanın soyut tasarımlarıdır; insan, böylece, yılları sayabilir  olmuş,  zamanı belirli aralıklar içinde düzenekleştirmiştir.  Zamandan bu radikal kopuşun nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğini kesin olarak belirlemek zor, tıpkı dilin ortaya çıkışı gibi. Ancak, dile girişle ‘gerçek zaman’ın bütünselliğinden kopuş arasında bir ilişki olduğu açık. Gerçek’le gerçeklik arasındaki bölünme nihai anlamda Yasa’dan kaynaklanır; gerçek zamandan (belirlenemez bir sınırla) ayrılarak zamanın algılanabilir bir kendiliğe dönüştürülmesini sağlayan da budur.

Saat ve takvimler böylece algılanabilir olan zamana formal bir düzenlilik getirizorlar:  Zamanın insani-bir-gerçeklik olarak düzenlenmesi.  Böylece gece saat onikiyi vurduğunda, eski bir yıldan yeni bir yıla geçtiğimizi düşünmekte bir sorun görmeyiz. Bu yanıyla zaman, insanın kendisini içine hapsettiği yapma gerçeklik düzeyinin bir göstergesidir; elbette bu, yaşanan zamanın bir gerçek olmasını değiştirmez. Zamanın bu kültürel düzenlemelerinin şekillenişinde, doğal hareketin gözlemlenmelerinden esinlenlenildiğini, giderek bu somut çıkarsamaların yerini belirli birimlerle olayların başının ve sonunun, öncenin ve sonranın belirlendiği işaretlerin aldığını, bu birimlerin soyutlandığını ve buna kimi tarihsel olayların eklenmesiyle  zamanın tarihsel-toplumsal bir fenomene dönüştürüldüğünüğü kabaca belirtmek mümkün. İnsan kendi gerçekliğini söylencelerle çerçeveleyerek ya da örgüleyerek bir bilinç durumuna dönüştürüyor, ‘zaman’ da bu gerçekliklerden birisi.

Ancak zamanın bu ele geçirilişi, beraberinde insanın yeniden biçimlendirilmesinde rol oynamak üzere zamanın kurumsallaştırılması anlamina da geliyor. Sabah işe kaçta gideceğimizden doğum günü kutlamalarımıza, pesinde kostugumuz boş zamandan yılbaşı coşkunluğumuza olanak sağlayan bu kurumsallaşmış zaman düzenekleridir. Başka bir kültürel durum içinde kişiye yaşı sorulduğunda cevap veremeyeceği başka türden zaman düzeneklerinin olduğu biliniyor; yukarıda değindiğim zaman algılaması ise bugün gelişmiş addedilen toplumlara ait.

Doğadan olduğu gibi zamandan da kopuşun bir tür yabancılaşma durumu olduğu açık olsa gerek bu  haliyle. Açık olmayan bu yabancılaşmanın hangi tarihsel an‘dan itibaren kabul edilemez hale geldiğini ortaya koyabilmektir. İlk yabancılaşma, ya da sonradan bu yabancılaşmanın yeni yabancılaşmalarla dönüşmesi sirasinda. Bir zamanlar insanlar doğa olaylarını gözlemleyerek zamanı ölçmeye ve bu ölçümden yararlanmaya çalışıyorlardı. Sözkonusu ölçümün yaşamsal bağları açıktı, doğrudan olaylarla ilintiliydi ve yaşamsal bir yararlılığı sözkonusuydu.

Günümüzdeki gelişmiş sayılan toplumlarda ise, “zaman” dediğimiz şey, birey-insanın belirli bir andan itibaren biçinlendirilmesine, disipline edilmesine ve bu disiplinin içselleştirilmesine yarayan bir kurumsal makinedir.  Belirli bir yaştan itibaren her şeyin belli bir zamanı olduğunu, her şeyin zamanında yapılması gerektiğini, zaman diye oluşturulmuş düzene uymak gerektiğini öğreniyoruz. Zamana itaat etmeyen kişilerin toplumsal yaşamda yer alması olanaklı değildir artik.
Yabancılaşmanın hangi andan itibaren ve hangi dönüşümlerden sonra kabul edilemez olduğunu, olumlu olan ve olmayan yabancılaşmanın ne şekilde birbirinden ayrımlaştırılacağını belirlemenin kolay olmadığını söyleyebiliriz -Marks’ın yabancılaşma teorisi içinde düşüncügü sıralarda yaptığı türde özellikle, “birincil yabancılaşma(olumlu)-ikincil yabancılaşma(olumsuz) tasnifi”, benzerleri gibi mantıksal tutarlılığı ve kuramsal yararlılığı oranında belirsiz bir ayrım koymaktadır bu konuda, sorun daha çok ikincinin birinciyle olan bağlarını anlamaktır belkide.
Bu soruna rağmen, eleştirel düşüncede yaygın bir mutabakatla,  “modern zamanlar”daki yabancılaşmanın kabul edilemez oluşu konusunda belirli bir anlaşma var gibidir. Eleştirel düşünce, koro halinde nasıl büyük bir yabancılaşmayı yaşadığımızı anlatır.  İster nostaljik ister ütopik düşünce biçiminden gelsin, yabancılaşmaya karşı eleştirilerin sivriltilerek dile getirildiği zamanlar da yine bu modern zamanlardır.
Diğer dönememlere kıyasla modern zamanların bir yabancılaşma ve bir yabancılık olarak eleştirisinin açık ve anlasilir boyutlari sözkonusu. Nihayetinde yabancilasma elestirisinin kendisi de bizzat modern zamanlarin tezahürlerinden birisidir.
Cünkü nesneleştirmenin ve şeyleşmenin aldığı boyut açıkca görülür ve analiz edilebilir durumdadir. İnsanın doğaya, diğer insanlara ve en sonunda kendine yabancılaştığı süreç, bir cok yönüyle bu süreci sorunsallastiran bir bilinci de mümkün kilacaktir.
Modern zamanlar, en nihayetinde ve dahasında, tarihselleşmiş zamanın bir tüketim nesnesine dönüştürüldüğü bir kesit olacaktır. Bu çağ içinde her şeyi nesneleştiren  “fetişist mantık” egemendir düşünceye ve varoluşa. Öyle ki elbette,  “zaman” da nesneleştirilerek bu fetişist mantığa dahil edilmiştir sonunda.

Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında, Adorno,  “kültür endüstiri”sinden söz ettiğinde bu fetişist mantığın ipuçlarını segilemişti çoktan. Kültür endüstirisi bir kitle kültürü yaratarak yaşamı koşulluyor ve biçimlendiriryordu. Bu endüstirinin sekillendirdigi toplum tipini ise, Baudrillard işaret edecektir daha sonra:  “tüketim toplumu”. Gösteriyle bağlantılı olarak toplum gerçekliğini kaybecek, ürettiği imgeselliğin içine hapsolarak simülark bir yapıya dönüşecektir.  Burada artık nesneleri, kültürü, zamanı, hazzı ve arzuyu içine alan bir fetişit mantik devreye girmektedir. Metanın fetişistik karakteri tolumu ele geçirdikçe fetişist mantık her şeyi bir tüketim konusuna dönüştürür.

Baudrillard, tüketim toplumunun ve dolayısıyla kültürünün fetişist mantığında, insanların tükettikleri her nesnede arzusunu gidermeye yöneldiğini ve dahası arzusunu bu yönelimle giderdiğine inandığını belirtir. Nesneleri kültürelleştirirken, kültürü de nesneleştiren bu süreçte, insanın zamanla ilişkisi de bu fetişist mantığa dahil olmuştur. Tüketim toplumu, nihayetinde zamanıda tüketmeyi fetişist mantığa dahil eder. Böylece insan, kendi eğlemliliği ve kendi varoluşu dahilinde kendi gerçekliğiyle avutulur. Hem zaman hem de arzu, bu avuntunun simulasyonunda yalnızca “tüketilmişlik” olarak kalır; “‚kullanılabilir’ her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun “tüketilmişliği” kalır.” Bu „tüketilmişlik“, farkında olunsun olunmasın herkesin payına düşen mutsuzluğun/doygunsuzluğun yapısal koşullarını işaret eder.

Bir tüketim nesnesi olarak zaman konusunda da yine,  Adorno’nun kültür endüstirisi dolayımda açıkladığı iki kavramı, “boş zaman”  ve  “eğlence” kavramlarını  hatırlamak yerinde olacaktır. Kültür endüstirisi, „boş zaman“i işin bir uzantısı, ona bağlı  bir eklenti durumuna getirdigi gibi,  „eğlence“yi de eblehlige çevirir. Ne boş zamanın artık bireye aitliğinden söz edilebilir, ne de eğlencenin arzunun doyumuyla bir ilgisi olduğundan. Bir zamanlar yapılan işin, kalan boş zamanın ve eğlencenin varoluşa sunduğu imkan neydi ne değildi (üzerinde durulması gereken) başka bir sorun, ancak artık bunların varoluşun tüketildiği bir maddi sistem içinde yer aldıkları belirtilmelidir. Bu nedenle “boş zaman”ın pesinde koşup  “eğlence” hayaliyle yanıp tutuştuğumuz da değil yalnızca, tam da bunlara ulaştığımızda “tüketilmişlik” tuzagına düşmüş durumdayızdır.

İster bireysel, ister yakınlarıyla birlikte isterse bir gruba dahil olunarak olsun, eğlence, yılbaşı gibi kitlesel eğlence ayinlerinde daha açık görülecegi üzere katarsisin, bizi toplumsala dahil eden ve toplumsalı ayakta tutan arınmanın bir unsurudur.  “Eğlence” çoktan bir sektör olmasının da ötesinde,  bu siyasal görevini üstlenmistir. Herkes mutluluğun peşinde koşmakla kalmamakta, gerek kitlesel ritüeller gerekse özel alandaki mutluluk ayinleriyle ona ulaştığını da düşünebilmektedir. Kişiyi duygulanımlarından, en baştada neşesinden teslim alan bir sistem.

Deleuz bir yerde, despotun amacına ulaşabilmek için “ruhların kederlenmesine” ihtiyacı olduğunu söylerken haklı bir noktaya işaret eder. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Tüketim kültürünün egemen olduğu “disiplin toplumları“nda despot artık hiç de despotik nitelikli olmak zorunda olmadığı gibi, (neredeyse) sahipsizleşmiş sistemin ayakta kalması için artık daha çok ruhların neşelenmesine de ihtiyacı var gibidir. Zizek’in yanılgısı, bu durumu spinozacı bir dünyanın gerçekleşmesi olarak anlamasıdır; oysa aksine, olsa olsa burada sözkonusu olan şeyin  “keder” ve neşe”nin hiç de Spinozacı kavramlar olmadıkları söylenebilir. Postmodern tüketim kültürü, duygulanımlar aracılığıyla insanı teslim alırken, o duygulanımları da fetişist mantığın unsurları haline getirir.

Baudrillard, bu nedenle olsa gerek, tüketim ideolojisinin ardındaki „fetişist mantığa“ işaret ederken, sadece nesnelerin nesne olarak tüketilmesinden söz etmez, hem bedensel hem de kültürel olanın da nesneleştirildiğinden söz eder, ki “yabancılaşma”nın bambaşka bir boyutudur bu; yani artık “bedenimi teslim alabilirsin ama ruhumu asla” denilebilecek bir konum da kalmamıştır. Bu duruma genel anlamda, postmodern kültür demek yanlış olmayacaktır, zira “farklılık” üzerinden hayatlarımızı “değerli” kılmayı vaazeden ve çoktan sistemin zorunluluklarına yedeklenmiş “zevk iksirleri”yle “mutlu” olmayı toplumsal bilincin koşulu haline getiren “gündelik yaşamın estetikleştirilmesi”, tam da postmodern kültürün alameti farikalarından biridir -buradan modern kültüre, ya da ne bileyim geleneksel daha eski başka bir kültüre geri dönmekle kurtuluş umanların boşa acele etmemesi gerek.

Yabancılaşmanın kökensel derinliği ve hatta kökensiz mevcudiyeti, yabancılaşma eleştirisini belirli bir döneme indirgemekle sınırlanadırılan çıkış arayışlarını sorunlaştırmaktadır.Hem “beden” hem de “ruh” böylece fetiş mantığın en gözde nesneleleri olarak, bireyi en özel anında ve özel alanda, eğlenirken, neşe içindeyken ve zevkten dört köşe olduğunda tüketilmişlik halinde bırakır. Burada yanlış hatırlamıyorsam Rolle May’in, artık “ bireyin kendisini yitik hissetmekle kalmadığı, gerçekten yittiği” dediği bir dünya durumuyla karşı karşıyayız; doğadan, öteki insanlardan ve sonunda kendisinden de yabancılaştığı bir dünyanın gerçekliği. Adorno’nun “yaşam yaşamıyor” atfını da buraya eklemeliyiz yine. Baudrillard’ın karamsarlığının bu nedenle hiç de abartılmış ve kişisel bir şey olmadığını söyleyebilirim artık bitirmeden.

Reklamlar

12 Yanıt to ““bir tek dileğim var mutlu ol yeter””

  1. zeynep Says:

    Gece ve gündüz yeterince belirleyici değil miydi sanki. Zaman baş belasıyken yetmeyip bir de saati takvimi icat etmek ne büyük densizlik. “Zaman”la başedemeyince onu ölçmek biçmek tartmak, parçalamak sonra…Oysa ki parçalara ayırdıkça daha da zorlaşıyor, ağdalaşıyor, kristalize oluyor. Sonra gidip “an”lara tutunmaya çalışıyoruz. “Zaman”, neresinden baksan netameli konu…

    Her yönünden, zamana dair güzel bir yazı olmuş Sevgili Kaçak, zevkle okudum.

  2. tolga Says:

    Yabancilasanin olumlu ve olumsuz yanlari demissin..

    Yabancilasma denilen ne? Bildigimiz genel Marksist anlamiyla, klasik Uretim iliskileri icinde emege, ya da diger uretenlere yabancilasma uzerinden nereye varabiliriz?

    Bu konularda kafam karisik. Cunku bir cevap uretilecekse, en azindan Althusser’in antihumanist yolundan gitmek gerektigi fikrindeyim. Ilk olarak yabancilasmak diyince neden ilk akla gelen olumsuz bir durum var?

    Ya yabancilasmak etik olansa? Yani kendimi yadsimak, “kendi imajiner/hayali kurgumu”, “insan oldugum kurgumu” yadsimak bir yabancilasmayi icinde barindiriyor. Elbette, bahsettigin “seylesme” bunu ittiriyor, yani kapitalist sistemin urettigi bir “sey” oldugumda, insan olduguma dair gecmis ideolojik varsayimlar modern toplumda yerle bir oluyor.

    Buna “ah keske olmasaydi, nerde o guzel gunler” diyenler var oldu, olmaya devam ediyor. Bu naiv cikis, baska naivler (naivler olduklari kadar sinikler de, naivler “aptal” degil) icin elbette “sistem” karsiti gibi gorunecektir. Halbuki bizzat sisteme ickin, belki de onun ihtiyaci olan en temel govdeyi olusturur bu sozde karsi cikis. Eskiye ozlem, jouissance’in kayboldugu zaman hatti arayisi… Bu zaman hatti arayisinin da varligi sayesindedir ki, meta dolasimi kendini yeniden uretme imkani bulur. Muzik, film, siirler markalasadurur.

    Bu turden bir yabancilasma karsitligindaki iyi niyet gorulmeden edilemez elbette. “Hepimiz kardesiz, bu kavga ne diye” turunden gayet kaba bir insan sevgisi uzerinden baslayan “iyi niyet”in, fasizme gitmesi de kacinilmazdir. Neden?

    Cunku seylesmenin bize anlattigi “sey”de bir hakikat mevcuttur ki, humanizmin de kurnazca gozlerden iraksadigi tam da budur bence. Android filmlerindeki gibi ya bir “sey”den ibaretsek, ya “ozumuzu” harekete geciren Kendilik (ya da bir kendiligi olusturan merkez) yoksa? (Evet bugunun beyin bilimleri, o kendilik yok diyor ama o ayri konu…)

    Iste merkez ayaklarin altindan kayboldugunda, bune tepki olarak hakikati yadsimak yerine, onunla mesgul olacak bir refleks gerekir belki de.

    Senin bahsettigin metanin fetisistik karakteri aslinda “herkes” tarafindan gorulmuyor mu? Bugun sokakta (ya da piknikte, ya da akademide) kime sorsan, bulunduklari sinifsal konuma gore diller degismekle birlikte (mesela akademideki vatandas cok daha suslu cumlelerle ifade edebilir bunu), herkes “metanin aslinda ne menem ve degersiz birsey oldugunu” kabul eder. Herkes ama herkes, CEO’lar bile… Mesela Bill Gates, “Afrika’da acliktan olenlerin yaninda, bilgisayar dedigin nedir ki” aciklamasini yapabilmistir. Bu cumlede yanlis olan ne?

    Demek ki cumlelerin ickin degerleri degil (Marksist aliskanligimla), o degerleri olusturan kosullara bakmak zorundayiz. Yani Bill Gates’in ne uzerinden para kazandigini, ve aslinda o insanlarin olumune yol acan sistemin onemli taslarindan biri oldugun, vs. bakmak gibi. Yoksa elbette “Bill Gates” ya da suslu laflari agizlara dolayan akademisyenler, “kotu” insan degiller. Sorun da burda, bu isi iyilik-kotuluk ekseninde degerlendirmekte, “insanlik ve insanlik-dusmanligi” uzerinden degerlendirmektedir aslinda… Sorun, metain gozlere esrarli gelmesinden cok bizzat o gozlere sahip bedenlerin gunluk yasamlarinda metalari oyleymis gibi gormelerindeki esrardir. O esrara Althusser, ideoloji diyordu iste.

    Burdan yabancilasmanin aslinda pek de fena birsey olmadigini soylesek, yanlis mi demis oluruz? Bir bakima hayir, yanlis demis olmayiz. Cunku kendi dedigimizin “kendi”miz olmadigi gercegiyle yuzlesmenin tek yolu yabancilasmak. (Bunu sen de yazida soyle diyerek guzelce belirtmissin zaten: “Buradan modern kültüre, ya da ne bileyim geleneksel daha eski başka bir kültüre geri dönmekle kurtuluş umanların boşa acele etmemesi gerek.” Ben sadece tekrarlamis oldum.)

    Onun yarattigi kiskactan (senin Baudillard uzerinden ornek verdigin kiskactan), kurtulmanin bir yolu var midir peki? Bu yeni bir “eylem” gerektirir, ama eylemi ickinleyecek bir yabancilasmanin da onkabuluyle, onun uzerinden yuruyecek bir prosesle. Bilinmeyenin bilinmezligini kabul ederek. Ama bilinmezligin kabulu, “kendimize uyduruk hikayeler (dinler, mitler, gulyabaniler, newage inanclar, efsaneler) yaratmaliyiz” anlamina gelMEmesi kosuluyla. Bilinmezi, bilmek yolunda bir “parametreye” cevirerek.

    Nese mi? ne kadar rezil bir durumsa da senin kokensizlik dedigin durum, bir o kadar da mesakatli degil mi? Bilmek icin yirtinacak sapkin biri icin boylesi bir ortamdan neseli daha ne olabilir ki?

    Hatirlayalim: Marx’in Engels’ten “Avrupa’da devrimin kapida olduguna” dair bir mektup alindiginda verdigi cevabi: Yahu birkac yil daha bekleyemiyor mu bu adamlar, su Kapital’i yazayim da oyle devrim yapsinlar! Bu, nesedir iste. Katiksiz ve pur nese.

    Daha sorulacak bir suru soru var belki ama gece gece icimden ancak bunlari dokebildim. Yazi icin de ellerine saglik, uzun zamandir bu tur sahane yazilari bekliyorduk senden. Zizek’in deyimiyle sembolik olarak kastre etmek istiyorum seni Kacak usta, ondan diyorum bunlari…

  3. ömer Says:

    baba napmışsın öyle ya.. gel de mutlu ol şimdi…

  4. kacakkova Says:

    ben kacak kulunuz fena halde hasta olup kör olmus durumdayim…..iyilesir iyilesmez katilacagim muhabbete, mazur görünüz…..

  5. zeynep Says:

    -20 diyordun olacağı bu.

    Geçmiş olsun, iyi bak kendine.

  6. metin Says:

    Bir anlığına uğradım. Okuyacağım yazıyı fırsat bulunca… Galiba bir rahatsızlık sözkonusu, eğer öyleyse geçmiş olsun sevgili Kaçakkova Bey.

    Bu arada… kimleri görüyorum öyle? Kayıp Derviş dostum, nerelerdesiniz kuzum siz Allah aşkına?

  7. ömer Says:

    Metin kardeş, senle Kaçak abi “kayıp” dediniz bana, kayboldum cidden yani…

    Hocam dönüşüm muhteşem olucak demiyorum, zira ara ara bizim mekana birşeyler yazıyorum fırsat buldukça. Gelgelelim uzun uzun yorumlar yazıp ortalığı hınzırca kızıştırasım da tutmuyor değil hani 😀
    Gerçi kaçak abinin bir önceki post’undaki durumu görünce ben bile küçük dilimi yutucaktım az daha.. Bir araya gireyim, bi kaç saydırıyım dedim ama gözüm kesmedi. Yani bana da pek bir gerek kalmamış gerçi. Arada bir iki yumruk yemekten tırsmadım değil yani. Ama orda bir abi var, aman allahım, akıllara zarar yani.. İnsan ne diyeceğini şaşırırıyor. (Arada bi iki sallamış mı oluyorum şimdi :S) Yani gerçeği bir kenara bırakıp böyle tuhaf yorumlara saplanıp kalınca neyin ne olduğu belirsizleşiyor giderek.. Herneyse..

    Metin kardeş, Kaçak abinin mekanından da böylece selam ve hürmetlerimizi sunmuş olalım zat-i alinize..

  8. Elestirel Gunluk Says:

    Kacak umarim onemli bir sey degildir ve cabuk halledersin…Kendine iyi bak…

  9. metin Says:

    Sağol Kayıp Derviş dostum…

  10. kacakkova Says:

    sagolun arkadaslar, vartayi atlattim bu arada……yorumcubasi olarak görevimin basindayim…

    kayipdervis usta kaybolma bi daha cok derinden……gelip konduda yazdiklarini okuyorum, ama bazi bazi ses ver sen yine de….

  11. feelozof Says:

    delirmeyi öneriyorum…
    ben ‘ben’ değilsem, bari ben ‘ben’ olmayayım.

  12. feelozof Says:

    delirmek için zamana o zamana ihtiyacım var.
    Zaman Zaman (fikret kızılok)

    Bir gün olsun unutunca
    Dışımda kalıyorsun
    Oysa seni düşününce
    İçime sığmıyorsun
    Zaman zaman o zaman
    Zaman zaman o zaman

    Gözlerimi kapatınca
    Yanımda oluyorsun
    Seni öpsem seni okşasam
    Farkına varmıyorsun
    Zaman zaman o zaman
    Zaman zaman o zaman

    Her gün akşam oluşunda
    Kadehime doluyorsun
    Yudum yudum, damla damla
    Düşüncem oluyorsun
    Zaman zaman o zaman
    Zaman zaman o zaman

    Sigaramın dumanında
    Dudağıma konuyorsun
    Her nefeste derin derin
    İçime doluyorsun
    Zaman zaman o zaman
    Zaman zaman o zaman

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: