“kader”, zeki demirkubuz

by

“….kapının önünde durup düşündüm, dedim bekir bu kapı ahiret kapısı, burası sırat köprüsü, bu seferde geçersen bi daha dönemezsin, iyi düşün dedim, düşündüm, düşündüm, dönemedim…..”

kaderzekidemirkubuz1

Zeki Demirkubuz’un Kader‘i on yıl önce 1997’de çektigi Masumiyet ile aynı hikayeyi anlatıyor. Ama hikayenin başka bir evresine, Masumiyet’te izlediğimiz kesitinin öncesine dönüyoruz. Masumiyet‘in sonlarına doğru Bekir’in (Haluk Bilginer) Uğur (Derya Alabora) ile olan hikayelerini anlattığı geçmişlerini görüyoruz. Demirkubuz zamansal oynamalarla bu geçmişe dönüşü ilginçleştirmiş; hikaye başlangıcına dönüyor olsa da, olayların geçtiği zaman bugünler, yani filmin çekildiği 2006 yılları oluyor. Uğur ile Bekir’in tanışmalarından başlıyoruz izlemeye.

Hikayenin başlangıcı, böylece, hikayenin kendi zamanı açısından, sonunun sonrasına yerleştirilmiş olunuyor. Kader‘in Bekir’i, bir yerde gelip Masumiyet‘in bir sahnesini izler. Demirkubuz’un tipik sahnelerinden biridir bu film içinde kahramanına film izlettirme durumu, ancak Kader‘deki kullanım etkileyici olmuş. “Masumiyet” ve “Kader”, geçmiş ve gelecek yer değiştirir, birbirinin içine geçer adeta. Bekir, Masumiyet‘i izleyip gelecek bir zamanda kendi gelecegine bakarken, biz hikayenin geçmiş zamanında Kader‘in ağlarını nasıl ördüğünü izlemekteyizdir.

Demirkubuz’un sinema dilinin daha da oturmuş ve olgunlaşmış olduğunu görüyoruz Kader‘de.Bunu değerlendirmek üzere aslında Demirkubuz’un bazı filmlerini karşılaştırmalı bir değerlendirmesine yönelmek, sinema dilinde katettiği yolu böylece belirginleştirmek sözkonusu olabilir. Bu şekilde internette yazılar mevcut. Benim burada yapacağım şeyse, Kader üzerinden aklımdan geçen bir kaç şeyi ifade etmek olacak. Öyle rastgele. Her şeye geç kalan biri olduğum malum; bu film hakkında diyeceklerimi de çoktandır toparlayabilmiş değilim. Önce başka şeyler yazdım, analitik şeyler; durdukça sevimsizleşti yazdıklarım gözümde. Pek çok yönden değerlendirmeler yapılmış zaten. En son kafaayarı‘nda  “dünyada iğreti bir konukluk:Yazgı‘dan Kader‘e” başlıklı bir yazı mevcut, bakılabilir. Ben de filmi henüz izlememiş arkadaşlar için bir hatırlatma yapmış olayım böylece, kış günü bir sinema keyfi olur belki.

Yazının dağınıklılığında ve kimi ifade tekrarlarinda kusura bakılmaya!

………………..

Daha önce Yazgı adlı filmle, Camus’nün Yabanci‘sını sinemaya (ve türkiye ortamına) uyarlayan Zeki Demirkubuz, bu kez filminin ismine Kader demeyi tercih etmis. Filmlerine verdiği isimlerde, belirli kavramları (ve onlara bağlı başka alt ya da yan kavramları) sorunsallaştırmaya niyetlendiği belli oluyor -Masumiyet, İtiraf, Yazgı vs. Genelde bu girişimde belirli bir etkiye sahip olduğunu kabul edebiliriz. Yazgı ve kader aynı anlamın taşıyıcısı olduğundan ayrıca, bu ısrarlı kullanımın dikkat cekici olduğu söylenebilir. Ancak özellikle Yazgı‘da filmin tam olarak hikayenin adıyla olan ilişkisini kafamda oturtabilmiş değilim kendi adıma. Kader ise bu yanıyla daha açık bir ilişki kuruyor hikayesiyle.

Verdiği beyanlara baktığımızda, Demirkubuz’un, bir çok kez “benim için pek çok şey nedensizdir” açıklamasını yapmış olduğunu görüyoruz. Kader ve yazgı sözcükleri de bu düşüncesini taşımak üzere özellikle tercih edilmiş olunuyor anlaşılan. Bu kavramlar, bildiğim kadarıyla türkce de aynı anlamı karşılıyorlar. Din bağlamında mukadderat ile aynı anlama geliyorlar. Kaderin belirlenmişliği, belirlenebilirliği, dolayısıyla irade ve özgürlük sorunu,  nedensellik fikri bu çerçevede tartışmaya açılabilecek başlıklar. Bizdeki kavramsal tartışma, kavramların dinsel anlamlarında kilitlenmiş durumda bir bakıma. Nietzsche’nin, örneğin “yazgını sev!” türünden felsefi nitelikli tartışmaları dışarda kalmaktadır. İslam düşüncesindeki kader tartışmasında ise, Allah’ın herşeyi belirlemesi değil bilmesi olarak  vurgulanır kader. Bilgi/iktidar kavramlaştırması içinden bakılınca, islam düşüncesindeki bu ayrımın yeniden tartışmaya açılması mümkün, ama meselemiz şimdi bu değil. İslam’ın zihniyet algısında kader/ ya da yazgı dendiğinde anlaşılan, genel anlamda, tanrı’nın yazgısı daha da önemlisi tanrı’nın yazısıdır, ki alın yazısı deriz sıklıkla.

Yine bu bağlamda konuşulacak çok şey var. Daha inceltilmiş bir kavramsal değerlendirmede, muhtemelen, kader, yazgı ve  mukadderat kavramları arasında da farkları ortaya koymak gerektir. Demirkubuz’un kafasında olan olası tanımlamalar tartışılacak şeyler, sonucta filmlerinde bu kavramların farklı yönlere çekildiğini ve öyle değerlendirmeye sunulduğunu görüyoruz. Öyle ki, kavramlara başka anlamlar eklenmek istenmekte, örneğin birey-toplum ilişkisi ya da çatışması, insanın tutkularının karanlık boyutları bunların içinden kurgulanmaktadır bir bakıma. Yazgı‘da izlediğimiz örneğin bir ‘yabancılık’dır, Camus’nün ‘Yabancı‘sı yeniden kurgulanmaktadır; Kader‘de ise adeta kendi içlerindeki karanlık bir güçle içinde bulundukları hayatlarını darmadağın ederek sürüklenen ve ancak bu sürüklenişle kendi hayatlarını varedebilen insanların hikayesini görürüz. Kader ve yazgı, mukadderat olarak aynı anlama gelselerde belli ki Demirkubuz’un kullanımında bambaşka anlamların taşıyıcısı olarak devreye giriyorlar.

Yazgı‘da ‘eylemsizlik, anlamsızlık ve kayıtsızlık’ gösterilirken; Kader‘de vurgu ‘nedensizlik ve tutkuların karanlık gücüneyapılır. Her iki sözcüğünde filmler bağlamında ne oldukları üzerinde durup düşünmeye değer bir bakıma, ama buraya çok takılmayacağım şimdi. Yazgı adli filme neden yazgı dendiğini pek anlayamamıştım açıkcası, geçerken bunu belirtmek isterim yalnızca; filmin hikayesi ve anti-kahramanı ile adı arasında bir bağlantı kuramamıştım. ‘Yazgı’ tercihinde, filmin teması bakımından bu nedenle bir örtüşmezlik durumu kendini hissetirirken, ‘kader’ de ise aksine Demirkubuz bir bakıma çok isabetli bir tercih yapmış oluyor.

Belli ki Yazgı‘da durmadan kendisine sorulan sorulara “farketmez” diye cevap veren kahraman bir tercihsizliğin temsilcisi olarak tasarlanmış olmakta, ama bunun yazgı ile olan bağlantısına dair bir şey hissetmiyoruz hiç. Filmin sonundaki zorlanmış diyaloglarda da, bu yanı eksik kalıyor yine -en azından ben bir şey anlamadım. Filmin kendisinden yazgı kavrami ile olan iliskisi üzerine çok yol alabileceğimizi söylemek zor. Yine de Yazgı‘nın önemli bir film olmasına engel değil bu, tercih-tercihsizlik üzerine özellikle. İnsan iradesi, tercihlerimiz, özgürlük, belirlenmişlik, sorumluluk, toplumsallık, suç ve ceza gibi felsefi/etik tartışmaları yürüten bir film nihayetinde Yazgı.  Adlandırmalar çerçevesinde kısaca, Yazgı yabancıyı/yabancılığı vermekte sorunlu kalırken, Kader nedensizliği değerlendirmek ve irrasyonel olanı tartışmaya açmak bakımından isabetli bir tercih olarak görünüyor.

…………….

resimtm8

Demirkubuz, herşeyi belirli nedenlere bağlayarak açıklamayı, rasyonel terimlerle insana dair herşeyi izah etmeyi doğru bulmadığını sıklıkla beri tekrar etmekte, “nedensizlik” ve “irrasyonellik” boyutuna sıklıkla vurgu yapmaktadır açıklamalarında. Buna göre, filmlerinde giderek daha çok hissettiğimiz üzere, insanın tamamen rasyonel gerekçelendirmelerle ve belirli bir neden-sonuc ilişkiselliğiyle açıklanaması olanaklı değildir. Filmlerinin alt başlığında kullandığı, “karanlık üzerine hikayeler” ifadesi de buna denk düşüyor bir bakıma. Sinema o halde ‘irrasyonel olan‘ı da üstlenerek hikayeleri göstermelidir, tıpkı edebiyatın görünür olanın ötesini de üstlenerek hikayelererini anlatması gibi. “Nedensellik” ve  “rasyonellik”  tartışmasına yönelmeyeceğim buradan, ancak insanın vorluşuna dair uzun ve cetrefil bir geçmişi olduğu malum bu kavramların. Bunları başka bir zaman değerlendirmeyi umarak, film olarak Kader‘in, bu nedensizlik durumu ve irrasyonelliği üstlenmek konusunda  Demirkubuz’un söylemek istediklerini etkili bir şekilde gündeme getirdiğini söyleyebilirim geçerken.

Masumiyet‘te kahramanlarımız daha bir sakin, daha bir kabullenmişlik halindedirler. Bütün kavgalarına ve film boyunca süren gerilimli ilişkilerine rağmen o sakinliği hissederiz; Kader‘de gördüğümüz eşikte durma ve karar vermenin, kendi uçurumunu yaratmanın, gidiş gelişlerin huzursuzluğu yoktur bir bakıma. Kader‘de, her şeyin başında kahramanlarımız kendi hikayelerinin oluşturucuları olarak sürekli bir dağılma durumundadırlar. Uğur (Vildan Atasever) ve Bekir (Ufuk Bayraktar) sürekli karanlığa doğru çeklirken, onları parçalayan, oradan oraya sürükleyen, kücük düşüren, birbirinden koparan ve yeniden birleştiren kaderlerinin peşinde sürüklenirler. Bir insanı bir başkasına bağlayan ve artık ondan kaçınamayacağı şey neyse, odur bir bakıma kader denilen. Film ekseninde buna aşk dememiz de mümkün; ancak umarsız bir aşk. Her ne ise o kahramanlarımızı imkansızda yürümeye mecbur eden bir güçtür. Fatih Ozguven,  “ilk sahnesinden son sahnesine kadar bir duygusal mecburiyet hikâyesi” olarak tarifliyor filmi. Uğur kaçamadığı bir bağlılıkla cezaevindeki Zagor’un peşinden, Bekir ise sonu gelmez bir tutku ve imkansızlıkla Uğur’un peşinden sürüklenir. Kaderlerine boyun eğerler, geride ‘olağan’ ve ‘normal’ bir hayatı/kaderi bırakarak.

Kadere boyun eğmek mi, isyan  etmek mi tartışması burada tuhaf bir görünüm kazanır. Uğur ve Bekir, hiç de zorunlu olmadıkları halde  mecbur oldukaarı bir kaçınılmazlıkla kaderlerinin peşinde sürüklenirler; böylece, verili yaşamlarını, içine doğdukları ve bir bakıma kendileri için çoktan çerçevesi çizilmiş olan kaderlerini de ihlal ederler aslında. Bekir mesela, babasının açtığı dükkanda orta halli bir ticaret adamı olabilir, bir koca, bir baba, herkesin onaylayacağı bir mahalle büyüğü olarak konumlanabilir rahatlıkla. Ama bunu ihlal eder her seferinde. Her şeyi yüzüstü bırakır. Bu yüzüstü bırakmanın ne kadarı bilinçli bir karar ve iradeyle, ne kadarı irrasyonel bir güçle/itkiyle gerçekleşir emin olamayız asla; ancak tamamen açıklanabilir olmayan bir karanlık etkinin varlığından sözedebiliriz. Sevgi ve kötülük, merhamet ve aşk, bağlılık ve tutku sürekli birbirinin içine geçer. Kader, kahramanlarımızı yıkımlara sürükleyecektir, ancak yine de bu karanlığa daldıkça gerçekten varolabilecekler ve karanlığın ötesindeki yaşamlarında sahip olabilecekleri bütün imkanlara rağmen yıkıma dönüşen varolmaklıklarını izleyeceklerdir.

Tutkuların gücü bilinen bir şey, ancak Demirkubuz’un kahramanlarında tutku, ehlileştiritilebilir, dengelenebilir, başka şeylerle telafi edilebilir bir şey değil, geçilmesi gereken “ahiret kapısı”dır bir anlamda. Bekir filmin sonlarında, kendisini oradan oraya sürükleyen gücün ne olduğunu bilmediğini itiraf ettiğinde, bir bakıma Demirkubuz’un nedensiz bir mecburiyet durumu olarak kader ile ne anlatmak istediğini fark ederiz. Evlenmek, cocuk sahibi olmak, anne babanın kaygıları ya da tehditleri, sahip olunan maddi varlıklar ve bunların kaybedilme riski vs. hic bir sey önüne gecemeyecektir bu umarsız yolculuğun. Gururları incinecek, onurlari kırılacak, canları yanacak, ruhları ve bedenleri durmadan yaralanacak, durmadan kaybedecekler ve bir yıkıma dönüşeceklerdir, fakat o yolda yürüyeceklerdir. Aşk, burada, artik bir “gönül oyunu” degil, bilinci kusatan bir tutku ile belirlenen imkansız “kader”dir ve insan karanlığından beslenmektedir açık ki; sanırım bu haliyle de aşkın en karanlık yanıdır sözkonusu edilen ve bir aşktan sözedilebilmesinin yegane koşulu da imkansıza cüret edilmiş olmasıdır.

……………..

Demirkubuz’un çokca yerde bahsedildiği gibi Camus, Kafka ve Dosteyevski’den esinlenen bir anlatıcı oldugunu tespit etmek olanaklıdır -özellikle Yazgı, Masumiyet ve Kader‘de, geçerken işaret etmek isterim.
Edebiyatın kendisi gibi Demirkubuz sineması da bir bakıma kötülükten beslenir, edebi referasnları açısından anlaşılır bir durumdur bu. Kahramalanrı kötülükle karşılaşırlar durmadan ve kendileri de kötüdürler.
Kader‘de bu yönde artık bazı zorlamalardan sıyrıldığını, filmin etkisini zayıflatan didaktik diyalogları azalttığını görüyoruz Demirkubuz’un. Kahramanlarımız birbirlerine bağlandıkça daha çok yitip giderler Kader‘de, zaman ve mekan parçalanır, bedenleri yaralanır, ruhları incinir ve ancak böylelikle, birbirleri peşisıra yolalırlar. Demirkubuz burada, bireylere, ancak kötülükten geçerek kendi arzusunun peşinden gitme, kendi hikayesini gerçekleştirme imkanı verir.
Önemli bir başlık.
Birey-toplum ilişkisi, trajik bir boyut kazanır hikaye boyunca. Kendilerini ve sevdiklerini yıkıma sürüklerlerken, izleyici yalnızca çaresiz gözlerle hikayeyi izlemek zorunda kalır. İnsanı anlamak için nedensel açıklamaları geriletmeli ve olan bitenlere bakmalıyız. Böyle der bir bakıma Demirkubuz. Bakılması gereken bir hikayeyi gösterir. Kader bu anlamda izleyicisini zora sokan bir filmdir kanımca; Haneke’nin filmlerinde karşılaşabileceğimiz türde bir zorluk. Demirkubuz, bir ropörtajında belirttiği üzere tutkunun akıldışılığını ve bununla birlikte yine de onun, insanı insan yapan niteliklerden biri olduğunu kabul eden bir düşünceden hareket etmektedir Kader‘de.
Sanırım tam da buraya bir dizi soru yöneltmek gerekiyor; tutkuların neliği ve insan olmaklıktaki yerinin ne oldugu üzerine.

……….

Finale dogru filmin en etkileyici bölümlerinden biri oldugunu düsündügüm bir sahne var.
Bekir, bileklerini kestikten, dövüldükten, kurşunlandıktan sonra yeniden mahalleye geri dönmüştür. Çocugu vardır. Ancak “allahı kaymış” durumdadır yine de, ruhu sanki bulunduğu yerde değildir. Hasta çocuguna ilac almaya çıkığı bir akşam mahalleden  gençlerle karşılaşır ve takılırlar. Esrar içerlerken, genclerden biri Bekir abinin Uğur ablayla ilişkisini, Kerem ile Aslı-Leyla ile Mecnun hikayesine benzeterek övgüyle anlatmaya kalkisir. Ancak Bekir, bu masalsı aşk hikayeleriyle kurulan benzerlikten hoslanmak yerine sinirlenir ve hikayeyi aşağılayıcı bir tondan anlatmaya başlar.

Uğur’un gelip nasıl kendisine askıntı oldugunu ve sonunda yazıhaneye çekip onu bağırta bağırta nasıl seviştiklerini anlatır -“göreceksiniz“, der gençlere , “nasıl bağırıyor, o bağırdıkça ben karamurat, o bağırdıkça ben karamurat“. Uğur’un cinsel anlamda bu nesneleştirilmesi, gerçekte Bekir’in kendi hikayesini ve bu hikayede kendini ele geciren gücü yere calma girişimidir bir bakıma. Kendisini durmadan yıkımlara sürükleyen kaderi durdurmak, midesindeki uğultudan ve Ugur’dan tümüyle kurtulmak icin herşeyi karalamaya, küçük düşürmeye çalışır.

Bu sahne hikayenin öyle bir yerinde devreye giriyor ki, eğer Masumiyet‘i izlememis olsam, gecenin bitiminde Bekir’in kendini vuracağını düşünürdüm kesinlikle. Sesindeki alaysılığaa rağmen ve hatta tam da bunda dolayı, bu adam sabaha çıkmaz duygusu gelmişti bana bu sahnede. Gecenin sonunda Bekir elinde cocugunun ilac poşeti, ayağında eşofmanlarıyla yollara düşecek ve kendisini Uğur’un kapısının önünde bulacaktır.

kaderdemirkubuz3

“….sonra bak oğlum dedim kendi kendime, yolu yok cekeceksin, isyan etmenin faydasi yok kaderin böyle, yol belli eğ başını usul usul yürü şimdi….”

_________________________

ayrıca bkz:

*Masumiyet ve Kader üzerine şurada bir karşılaştırmalı bir değerlendirme var, masumiyet’in daha başarılı olduğu söyleniyor.

*yazgı filmi üzerine, camus’nün yabancısı, yabancılaşma meselesi bağlamında bir değerlendirme yazısı.

*demirkubuz ile yapilan bir roportaj icin bkz. Kader

*demirkubuz sinemasına genel bir bakış içinde kader, aslı daldal, radikal2

*demirkubuz: “insan ruhunun belgeselini çekiyorum”

*Filmlere verdigim linkleri kaldirdim, çalışmıyorlar,  ama bilgisayardan izlemek sıkıcı değilse internet üzerinden bulunup izlenebilirler.

Reklamlar

5 Yanıt to ““kader”, zeki demirkubuz”

  1. tolga Says:

    Kaçak abi, yazın Demirkubuz’la ilgili özellikle “Yazgı, Masumiyet, Kader” etrafında dönmüş, bayağı kapsamlı ve eğlenceli olmuş.

    Tanımlamak istesem, Demirkubuz’u ölüm itkisi’nin yönetmeni olarak tanımlardım herhalde. Senin bahsettiğin olayları yaratan bir “neden” bulamamayı alıp, limitlerine kadar götürmüştür bu üç filmde de. Bu üç filmde de, Demirkubuz’un film mentalitesiyle ilk kez karşılaşan izleyici, “bu kadar da olmaz ki, ama abartmış” diyecektir, halbuki yönetmen, o abartının aslında hiç de o kadar abartılı olmadığını, bizzat insanın deviniminde temel roller oynadıklarının farkındadır tüm bu filmlerde ve bu farkındalıkla filmleri hikayelendirmiştir.

    Benim “virüs” dediğim, aslında bizi sürekli ve sürekli tekrar ettiren şeydir semptom. Örneğin sürekli o kayayı tepeye çıkaran ve kaya tepeden aşağı düşünce yeniden çıkarmaya yeltenen, Sisyphus gibi. Bu anlamda Masumiyet’in Bekir’i bir nevi Sisyphus’tur.

    “Yaz”gı dediğimizi de bilinçdışı prosesler sonucu işlenmiş kodlarla ilişkilendirebiliz belki. Aynı kulağımıza üflenen isimler gibi, hayatımızı bir daha asla bırakmayacak bir parçamız olacak kodlar bütünü, yazılmış yazgılarımızdır. (Yazgı gayet sekülerdir bu babda… bu sözcüğün kullanımına hemen mistiklik karıştırmak belki doğaldır ama ilkel bir aptallık derecesinde gayet bir doğal, evrimsel sürecin parçasıdır bence yazgı.) Yine bu anlamda, sözünü ettiğin Nietzsche’nin “yazgını sev” buyruğunu Lacan’ın “semptomunla özdeşleş” direktifiyle rahatlıkla aynı doğrultuda değerlendirebiliriz.

    Bir de son olarak diyeceğim tek şey: Demirkubuz’un tüm filmlerinde birdenbire bir gıcırtıyla açılan kapı. Açık kapı, aslında tüm sistemin açıklığını, tamamlanamazlığını, doldurulamamazlığını gözümüze sokmaktadır kanımca. Tüm bu ölüm itkisi etrafında dönen karakterlerin “irrasyonel” hareketlerinin bir tür sebebidir kendi kendine açılan kapılar ama aynı zamanda o açıklık, bir tür “kurtuluş”u da ima ediyormuş gibi geliyor bana.

    Demirkubuz filmlerini severim ama içindeki Tarkovskian dinsellikten de zaman zaman çok sıkıldığımı da söylemek isterim. Ama ismi Türkiye sinemasındaki büyük bir adam olarak tarihe yazılacaktır, orası kesin bence.

  2. Fethin Says:

    Üçüncü Sayfa’yı beğenmiş, Bekleme Odası’nda sıkılmıştım. Dün akşam Masumiyet’i ve Kader’i izledim peşpeşe. Dediğiniz gibi çaresiz gözlerle.

    Zeki beyin çok güçlü bir yönetmen olduğuna ve her film sonrası bu gücü geliştirdiğine inanıyorum. Kader’in bu kadar etkili bir film olacağını düşünmezdim. Bir kaç kez, ‘bu kadarda olmaz artık’ diyecek oldum, diyemedim. Ama şunları düşündüm:

    İnsan neden umarsızca başka şeylerin peşinde koşar, tutkularına neden yenik düşer, geride karısını ve çocuklarını, ailesini (yani sevdiklerini) nasıl yüzüstü bırakır, sorumluluk, iyilik ve güven olmazsa insanın insanlığından nasıl sözetmek mümkün olur, toplumdan nasıl sözedilir?

  3. safranboluyavuz Says:

    ben filmi ve demirkubuzu ilk defa izliyorum türk sinemasında böyle filmler izlemek gerçekten sevindirici siz yorum yaparken belirli bir teoriye oturtmak için çok zorlamışsınız bence böyle değil. demirkubuz da dikkatimi çeken şey diyaloklar, o mahalle ağzının kültürünün çok gerçekçi işlenmesi istanbulun gayri meşru varaşlarındada ağız budur…
    birde zincirlerini kırıp ezberbozan 2 hayat 2 saplantılı aşık…
    demekki sanatsal film denen şey bu sonu mutluluk olmayan gerçeğin yalın ama büyülü anlatılışı…

    • kacakkova Says:

      hos geldiniz yavuz bey,

      dilegimiz demirkubuzdan daha cok ve daha iyi filmler izlemektir….ben yorum yaparken aslinda filmleri bi teoriye oturtmayayim diye cok ugrasiyorum ama gene de öyle oluyor anlasilan….

      kolay gele.

  4. hakkı güven Says:

    zeki demir kubuzu masumiyet filmi ile tanıdım..filmi izlemeden önce haberlerde filmle ilgili kısa bir haberde büyük yönetmen atıfyılmaz film çıkışında aynen şunu demişti…muhteşem….evet muhteşem…ben kaderi …masumiyeti..yazgıyı izledikten sonra hiç bir filmi beğenmiyorum……zeki demirkunbuz nede olsa beşiktaşlı…………………..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: