Somay’dan “Post-oidipal politika” üzerine

by

“…Oidipal evlat herşey olabilir, yalnızca özgür olamaz. Babaya karşı yürüttüğü savaş/yaltaklanma süreci ister başarılı isterse de başarısız olsun, ister babayı öldürüp yerine geçsin, isterse de babanın otoritesine tabi olmaya razı olsun, Oidipal evlat daima annenin kölesidir. Anne/vatana ya da anne/devlete duyulan o müthiş tutku sona ermeden, yani anne arzusundan vazgeçilmeden yetişkin olmak, ailenin kısıtlayıcı, boğucu evinden çıkmak, özgürleşmek mümkün değildir.

ingres_odipus_sphinxNe yazık ki Batı Asya toplumlarının tarihi, yekpare toplum/devlet yapısı, bütün değişim süreçlerini Oidipal bir çelişkiye kilitlemiştir. O yüzden de bu toplumların devrimci kuşakları, değişim mücadelelerini asla ‘özgürlük’ talebi çevresinde kurmazlar. Rusya ve Osmanlı örneklerinde, ikisi de Fransız Devrimi’nden esinlenen bu iki ülkenin devrimci kuşakları iki yüzyıl boyunca, ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ sloganlarının son iki talebini almış, ama ilk talebi kâh ‘Cumhuriyet’le, kâh ‘Adalet’le, kâh ‘Bağımsızlık’la ikame ettirmişlerdir. ‘Özgürlük!’ diye haykırmaya dilleri dönmemiştir bir türlü.

Dünyada 1968, ‘Özgürlük’ talebinin öne çıktığı bir dönem oldu. Türkiye’de bu döneme tekabül eden devrimci hareket ise ‘Özgürlük’ten önce ‘Bağımsızlık’, ‘Adalet’, ‘Eşitlik’ ve ‘Kardeşlik’ istedi. Dünyadaki 68’in izlerinin silinmeye başladığı 1970’lerde ise, Türkiye’de zaten eser miktarda bulunan özgürlükçü söylem iyice silinip, gitti. ‘Vatan’dan özgürleşip enternasyonal (ya da ulus-aşırı, transnasyonal) bir kavrayışa; ‘Devlet’ten özgürleşip gerçek hakimiyet ilişkilerinin kendilerinin dönüştürüleceği bir kurtuluş söylemine ulaşılamadı. ‘Anne’den kurtulunamadı, aile ocağı terkedilemedi, yetişkin ve özgür olunamadı.

Batı Asya toplumlarının uluslarası kapitalizme entegrasyonunu tamamlama yolunu tuttuğu 1990’lar ve 2000’ler, bizi bir yandan yekpare toplum/devlet heyulasından kurtarıyor, bir yandan da bu heyulayı fazlasıyla ‘gerçek’ bir olasılık haline getiriyor. Artık (özel hayatlarımızda olmasa bile!) topluma ve politikaya bakışımızda, annesinden bir türlü kopamayan Oidipal evlatlar olmak zorunda kalmayabiliriz. Oidipal arzuyu ve Oidipal yenilgiyi yakından tanımış olan 60’lar ve 70’ler kuşaklarının (en nihayet) anne ocağını terketme fırsatı doğdu. Bir türlü büyüyememiş kadın-erkek oğlan çocukları olarak ölmek istemiyorsak, bu fırsatı kaçırmamamız şart.”

[Bülent Somay, Hamlet Kuşağı, Çokbilmiş Özne]

Reklamlar

Etiketler: ,

7 Yanıt to “Somay’dan “Post-oidipal politika” üzerine”

  1. kacakkova Says:

    Asagida volkan’in yazdiklari ile bu “post-oidipal politika”nin karsiti olarak „oidipal politika“ meselesi bir sekilde birbirine baglantili…..somay yanlis hatirlamiyorsam defter dergisinin bir sayisinda da, kemalizmle/babayla hesaplasamamislik üzerinden saptamalar yapiyordu, bu alintiladigin „hamlet kusagi“ yazisi olabilir hatta…..neyse…..baba’ya hayranlik duyma ve baba’dan nefret sonucta oidipal politikanin düzlemi oluyor ve oradan üretilen siyaset en nihayetinde burada dar anlamiyla baba’nin yasasinin tesisini getiriyor….“post-oidipal politika“ su halde baska bir ihtimal olarak hesaba katilmali…..
    volkan’in yazsindaki tartismalara ekleyecektim, ama buraya almak daha uygun olacak…..faruk ahmet’in „atatürk’ü öldürmek“ baslikli bir yazisi var….yazisini „babayi öldürmek“ basligiyla da düsünebiliriz…..nitekim, Nasr Hamid ebu Zeyd’den yapilan alintiyla bunu söylüyor….
    mustafa kemal’i „baba“ olarak kabul edip etmemek, babaysa babaliginin gücünü ve anlami belirlemek, liderligine sempati duyup duymamak bence tartismali bir konu yine, asagidaki yorumda belirtmeye calistigim noktalardan biri buydu, faruk ahmet’le de ayriliyoruz bu noktada, “insan” olarak mustafa kemal buna bagli olarak bir sorun kisacasi, ama bu kismini kendi „kisisel meselem“ olarak birakip, cumhuriyet’in kurucusu olarak ve kurucu ideolojinin sahibi olarak mustafa kemal’i veri alip babayi öldürmek meselesini post-oidipal politikanin icinden tartismaya acmayi düsünmek, öneli bir girisim olarak alinabilir yine de…..
    sunu sorabiliriz böylece, bu öldürmeyi gerceklestirebilecek, oidipal olmaktan kurtulmak isteyen evlatlar olmadigini anliyoruz somay’in söylediklerinden, peki buna muktedir (hic degilse düsünebilmek anlaminda) „kimse“ (bir politik düsünce olarak) var mi görünür de…..
    olmamasinin nedeni ve anlami nedir ayrica…..

  2. tolga Says:

    Evet, “Çokbilmiş Özne” zaten Somay’ın farklı yerlerde yazdığı makalelerin toplamından oluşuyor, ve benim gibi, bunlara ulaşma imkanının zor olduğu zatlar için de böyle kitaplar çok işe yarıyor. Kitaptaki makalelerde o kadar itiraz ettiğim şey vardı ki, belki sırf bununla ilgili ayrı bir kitap yazabilirdim. Bununla birlikte, kitaptaki makalelerin dokundukları noktalar Türkiye politik gündemine ait doğru noktalardı, ve doğru bir tartışmanın da zeminini hazırlıyorlardı. Bu bakımdan Somay’ın makalelerini ciddiye almak gerekir bence.

    Yukarıdaki alıntıya biraz daha dikkatli bakarsak “post-oidipal” diye adlandırdığım politik doğrultuda, Somay da “babayı öldürmek”ten asla sözetmiyor. Yani Oidipal evlat, tam tersine babayı öldürmek isteyen evlat da olabilir, yaltaklanmak isteyen de. Bu ikisinin aynı paranın farklı yüzleri olduğunu söyleyebiliriz. Post-oidipal politiklik kendini babayı öldürmekten değil “babayı tanıMaMaktan” kurar. Hemen acele edip, babayı tanımamaklığı sapkınlıkla özdeşleştirmemek gerekir; bu daha çok Baba’nın zaten en başından beri olmadığına dair bir politik refleks geliştirmeye denk düşüyor.

    Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus’un 3. bölümünde (‘Savages, Barbarians, Civilized Men’ başlıklı bölümünde) ensestin olmadığından bahsederler. Ensest yoktur, ensestin olabilmesi için cinsel birlikteliği gerçekleştirecek kişilerin, isimlerle çakışması gerekir. [Bu önerme, yüzeyden görünenin aksine kitabın yazarlarının aslında ne kadar Lacancı olduklarına dair de bir delildir.] Eğer cinsel ilişki aile bireyleri arasında geçekleşiyorsa, bu durumda o kişilere artık “anne, baba, oğul, kızkardeş” diye bakılamaz. Yani kişiler, isimlerden mahrum kalır. Bunun aksine eğer cinsel ilişki gerçekleşmiyorsa, koca örneğin karısına “anam” diye (ya da anne oğluna kocam der) seslenir, yani isimler vardır artık ama bu sefer kişiler yoktur: isimler kişilerden mahrum kalır. Yani ensest, aslında yokluğuyla oluşturduğu limit sayesinde yasak olarak kendini ortaya koyar.

    Buradan Mustafa Kemal’e dönersek. Zaten yukaridaki alintida da geçen Baba, “Mustafa Kemal” değildir. Lacan’da Baba’dan çok Babanın Adı’na vurgu yapılması boşuna değil. Çıkarırsınız M.Kemal’i, başka birine yapıştırırsınız ve Ana/yurttan, Devlet/ana’nın sınırlarından asla kurtulamayan Oidipal evlat olmaya devam edersiniz. Kısaca post-oidipallikten kasıt Babayı tanımayacak bir politik refleks geliştirmek. [Bu arada Faruk Ahmet’in yazısını ben de okumuştum, bu babda katılmıyorum. Kendisi gerçekten “delikanlı”, keyifli yazılar yazıyor yalnız, severek takip ediyorum.]

  3. kacakkova Says:

    dogruya dogru valla…..
    benim yukardaki yorum, dolayisiyla senin bu düzeltmelerinle birlikte dikkate alinmali alinacaksa…..
    nihayetinde babadan nefret oidipal politikanin icinde kalmaksa, baba’yi öldürmek onun yerini almak olarak devreye girecektir…..
    sonucta somay’in dedigi zeminin icinde kalmak olacaktir bu da…..
    haklisin……
    aslinda öldürmeyi de sembolik olarak almak ve faruk ahmet’in meselesiyle iliskilendirmek önemli görünüyor yine de…..yani bir bakima, mustafa kemal’in baba olarak degil, adiyla öldürülmesi……
    anayurttan ve devletbabadan kurtulacak bir düsünceye dogru……
    sonucta faruk ahmet babayi taniyor ve kendisi gibi taniyanlarla birlikte onunla bu düzlemde daha bir davasi var…….dedigi de zaten, “babayi öldürerek yasatmak” anlamina geliyor……onu asmak, onun gibilerin yaratilmasina imkan vermek vs….
    fakat bu “öldürmeyi” asmak olarak degil de tanimamak olarak/ ya da bir tanimama kurgusu icinde almak mümkün mü…..yani faruk ahmet’in meselesini baska bir düzleme tasiyarak düsünmek…..
    yukaridaki uyarilarindan hareketle bakinca bunlar sorunlu görünüyorlar…..
    neyse, benim yorum senin ayarlarla birlikte düzeltilerek okunursa iyi olur diyecektim uzattim gene…..

  4. farukahmet Says:

    Selamlar,
    yorumları şans eseri gördüm, sürpriz oldu. Tolga abi (hiç yorum yazmasam da uzuun zamandır takip edenlerindenim, samimiyet oradan, kusura bakmazsan -aynı şey Kaçak abi için de geçerli), övgün için teşekkür edeyim önce. Gerçi “delikanlı” deyince benim aklıma hep kıraathanede mütemadiyen okeye dördüncü bekleyen arkadaşlar geldiği için biraz işkillendim ama olsun o kadar… Şimdi bir iki yorum yapmağa çalışacağım, ama bunu, konuya dair tam bir bilgilenmişlik içinden yapacağımı iddia edecek kadar haddimi bilmez değilim, öğrenmeye/kendimi düzeltmeye açığım; yazacaklarımı bunu dikkate alarak okumanızı rica ediyorum. Bir tür sesli düşünme olacak:

    O iletiyi yazarken Somay’ın metninden haberdardım ve Ödipal çelişkideki “Ana” faktörünün asıl mesele olduğunun, “babayı öldürme”nin son kertede özgürlük anlamına gelmediğinin farkındaydım –ama malûmat olarak: yoksa Ödipus teorisinin genelgeçerliğinden şüphelerim var, toplumlara uygulanabilirliği noktasında daha da fazla. Aslen başlıkta “Mustafa Kemal’i öldürmek” yerine “Atatürk’ü öldürmek” yazarken burada bir ayrım gözetmiş, öyle yazmağa dikkat etmiştim; ne var ki yazının sonuna geldiğimde bunu unutmuşum gitmiş! O da benim mankafalığım. O ayrım, bir fanî olarak Mustafa Kemal ile, cumhuriyetin kurucu “baba”sı olarak Atatürk arasındaki farktı. “Ata-türk” kelimesinin “Türkler’in babası” anlamına gelmesi de rastlantı olamayacak kadar güzel bir uygunluk/denk düşme olarak zihnimin kenarındaydı. Açıkçası, hiç Freud’a ve Ödipus’a ihtiyaç duymadan da Türkiye siyasal yapısının en baş sorununun devlet’e duyulan mitik bağlılık, milliyetçilikten de/bile önce her Türkiyelinin ruhuna nakış nakış işlenen devletçilik olduğunu görebilir, söyleyebiliriz bence. Ama Atatürk sadece baba değildir Türkiye için, bu yekpare toplum/devlet yapısının Avatar‘ıdır aynı zamanda; artık ana-yurtla birleşmiş, bir olmuş bu Atatürk’ü öldürmek en azından bugünün Türkiye toplumu için devlet’ten bağımsız birey olmanın da önkoşuludur. İslâmcıların yıllardır Kemalizm üzerinden yaptıkları siyasal eleştirilerin yavaş yavaş olgunlaşıp bugün yetersiz de olsa sivil tavırlara evrilebilmeye başlaması, yine Liberal aydınların özellikle son yıllarda Kemalizm eleştirisi üzerinden özgürlükçü sivil toplum önerilerini daha yüksek sesle dillendirmeye başlamaları hep bunun göstergeleridir diye düşünüyorum. Yukarıdaki Somay alıntısının son paragrafı ile uyumlu bu söylediklerim sanırım.

    “Özgürlük” yerine “bağımsızlık” isteyerek, guya anti-emperyalizm karşıtlığı yapan geleneksel “sol”umuzu ve CHP’yi ele alalım. Bu kesim için devlet-ana ve Atatürk o denli aynı şeydir ki, AKP’yle mücadele ederken aynı siyasal platform üzerinde çarpışan karşıt fikirlerin birer tarafı olarak davranmayı bile reddetmiş, oyun oynarken kavgaya tutuşan bir çocuk gibi yaşlı gözlerle Baba’larına şikayete koşmuş, AKP’yi doğrudan devlet ve Atatürk düşmanı ilan etmiş, bu ikisinin sembollerini (bayrak ve Atatürk flamaları) ellerine alarak dökülmüşlerdi meydanlara -sanki karşılarındaki başka ülkenin partisiymiş gibi. Atatürk (Mustafa Kemal değil) o denli büyümüştür ki, ondan başka bir şeyin gölgesi düşmez suratlarına artık. Mustafa Kemal’in bu işte bir -en azından başlatıcı olarak- parmağı yok mu? Var elbet, ama Kemalizm’in durumu getirdiği nokta bu ilk etkiyi çok aşmış durumda artık bence.

    İslâmcıların durumu biraz daha karışık. İttihatçı ekolden gelen Kemalist kesim devletçiliklerini, Osmanlı mirasını reddettiklerinden dolayı, Atatürk üzerinde yükseltti. İslâmcılar ise tam da aynı nedenlerden dolayı Osmanlı devleti ve onun padişahları üzerinde: Devlet elbette kutsaldı, ama yanlış ellere düşmüş, Kemalistlerin pençesinde yem olmuştu; mutlaka oradan kurtarmak gerekiyordu. Ancak diğer her Türkiye yurttaşı gibi İslâmcılar da Kemalist eğitim düzeneğinden geçtikleri için ister istemez, çelişkili de olsa onlarla benzer reflekslere sahip oluyorlardı…oluyorlar. Bu bakımdan Atatürk onlar için de benzer bir sembol. Belki de onlar Ödipus’u iki kere alt etmek zorundalar: ilkin babayı, Atatürk’ü öldürerek, sonra da asıl Ana’larından, kutsal devletlerinden koparak.

    Kısaca; 1990’lar, global kapitalizmle giderek artan entegrasyon, devletçi ve dinî söylemini Refah’a nazaran çok yumuşatmış ve ikinci plana itmiş AKP’nin zuhur edişi, liberal sol‘un yükselişi, İslâmcı kesimin sesinin değişmesi (Refah dönemi Zaman gazetesi ile şimdiki Zaman’ı karşılaştırın), Kemalizm’in kalesi Ordu’nun giderek prestij kaybetmesi … bunların üst üste çakışması rastlantı değil. Türkiye toplumu Kemalizm’e giderek daha fazla bıçak saplıyor, Atatürk’ü yavaş yavaş öldürüyor, “anne ocağını terk ediyor”… Atatürk’ün ölmesi demek, diğer şeylerin yanısıra, bu ölümden geriye Mustafa Kemal’in kalabilmesi de demek. Kastettiğim buydu; umarım anlatabildim.

    Hamiş: Ebu Zeyd alıntısını da -kitabı kaybetmiş olduğum için- kafadan yazmıştım; şimdi kitabı bulunca gördüm: Sedat’tan değil, tabii ki Nasır’dan bahsetmiş orada. Tam olarak şöyle:

    “Halklar muhtemelen ancak, şayet sembolleştirdikleri figürleri belirli bir noktada yıkma gücünü bulabilirlerse özgürleşebilirler. Nasır da böyle bir sembol figür idi. Mısır halkı onu seviyordu. Ama halkların hayatında da bireylerin hayatında olduğu gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir -Freud buna babayı öldürmek der. Nasır’ın karizması onu Mısır halkının baba figürü haline getirmişti. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Yargılanmasının sonucu önemli değildi. Önemli olan, bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi”

  5. kacakkova Says:

    selamlar faruk,

    sans eseri de olsa görmüs olmana cok sevindim, cünkü hem buradaki hem de asagidaki postun üzerinde ve etrafindaki tartismalarin senin sitedeki yazinla yakindan ilgisi var…..
    düsüncelerini gayte acik ifade ifade etmissin, sitendeki yazinin devami niteliginde, saniyorum düsüncelerin daha acik ve belirgin bir hale geliyor böylece…..
    biz de sagindan solundan bir seyler söyledik…..daha fazla simdilik belki bir seyler demek zor…..ancak bu vesileyle gündeme gelen meselelere burada olmasa da baska postlarda devam edecegizdir bir sekilde…..
    ……..
    söylediklerine gelirsek…….
    „devletten bagimsiz birey olma“, „özgürlükcü sivil toplum önerilerinin yüksek sesle dillendirilmesi“ cercevesinde toplumsal olarak/ya da toplum olarak bir „atatürk’ü öldürmek“ meselesine isaret etmenin hakli bir yani var kanimca…..
    öte yandan, zeyd’in alintisina atifla, “bir egemenin yargi önünde hesap vermesi“ seklinde bunu düsünürsek, daha cuntacilarini yargilamaya niyetlenememis bir toplumsal yapida bunun ne derece cetrefil bir sorun oldugu da aciktir…..
    “atatürk’ü yavas yavas öldürme“nin isaretleri olarak görünen veriler, bir veri olarak kabul edilse bile, ana-ocagi terk edilmeden/edilmek istenmeden gerceklestirilen seyler oldugundan yine de bir sorun alani icinde/hatta ayni sorun alani icinde duruyorlar…..
    atatürk’ü atatürkcülük’ten/kemalizmden ayirma, her ikisini de ayri ayri olgular olarak degerlendirme egilimleri var öteden beri…..bu ayrimanin hakli oldugu yanlar da yok degil üstelik…..12 eylül’ün empoze ettigi kemalizmle, mustafa kemal’in aklindan gecirdigi düsünceler arasindaki ilintiler konusunda ihtiyatli olmak gerektigi söylenebilir…..bununla birlikte ortada sürekliligi olan bir “sistem” var onun kurucu ismi ve mitik/fetis temsilcisi de “atatürk”…..bu cercevede, toplumda, kemalizme sagdan soldan bicaklar saplayan hamleler varmis gibi görünüyorsa da, bunlar “kutsal”in yeniden tesisinden baska bir seye varmiyor…..
    ortada bir “yanlis cumhuriyet” varsa, bunda kurucunun mesuliyeti nedir…..o mesuliyetlerle ilgili hesaplasmalar kimin derdinde……
    özgürlük gibi kavramlar bu sorun alaninda niceliksel bir meseleye dönüsüyor, dikkat edilirse…..yani „özgürlük“ten daha cok „biraz daha özgürlük“ meselesi konusuluyor…..global kapitalizme entegrasyondan gelen bir özgürlük dürtüsünün bundan fazlasi olabilecegini düsünmek zaten saflik olacaktir…..reel politika acisindan denebilir ki bu da bir seydir…..bir bakima evet, elbette……biraz daha özgürlük, neden olmasin….rahmetli dr.kivilcimli’nin “ceberrut devlet” dedigi bu sistemin ceberrutlugu azalsin biraz daha……
    ama somay’in belirttigi post-oidipal politiklik, saniyorum daha baska, nitelik olarak özgürlük (yani, kategorik olarak “ya herro ya merro” seklinde) talebiyle ilgili….nasil olur, olur mu olmaz mi, “reel düzlem”de bunun karsiligi nedir, ya da o düzlemde buna nasil bir karsilik üretilir, tartisilir…..

  6. tolga Says:

    selamlar faruk usta (ben de boyle cagiriyorum bu durumda), “delikanlilik” dedigim, ivirmadan, kivirmadan yazmak anlamindaydi. oyle politik dogrucu cumleler kurma aliskanligim da yoktur, kusuruma bakmayasin 🙂

    birseyler yazayim diyordum, ama Kacak abimiz yazmis yazacagini, aklimdan gecenleri biraz baska bir formatta da olsa soylemis, sagolsun, nitelik olarak ozgurluk diye adlandirarak durumu… bundan yazacak cok sey yok, zaten “sistematik” dusunemiyorum. benim ozellikle bu aralar (is, guc ve kafa karisikligim nedeniyle) boyle seyler yazmami saglayabilecek tek bir uyarici var zaten: “politik, ideolojik dusmanlar” 🙂

    kolay gele hepimize.

  7. farukahmet Says:

    Kaçak abi,
    söylediklerine, çekincelerine, sorularına katılıyorum. Veriler ve işaretler ortada; nicelikten niteliğe lâzım olan sıçramayı yapıp yapamayacağımız konusundaki iyimserlik/kötümserlik karışımının oranlarında ayrılıyoruz belki de ancak. Mesela Somay alıntısındaki son paragrafı bir daha okursan, onun senden biraz daha -benim de paylaştığım- beklentili bir iyimserlik içinde olduğunu görürsün sanırım; ama bu tür şeyler de günlük şeyler sonuçta, bugün umutluyken yarın “bu memleket adam olmaz” havasına bürünebiliyoruz ne de olsa… Yine de yanlışlık olmasın diye şunu eklemek istedim: Atatürkçü kesinlikle değilim evet, ama “Mustafa Kemal’ci” olduğum da sanılsın istemem. İlgi çekici biri olduğunu, önemli biri olduğunu düşünüyorum ama öyle ayrı bir sevgi/saygı beslediğimi söylemezdim. Özellikle İslâmcıların sık sık düştüğü “her şey onun suçu, ah şu Atatürk olmasaydı cennetti bu memleket” yanlışına düşmek istemiyorum yalnızca, o kadar.

    Tolga abi,
    “Politik/ideolojik düşmanlar” 🙂 Ben de aynı şeyi düşünüyordum bugün. Bir Kemalist’le (veya başka bir “düşman”la) karşılaştığımda ne kadar içten içe sevindiğimi, yüzüme renk geldiğini filan fark ediyorum bazen. İçimdeki ateşi canlı tutuyorlar, allah hepsinden razı olsun. Aynı zihniyette olduğun insanlarla konuşamıyorsun bile bazen. “Evet, evet haklısın”lardan sonra bir sessizlik doluyor ortalık; blog blog gezip ağzının payını verebileceğim birilerini aramaya dönüyorum kös kös. Her şey karşıtıyla var gerçekten.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: