Varlığı durduran varolana

by

Varlığın gidişatına, onun takdirine bazen “bir varolan” tek başına dur diyebilir. Tarihselliğin belirlenimsel alanına bir iradenin değdiği ana dünya-tarihsel bir sıçrama anı diyebiliriz. Bu sıçrama anı şimdi’ye hakikatsi bir yapının yeni yüzünü gösterir. Bu yeni yüzün enerjisi, gerçekleşmeyi bekleyen ve geleceğin öngörülemezliğini insanın kendisine bırakan dileklerin, ideallerin, umutların, nicel birikimlerin ve nitel içgörülerin kendilerinden gelir. Bu yeni yüz dünya tarihsel kişiliğin duyularında, anlama ve derin düşünme yetisinde kendisini yaşama kabartır: bu düşüncenin tanrısallığını ve tarihsel emeğini yüklendiği bir inanç ikliminde yaşanır.

Tarihsel sıçrama uzamının yaratıldığı bu hakikatsi yapıya neden olan varlığın, varolan bir beden/ruh karşısında sessizleştiği ve kendisini ona bıraktığı anlar sonsuzluğudur. Tarihsel şimdiyi kıran, Tini parçalayıp geçen bu nitel şimşek altındakileri yeni bir şimdiler tüneline sokmakla kalmaz, insanı tarihsel olanın geçici biçimlerinden ve tahakkümlerinden çekip çıkarır. Onu farklı bir neden sonuçlar ülkesine ve dolayısıyla mutlak olanın biraz daha yakınına bırakır çünkü geçmişi yeniden okuma ve sürekli olarak geleceğe fısıldama hali insanın özgürlük ve kültür hayallerini zamana yazgılar. Bu tarihselliği aşan insan aklının koşulsuza olan bitmek tükenmek bilmeyen özlemidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte mevcut kültür parçalarından yeni anlamlar ifade edecek şekilde yeniden inşa edilmiş bir tinsel haller/mekanlar ve görünümler manzarası karşımızdadır. Birey bu yeniliğin içerisinden coşkuyla ve hızla geçmiştir. Varolanlar toplamı olarak varlığın kendisini bir varolanın düşüncesine yansıttığı bir dönemde bu coşku ve hız, dönüşümün gücüne sahip çıkar.

Bu dönüşüm sorununun üstesinden gelmeye çalışan tarihsel eylem öte yandan kendi varlığının anlamsal bulanıklığı ve geçmişe yönelik puslu görüşler arasında sıkıntılar yaşar ama yine de ona yön gösteren dünya-tarihsel bir ışığı izlemektedir. O ışığın, bireyin düşüncesine tözsel bir sağlamlıkla ve bilinçlilik haliyle geçmesiyle birlikte izlenen bilincin kendisi olacaktır. Bilincin burada bir tözsel özne olarak izlediği kişi, aynı zamanda onun bilgisine konu olan nesnedir. Onun üzerine olan bilgisinin, nesnenin kendinde taşıdığı bilgi olması için kültürün yoğun emeği gerekir. Bilincin kendi dışındaki evrensel tini izlemekle yetinmeyip ondan kendisine dönmesiyle ancak kültürün u-mutsuzluğu aşılabilecektir. (Ne yazık ki burada ciddi sorunlar görüyorum, bireyimizin düşünsel bir ışık farkındalığını yakalamadığı görülmektedir, dolayısıyla kültürün mutsuzluğu sürmektedir! Burada hala bilinçsizce süren bir takip gözümüze çarpıyor. Atatürk’ün dünya tarihsel bilincini ve kültürel yetilerini anlamaktan ve bunu kendine yansıtarak, zamanın yeni olaylarıyla özümlemekten yoksun bir kitle bizi hiç yalnız bırakmıyor.)

Sağlam bir belleği, anlamanın ve derin düşüncenin serpileceği bir geleceğe doğru yerleştirme çabasının ilk hareket ettiricisi, Türk insanını tarihin bu tünelinde yeni bir tarihsel iklime açan kişi Gazi Mustafa Kemal olmuştur. Tinin yoğun emeğinin ruh bulduğu bu dünya tarihsel kişilik geleceği, şimdilerin içine sıkıştırarak düşünce ve yaşamı bir an için olsun özdeşliğe götüren tarihsel ansallığı döşemiştir. Bu kültürün ansallığıdır ki, sağlam bir belleği ve ölüyü tutma yetisi olan anlamayı inşa eder. Bu tarihselliktir ki, Türk insanının özgürlüğünü kadersizliğin/köleliliğin ellerinden, bir öz-belirlemenin hakim olduğu kadere bırakmıştır…

Varlığın da kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk’e dur dediği an, onun ölüm anıdır,,, Bundan tam 70 yıl önce, bütün tarihi içinde güç olarak saklayan varlığın iradesi dünya tarihsel kişiliğin ölümlü iradesini teslim almıştır,,, fakat bu ölüm anıdır ki Mustafa Kemal Atatürk’ü varlığın, mevcut Tinin kendisi konumuna yükseltmiş ve onu yaşamı olan bir evrenselin canlılığına, varlığın varolma arzusuna eklemlemiştir. Böylece varlık ile varolanın mücadelesinden, bir varolanın varlığı genel irade olarak doğmuştur. Bu da, bir varolanın varlığa kurduğu güzel tuzaktır, usun zaman ve mekana hilesidir; Tinin ölümle yan yana hep olmaktan doğan sonsuz acısını bir nebze olsun unutturan, bizi özgürlüğün denizine bırakan derin nefesi aşılayan (t)özdür….

Reklamlar

Etiketler:

11 Yanıt to “Varlığı durduran varolana”

  1. kacakkova Says:

    „buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
    bir teneffüs daha yaşasaydı
    tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
    devlet dersinde öldürülmüştür „ (ece ayhan)

    gazi ile ortaokuldan beri arasi hic iyi olmamis biri olarak bu yaziyi okurken tabiatiynen kötü anilarim sökün etti…..andimizi okumaktan kacmak artik bir ölüm kalim meselesiydi zira…..ne oldugunu bilmedigim bir „türk varligi“na varligimi armagan etmek niyetinde degildim, ki okulun ikinci katinin camindan ucmuslugum coktur bu sebepten…..dolayisiyla bastan söyleyeyim, burada söyleceklerim bir bakima yukardaki yazinin ana düsüncesine itiraz olarak gündeme gelmektedir…..

    söyleki:

    bir „devlet dersi“ vardir ve o devletin kurucusu da bir „dünya-tarihsel-kisilik“ olarak atatürk’tür…..ona bakarken dolayisiyla ben her seyden önce ortaikiden terk‘lerin ve devlet dersinde öldürülen‘lerin noktasindan bakmak gerektigini düsünüyorum…..ve oradan bakinca, ata’nin „insanı tarihsel olanın geçici biçimlerinden ve tahakkümlerinden çekip çıkarmasi“ degil, asil olarak icine soktugu „yeni gecici bicimler ve tahakkümler“ meselesi önem kazaniyor…..
    aciktir ki, „dünya-tarihsel-kisilikler“in sevenleri de nefret edenleri de vardir…..her iki cephenin de ideolojik olarak hakli olmasi ise, yazida gecen „tarihsellik“ eger veri alinacaksa kacinilmaz olarak kabul edilmelidir…..tutarli bir tarihciye düsen, hoca nasreddi’nin „sen de haklisin!“ tavri olacaktir bu noktada…..oysa „devlet dersinde“ öldürülenler noktasindan durum böyle degildir…..128 nilgün marmara ayaga kalktiginda, yanlis sorulara dogru cevaplar verilmesinin tarihsel bir hile oldugunu, mevaünnehir’in tarih-disinda bir cehenneme aktigini söyleyebilecektir belki…..
    ……
    bu yazi bana baska bir yönden de, „tarihde bireyin rolü“ tartismalarini hatirlatti, gencligimizin gülü olan meselelerden biriydi bu da…..althusser’den daha haberimiz yoktu ve marks üzerinden hegelciydik elbette…..tin’in yerine prolterya’yi koyuyorduk gerci, ama rahmetli plakhanov (ismi yanlis yaziyorsam kizmayiniz) vardi, onunda acikca gösterdigi gibi, bir tarihsel-kisilik ortaya cikacak ve bu tarihsel öznenin basini ister istemez cekecekti kacinilmaz olarak….tarih acisindan birey hic bir seydir, ama öyle bir tarihsel an’lar vardir ki orada dünya-tarihsel kisilikler cikar, ve bütün bir süreci temsil eder…..plakhanov saniyorum „büyük adamlar“ diyordu bunlara…..baskalarinca „kahraman“, „önder“ ya da „ulu önder“ diyenler de olacaktir…..daha duygusal olan avamin bu „dünya-tarihsel-kisiliklere“ „günesimiz!“ diye senlendikleri de vakidir…..
    dünya tarihsel kisilikler‘in bütün bunlardan mesul kisiler olduklarini ve tam da bu nedenle gayet sorunlu bir varlik sergilediklerini söyleyecegim kendi adima ve genel olarak….aciktir ki bu „dünya tarihsel kisilikler“den sahsen hic hazzetmiyorum……
    atatürk bunlarin, bu sorunlu kisiliklerin, en basinda geliyor bence….herseyden önce zamanindaki hic bir tarihsel meselede adina cözüm diyebilecegimiz bir sey üretmedigi icin bu böyledir…..tarihte hic bir seyi cözmedigi halde sirf getirdigi “yeni bir sey” (ama ney?) dolayisiyla „dünya tarihsel kisilik“ olma statüsünü kazanmis kisiler vardir…..cumhuriyet’in bugünki sorunlarinin bugüne ait olmadiklari bir sir degil nitekim…..atatürk’ün bir devrimci, bir diktatör, bir fasist, bir bonapart olup olmadigi, kemalizm denilen ideolojinin bir devrimci düsünce, bir fasizm, bir tür askeri diktatörlük, bir tür bonapartizm olup olmadigi tartsilabilir…..öteden beri bazilari acik bazilari dogal olarak gizli sakli tartisilmistir da….
    en basidinden modernlesmeyi iyi bir sey olarak (simdilik) alip söyleyecek olursak, mustafa kemal’in bizi yeniden eklemledigi modernlesme projesinin, „muasir medeniyetlere erisme“ hedefinin arizalari biliniyor olsa gerek…..kurdugu rejim en nihayetinde homejen ve uniform bir insan üretmekten baska bir sey hedeflemistir…sistem bu hedef üzerinden kurumlasmis ve islemistir…..ki bu getirilecek en yumusak itiraz seklidir…..mustafa kemal, adina devrim densin denmesin, bir toplumsal bosluk (toplumsal yapida varlik/direnc gösterecek sinifsal yapilarin eksikligi anlaminda) ve kültürel yikim üzerine kurmustur ideolojisini….daha geri planda bir soykirim hadisesi vardir, ki cumhuriyet’in kurulusunu oradan aldigimizda sahne katlanilmazdir….kemalist harekete, bir burjuva devrimi demekte de acele etmemek gerekiyor yine, cünkü batida oldugu üzere aristokrasiden gelisen burjuva ayagi yoktur, olmamistir hic; su halde mustafa kemal, “sinifsiz.kaynasmis bir kütleyiz” dusturuyla olmayan burjuvazinin devrimini yapmistir bir bakima….kemalizm“ devlet eliyle burjuva yaratma kurgusuyla kendisini bicimlendirmistir ki, isin bu kismi türkiye cumhuriyetinin kurulusundaki kopus’u kendi icinden daha bastan sorunlu kilan bir hadise…..mustafa kemal’in kimi ifadelerinden hareketle aydinlanmaciliga bagliligi vs. söylenebilir, ancak toplumsal yasamin dönüsümlerinde, sorunlarinda aldigi tavirlarda, gösterdigi reflekslerde bir sey görmek olanakli degil……..burjuvazi devlet eliyle yaratilmak hedeflenince, tabi toplumun geri kalanina da deli gömlegi giydirmek icab eder…..öyle de olmustur……“bu yeniligin icinden hizla ve coskuyla gecen bireyler“ olmustur, fakat kimdirler bunlar bunlarla toplumu ifade edemeyiz, toplumsalda olanlari da ifade edemeyiz……elbette ilk elden komünistlerin bogdurulmasindan ibaret degil hadise…..laiklik adina kelleler ucurulmus ve lakin „din meslesi“ oldugu gibi kalmis, etnik meseleler isyanlarin bastirilmasiyla ve yine ucurulan kellerle cözülemeye calisilmis vs. vs.dir….dolayisiyla „türk insaninin yeni bir tarihsel iklime acilmasi“ baska bir noktadan bakinca, tam da bir tür sera ortaminin yaratilmasinin düsünülmesi olarak anlasilir……
    böyledir diye bir „öz kemalizm“, ya da „mustafa kemal’in öz düsünceleri“de cikartilamaz kanimca….yani kemalizmi sonradan sapmis bir sey olarak görmek yerinde olmayacaktir…..
    toparlayacak olursam, adina ne denirse densin, nihayetinde mustafa kemal benim icin, „dünya-tarihsel-bir-kisilik“ olarak, tam da sahip oldugu „tarih“ ve “tarihsellik” dolayisiyla „variligin varolma imkanini“ altüst eden, onu boyunduruk altina alan ve varsa „türk insani“ diye bir varlik onu özgürlüksüz birakan bir „kisi“ olarak anilabilir….

    ………
    *yorumu ayaküstü yazdigimdan kimi eksiklik ve bozukluklar vardi, düzeltmeye calistim….dolayisiyla bir iki degisilik de oldu, affola…..

  2. monokl Says:

    “ve oradan bakinca, ata’nin „insanı tarihsel olanın geçici biçimlerinden ve tahakkümlerinden çekip çıkarmasi“ degil, icine soktugu „yeni gecici bicimler ve tahakkümler“ meselesi önem kazaniyor…..”

    yeni geçici biçimler ve tahakkümler meselesine ben hegelci bir yanıt vereceğim: “ussal olan edimseldir, edimsel olan ussaldır.” bunu birçokları yanlış anlamıştır, marx en doğruya yaklaşan kişi olmuştur ama onunkisi de hegel’in dediğini tam ifade edemez. burada kaçak’ın söylediği yeni geçici biçimler benim için hala aydınlanmadan gelen bir ayağı olduğunu kabul ederek de olsa bir Aufhebung’u temsil etmektedir, yani öncesindekini aşar:kapsayarak aşma, olumsuzun ortaya çıktığı nedeni yokluğa indirger ama bu bir varolmuş olanın yokluğudur ve varolanın mevcut varlığına taşınmıştır. o bağlamda inşa edilen yeni şey, daha ötededir, bir defa tarihsel deneyimle ve bilincin değiş tokuşlarıyla daha fazla doludur ama bu edimsel olan gerçekliğin ideal olduğu anlamına gelmez, alınacak çok yol vardır ama tarihsel bir göreceliğe düşerek -ki zamanımızın en moda akımıdır- eski ile yeni arasına yalnızca bir zaman bandı çekmek pek anlamlı değildir. bu yine hegel’in söylediği gibi yalnızca olumsuzta kalmaktır…

    “128 nilgün marmara ayaga kalktiginda, yanlis sorulara dogru cevaplar verilmesinin tarihsel bir hile oldugunu, mevaünnehir’in tarih-disinda bir cehenneme aktigini söyleyebilecektir belki…..”

    kuşkusuz benim bildiğim şair nilgün marmara (kendi el yazısıyla monokl’da ahmet soysal ile yaptıkları blanchot çevirisini yayımlamıştık) yanlış sorulara doğru cevaplar vermek kadar, doğru sorulara yanlış cevap vermenin de daha da ötedeki bir cehenneme aktığını söyleyebilecektir. tartışmayı olanaklar, idealler ve düşler zemininde yürütmek her zaman mümkündür ama tarihsel veri burada ana malzeme olmalıdır. kuşkusuz ben de tarihin, insanlığın böyle şekillenmesinden şu anda olduğumuz dünyasal kaygı bulutundan rahatsızım, cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren izlenen bazı politikaların yetersizliğinden vs… ama eldeki araçlarla bir şeyi incelemek tarihsel olanı anlamak için zorunludur, eldeki araçları gerçek üzerinden türetmeksizin tarihsel bir inşa yapılamaz. bir düşünen, kuşkusuz her zaman düşündüğünün, kant’taki koşulsuza olan özlemin aynısını dünyada arar, bunun için düşünür, yazar, kendini ideal olanın dünyaya indirilmesine, özgürlüğe adar ama tarihi düşünmek zorunlu olarak acı duymaktır. acının varlığını yadsımak bizi tarihsel inşanın dışına iter.

    “atatürk bunlarin en basinda geliyor bence….herseyden önce zamanindaki hic bir tarihsel meselede adina cözüm diyebilecegimiz bir sey üretmedigi icin bu böyledir…..tarihte hic bir seyi cözmedigi halde sirf getirdigi yeni bir sey dolayisiyla „dünya tarihsel kisilik“ olma statüsünü kazanmis kisiler vardir…..cmhuriyet’in bugünki sorunlarinin bugüne ait olmadiklari bir sir degil nitekim…..atatürk’ün bir devrimci, bir diktatör, bir fasist, bir bonapart olup olmadigi, kemalizm denilen ideolojinin bir devrimci düsünce, bir fasizm, bir tür askeri diktatörlük, bir tür bonapartizm olup olmadigi tartsilabilir…..öteden beri bazilari acik”

    çözüm nedir? şimdi örneğin heidegger’i izleyelim: ne diyor varlık ve zaman’da: soran ve sorulan ilişkisi… sorunun daha şimdiden bir çözüm ufkunu önvarsaydığı vurgusu. nedir çözüm diye soruyorum ben o halde tekrardan şimdi: çözüm tarihsel durumların aşılması mıdır? böyle bir çözüm, gerginliklerin ve her kesimin özgürlüğün özdeş kuyularına yazgılandığı bir hal dünya tarih sahnesine henüz uğramamıştır. düşünce ile sormaya, sorgulama hakkımız kuşkusuz vardır, sonsuza kadar olacaktır ama hiçbir şeyi üretmeme iddiasının yanıtını sağlayabilecek bir herşeye çözüm olma yetisi bizlere bahşedilmiş değildir. atatürk’ten tinin bütün emeğini çözebilecek bir ateş topu olması mı bekleniyordu ki? çözüm atatürk bağlamında, yeni bir nesne ile yeni bir nesne bilinci getirmesidir: bunun anlamı külterel koşullanmışlıkları ve parçaları, özellikle fransız devrimi ve çokça aydınlanma zemininde ölçen biçen yetileridir. ve bu yetiler, hiçbir şekilde tam çözüm olma arzusunu doyurmaz. derrida’nın malabou’nun kitabına yazdığı önsözde söylediği şudur: öngörülemez, sorunun ve sürprizin bittiği yerde artık bir tarihten, bir insan deneyiminden bahsedilemez. öncelikle eksiksiz bir çözüm iklimini ve herkesi aynı ipte oynatan öte-dünyasal hayalleri toplayarak tarihe hiddetlenmeyi bir tarafa bırakmalıyız. bu tarihi anlamanın zorunluluğundan gelir çünkü tarih aynı zamanda ölüdür ve ölüyü tutma yetisi öncelikle belli bir soğukkanlılığı gerektirir.

    “mustafa kemal, adina devrim densin denmesin, bir toplumsal bosluk (toplumsal yapida direnc gösterecek sinifsal yapilarin eksikligi anlaminda) ve kültürel yikim üzerine kurmustur ideolojisini…”

    herhalde kaçakkova’nın yazdıklarına itirazımı en çok yükselttiğim noktanın bu olduğu açıktır. atatürk tam tersine kültürün, sanatın, felsefenin ve düşünmenin nimetlerini hayal bile edemeyen bir kültürel iklimsizliğin içine, kültürel bir iklimi getirmiştir. sınıfsal yapıların eksikliğini atatürk’ün başarısızlığının bir kaynağı olarak görmek pek de anlamlı değil. atatürk’ün bu yapılarını kurmasını beklemek zaten bir hayaldir. kültürel yıkım dediğimiz nedir? hangi kültür yıkılmıştır? varsayalım ki böyle, varsayalım ki dil değişti, osmanlıya yabancılaşma sözkonusu oldu vs. osmanlı da kendisinden öncekilere yabancılaşmamış mıydı? tarih yabancılaşmanın krallarının görmekten başka nedir ki? tarih erdemler alanı değildir ki yabancılaşmayı silkelesin atsın. yalnız burada sorun yıkım denilen şeyin doğrudan kendi içinde yıktığını kapsadığını görememekten ileri geliyor. bu kapsayarak aşmadır ama özne ile nesne arasındaki gerilimi dindiremediğine göre elbette ki bu devrimin sorunları vardır. ama bunu bir hazzetmeme meselesine dönüştürmek için elimizde kişisel yaşantılarımızdan, bilinçaltı hasretlerimizden daha fazlası olmalıdır…

    “nihayetinde mustafa kemal benim icin, „dünya-tarihsel-bir-kisilik“ olarak, tam da sahip oldugu „tarih“ dolayisiyla „variligin varolma imkanini“ altüst eden, onu boyunduruk altina alan ve varsa „türk insani“ diye bir varlik onu özgürlüksüz birakan bir „kisi“dir….”

    benim için ise burada söylenmeyen ne varsa o’dur mustafa kemal… bir tanrı değildir, olağanüstü bir put da değildir ama özgür kalmak isteyene özgür bir kültürün yolunu göstermiştir. ondan sonra onun adına yapılanlarla mustafa kemal’i yargılamak değildir mesele, mesele kimin yaptığının, nasıl yaptığının onun yaşamsal yetileriyle ne denli uyuşum gösterdiğidir, ki bu tarihçilerin görevidir… derin düşünmesi olan tarihçilerin…. bizim görevimiz ise bu kültürü ve bu kültüre ait nesneleri sağlamlaştırmaktır, tarihselliği de göz ardı etmeden yaşamı yeni öngörülemezlere açmaktır: deleuze’ün ifadesiyle öngörülemezleri yaşama coşkuyla katmak bizi yükseltecektir.

  3. passive Says:

    ilk ve orta dereceli okullarda her sabah andımızda yurtta tüm resmi kurumlarda ve tüm dış temsilciliklerde her gün ne idüğünü bilmeden büyüttüğümüz bir yalan belki sokağa hiçbir zaman taşmayan. bir şey var ama ne? okuduğu kitabın altını çizen bir insan gördümdü müzede bazen yalnız ondan ibaret zihnimde..bireyin hiçliği bir de…

  4. uzakkarlibirülkeden Says:

    “can cekisen irkci bir ideolojiyi” agdali felsefi söylemlerle güzellestirmeye ve bunu mesrulastirmaya calisanlarin tarihte hic eksik olmayacaklarini biliyordum.bu yüzden burda da karsima cikmalarina hic sasirmadim. ama nedense rahatsizda oldum acikcasi.” düsüncelere olan tahammülsüzlügümden falan degil “Mutlak Töz barakasina yapilan “bu ideolojik operasyona” devlet dersinda öldürülenlerden arta kalan biri olarak kendimi bi tuhaf hissettim. yaziyi okurken hani neredeyde bir katile tarihsel dunyasal bir kisilik oldugu icin saygi duymaya bile baslayacaktim.

  5. monokl Says:

    ben burada düşüncelerimi böylesine güzel bir zeminde açıklayabileceğimi düşündüğüm için yazdım,,,, yanıtınızı saygısızca bulduğumu söylemeliyim, eğer düşüncelere karşı çıkıyorsanız bunu yine argümanlarla ortaya koymalısınız. yorumunuza yanıt verirken, düşünsel çerçevede kalarak yanıt vermek istediğimden sizinle böylesine bir tartışmaya girmeyeceğim… sizi düşüncelere olan tahammülsüzlükten hiç kimse kurtaramaz ne yazık ki, kendiniz de…

    not: bildiğim kadarıyla sitenin sahibi siz değilsiniz. eğer sitenin sahiplerinin benden yana bir rahatsızlıkları varsa onlarla konuşur, medeni bir şekilde burada yazmam. ben, buradaki yorumunuza konu olabilecek bir özne değilim…

  6. glas Says:

    hüzünle izliyorum.. günden güne nasıl bir cehalet içine sürükleniyoruz ki Mustafa Kemal’i handiyse Hitler ve Mussolini’yle aynı kefeye koyuyor yüce entelektüellerimiz. hatta o denli yüceler ki tüm cevherlerine vakıf oldukları post-modern herkes haklı teorilerinin, tek-doğrucu birilerinin, “agdali felsefi söylemlerle güzellestirmeye ve mesrulastirmaya calisanlarin, tarihte-n hic eksik olmayacaklarini” her zaman biliyorlar.. ama her zaman her şey olup bittikten sonra, ya da hep “çok uzak diyarlardan”, hep ötelerden sesleniyorlar ve asla beriden, yakından, tam içinden değil.

    sanki bir yokülke’nin mustafa kemal’inden konuşuyormuş gibi atatürk put mu değil mi konu ediliyor mesela, devlet dairesinde atatürk resmi olsun mu olmasın mı, paralarda atatürk resmi konsun mu konmasın mı, andımızda neden türküm yazıyor da kürtler dışlanıyor vesaire.

    her şeyden önce, eli kalem tutmuş her kişi 1920lerde devletlerin lokomotifinin “ulus” kavramı olduğunu okumuştur. tarihsellik demek, dönemi tarihsel bağı içerisinde okumak demektir, bugüne dek gelmiş tarihi durumu bugün şartlarında okumak değil. ulus devletlerin kurulduğu o dönemde, anayasada yer alan “türk, türkiye topraklarında yaşayandır” ibaresini nasıl yorumluyor post-modern aydınlarımız merak etmekteyim. sözkonusu öğrenci andında faşist ya da ırkçı olarak nitelenebilecek nasıl bir tema sözkonusudur misal, türküm diye başlaması ve türküm diye bitmesi mi. bu noktada sürece bakmak gerekir, mustafa kemal ki sarı saçları ve mavi gözleri ile hiç de “etnik” türk değilken, faşist liderlerden sürekli en uzak, sosyalizme yakın duruken ve devletçilik ilkesinde bunu apaçık gösterirken nasıl olur da, nasıl bir körlükle atatürk faşistti gibi düşüncesizce laflar edilebilir..

    doğrusu benim de “varlığımı türk varlığına armağan etmeye” hiç niyetim olmadı, hele şimdiki iktidarın salon dansından sonra olmayacak da. Bu kuşkusuz tepeden inme modernleşme hareketinin “geçici” kalması nedeniyledir. elbette fransız devrimi’nde olduğu gibi “bilinç” tabandan yayılsaydı keşke, zaten temeli atılmış olsaydı “muasır medeniyetin”..

    taşıma suyuyla dönmeyen değirmenin resmidir türkiye’nin şu an “can çekişen” hali, şimdi kendi “öz” devrimi gerçekleştirmekte hala, barzanilerler vesairelerle yapılan görüşmelerden sonra hangi medeniyetlere, öz kimliğimiz ile yaklaştığımızı sormak isterim sadece.

  7. tolga Says:

    dogrusu yaziyi gorunce ben de epey bir afalladim.

    kendi adima cok kisaca tek argumanimi soyleyeyim: yontem.

    siz “tarihsel” bir kisiligi alip, somuttan cikarip, “olumsuzlestiriyorsunuz”, hem de arada “Türk insanını tarihin bu tünelinde yeni bir tarihsel iklime açan kişi Gazi Mustafa Kemal olmuştur.” diyerek. Turk nedir, insan nedir, Turk insani nedir?

    Oyle ki benim pek gicik oldugum Popper gibi adamlari bile hakli cikaracaksiniz nerdeyse. Oyle ki Hegeli Bonapartizmden Kemalizme terfi ettiriliyormus sandim yazi boyunca.

    Yazinizda “Türk insanı” yerine “Alman insani”ni koyun, Ataturk yerine de “Hitler”i. Yanlis anlamayin, iki kisiligi ayni kefeye asla koyuyor degilim. Tam tersine ben koymuyorum ama yazidaki yontem bu koyusa imkan taniyor. Yazinin gidisati, mantigi (tarihselligin kendisinden soyutlandigi icin) ikisini de basbayagi olumsuzlestirebilir. Ya da sizin tabirinizle “Tinin kendisi konumuna yükseltmiş ve onu yaşamı olan bir evrenselin canlılığına, varlığın varolma arzusuna eklemlemiştir.” diyerek ifade ettiginiz nitelik “kisisel, politik” olarak ayni konumda hissettiginiz herhangi birine atanabilir. Buradan istediginiz gibi bir kult de yaratabilirsiniz. Bu zamana kadar Turkiye askeri-burokratik oligarsisinin de yaptigi bu degil mi? Bu anlamda yazi politiktir, ve dusuncelerimizi de ifade ederken “kisisel” olarak Mustafa Kemal’den degil, onu Izmir Iktisat kongrelerinden bugune tasiyan “Tin”den sozedecegiz dogal olarak. Yaziyla tartisabilme imkaninin tek yolu bu cunku.

    Soyut, somuttan cikar; tabii ayni zamanda buna ragmen paradoksal olarak soyut, somutu belirler. Ya da Badiou’nun dedigi gibi “somut soyuttan da daha soyuttur.” Ama yaziniz somut ve soyut arasindaki “diyalektigi” es geciyor, ve bundan dolayi da “keyfi” bir gerekcelendirmeye gecit veriyor. Halbuki, “Gunes-dil teorisi”, “Dersim katliami”, Kacak abinin de degindigi “Mustafa Suphilerin katli”, “Izmir iktisat kongresi” vesaire gibi tarihsel verileri dikkate alinsaydi (yani bunlar acikca belirtilseydi demiyorum ama bunlarla Mustafa Kemal arasindaki ilinti hesaba katilsaydi diyorum), vardiginiz “olumsuzluk” sonuclarina katilmak ama katilmamak gibi bizlere bir sans taniyor olacaktiniz. Sizin yazinizi okuyan biri sizinle tartisabilecekti ama en basta dedigim gibi su liberal Popper’i bile hakli cikarcak olcude “materyalizmle”, “somutla”, “bilimle” iliskinin hice sayilip, gerekcelediginiz dusuncesindeyim. Buna Althuserrian anlamda biz (biz yani komunistler) “ideoloji” diyoruz.

  8. monokl Says:

    Burada, düşüncelerime karşı çıkılabilir yazı da şiddetle eleştirilebilir ama burada benim beklediğim rasyonel bir tepki de sözkonusudur: burada kimseye kişisel olarak sürtüşmedim, hakaret etmedim…. fakat yorumculardan birisinin sürtüşmeye dayalı yaptığını göz ardı eden bir yorum çizgisi görüyorum! bundan böyle bu yazıyla ilgili bir yorumum olmayacak…

    saygılar

  9. uzakkarlibirülkeden Says:

    argümantativ “kemalizm” üzerine pek cok sey söylenebilir. buna acikcasi keyfim yoktu o tepkisel ve provakativ notu düserken. sayin monokla kisisel bir alip veremedigim olamaz. ama bir ideoloji olarak fasizm yada irkcilik sözkonusu oldugunda bir moral bir cikis göstermek gerekir inancindayim. bunu pek ala “iflas eden bir paradigmayi” burde acimlamayisim -burda tartismak istemeyisim tamamen tepkiselligimden kaynakliydi .devletin ve kemalizmin hismina cok yakindan ugramis bir cocugun reflexi olarak algilayin lütfen. mutlak töz barakasinda keyfimiz yerindeydi birden mustafanin sopasiyla kargalari kovmaya gelirken bana da yan cebinden de silah dogrulttugunu sandim-:)))

  10. kacakkova Says:

    efenim sakin olalim, silah cekmek yok, degnek kullanmak yok…..
    sürtüsmekten bir sey cikmaz, bir yere varilmaz…..onun yerine yer yer atisalim, yer yer carpisalim……
    yer yer halay cekelim……
    bir düsünce olsun üzerine bir düsünce daha söyleyelim, ya da karsisina baska bir seyle cikalim…..
    baskan mao’nun dedigi gibi, “sevgiler cicek gibi soldurmayalim”……

  11. kacakkova Says:

    glas yorumunu arada kacirmisim handiyse……
    firsat bulmusken postmodernlere lafi cakmissin, da yanlis bir kulvardasin bu noktada….atatürk’ün fasist ya da diktatör bir lider olup olmamasi tartismasi, postmodernligin disinda varolan bir konu her seyden önce…..bunlar dogrudur veya yanlistir ayri bir konu, ama öyle oldugunu ileri sürenlerin “cehaletiyle” ve bu cehalete sahip olanlarin “yüce entelektüelligiyle” alakali bir durum sözkonusu degil……siyasal analizlerin gecerliligi, temellendirilmesi elbette bir sey söyleyip ortada birakmakla olacak is degil……hani bu konu baglaminda belki fasizmi, diktatörlügü, bonapartizmi, askeri-bürokratik diktatorlügü, korporatzmi vs. yeniden tartismaya acmak gerektir…..ama öyle yapilmiyor diye, kemalizme atifla bu türden tanimlarin bugün ortaya cikmis bir sey olduklari anlamina gelmiyor……
    tarihe anakronik yaklasim konusunda haklisin, ama bu da gene mustafa kemal konusunda yapilan bir sey degil……olmus olana, ne olmussa o olmuslugu icinden bakmak, farkli perspektiflerin cogullugu ile bir imkana dönüsebilir ancak……peki atatürk bunca mitik ve fetis bir liderken bunca hakkinda bilgi sahibi olunmamasinin anlami nedir…..bilgi ve belgelerin bunca azligi ve buna ragmen söylencelerin bunca yayginliginin anlami nedir……atatürk’ü yasayla korumanin anlami nedir…..tarihi tarihselligi icinde anlamayi engeleyen sey nedir…..buna postmodernler demeyin ayip olur valla…..
    son olarak, “türk, türkiye topraklarında yaşayandır” sözünden hic degilse iskillenmiyorsaniz daha ne diyeyim ben bilmiyorum……atatürk’ü bu türden sözlerinden dolayi akilli ve zeki saymamiz saniyorum ki, bu sözlerdeki tehlikeyi anlamayacak kadar (en iyi ihtimalle) kör ve anlayissiz olmamizdan kaynaklaniyor……

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: