Diri Yaşam

by

Buralarda pek de siyasi içerikli ya da en azından çeşitli göndermeler taşıyan yazılar yazmam genelde: henüz nedenini pek de bilmediğim bir şekilde siyasi alandaki bireysel düşüncem ile felsefe- edebiyat maceramla şekillenen yazı deneyimim arasında bir kopukluk sözkonusu. Yazı deneyimim içerisinde dokunulmamışlara dokunurken, bireyselliğimi evrensellik çatısı altında soyut olarak icra eder ve bütün bunların somutluğu yalnız beni etkilerken siyasi alandaki düşüncelerimin yazıya dökülmesiyle birlikte bir aniden biraraya gelme, heyecanla somutlaşma ve gündelik hayatın zamanına doğru bir hücum ortaya çıkacak, biliyorum. Yine de bir bireyi duygularından ve henüz kendisinin de kesinlikle ileri sürdüğü ve bir hakikatmiş gibi sahiplendiği şeylerden ayıramayız. Bu ayırma halidir ki, bizleri, felsefeyi yaşamdan sürgüne gönderiyor. Hegel, ayrıntılara dalmadan özne ile nesne arasında bütünsel bir özdeşlik isterken; Marx dünyayı anlamanın derin sularında kaybolmadan hemen önce onu dalgaların kıyıyı şekillendirmesi gibi değiştirme cesareti gösterecek heyecanlı bir kudretin ve anındalığın, daha tam ifadeyle yaşamsallığın insanın ufkuna yerleşmesi gerektiğini söylediğinde haklıydı.

Edebiyatın ve daha doğru olarak felsefenin gündelik hayattan, kültürel söylemlerden pek geride duruyor olması, onun bir üstünlüğü değil zayıflığı olarak algılanmalıdır. Burada geride durmak, Aristoteles’in zamanından bize kadar gelen bütünsel bakışın, o felsefi mirasın yakınlarına bile gelmez; burada olsa olsa kendisine yönelmiş, kendi ile girdiği eleştirel kavgayı sonlandıramamış bir felsefi sonun hayaleti yürümektedir.

Düşüncenin bulanıklıkları, sonsuz çelmeleri ve karşı akıl yürütmeleri arasında bir kavga alanına dönen felsefenin; reel politika, iletişim, çevre politikaları, bilim ve tekniğin durumu karşısındaki bu sessizliği ya da tam olarak kendini ortaya süremeyişini kendi durumumla yakın buluyorum. Zira ben de yaşam karşısında bireysel bir isyan duygusuna haklı olarak kapılıyor, öte yandan yazı içerisinde bu isyanın nesnelliğini kurmaya kalkışmaktan kendimi geri çekiyorum. Oysa ki yaşam ile düşüncenin sağlıklı bir iletişimini ancak kendi duygularını ve düşüncelerini sahiplenmesini, onları farkındalık düzlemine çekmesini bilen birey başarabilir. Düşüncelerini ifade edenlerin duygularını ortaya dökemediği, duygularını avazı çıktığı kadar bağıranların ise düşüncenin yön göstericiliği çoktandır kaybettiklerini görülüyor. İlk durum beni daha çok ilgilendiriyor, neden ya da kimden çekiniyoruz/korkuyoruz?

Tıpkı benim kendi yazı evrenimde ürettiğim ama kendimde öteye gitmeyen sesler gibi felsefe de aslında yaşam için çeşitli sesler üretmektedir ama bizatihi bu çağın felsefe ile arasına çektiği duvarlar nedeniyle felsefe kendi seslerinin yankısıyla yetinmek durumunda kalmaktadır. Çağımızda felsefenin kendi kendisinin sıkıntısı olan şey olması (Spinoza’nın kendisinin nedeni olan şeye Tanrı demesinden çok aşağılarda bir yerdedir bu ifade), onun sürüklendiği yaşam-dışılıkta; felsefe tarihçiliğinden ibaret söylem/yorum alanlarında devinmesinde; eylem-tutku ve duygudan arınmış, kişiselliğin yaşamını ve yaşamın kişiselliğini nesnel bir uzama salmaya çekinen ruh halleri toplamının gerçeklik olarak algılanmaya başlanmasında aranmalıdır. Bu ruh halleri toplamı, hakikate doğru yürüyüşte çoktan helak olmuşlardır. Kişinin ve gündelik hayatın gerçekliklerini, hakiki bakışın uzağında konumlar gibi görünmeye çalışan felsefi ölmüşlük, dışarda çoktandır ölmüş olan felsefenin kendi yaşamına ölümcül bir şekilde meydan okuduğundan başka bir şeyi anlatmaz.

Felsefe, kendisi ile kendi arasında olmaktan çıkıp bu arada olmayı bırakmalı, burada gündelik hayatın içinde, şimdi olmalıdır. Bu da bütün olmak anlamına gelir çünkü şimdi ve burada asla çürümez ve asla belirli bir yeri göstermez. Bu bozulmamanın temeli de ancak çağ ile kendi benliğinin üzerine yükselebilen bir kavrayışla başarılabilir. Tarihsel belleğin sağlam bir şekilde hayatın içerisine akıtılacağı ve yine olmuş olanın yalnızca şimdi ve gelecekle yeniden kendisine bağışlanacağı/gelişeceği, sürprizlerin anında gelişecek devrimsel heyecanları çağa yazgılayacağı ve insan ideallerini çoğaltan bir gece aydınlığının vuku bulacağı bir edimsellik için,,, yürürlükte olan gerçeklik için düşüncelerimize duygularımızı katalım, düşüncelerin ve geçmişin kesin olmuş bitmişliğine henüz sona ermeyen insanlık macerasının ve ideallerinin bütünsel heyecan ve tutkularını, geleceğin inancını yazalım. Bu yazı kuşkusuz yaşamın yazısı olacaktır, yaşayan ben’in canlı bir şekilde yaşattığı yazı, yazdığı yaşam: diri yaşam olacaktır. Buradaki sentez düşüncelerden oluşmuş farkındalığa duygulardan oluşmuş farklı bir iklimin eşlik etmesiyle elde edilebilir.

Kısacası söylediklerimizle ilgili bir bağlamda Kant’a karşıt olarak, Hegel ve Marx’ı destekleyerek şunları söylemek çağımızda zorunludur: zamansızlığı, nasıl temas ettiğimizi bile bilmediği kendinde şey dünyasını, inanç ile bilgi, geçmiş ile gelecek arasındaki kesin ayrımı bir kenara bırakalım; zamansallığı, şimdi ve buradaya gökten bir ışık teli indirmeyi, yer altından yaşama doğru heyecanın ve tutkunun sularını bir anındalık ve eylemsellik içerisinde fırlatmayı ve bu fırlama durumun kendisini bütünsel bir akıl ile izlemeyi ve onu değerlendirmeyi deneyelim,,, bu yeniden diri bir yaşam diyebilmek için gereklidir çünkü yanlış bir şekilde de olsa birçoklarına göre yaşam ölmüştür, felsefe yaşamaktadır ya da tam tersi: ölüm yaşamdır, felsefe ölmüştür… diri yaşam ikisinin de özsel canlandırıcı tözüdür, bize o gerekir…

Reklamlar

Etiketler: , ,

2 Yanıt to “Diri Yaşam”

  1. Elestirel Gunluk Says:

    Ellerine beynine saglik. Cok guzel bir yazi olmus. Guzel de ifade edilmis sorunsallar.

    Temeldeki sorunlardan birinin bireyin bir turlu kendi olamiyislarinda goruyorum ben. Yani felsefeyi, sanati, estetigi ogrenirken ya da ogrendikten sonra o ogrenilenler bireyin otantikligini bozan bir etmene donusuyor sanki. Ornegin siir yazarken estetik kaygi bireyin duyguyu nasil yasadiginin onune gecince siirle, siirin teknigiyle, yasanilanin duygu ve dusunsel uzatilari arasinda yapaylik olusuyor. Yani akilla duygu yapay bir parcalanmayi yasiyor elimizde. Bu nedenle ben bloglamayi seviyorum cunku kimseye hesap vermek zorunda kalmadan teoriden duygusal ifadelere sicrayabiliyorum. Bunu baska yerde yapmak cok zor diye dusunuyorum. Ya da kabul gorecek bir dil yaratamadik henuz.

    Yalniz inanc ile bilginin birdesligi konusunda senle hemfikir degilim sanirim. Inanca (dinsel) bilginin sapmasi diye bakiyorum ben.

  2. monokl Says:

    Burada aslında benim inanç dediğim şeyi açmam gerekirdi: inanç dinsel bir tarih bağlamında inşa edildiğinden benim ona biçtiğim şeyi anlatmam pek kolay olmayacak ama şöyle denebilir: ben inancı bilgiye olan bir inanç, insana ve bireye olan inanç olarak anlıyorum. çünkü hakikatin zamansal olanla beslenmesi ve yaşamın getireceklerine (deleuzecü bir dilde öngörülemeze) açık olması gerektiğini düşünüyorum. yalnız bu da zorunlu olarak bilginin ya da elde olanın eksik ya da “henüz” şimdi ve buradanın bütünlüğüne bilgisel bir farkındalıkla yaklaşamadığımızı anlatır. buradaki eksiği bilgiye ve hakikate olan inanç tamamlar, ki hiçbir şekilde dinsel değildir. tabi burada sorun, bu henüz ifadesinin bir mutlaklığı ya da hegelci bağlamda mutlak bilmeyi imleyip imlemediği,,, fakat o çok daha derin bir tartışma konusu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: