lgbtt

by

Yukardaki harflerin acılımı „lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel“ oluyor. Bir platform oluşturulmuş ve lgbtt olarak anayasal hakları talep etmek üzere meclise gitmişler. Meclisten ne umulur ne umulmaz şimdilik ayrı bir konu. Cinsel ayrımcılığa karşı çıkmak üzere gerçekleştirilen bir girişim olmasıyla platformun önemli olduğunu söylemek gerek. Cinsel ayrımcılık denince ilk akla gelen tabii ki, kadın-erkek meselesi oluyor;  gerisini dogrudan, ücüncü türden yakınlaşmalar olarak algılayan ve belirten bir tavır olmasıyla bu aslında cinsel ayrımcılık meselesini yeniden üreten bir yaklaşım. Kadınlara karşı ayrımcılığı kabul eder gibi olsa da, temelde heteroseksist cinsel ayrımcılığı meşrulaştıran bir mantığın içinde yer alıyor cünkü. LGBTT’nin girişimlerinin önemi de, bu mantığa karşı müdahale ve mücadele etmesinde ortaya çıkıyor.

Necmiye Alpay’ın konuya dair bir yazısı var. „Tercih mi yönelim mi? diye soruyor Alpay. Temeldeki sorulardan biri bu elbette. „Acaba ne kadar hazırız bu ayrımcılık çizgisiyle yüzleşmeye?“ sorusunun karşılığının tam da bu ilk soruyla ilişkili olduğunu belirtiyor haklı olarak. İki kelimeden ibaret olsada, hayli kapsamli bir tartışmaya işaret ediyor bu ilk soru. Tercih mi yönelim mi ekseninde, cinsel kimliklerin yapısını içine alan kapsamlı bir tartışma geçmişi de sözkonusu. Kadin, erkek, cinsellik, cinsiyet/toplumsal cinsiyet, kimlik gibi mefhumları içeren ve bunlar etrafında dönen meseleleri de kapsayan uzun bir geçmiş. Yapısalcılık sonrası fenimizm gibi, lgbtt’nin tam bu noktada başka bir önemi de, bu meseleleri sadece bilimsel, sadece kuramsal/felsefi ya da sadece siyasal alanla sınırlamaksızın, aksine bütün bu alanların kesişme noktalarında sinir uclarına dokunan bir caba olarak ortaya çıkması. Dokununca yerinden zıplayanların arasına sol’un kendisi de dahil.

Alpay haklı olarak, „Daha yaygın bir düzeyde ve yürürlükteki hukuk düzeyinde ise “cinsel ayrımcılık” kavramının içeriği bir formülle, “kadın-erkek eşitliği” formülüyle sınırlı. Bundan ötesi, LGBTT’nin varlığı ve sorunları, hâlâ tabu durumunda: Konuşulmayanlara dahil.“ diyor. Lgbtt’nin varlığı açısından en temel tartışmayı dile getiriyor, tercih mi yönelim mi sorusuyla da.

Meseleye cinsel tercih şeklinde yaklaşıldığında, cinsiyet kişisel bir karar ve iradeye indirgenmiş olmakta; bu yaklaşım bir hak tanıma şeklinde görülse de, özellikle kendi başına alındığında yanıltıcı bir ifade. İradi bir karardan önce, Alpay’ın belirttiği gibi LGBTT’nin bir cinsel yönelim olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak yönelim olması, sözettiğimiz şeyin sabit bir cinsel kimlik kategorisi olarak düşünülmesini getirmemeli. Burada cinsel kimliği doğallaştırma ayartısından uzak durmak gerek.  “Erkek” ve “kadın” katogorilerinin de bir doğal sabitliğe işaret eden kategoriler olarak düşünülemeyeceği uzun bir süredir ilgili tartışma zemininde bilinen bir şey.

Bireyler cinsel yönelimlerini bireysel bir tercih olarak ifade edebilirler, ancak yine de bu yönelimi sözkonusu tercih ile açıklayabileceğimiz anlamına gelmiyor. Tercih mi yönelim mi tartışmasında, yönelim kavramının daha önemli olduğunu düşünüyorum, ancak lgbtt’nin heteroseksizme karşı kendi cinsel kimliğini savunurken düşeceği bazı tuzaklara da tam bu noktada dikkat etmek gerekiyor. Mağduriyetin dili, kolayca karşı çıktığı mantıksallığın zemininde kendini temellendirmeye yönelebiliyor; böylece lgbtt kendi cinsel kimliğini sabitleyebileceği dayanaklar arayan bir duruma düşebilir. Sömürge sonrası teori, post feminizm ve lgbtt’nin teorik üretimlerinden ‘kimlik’ ve ‘öznelik’ çerçevesinde böyle bir arayisin neden bir sorun olduğu çokca ortaya çıkmış sayılır.

Cinsel yönelimden sözedildiğinde, „yönelim“in „doğall“ıkla eşitlenmesi, doğallaştırılması ve tam da o cercevede bir kimligin sabitligine gerekce kilinmasi, ciddi bir sorun olacaktır kanımca. Bu yönde belirtilen uyarıların ve tartışmaların önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tartismaların kült metni Judith Butler’in Cinsiyet Belası kitabıdır. Erkek-kadın sabitliklerine karşı çıkarken, kendi kimliğini bir sabit kimlik olarak kurgulamak tehlikesinden sözediyorum. Bir ‘doğa’ ve ‘doğallık’ arayışında kendini gösteren bir tehlike. Cünkü, „erkek“ ve „kadın“ kategorilerinden başlayarak, bu zeminde cinselliklerin/cinsiyetin sabit kategorilere dönüştürülmesi/dönüşmesi sözkonusu. Butler’in sorgusunun, femizmin “kadın” nosyonun ne derece sabit bir kategori olarak alınabileceğine yönelmesi dikkat cekici bir müdahele olarak görünüyor. Bilindiği üzere “doğallık”tan çok cinsel kimliklerin kuruluşunda “performatifliğe” işaret eder Butler.

Bu bakımdan cinsel yönelimden sözedilmesi de, cinsiyet/toplumsal cinsiyet ve cinsel kimlik bahsinde sorunların sona ermesi anlamına gelmiyor kendi başına. Bununla birlikte, cinsel tercih ifadesi, cinselliği sadece bir tercih konusuna indirgediği için sorunlu ve kabul edilemez durumda. LGBTT’yi ifade ederken cinsel tercih ifadesinde kategorik bir yetersizik olduğu açık. Tercih ve kararlarımızın cinsel yönelimin ifadesinde belirli bir rolu vardır, ancak bu kimliğin yapılanmasını kendi başına belirleyemez. Cinsel yönelim ifadesi bu noktada, kategorik ayrımların yeniden düşünülmesi icin gerekli bir başlangıç noktası.

Judith Butler’in dediği üzere “cinsiyet”in bir “bela” olmasi, temelde cinsiyet kategorilerinin hic de düşünüldüğü gibi sabit kategoriler olmamasından ileri geliyor. Heteroseksizmin bu belaya karşı ‘doğal-mış’ gibi yaparak gösterdigi refleks homofobidir. Homofobi tam da bu nedenle cinsel kimlikteki istikrasizligin aranacagi yerdir. Cinsiyet kategorilerine ickin bir krizin septomudur bu bir bakıma. Arama motorlarından mutlak töz’e gelenlerin sayıya vurursak cogunlugu, “ibne nasıl olunur?” sorusuyla geliyordu. Uzun bir süre devam etti bu. Nedir anlamı, ne arıyorlardı gercekte?

Bu türden cinsiyet,  cinsel kimlik, feminizm(ler) ve lgbtt meseleleri için Hande Ögüt‘ün kapsamlı yazılarını özellikle haber etmek isterim bitirmeden.

Reklamlar

Etiketler: , , , , , ,

8 Yanıt to “lgbtt”

  1. boş arsa Says:

    Hedefimiz insan olmak. Yolumuz insan olma yolu.

    Yani, hedefimiz hayvan olmama; hayvanlıktan kurtulma yolu. Ahh! Çok sancılı.

    Zira bir yanımız hayvan hâlâ: Bedenimiz.

    Ve birçok davranışımızı yönetiyor bu hayvan.

    Her ebeveyn özellikle baba için -bırak cinsel eğilimleri- cinsellik başlı başına bir sorun.

    Sürü halinde yaşayan gözleyebildiğim -köpeklerin, tavukların, bazı balık türlerinin- hayvanların lider-erkekleri sürü içindeki seksüel hareketleri de idare ediyorlar. Lider erkek, yeni bir lider ortaya çıkıncaya kadar sürü içindeki cinsel üstünlüğü de elinde bulunduruyor. Çiftleşme mevsiminde veya dışında dişilerle çiftleşmek için erkekler savaşıyor, üstün gelen dölleme hakkıyla birlikte liderliği ele geçiriyor. Diğeri mahçup ve yılgın alanı galip olana bırakıyor. Dişi de ancak güçlü ve yenilmez olanın yumurtasını döllemesine razı oluyor. Böylece doğal eleme gerçekleşiyor; daha güçlü nesiller ürüyor.

    Cinsellik bir egemlik sorunu hayvanlarda. Irkın daha güçlü, daha verimli, daha sağlıklı ve zinde yaşaması için bir olanak. Her şeyin yenme veya yenilme kesinliğinde sürdüğü hayvanlar dünyasında tartışılmayacak ölçüde iyi bir sistem bu.

    İnsanın hayvanlıktan kurtulamamış güdülerini bir yana koyalım. Bu güdülerin uygar giyimli bir sosyal yapıya/dizgeye dönüştürülmesi kafa karışıtırıyor.

    Sosyal bir varlık ve eğitime uygulama düzeyinde ilgi duyan biri olarak parmaklarımla sayamayacağım kadar çok, değişik niteliklerde “ensest” hikayesi dinledim, okudum, seyrettim. Ve her seferinde o uygar görünümlü babaların, amcaların, dedelerin, dayıların, eniştelerin içindeki dizginlenemeyen hayvanı gördüm. -çocuk pornografisi en sarih örnektir aslında- Farkında olmadan bir egemenlik savaşı veriyorlardı kendi küçük egemenlik alanlarında yahut sürülerinde.

    Çoğu babanın kız çocuğunu evlendirirken yaşadığı karmaşık duyguların, damatlara uygulanan açık yahut örtülü baskıların ardında gene o egemen olma güdüsü saklı değil mi?

    Frengi, bel soğukluğu, aids gibi hastalıklar; akraba evliliğinden yani ensestten doğan sakatlıklar; cinsel istismar, tecavüz ve tacizle gelen ruhsal travmalar toplum olarak ‘cinsel sağlık’ üzerine düşünmemizi kaçınılmaz kılıyor.

    Ancak ‘cinsel sağlık’la hayvani egemelik arzusu çoğunlukla birbirine karışıyor. Hayvani egemenlik arzusu ‘cinsel sağlık’ başlığı altında yasalaşıyor, hukuksal bağlamlar kazanıyor.

    Böylece esasen ‘kişisel ve toplumsal cinsel sağlık’ı tehdit etmeyen/edemeyen masum ilişkilerin önü de alınmaya çalışılıyor.

    “Şimdi bunda bir şey yok fakat sonra bu kötü örnek olur yayılırsa.” Yahut “Şimdi evet bunda bir şey yok ama ya benim çocuğum da bunlar gibi davranırsa.” gibi söylemler serpiliyor kalabalığa.

    Günümüzden binlerce yıl önce yazılmış belki de insanlığın ilk yazılı destanı Gılgamış, Ur şehrinde egemenliği tartışılmaz bir kıraldır. Her şeyi o yönetir. Her şeye o karar verir. Çünkü kimse onun sırtını yere getiremez. Dahası şehrinde kim evlense, ilk gece, gerdek hakkı Gılgamış’ındır. Ur halkı tiksinir ondan. Ve Yaratma tanrıçası Aruru’ya yalvarırlar, Gılgamış’ı dize getirecek bir yiğit yaratması için.

    Melih Cevdet Anday, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış’da şöyle der, “Bir kıral gökteki yıldız kadar güçlü olursa/ne sulanmış bahçe görür kent ne de tezgah.”

    Metaforik olarak hâlâ Gılgamış’ın egemenliği sürüyor.

    Bende Ur halkından biri gibi Yaratma Tanrıçası Aruru’dan Gılgamış’ı yenebilecek bir güç dilemiyorum. Dileğimse aynen şöyle:

    “Tanrıçam. Lütfen Gılgamış’ı yumurtlayan ve yumurtası döllenebilen bir kadına dönüştür. Eminim o zâlim hayvan, şevkat, barış ve huzurla dolacak. Çünkü kadınlar çocuklarını ruhsal ve bedensel bütünlüklerini koruyarak büyütmek isterler. Aynı şekilde, çevreleyen koşulların da bütünlüğü bozmayacak şekilde örgütlenmesini özlerler. Çünkü kadınlar çocuklarıyla konuşurlar. Çünkü kadınlar kendi dillerini öğretirken, çocuklarının dillerini de öğrenirler. Tanrıçam ben de elimden geleni yapmaya çalışacağım. Huzuru bozmayan, savaş çıkarmayan biri olmaya çabalayacağım. Aynı alanı paylaştığım kızlarıma anne hassasiyetiyle davranmaya çalışacağım. ‘Cinsel Sağlık’ konusundaki tüm önlemleri tartışacağım. Kimsenin cinselliğine hükmetmeyeceğim. Tanrıçam Gılgamış’ı dönüştür ki para, mal, sermaye biriktirmenin ötesinde bir erişkinliğin farkına varabilsin. Ve tanrıçam dileklerimde bir hata olursa bana düzeltme şansı da ver.”

    Taocular nesnede iki hareket gözlemlediler. Biri doğrusal, öbürü döngüsel. Şu masa elli yıl sonra gene şu masadır. Öte yandan dikkatle bakınca elli yıl sonra bu masa da bir çok değişim olmuştur.

    İmdi, lgbtt veya başka bir cinsel özgürlük mücadelesinin insanlaşma serüvenimizin bir parçası olduğuna inanıyorum.

    Bu yazı bu mücadeleye ne oranda katkı sunar bilemiyorum. Gene de Kaçak’ın yazısı beni ‘yönelim mi tercih mi’ nin ötesinde düşünmeye ve daha önce düşündüklerimi derlemeye yöneltti.

  2. passiveapathetic Says:

    Yukaridaki yorumu hakkinda birsey soylemek istiyorum. Son paragraflarda kadinlar hakkinda yazilanlara dair kimi itirazlarim ve cozume dair cekincelerim olsa da, bu yorumun genel itibariyle durdugu yeri, baktigi gozu ve gordugu seyi cok sevdim. Tesekkurler bos arsa.

  3. kacakkova Says:

    cüneyt tesekkürler yorum icin,

    passiveapathetic gibi cesitli cekincelerimi dile getirebilirim, ancak temelde yorumun durdugu yeri sevdim ben de…..tartismalarda yaptigimiz seyin, yorumlamalarda durdugumuz yeri yeniden yorumlamaya acmak oldugunu düsünüyorum, bu yaniyla da önemli söylediklerin….cekincelerimizin tartismayi sürdürmek, farkli yönleri aciklamak, kendi yanitlarimizi yeniden düsünmek üzere yararli oldugu bir gercek….
    yorumunda, mesela yaziyi hazirlarken aklimda olmayan, dikkatimden kacan yönler, düsünmeden gectigim yanlar ortaya cikiyor….bununda ötesinde, kendi basina önemli ipuclari ve meseleyi yeniden düsünmek üzere baslangic noktalari veriyor bana…..cinsiyeti bir sorun olarak acmak isterken, insan olmaklik meselesine aciliyoruz, güzel bir sey……
    gecmeden evvel yorumlara dahil olmakta geciktigimden dolayi kusura bakilmaya demek isterim ayrica…..
    ………….
    hedefimizi “insan olmak” olarak belirlemek, ancak tolga’nin „insan olmakligi sorun etme“ müdahalesine bagli olarak alinirsa, anlamli bir hedef olarak benimsenebilir gibi görünüyor bana….yani, insanüstü ile….bu ise, sözkonusu hedefi „hayvan olmama“, „hayvandan kurtulma“ yoluyla degil benim acimdan daha cok hayvan-insan düalitesini sorunsallastirmaktan geciyor en basta……insani bir beden olarak, insan-hayvan ikiliklerini altüst edecek sekilde yeniden tasarlayan bir düsünce…..
    dolasiyla yukardaki yoruma benim temel itirazim sudur: ben sorunun, yani “insan olmak” sorununun, “insanın hayvanlıktan kurtulamamış güdüleri“yle alakali olarak düsünülmesini dogru bulmuyorum……hayvani güdülerin „uygar giyimli bir sosyal yapıya/dizgeye dönüştürülmesi“ bir sorunsa da, burada ki sorunu hayvanla/hayvanlikla iliskilendirmekte acele etmemek gerek…..
    elbette insanin bastirilan „dogasi“ndan gelen bir güc ve yönelim var….ancak burada sorun nerededir…bastirmada mi, bastirilanda mi…..bastirilanin geri dönüsünün kacinilmazligi, bir bakima „uygarligin huzursuzlugu“nun bedelidir……bu bedel yikiciliklarla, cesitli tahriplerle kendini gösterecektir…..yikiciligi ve tahripleri aciklamak üzere icimizdeki hayvani suclamak bir sorun olarak görünüyor bana…..dogada bir “siddet” vardir elbette, ama bundan hareketle, toplumsal yapidaki siddeti mesela “yeterince insan olmamakla” aciklayamayiz yine de…..
    insanlik bu bakimdan belkide yanlis bir kurgu…..post feminizmlerin, lgbtt’nin vurgularinda hayvan-insan, doga-kültür, kadin-erkek ekseninde insanlasmanin nasil bir yanlislik oldugu/olabilecegi görülüyor….ama yine de bu düsünce cabalari ve müdahaleler en sonunda bir özgürlesme imkani olarak algilanacaksa, söyledigin gibi, ortaya cikan sonuclarin, nihayetinde bir „insanlasma serüvenin“ ögeleri oldugu acikca kabul edilebilir….bu durumda ise, sözüedilen saniyorum baska tür bir insanlasma serüvenidir, ya da baska olarak anlasilmalidir…..
    demekki farkli türden “insanlasmalar”dan sözetmek durumundayiz en basta……
    insan olmak, günümüzde yürüttügümüz meseler ekseninde bakarsak, tartismali ve sancili bir hedef herhalde……cünkü tanimlar hayli sorunlu……hayvan bir eksiklik olarak, insanin negasyonu olarak düsünülecekse bu sorunlardan kurutulus da yok fazla……bunu iceren diger meselelri bir yana birakiyorum ve senin yukardaki yorumun cercevesinde kaliyorum simdilik….
    nietzsche’nin “üstinsan” bahsini de bu cercevede hatirlayabiliriz….tanri’nin ölümü, “sembolik düzeni” ayakta tutan temel dinamigin bir sorun haline gelisi olarak okunabilir cünkü…..nietzsche’nin derdi neydi ne degildi bir yana birakabiliriz, ama tamda burada sembolik düzendeki kökensel krize isaret etmesinden dolayi, “insan olmakligin” artik bir “insanüstü” meselesine bagli oldugunu cikarsamamiz da mümkün…..
    hayvan-insan, kadin-erkek, doga-kültür, beden-ruh, duygu-akil ikilikleri, bu sistemin yapisina ickin ayrimlari olusturuyor ve “insan olmak” hep bunlar üzerinde tasarlandi….oysa bugün tarisilagelen meselelrin temelinde de bu ikilikler bulunuyor yine…..insanligin her sorununu, yeterince insan olmamakla, hayvanlikla aciklamak, postmodern müdahaleye kadar pek itiraz edilemeyen bir seydi….buna bagli olarak mesela fasizm irrasyonellikle, kötülükler cehaletle, envaicesit insanlik sucu hayvanlikla aciklaniyordu bu söylemlerde….oysa mesela fasizmin sorunu akildisiliktan cok, fazlasiyla rasyonel olmasi degil midir ayni zamanda…..hicbir hayvanda, hic bir canlida öldürme mekanizmasi bu sekilde calistirilamaz….
    bildik ikiliklelerin en temelinde hayvan-insan ikiligi var, bunun üzerine rahatlikla beden-ruh ikiligini de koyariz, diger ikilikler de pesi sira…..insan politik hayvandir der,aristo. Marksistler, alet yapan hayvan olarak tariflemeyi severler. Düsünen hayvan, konusan hayvan, ölümlülügünün bilincinde olan hayvan vs……anlasilacagi gibi burada “hayvan” hep bir eksiklik durumu, insana göre olmayanlariyla tanimlanan bir bir sey…..”insan-merkezciligin” baslangic yerini bundan daha iyi aciklayamazdik…..senin en basta söyledigin “hayvan olmaktan kurtulma” sözün eger bu ikilikler icinden düsünülüyorsa, ben bunun bir sorun oldugunu söylemekle yetinecegim bu yazdiklarimi bitirmek üzere…..
    bunca kalabalik yaptiktan sonra…..
    insan olmak hedefinde, “hayvan-olus”lari, “kadin-olus”lari, hedefin kendisini geldigi yer itibariyle sorunsallastirabilmek icin yeniden düsünebilmeliyiz kanimca…..
    bunlari yazmadan önce, postda ismini andigim hande ögüt’ün bir yazisini okuyordum…..kafka’yi ve özelikle groger samsa’sini yorumlayan etkileyici bir yaziydi, insanin devreleri isiniyor resmen…..baska baglamlara sahip olsa da, kafkada’ki hayvan oluslari, kadinlasmalari, disiligin anlamlarini kurcalayan, belirginlestiren bir yazi olmasiyla yine de buradaki meselelerle cok yakindan baglantili geldi bana…..

    sevgiler…..

  4. metin Says:

    Kaçakkova Bey’in son yorumuna tümüyle katılıyorum.

  5. yurttansesler Says:

    Sevgili Kaçak,

    Yardımsever, vefalı, sıcak, efendi, paylaşan, verici, kibar, ölçülü, candan vb. niteliklere haiz zatlara “Ne insan adam yahu!” deriz.

    Hangi hayvan hasta komşusuna bir tas kızılcık tarhanası götürmeyi akıl eder? Hangi hayvan babasının altını temizler, serumu bitince akışını kitler. Ve hangi erkek hayvan babası gözleri önünde eriyip yitince ağlaya ağlaya verem olur?

    Aslanlar ceylanları parçalarken diğer ceylanlar otlamaya devam eder fakat kaç insan burnunun dibinde cereyan eden kanlı bir hâdiseye kayıtsız kalır?

    Modern dediğimiz zamanlar, kendince haklı bir sebebe dayandırılarak dev bir vahşetin ‘işletildiği’ zamanlardır da. Doğru.

    “İnsanlık ülküsünün dayandığı yer bura mıdır lan?!” diye haykırılabilir. Haykırılmalıdır da!

    “İnsanlık buysa, bu insanlık batsın!” da denilebilir.

    Benim sözlerimden ulaşacağımız nokta ‘hayvan kara, insan ak’ veya üst-insan sonucu değildir.

    Hayvanların vahşetlerini tartışamayan vahşetlerine benzer bir vahşet içinde olduğumuzu demek istiyorum ben.

    Bu kadar tartışamaz olmayalım, demek istiyorum. -bir daha umarım ne demek istediğimi açıklamak zorunda kalmam-

    İnsan olmak ülküsü hayvan yanımızı yani bizden bağımsız devinen bedenimizi dışlamaz; dahası onu -ve dolayısıyla hayvanları da- anlamaya/sevmeye güdüler.

    Annelik olgusunu bu yüzden koydum yazıya. Annelik süreci son derece hayvani bir süreç çünkü. Ve öylesine de insani.

    Ying Yang gibi.

    Bu yüzden hikâye yazıyorum. Hem bilinçli hem de hayvani bir etkinlik sürdürdüğümü biliyorum.

    Niççe’nin veya Tolga’nın söyledikleriyle/söylemleriyle/jargonlarıyla/sözlükçeleriyle yazımın ilgisi yok.

    Ben başka -bir şey- anlatıyorum.

    Sevgili Kaçak, iletişim kurma çabana şapka çıkarıyorum.

    Yarın öbür gün gene bir yorum yapacaksam Mehmet Efendi çıplaklığında yapacağım.

    Rahatsız olmadığınızı hissettiğim ve beni -azarlamadan- yanıtlama lütfunu gösterdiğiniz müddetçe.

    ……….

    Bu arada ben de tümüyle Metin’e katılıyorum.

  6. kacakkova Says:

    cüneyt usta,

    söylediklerinden birebir “hayvan:kara-insan:ak” dedigin sonucu cikarmak dogru degil elbette….biraz öyle görünüyor yazinla konustugum icin, ama tam olarak yapmak istedigim de bu degildi, kafamda kisi olarak böyle düsündügün yoktu tam olarak….senin niyetini, ya da insan olmak hedefinden söz ettiginde hedefini bir sorun olarak görmüyorum…..sorun oldugunu söyledigim seyleri, senin de sorun ettigini düsünüyorum ayrica….bununla birlikte “insan-olmak” meselesini/tartismasini/sorununu, “hasta komsusuna sicak bir tas corba götüren insan“la, “en yakin komsusunu bir gece de bogazlayabilen insan” arasindaki ayrimdan cikarmak istiyorum…..neden böyle oldugunu yazi boyunca acabilmekti niyetim, ama durumu acamadigimi görüyorum…..”insan” eksenindeki tartismayi, bundan tamamen cikaramayacagimiz bir gercek, ama buraya indirgemiz de ne kadar dogru bu vardi aklimda…..bunlari,senin yazin cercevesinde söylemem, senin sözlerine bir haksizlik durumu yaratiyor, simdi fark ediyorum bunu, ama birebir dedigim gibi senin söylediklerin degil sorun ettigim sey….sözlerimizde dile gelen kavramlar, terimler, ifadeler buna ragmen, bize ragmen bir sorun olarak belirebiliyor yine de…..
    biz kelimelerle bir sey söylemeye calisiyoruz, ama kelimeler söylemeye calistigimiz seyin ötesinde ya da berisinde zaten bir sey söylüyor oluyorlar….
    elbette buna ragmen anlatmaya calistigin seyi gözden kacirmamaliyim, bu noktada bir kusur ettiysem affola……
    ve üzerinde düsünmeye devam……

  7. boş arsa Says:

    Sevgili Kaçak,

    Bir kusur kesinlikle yok. Estafurullah!

    Öte yandan evet, kelimeler söylemeye çalıştığımız şeyin dışında anlaşılabiliyorlar.

    Gel gör avatarım; kendime seçtiğim kimlik-resim (şahsi piktogramım) sağlam bir göstergedir.

    Kulağı kesik, başının arkası yarılmış bir kedidir beni temsil eden yahut temsil etmeye gönüllendiğim.

    Bir kartal, bir aslan, bir kurt olamaz benim avatarım -ki onları da severim-.

    Sadece bu kadarı bile niyetimi açık edebilir.

    Ayrıca sen, hilkâyelerimi de okuyorsun, bana cümleler bırakıyorsun.

    Gene de gene de, kelimelerimin niyetimin dışında okunabilmesine şaşırdığım için yazdım ikinci yorum-yanıt yazımı.

    Bu üçüncüsünü de konuya ayrıntı düzeyinde bir açıklık daha getirmek ve nezaketine değinmek için yazdım.

    Vaktin olursa -sanırım okumadın- ‘ağaç adam’ adlı hikâyemi okumanı çok isterim.

    Sevgiler.

  8. Serbest Yazarlar » İçerik Says:

    […] Kaçak’ın yazısı ve eşcinsel hareket bana bunları düşünmem için bir olanak yarattı. Yazımı derledim topladım. Cinselliğin bir iktidar sorunu olduğuna değinmeye çalıştım. Çok zor bir konu. Bu konuda çok ışıklı, ayrıntılı metinler var. Ben bu yazıyla onların yanına ilişirim sadece. […]

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: