Entelektüelin re-kastrasyonu

by

The Pinocchio Theory’nin referansıyla öğrendim ki şurada, yaşayan ünlü entelektüellerin isimlerini bazı rastgele şiirlere atayarak az değil tam 3785 sayfalık bir e-dergi yapmışlar. Dendiğine göre şiirlerin de bilgisayarda bir algoritmayla yazılmış olma ihtimali büyük. Öyle ki bu basit e-dergi’ye, kendilerinden izin alınmadan sahte şiirler atfedilen entelektüeller (altta bıraktıkları yorumlardan da anlaşıldığı üzere) çok kızgınlar.

Durum, Walter Benjamin’in ünlü “Tekniğin olanakları ile yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı” (The work of art in the age of mechanical reproduction) adlı makalesinde sözünüedegeldiği sanatın mekanik yeniden üretiminin de bir üst aşaması olarak görülebilir. Sanat eseri, film ya da fotoğrafta olduğu gibi çoğaltılmakla kalınılmıyor; sanat eserinin bizzat kendi üretimi algoritmik insansız bir forma tabi kılınıyor. Teknolojinin sadece sanat eserinin üretim tekniğindeki değişikliğe yol açmakla kalmayıp, bizzat sanatın ta kendisine bakışı değiştirdiği işlenir Benjamin’in tüm makalesi boyunca. Öyleyse eğer günümüz teknolojisi basit bir algoritmayla şiirler üretip, sonrasında bunu “ünlü” yazarlara atayabiliyorsa, ister istemez bu temel sorular kendiliğinden akla geliyor: Bu durumda artık yazar, sanatçı, entelektüel kim? Sanat ne?

Yine aynı makalede sanat eserinin mekanik üretimiyle birlikte nasıl “kültlük” niteliğinin sönümlenip, kitlesel sergileniş kısmının ağır basmaya başladığından bahsedilir. Yazmak bahsinde ise, artık gazeteleri okuyanların kendisi de yazar olmaya başlayacak, “editöre mektup” gibi kısımlar gazetelerin olmazsa olmazı haline gelecektir. Herkesin onbeş dakikalığına ünlü olmayı bekleyeceği çağlara bir köprüdür “editöre mektup” köşeleri. Şimdinin blogları bu fantazinin cisimleşmiş hali değildir de nedir?

Türkiye’deki önemli ve kaliteli denebilecek mesela Birikim ve Mesele gibi dergiler bilindiği üzere birçokları gibi sanal ortama açılmıyorlar. Her ne kadar sanal ortama açılmama nedenlerinin kendini yeniden üretmesini sağlayacak kârı getirmeyeceğinden olduğu söylense de, aslında herkes bilir ki sorun çok daha derinlerde: bu dergiler internete açıldıkları anda “performatifliklerini” kaybedecekler. Para vermediğim, ekranda kayıp giden yazıları bedava okumak, onlara ve onların yazarlarına verilen değeri ya da Benjamin’in aura olarak adlandırdığı şeyi düşürecek. (Analoji kurarsak , bu durum aynen analiste para vermeden analiz edilenle yaşanacak transferansın -aktarımın-, dolayısıyla psikanalizin başarısız olacağı önkabülüyle çakışıyor. Freud’dan bu yana bugün bu önkabül ne kadar geçerli?) İyi de, bu yazarların, sanatçıların birçoğu üretilen şeyin değerinin ölçülemediği bir dünyaya inanmıyorlar mı, onun için yazdıklarını, çizdiklerini iddia etmiyorlar mı?

Bu değer elden kayıp giderse, entelektüelin de entelektüelliğini gösterisi (ötekinin gözüne eklemlenişi) için çabası da sönümlenecek. Bilindiği üzere proletarya, karşısındaki efendiyle savaşmakla kalmayıp, kendini de inkar ve yok edebilecek tek sınıf olarak tanımlanageldi Marx’tan beri. Entelektüel ise tam tersine belli ki kendinin yok olmasından ödü kopuyor. Bu anlaşılır birşey.

Ama anlaşılsa da sorun çözülmüyor, çünkü yine Steven Shaviro’nun dediği gibi servetin dahi finans kapitalin elinde ufak bir manipülasyonla bozuluverdiği (bakınız ABD’de Wall Street’de yaşananlar), ve bu “sanal” manipülasyonun dünyanın ta diğer taraflarında yoksulluk, işsizlik gibi gayet “gerçek” sonuçlara yol açtığı bir zamanda sanatın avant-gardlığı yeterince “radikal” olmasına yetmiyor. David Lynch’in son filmi Inland Empire’la birlikte kendi otobanında kaybolup, çıkmaz sokağa girmesi boşuna değil. Öyle ki artık sürrealizm, dadaizm, vs. ideolojik kirlilik yayan medya araçlarından, mankenlerin hayatlarından, ya da ne bileyim ”bizim” komik bulduğumuz örneğin şu haberden ve yorumlarından daha ironik dahi olamıyor. (Kışkırtıcı soru: Bu “haber ve yorumları” gerçekten bir haber olarak değil de kendi başına tümden gerçeküstücü bir eser olarak da düşünebilir miyiz?) Yapılmışı varken, taklit edileni niye yapayım ya da alayım? Ya da gerçek taklalar atıp, dönüp kendini tersinden ifade ettiğinde, ben gerçek’e takla attırmadan ona nasıl işaret edeceğim?

“Okur-yazar ayrımı ortadan kalksın” gibi liberal düşler her ne kadar özgürleştirici görünüyorsa da, aslında tam da oldukları şeyin, düş olmanın ötesine geçemiyorlar; göründüğünün ötesinde sıradan insanda sadece narsist bir kendini-gösterme düşlemi yaratarak ayaklarını yerden keserken, bireyin içinde bulunduğu toplumsal şiddetin önüne set çekiyorlar. Benjamin aynı makalede yıllar öncesinde bu dediğimin benzerini kurbanı olduğu Alman faşizminin ta kendisi için dillendirmişti:

“Faşizm, kitlelere kurtuluş yolunu hakları olarak sağlamaktan ziyade onlara kendilerini ifade için bir şans verir. Kitlelerin mülkiyet ilişkilerini değiştirme hakları varken; Faşizm onlara bu ilişkiler değişmeksizin kendilerini ifade etme şansı tanır.” *

Bu çok paradoksal bir şey ve kapitalizm paradoksları kullanmayı bu konuda da iyi beceriyor. “Kendini gerçekleştir”, “dünyayı değiştir” sloganları bugün Starbucks’ların, Google’ların, Microsoft’ların elinde kendi fantazmatik ekranında düğümlenip kalmış, sürekli ses çıkarırken, sesi kısılan bir topluluğu işaret ediyor. Yaratılan yeni büyük Öteki, tüm özgürlük komutlarıyla, özgürlüğün kendisini komut haline getiriyor. Böylece Starbucks kahvesini yudumlarken, Google’dan döküman arayıp, bloguna post yazan sinik birey hem özgür düşünüyor, hem de içtiği her kahveyle “Afrika’da dakikada bilmem kaç çocuğun ölmesini engellediğini” düşünüyor. Aslında düşünmüyor, sadece düşlemlerine bir yatak bulup, düşlerini aktarmak için kalkışması gerektiği Öteki’den bağımsız eylemden kendini sakınmış oluyor.

Buradan kalkıp muhafazakarlık yapıp, “okur-yazar ayrımı ortadan kalkmasın” diyecek değilim elbette… Ama sanata politik (Lacancı gerçek düzleminde politik) bir dil kazandırmadan, bizzat kendi benliğimizin ve korunaklığımızın sınırlarına, çekirdeğine dayanan bir refleks geliştirmeden bu “kalkıp, kalkmama” önemli bir sorun olmaktan çıkıyor zaten: sözde (pseudo) soruna dönüşüyor. Ortam (medium) değiştikçe, radikal sanatın ve yazının da o ortama uygun değiştirmesi, gerekirse kendini inkar edebilmesi için asıl şu sorular öylece önümüzde duruyor: Bizler “ürettiklerimizi” nasıl bir ortama, ne şekilde aktarmalıyız? Eğer sanatsal üretimi, bir tür etki yapacak, üretenin ve “tüketenin” dünyasında çatlaklar oluşturacak şekilde algılarsak, bunu bu ortamda (dijital dünyada) nasıl gerçekleştirebiliriz?

————————————-

* İngilizcesi şöyleydi: “Fascism sees its salvation in giving these masses not their right, but instead a chance to express themselves. The masses have a right to change property relations; Fascism seeks to give them an expression while preserving property.”

Reklamlar

Etiketler: , , , , ,

7 Yanıt to “Entelektüelin re-kastrasyonu”

  1. kacakkova Says:

    gratis post!…..(senin deyiminle)
    ………
    benjamin’in makalesi cok önemli tartışmaları içinde barındırıyor…..sanatın neliği hakkında olduğu gibi, politika sanat, ideoloji sanat bağlamlarında da açık/ya da örtük tezlere sahip bir yazı bu…..teknik olarak sanat ve sanatın teknik aracılığyla yeniden üretildiği bir zamanda sanat, elbette bütün bu sanatın neliği tartışmalarını kesen bir zemin…..
    “politikanın estetize edilişi olarak faşizm” üzerinde benjamin’in önermelerinden bir kısmını tartışmıştık…..benjamin’in bu ünlü makalesinde bir başka ve karşıt önerme de, politikanın estetize edilişine karşılık, “sanatın politize edilişi olarak komünizm” şeklinde devreye giriyor…..sanatın neliği ve sanat-politika ilişkisi üzerine benjamin bir bakıma döneme has tartışmalar içinden değerlendiriyor….’sanat sanat içindir” ve “sanat toplum içindir” var mesela…..sanat ve politika ilişkisinin tamamen birbirine dışsal bir mesele olarak algılanması sözkonusu bu tartışmada……bence meselenin böyle algılanıyor olması başlıbaşına bir sorun…dolayısıyla benjamin’in tartışmalarını yeniden bahse acmak, kendi önermelerini de yeniden değerlendirmek üzere “sanat ne içindi?”, ya da senin burada sorduğun üzere, sanat neydi, sanatçı kimdi sorularını sürdürmek düşüncesindeydim bir vakit, öyle kaldı…..proetcontra’da bir giriş vardı buna, yanlış hatırlamıyorsam, “sahi sanat ne içindi?” başlıklı bir yazıydı…..
    ……………
    senin burada yürüttüğün tartışmanın önemli boyutları var bu bakımdan….ama yine de, starrbucks’ta kahvesini icerken dünyayı değiştirmekten sözeden, ya da afrikadaki ac cocuklar icin üzülen kişi üzerinden değerlendirmek iyi bir yol değil gibi görünüyor bana….bu elbette dahil edilmeli meseleye, ama tekniğin olanaklarıyla yeniden üretildiği zamanda sanatın neliğine, ya da teknik-sanat ilişkisine, yada politika-sanat ilşkisine bu bireyden hareketle cevaplar ya da karşı cevaplar bulmak fazla olanaklı değil…..
    “Bizler “ürettiklerimizi” nasıl bir ortama, ne şekilde aktarmalıyız?” iyi bir soru……ama ancak yine de “belirli bir ortamda” üretilip, “belirli bir şekilde aktarılabilecek” bir soru……bu yanıyla da sturbucks’taki sinikten farklı bir konumda değil sistemin paradoksuna dahil olma bakımından…..tekniğin tuhaf gelişimi, sonunda radikal ile sinik arasındaki farkı ortadan kaldırdı…..sinikler rahatlıkla radikal cümleler kurabilir olurken, radikaller en radikal sözlerinde bile ve hatta bu radikal sözlerden dolayı sinik kalır ve sinikliği büyütür oldular…..zizek’in evine stalin posteri asmasıyla, dünyayı değiştirmek için banka kartına sahip olmanız gerekmesi arasında radikal bir dilsel fark bulmak zordur……..bütün karşıtlıklarına rağmen…..(ama burada sorun zizek’in kendisinden önce stalin’indedir, gecerken belirtmek gerekirse)……lenin, bir gazete cıkarmayı devrimci mücadelenin olmazsa olmazı sayıyordu……şimdi sorun olan şey tam da bu düşüncenin kendisi bir bakıma…..tıpkı sanatın politize edilmesinden ya da sanat politika ilişkisinin, dışsal bir politikliğin sanat aracılığıyla yeniden üretilmesi ya da sanat ile politik mesajlar verilmesi olarak düşünülemeyeceği gibi….ama sinikle radikal arasında bir fark vardır yine de, kabul, radikal en kötü ihtimalle sinikliğin(in) farkındadır….
    .bu fark tam olarak ne işe yarar gündeme getirdiğin sorular bakımından, kendini inkar eden bir sanat ya da yazıya bir imkna verir mi, sanata politik bir dil verme imkanı yarartır mı düşünmek gerek……
    ……..
    en iyisi yorumu keseyim de, başka bir postta devam edeyim meseleye….allah bilir ne zaman…..

  2. andre breton Says:

    Kışkırtıcı soru: Bu “haber ve yorumları” gerçekten bir haber olarak değil de kendi başına tümden gerçeküstücü bir eser olarak da düşünebilir miyiz?

    Nesnel yaşamın ve onun gerçeklik ilkesinin ‘kendi çapında’ rasyonel görünümlerine asılmış irrasyonel olaylar, haberler, gerçeküstü bir malzeme değeri içerseler dahi kesinlikle gerçeküstücülüğün söylem sınırı dışındadırlar. Çünkü gerçeküstücülük, irrasyonel hammaddeyi işlemek ve onu iki boyutlu imgeye ‘geriletmek’ adına çılgınlık, otomatizm, harikulade, düş, kara mizah gibi tanıdık teknikleri şart koşar. Metinde içeriği referans gösterilen ‘biricik imge’den soyut haber ya da buna benzer haberler, gerçeküstücülüğün keskin bir tanımla sunduğu ‘kara mizah’ anlayışından çok absürdün tanım alanına yakındır. Absürdite, sürrealizmin sınırları içersinde bir yorum ağına sahip değildir. Bunun en önemli nedeni, sürrealizmin irrasyonel duruşunun içsel patolojik evrenin bir parçası olarak bilinçdışına ait olması, absürdün irrasyonel duruşunun ise nesnel gerçeğin rasyonel yapısının tamamen tersinde ancak nesnel gerçeğin içinde kurgulanmış olmasıyla ilgilidir. Ayrıca sürrealizmin akılcılık karşıtı söylemi, ‘aklı’ referans alarak onun göstergeleri üzerinden eleştirel bir gerçeklik pratiği değildir. Oysa absürdün akla karşı olan tüm referansları ‘akıl’ üzerinden ve kesinlikle nesnel gerçek sınırları kapsamında konuşur, tıpkı söz konusu haberin ve buna benzer haberlerin içerik dizgeleri gibi…

  3. tolga Says:

    andre breton,

    Evet dediğiniz gibi gerçeküstücülük “çılgınlık, otomatizm, harikulade, düş, kara mizah gibi tanıdık teknikleri” içerir ama yazıda benim anlatmak istediğim sorun, gerçeküstü eserin oluşma sürecinden çok bizzat o eserin ne olduğu. Sanatsal üretimin sonunda üretilen “şey” bana nasıl görünüyorsa, benim için öyledir.

    Yani verdiğim haber örneğindeki olay basbayağı bir Bunuel filminde de geçebilirdi. Bunu zaten siz de söylüyorsunuz, sizle hemfikiriz bu konuda. Benim baktığım, dikkatini çektiğim ise şeyin nasıl üretildiği, yani üretenin bilinçdışı süreçleri, patalojik evreni vs. değil; son kertede şey’in kendisinin nasıl olduğu (göründüğü demek istemiyorum çünkü öyle ki işin diyalektiği hesaba katıldığında “görünmek”le “olmak” eşdeğer hale geliyor. Ya da görünen, olandan çok daha otantik oluyor. Hegel için örneğin birşeyin resmi şeyin kendisinden daha otantiktir.) ve o oluştan yola çıkarak ancak üretimin ve üretenin niteliği hakkında doğru yorumlarda bulunabileceğimiz. Yani görünen, üretilen gazete haberi de bizzat gerçeküstücü sanatçının yaratmak istediği (tabii büyük ihtimalle politik babda aksi istikamette bir niyetle) irrasyonel, akıldışı bir sarsılmayı hedeflemiş olabilir.

    Zaten bahsettiğiniz gerçeküstücü sanatçının bilinçdışı, genel olarak öznenin bilinçdışıdır. Bilinçdışının öznesi (sonuçta sürrelalist sanatçıda bu kategoriye dışarık değil), bireysel ya da toplumsal değil de bu ikisinin kısa devresi olarak anlaşılmalıdır. Bahsi geçen haberde sadece gazeteci de değil okuyucuların da habere yorum olarak katmak yoluyla örneğin “komünizm ve din” hakkında dışavurdukları şeyin kaynağında patalojik evrenleri vardır. Eğer “şey”in kendisinin ancak görüntüsüyle tanımlanabileceğini görürsek (yani en baştan süreç şeyi nasıl belirliyor değil, bizzat şeyin kendisi zaten belirlendiği şeyi yansıtır diye kabul edersek), bu durumda sürrealistin en baştan beri ürettiği ürünle bu gazete haberinin efektiflikleri arasındaki çizgi de iyice görünmez olur. Hatta gazete haberinin bizzat kendisi çok daha efektiftir bile denebilir.

    Selamlar.

  4. tolga Says:

    kaçak usta,

    sinik ve radikal konusunda haklısın tabii. yazı da bizzat bir blogger tarafından ve google’da aramalarla yazıldı zaten. bir arada starbucks kahve içmiyordum, evde demsiz nescafeyle yetinmek zorunda kaldım 🙂

    kısaca, yazı o dediğin şeyi, radikalde potansiyel olarak bulunan sinikliği ima etti aslında kendi başına. ama yine senin de dediğin gibi ortada bunun bilncinde olmak var. aslında bilincinde olmaktan da ziyade, sürekli olan‘la, olacak olan‘ arasındaki uçurumun arasında kalan bir özne var. daha doğrusu kendini ancak bu arada kalışla gerçekleyebilen bir özne var. dolayısıyla bu özne, “katışıksız, ikirciksiz” bir ahlaki ilkeyi koymakta zorlanıyor, kendini dahi olumsuzlayabiliyor ki bu her zaman sinik bir konumda olma tehlikesi arz eder. ama riski almak gerektir bana kalırsa. çünkü aynı özne şunun bilincinde olmaktan da kendini kurtaramaz: wo es war soll ich werden.

    bu senin uzun yorum şahane oldu. postu da bekleriz, çok gecikmemesini yüce tanrıdan niyaz ederiz…

  5. andre breton Says:

    Yeniden merhaba,

    Bana dair yazmış olduğunuz yorumun ilk paragrafında geçen ve miş gibi yapan “sanatsal üretimin sonunda üretilen ‘şey’ bana nasıl görünüyorsa, benim için öyledir” ana göstereninden sonra üzerinde konuşulacak pek bir şey kalmıyor sanırım. Çünkü aynı mantıkla biri de ‘Kemalettin Tuğcu’ infantil edebiyatını gizli saklı pedofilik malzemesiyle gerçeküstücü patolojiye özgü ve yer yer emosyonel ataklarıyla da otomatik yazının bir uzantısı olarak görebilir pekala…

    Yine de küçük bir not düşeyim; benim derdim, sürrealist olmayan bu absürd malzemenin (haber içeriğinin), bir Bunuel filminde geçebileceği gibi pekala bir Ziya Öztan filminde de geçebileceği olasılığıdır. Aynı haberin iki ayrı yönetmen tarafından, iki ayrı gerçeklik üzerinden konumlandırılması, haberin ham halini ‘sürrealist bir eser’ değil, pili olmayan absürd bir malzeme yapabilir ancak. İmge olmaksızın sürrealist bir üründen söz edebilmek olanaksızdır. Habere ya da ‘olaya’ neresinden bakarsak bakalım…

  6. boş arsa Says:

    “Yol Arkadaşım” dizisinde bir sahneye tanık oldum: Adam komşu evin duvarındaki “Yalnız değilsin” yazısını siliyor 12 Eylül’ün yasakçı zihniyetiyle. Fakat başka bir yazı yazıyor eskisinin yerine, “Buraya yazı yazan eşektir.” Sevgiler.

  7. Kali Rind Says:

    Yazınızı okurken, “özgürlük hapishaneleri” mizi ister istemez yeniden tasavvur ettim. Özgürleştirirken öksüzleştiren yaşm biçimimize dair ne varsa zihnimi yeniden yormaya başladı. Sonsuz ama nihayetsiz bir çırpınışın içerisinde miyiz? Olmak istediğimiz (özgür) olduğumuz şeyi sadece örten bir maskemiz mi oldu? Yanıtsız sorular post-modern yaklaşımların oyuncak bebekleri olabilirler ama bu sorular insanlığın kendini mümkün olan en olumlu yanı ile açığa çıkabilmesi için yanıtsız kalmamalı. Artık özgürlükten kastın ne olduğu açıktır: Sermaye. Ve sermayenin izin verdiği ölçülerde kendini ifade edebiliyor olmak özgürlükle doğrudan ilişki içerisinde olmak olarak sergilenmez mi? Google ya da blog kullanmamak, bilgisayar kullanmamak bir fırsatı kaçırmak olarak beynimizde prim yapmıştır ve kaçırılan fırsat özgürlüktür. O bu kadarcıktır. Şimdi hepsi bu mu yani? denilecektir. Büyük bir problematiği bu kadar basit bir biçimde çözümlemek yanlıştır denilecektir. Elbette ki bu problematiği mikroskobik yöntemlerle incelemek ve o yöntemlerin sunumundan sonra sonucu ilan etmek de mümkün ama ben ulaştığım sonucu eveleyip gevelemeden aktarıyorum; kanseriz ve kaynağı da sermayecilik. Bunu biliyoruz diyeceksiniz. Doğru, ama yaptığımız tek şey bu olmamalı. Çözümlemeler içerisinde boğulurken, çözümü ararken çözümsüzlüğü sürdürmemeliyiz. Eğer bilgi bizi daha fazla insan kılmayacak ve insan kılma adına aktif bir birey yapmayacaksa, yazdığımız bütün yazılar ve eleştiriler entelektüel masürbasyon olarak kalacaktır. Edward Said gibi taşı atmanın zamanı geldi. Ve artık enteleküel taşı HER ANLAMDA atan olmalıdır.

Yorumlar kapatıldı.


%d blogcu bunu beğendi: