Sapır sapır sapmak ihtimali

by

Bir önceki yazıdaki son cümle şöyleydi: “Aynı hikayeleri yaşamaktan ‘kaçabilmek’ ancak insanüstü bir cüretle mümkün.” Hadi bu cümleden hareketle, bu seferliğine ters yönde hareket edip, sezgiselden izgesele geçelim. Cümlede geçen iki kelimeden rahatlıkla yanlış anlamlar çıkabilirdi : insanüstü ve cüret.

İnsanüstü özelindeki yanlış anlama Türkçe’de son hecelere olan vurgudan kaynaklanabilir. Halbuki yazıda kaçmakla ilintili olarak geçen şey insanüstü’ne değil, tam tersine insanüstü’ne bağlanıyor. Yani insanüstü derken yapılması “insani” olmaktan daha güç birşeyden sözetmiyorum. Badiou’nun diyeceği gibi ‘gerçek’ anlamda insan olmanın yolu tam da insanüstü olmaktan geçer. İkisi arasında güçlerin niceliksel bir üstünlüğü söz konusu değil. Nitekim insanüstü olmak için elbette ödenmesi gereken bedel olarak mesela kurban edilen “keyif”, aslında sıradan insanın yani sembolik ilişkilerin dışında varolamayan insanın ödediği bedelden daha büyük değil.

Örneğin “meslek aşkı”nın verdiği “huzur”u ele alalım. Kendisine verilen görevi yerine getirmek gibi bir sevdayı işin içine katan işçideki “suçluluk” da azımsanacak bir bedel değildir. Yani fazla gelen “özgürlüğü” reddederek, aslında içi boş bir rutini gerçekleştirme üzerine kurulmuş olan sıradan insan, hiç de kolay çekilecek bir yaşam sürmez. Bunun aksine mesleğin kendi üzerine kurulu olan boş aktiviteyle yetinmeyen ama kendini sonsuzluk üzerinde yeniden kuracak bir düşünsel ve eylemsel duruşu göze almak demek, kaybolmak demektir. Kim bilir, belki kaybolmak da insanüstü olmak yolunda atılan ilk adımlardan biri… Kendini bir Öteki’ne, patrona, Allah’a, partiye dayamadan, sırf kendi olmanın “korku”su ile yaşamayı göze alabilen özne tam da bugünün insanüstü’sü olabilmenin sınırlarına girer: Spesifik bir şeyden korkmak insan içindir; korkulacak hiçbir şey olmadığından korkmak ise insanüstü için.

Korkacağım birşey yoksa bu durumda yapacağımdan tamamen ben sorumluyumdur: Bunu günümüzün postmodern siniği gibi bir başkasına yükleyemem, bugünün melankoliği gibi “kaybolmuş” bir şeye atfedemem, ya da bugünün muhafazakarı gibi eskinin güzelliğinden dem vurararak ve bugünden şikayet ederek hafifletemem. Kaybolmuş olan çoktan beri kaybolmuştur çünkü. Bugünün postmodern “yaratıcı” tüketicisinin düşüneceği gibi “zamandan bağımsızlık”, zamanı devredışı bırakmak, zamanı kaale almamak ya da zamansız bir mekanda kapitone noktalarından kaçan danslar edebilmek değildir. Tam tersine, zamandan bağımsızlık ya da kaçış dediğimiz şey, zamanın “gerektirdiğini” yapmak zorunluluğu diye birşey olmadığını gösterecek bir refleksi gerçeklemek yoluyla zamanı göğüsleyebilmek, zamanı sıçratabilmek demektir.

Yine o son yazdığım post’un son cümlesinde geçen “cüret” de bu bahsettiğim korkuyla tezatlık oluşturmaz. Badiou’nun The Communist Hypothesis adlı makalesinin son paragraflarından birinde dediği gibi:

“…Demek ki cüret, kendini imkansıza tahammül ederek gerçekler. Bu öyle imkansızlıkla anlık bir ‘kahramanca’ karşılaşma demek değildir. Kahramanlık bir erdem olarak değil bir duruş olarak kabul edilegeldi: öyle ki kahramanlık, kişinin imkansızlıkla cepheden karşı karşıya gelebilmesi demektir. Bir erdem olarak cüret ise kendini imkansızlık içinde tahammül edebilmek olarak inşaa eder.”

Bergman’ın Seventh Seal’ini hatırlayalım: Filmin başında şövalye, haçlı seferinden geri döndükten sonra Ölüm’le satranç maçı yapar ve onu yener. Bu “kahramanlık”a rağmen Ölüm yeniden dirilir. Şövalye, film boyunca kentteki veba salgını sırasında tanık olduğu “anlamsız” ve Tanrısız yaşamla olan mücadelesi sayesinde gerçek anlamda Ölüm’ü yener. Ölüm’ü filmin başındaki “anlık” satranç oynayarak değil paradoksal olarak ölerek yener.

Ondan bazılarının düşündüğü gibi cüret, birden karşılaşılacak bir zorlukta “kahramanca” adım atabilmek ve böylelikle o anlık durumu atlatabilmek anlamına gelmez. Cüret, öznenin varolduğu düzlemi ve onun sınırlarındaki “boşluğu” algılamaktan kaçmamaktır; düzlemi eğip bükmenin ancak ve ancak o boşluğa yaslanarak, onu göze alarak mümkün olabileceğine dair olan (sadakat değil) itikat’tir.

Reklamlar

Etiketler:

4 Yanıt to “Sapır sapır sapmak ihtimali”

  1. ömer Says:

    Cüretkarlık burada Platoncu ya benzer bir biçimde Aristocu (Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve diğer feylozof zevat da aynen almıştır bunu) 4 temel erdemden birisi olan “cesaret”in (yiğitlik, gözüpeklik) yerine kullanılmış gibi görünüyor. Ama erdemin faziletlerle reziletlerin ortasındaki “altın orta” olduğu hatırlanırsa senin bu sunumun sapır sapır sapmış görünüyor azizim. Cesaret evvela “ölçülülük” ile birlikte düşünülür (diğer temel erdemlerden birisi olan hikmet ise ölçülülük ve cesaret ile birlikte mümkündür. 4. Temel erdem olan adalet ise hepsinin gerçekleşmesi anlamında gelir) ve cesaretin ifrat ve tefrit noktasında “atılganlık” ve “korkaklık” bulunur. Altın orta ise yiğitliktir. Yiğitliğin bizatihi bir şeyden mesela ölümden korkmak ya da korkmamakla pek bir ilgisi yoktur. Çok daha geniş bir kavramdır bu, bir çok manayı ihtiva eder. (Mesela hakikatten korkmamak, kamil bir şekilde davranmak -ki bu sizi üstüninsan dediğiniz şeyin “insan-ı kamil” anlamına gelen biçimidir-, hakikate rıza göstermektir cesaret, doğrunun gereğini yerine getirmektir, adil olmaktır, vicdanlı olmaktır, bilgili olmaktır, bilgece yaşamaktır vs.) Şimdilerde cesaret’in yerine cüretkarlık kavramı kullanılıyor. Ki cüretkarlık akılsızca, düşünmeden ileri atılmak, kendini gereksiz durumların içine sokmak, kendini bilmezlik, ataklık gibi anlamlarda kullanılıyor. Aslında sizin bu yazınızda tamamıyla olması gerektiği gibi kullanılmış kavram. (Başlı başına cüretkar bir yazı diyebilirim.) Zira tanrı’ya ya da başka herhangi bir şeye dayanmadan “kendi” olmanın korkusunu (?) tatmak, sonsuzluk üzerinden yapılan fakat kaybolma (!) ile neticelenebilecek durumlara düçar olmak ya da ölüm veya kendi olma ile ilgili donkişotvari duruşlara itikat etmek tam anlamıyla cüretkarlıktan başka bir şey değil gibi görünüyor bana … Sözünü ettiğiniz ıssızlıkta, kuraklıkta, soğuklukta, tekbaşınalıkta, yalnızlıkta, boşlukta yaşamayı göze alacak ve bunları dile getirecek bir cür’etin çok uzağında mutlu mesut, huzurlu ve kamil bir insan olarak hayat süren kimseler olduğunu da hatırlatmak isterim.

  2. tolga Says:

    Ömer, güzel cevap. İdeolojik düşmanlarımın akıllı insanlar olması beni sevindiriyor 🙂

    Ben işte son cümlede dediğin “mutluluk”a (daha doğrusu bahsettiğin mutluluk’un ideolojik boyutuna, ya da daha doğrusu büyük harfli İdeoloji’ye eklentiliğine) külliyen karşıyım. “Huzura doğru” olmaktansa huzursuzluğa doğru olmanın bugünün tek etik duruşu olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki yazı da kendince onu anlatmaya çalışıyor. Eyvallah.

  3. kacakkova Says:

    postmodern düsüncelerle fazla hemhal olmus biri olarak, bu konuda söz alamadim……ne diyecegimi bilemedim sahsen…..sorun su ya da bu hakikat degilde “hakikat rejimleri” olunca, durum farklilasiyor…..su ya da bu ideoloji degilde “ideolojinin kendisi icin” yine ayni sey gecerli……bunu söylemek ideolojinin disinda oldugunu söylemek anlamina gelmez…..ayni sekilde hakikat ya da ideoloji yerine rahatlikla mutluluk ve huzur kelimelerini, ya da inanc ya da inanmak kavramlarini da koyarak söyleyebiliriz……
    inancsiz oldugum kadar, “itikat” ile de basim derttedir, gecerken belirteyim……
    kutsal kitaplara göre, mesela kur’an’a göre, hakikate inanmamak günahlarin basinda gelir……hakikate inanmayan en uc noktada kafirdir…..yalniz bir ayrim koymam sart burada…..hakikate inanmamak, hakikat olmayana yaslanmak ve onu temellendirmek degildir……varlik karsisinda hicligi, inanac karsisinda inancsizligi, tanri karsisinda tanrisizligi, doluluk karsisinda boslugu, imkan karsisinda imkansizligi temellendirmek de degildir mesele……öyle olsaydi kismen kolay olurdu durumumuz…..mesela cok rahat nihilist olabilirdim o vakit……postmodern sinikler gibi sinikligi kolayca bir ideolojik pozisyona tevil edebilirdik….ama durum öyle degil……tam bu noktada badio’nun sözünü bozmaya cür’et edebilirim artik……ben sahsen “imkansiz”a tahammül edemeyenlerdenim cünkü……eger ona tahammül edebilseydim, ona yaslanarak ve orada herseyi temellendirerek geri kalanlara da tahammül edebilirdim…..negatif düsüncenin eninde sonunda kendini pozitif bir dille ifade etmesinde bir celiski vardir……pozitif bir düsünceyi negatif bir dille de ifade edebilirsiniz öte yandan……bunlar karisiklik dönemlerinde birbirlerine dönüstürülebilirler……
    kismen durumun bundan farkli oldugunu söylecegim…..

  4. tolga Says:

    Gün Zileli’nin bugünkü yazısının son paragrafı:

    “Eğer bir toplum, sağıyla ve soluyla, varlıklısı ve yoksuluyla, yaşlı ve genciyle, kadını ve erkeğiyle, genel geçer yargılarla, dogmalarla mücadele etme, bunlara kafa tutma cesaretini hepten yitirmişse… hiç de kötümser bir şey söyleyeceğimi beklemeyin, o toplumu esaslı bir sarsıntı bekliyor demektir. Yeni bir atılım ve cesaret ruhunun toprağın derinliklerinden büyük bir enerjiyle yeryüzüne çıktığı büyük bir deprem!”

    kaçakkova dediklerine çok kısa bir yanıt olarak, ben yukarıda yazıda kendi adıma “iyimser” ya da pozitif olduğumu sanmıyorum. sadece kendimi yakın bulduğum düşünürlerin de dediklerinden destek alarak konseptler tanımlamaya, tartışmaya çalışıyorum.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: