arzudan itkiye geçende sen de yoktun artık ay balam

by

Neye değerdi? Ne ile değerlenilir?

Bu soruları sormadan mı yaşanmalı? Yazıda olsun, mühim bir konuşmada olsun, sarfettiğim her cümlede ister istemez bir göz benimle birlikte. Beni sürekli gören ve dediklerimden bir “mana” çıkaran bir göz. Arzuyu arzulamaktan ötürü kendimden çıkan ve beni gören bir başka ben. Sevgili Absurd Bey’e bu şikayetimi ilettim biraları yudumlarken (o beni şimdi görüyor mudur acaba?) ve kendisinden basit ve muhteşem bir cevap aldım: “Eh yazmak zaten böylesi bir görülme / teşhir olma rahatsızlığını göze alabilmektir zaten.” Cevabın şıklığı ve etkisine rağmen, sadece “haklısın” diyebildim.

“Ama baboli, ben 15 dakikalığına meşhur olmak istemiyorum ki, hem Andy Warhol’la hemşehri olmama rağmen, pop art’ı da hiç sevmem.” dedim sonra kendi kendime. (Belki 15 dakika kurtarmıyordur da sürekli meşhur olmak istiyorumdur, kim bilir!?) Ne olmak istiyorum? Başkasının –bana bakanın- arzu nesnesi. Çünkü arzum, başkasının arzusundan başka bir şey değil. “Le désir de l’homme, c’est le désir de l’Autre.”

Çok bilmiş doğrucular buna “samimiyetsizlik” demekte gecikmeyeceklerdir. Varsın desinler. Haklı oldukları bir taraf da var elbet: “Arzuda çoğalmak zorunlu olarak realitede abartmak” demektir. O bölgeye yaslandığınızda vermek istediğiniz anlama yerine göre 1 eklemek ya da 1 çıkarmak (yani negatif 1 eklemek) zorundasınız ve pataküte aşağı düşebilir, oranızı buranızı da kırabilirsiniz sırf bu yüzden (Eh bir bedel ödüyoruz tabii, Müslüm babanın dediği gibi : son pişmanlık neye yarar / herşeyin bir bedeli var). Hem de organlarınızla direkt bir alakası olamayan anti-fiziksel, nedenselliğe (kastettiğim özneye-bağlı-olmayan-nedensellik) bile bağlanamayan bir kara kutunun içinde dönüp dolaşarak olur bu. Yani fantazi mekanında artık organlarınız gösterenlere bulanıktır; artık “nesne” olmadan özne olamayansınız. Artık özne ancak bir nesne kırıntısının, hem de direkt görmekten / duymaktan ödünüzün koptuğu bir nesne kırıntısının varlığıyla ancak var olabilir. İyi de bu -aşamadan geçmeden- fantaziyi “aşmanın” başka yolu mu var?

O zamana ve mekana ait nesneyle (arzu nesnesiyle) aradaki mesafe tıkandığında, artık bizi çeken-iten şey’in bir önemi kalmadığında (burada Zizek’in son kitabından, In Defense of Lost Causes’dan ilham aldığımı belirtmezsem ayıp olur), artık “şey”in kendisi sadece denklemin tamamındaki bir “eksiklikle” karşılanabildiğinde (arzu şeyi olmaktan çıktığında), yani ölemeyen’e yaklaştığımda, arzudan itkiye (ölüm itkisine) geçişte… Burada sorun başlıyor gibi. Bu noktadan sonrayı kabullenmek kendi adıma “zor”. Sürekli bir başkasının arzusuna yaslanarak, kendini ancak böyle tanıtma yolu edinmiş birinin dünyasının sadece eksikliğin kendisiyle tanımlanması ve Öteki’ni bir seferliğine de olsa tanımaması (Zaten o Öteki en baştan beri yoktu! ama olsun demek de zor artık). Ki bu yine Zizekian “eylemselliğe” açılan kapı demek, Öteki’nin kaale alınmadığı, simgesel ya da değil hiçbir nedensellikle açıklanamayacak ama geçmişin hikayesini en baştan çatlatıp, değiştirecek bir “tekil” nokta.

Ya sonrası?

Reklamlar

Etiketler:

8 Yanıt to “arzudan itkiye geçende sen de yoktun artık ay balam”

  1. kacakkova Says:

    yorumcubasi olarak ben söz alayim yine….
    ama diyeceklerim ne kadar konuyla direk alakali olacak emin degilim…..yazi boyunca aklima gelen bir kac sey……
    ……..
    baskasinin arzusunu arzulamak, nietzschenin diyecegi gibi “kadin-olmak”tir…..yanlis hatirlamiyorsam kadin, demisti, arzulanmayi arzular….arzulanmayi arzulamak ile baskasinin arzusunu arzulamak ayni seyler midir, buraya takilmayalim simdi….”kadin”-“erkek” meselesi de karisiyor böylece….psikanalizin sicak kumlarindan felsefenin soguk sularina atlamis bulunuyoruz….burada nietzscheci kadin-olmak meselesine ekleyecegim diger sey, derridaci yorum olacak, yani “kadin=hakikat olmayan”dir…..ne oluyor simdi “hakikat”e, eger arzunun verili tanimlamasindan bakarsak…..mesele elbette kadini ötekilestirmek degil (hasa!)…..böyle yaklasmak isi basitlestirmek olurdu….ve “ben, baskasiyim” sözünü de unutmus olurduk böyle anlarsak….unutmamaliyiz….bunu, “zaten Baskasi basindan beri yoktu” üzerinden alirsak Ben’im de zaten basindan beri olmus bitmis bir sey olarak varolmadigim belirginlesir….hemen burada ulus baker’in “orlando ya da kadinlasmak” yazisini da refere edeyim, konuyu baska baglamlara tasiyalim iyce (kacis cizgileri bahsine deginebilirsem bir ara bu yaziya dönecegim)…
    ………..
    postu durup bi daha okuyunca, ben ne sacmaliyorum duygusuna kapildim, keseyim bari…..
    baskasinin arzusunu arzulamak, arzunun yasasi ise, ki süpheli bu olsa olsa arzu mekanizmasinin bir yönünden bahsediliyor, herseyi baska yönlerden bi daha düsünebiliriz sanirim yine de….nesnenin özneligi öznenin nesneligi arasindaki cevrimselligi tamamlayan sey arzu gibi görünse de burada diyalektik ayartilardan uzak kalmak daha iyi olur…..sözkonusu mekanizmayi bir yasaya dönüstürmemek icin basta diyalektikten uzak kalmak zorunlu zaten…..ancak böylece Baskasini yoklugunda bile/ve yokluguyla arzulabildigimi söyleyebilirim…..burada yine konu bakasinin arzusunu arzulamak midir emin degilim….öyle olsa bile Ötekini kaale almayan bir “eylemsellik” olacaktir bu zaten….basindan beri…..sonucta Baskasinin yoklugunda “baskasinin arzusunu(ki bu olmayan bir arzudur belkide) arzulayan” arzu, belkide ve sadece ölüm arzusudur…….
    aklima kaptan ahab geliyor, bi de kurtz….

  2. tolga Says:

    Kacakkova,

    Sağolasın. Senin yorumlar olmadan olmuyor zaten abicim.

    Nietzsche’nın arzu’ya boyle deginiminin sebebini bilmiyorum. Ama benim bahsettiğim ve benimsediğim “arzu” Lacan’ın Kojeve’den, Kojeve’nin de Hegel’den devşirdiği arzu. (Deleuzian arzu tanımını, Anti-Oedipus’la başetme girişimlerime rağmen anlamlandıramıyor ve sorunlu buluyorum.)

    Ondan Kojeve’nin Hegel derslerinin en başlarında diyeceği gibi tanım olarak arzu, ancak “öteki” devrede olduğu sürece vardır. Zaten İnsanı da hayvandan temel olarak ayıranın bu tanınma girişiminden meydana geldiğini söyler ve oradan kölenin efendiye kendini tanıtması ve aralarındaki savaşımla devam eder. Arzu, ötekini silip atarak bir nesne’ye yoğunlaştığında artık arzu değildir zaten.

    İnsanın arzusu ancak Öteki’nin arzusu ise arzudur. ( Lacan’ın bu deyişinde insan orijinalde homme olarak geçer, yani dimdirekt sözcüğe bakarsak eril insanı yani adamı; ondan bana göre eğer cinsler arasında bir tercih yapmak zorunda kalsak arzulanmak hiç de kadınsal birşey değil tam tersine çok daha erkeksi. Aksini iddia etmek fallus’u fazla ciddiye almak, kadın’ı ise küçümsemektir bana göre. Nietzsche’nin kadına olan genel bakışı da hesaba katılırsa, dedikleri bu küçümsemenin ve algılayışsızlığın ürünüdür belki. ) Peki dediğin gibi Öteki’nin arzusunun gerçeklenmesi arzusu mudur yoksa bizzat Ötekinin arzusunun arzusu olmak mı? İkisi birden gibi geliyor bana diyip kestirip atayım şimdilik, daha fazla uzatmayayım.

    Ben de Monokl’un yeni Hegel sayısındaki “İçine Ulaşılan, Ötede Bırakılan Şato: Tanıma Arzusu Bağlamında Hegel ve Lacan” başlıklı Yeşim Keskin yazısını referedeyim misilleme olarak 🙂 O yazı bu konuyu Kafka’nın Şato’suna da bağlayarak güzelce özetliyor.

    Asıl dert itki’de başlıyor aslında. Yani şey’in etrafında dönen, hedefin ve amacın ayrıklaştığı itki’de. Bu yıl Oskarı kapıpı götüren Coen kardeşlerin “No country for Old Men”deki Javier Bardem’in canlandırdığı “Kantçı etik katil” Anton Chigurh karakteri (benim bu yılki süper kahramanım) bu itkiye pek güzel örnekti hatırladığım kadarıyla. Bir gün ondan da bahsedelim.

    Son olarak, senin kaçış çizgisi’ne dair diyeceklerini de pek merak etmekteyim. Sadece tek diyeceğim, arzuyu silip öyle “kaçmak”tan bahsetmek, fazla erken davranmak bence; onu yerine diyalektiğe “ayartı” olarak değil ama yöntem olarak sarılmayı tercih ediyorum doğrusu…

  3. Elestirel Gunluk Says:

    Love is an irresistible desire to be irresistibly desired.
    – Frost, Robert (1874-1963)

  4. Serpil Says:

    Akıcı ve yalın bir dil, sorular içtenlikli, kaleminize saglık:)
    Çıplaklık, evet saldırıya da açık olmayı beraberinde getiriyor. ‘Hmm demekki en cok dert ettiklerin bunlar ! O halde sen burdasın” klikleri bazen cok yorucu olabiliyor… Çalısırken sık sık kendime sordugum sorularla karsılastım bu yazı da. ‘Sadece çalışırken özne olabildigimdendir ya da çalışırken özneleştigimi hissettiğimdendir ‘ yanıtını vermiş buldum kendimi, coğunda.

  5. tolga Says:

    Serpil, çok sağolasın! Ressamlardan veya şairlerden gelecek ufacık, minicik bir olumlu söz dahi benim için çok değerli. Sanırım saldırılara uğramayı göze alacak kadar cürretli olmak zorunluluğu var, ben de bunu yol aldıkça öğreniyorum. Selamlar.

  6. uzakkarlibirülkeden Says:

    Sanki yıllardır uzaktayım ben
    Özlemlerim hep sessiz derinden
    Ama yalanlar görürüm hala
    Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya

    Olsun demek de zor artık
    Çocuk düşlerimiz yok artık

  7. kacakkova Says:

    demekki banu’nun sarkisini herkes seviyor…..uzakkarlibirülkeden gelen dost su raki olayini gerceklestirirsek dinleriz bu sarkiyi bolca …..

    tolga abi, kacis cigileri meselesini toparlayamadim bir türlü…..söyleyeceklerim sagindan solundan sarkiyor….tamalanmis bir seye ulasmaya calismiyorum ama biraz belirginlessin istiyorum söyleyeceklerim….her zaman kacisi denemek gerekir, demistim ve senin yorumunla birlikte bir kacis cizgileri meselesi acilmisti……epey bir evirip ceviriyorum meseleyi, deleuz’un söylediklerini anlamaya calistim, baker’de buldugum seyler oldu, ama temelde su yukardaki cümlenin ötesinde bir yere gidemedim…..benim sezgisel olarak anladigim anlamda kacis, bir yönteme, yola, bir ilkeye ve tarife baglanamiyor….senin arzu üzerinden söylediklerine bakarsak mesela, elbette arzuyu silip kacmak gibi bir önbelirlenimimiz olamaz bence de…..ama arzudan kacmak mümkün ve gerek olabilir….tipki arzuyla kacmak ya da arzuya kacmak gibi…..(ay benim arzu kizim!)….bu konuda en hosuma giden tarifi baker’de buldum, “kacis cizgilerinin nereden gectigini tanri bile bilmez” diyor……

    yukardaki yorumum senin posttaki yazdiklarina itiraz etmiyor, en azindan o niyetle yazilmadi, belirteyim hemen.yazdiklarini okurken aklima gelenleri pek de bir bicim vermeye calismadan aktardim, baska baglamlara tasinabilsin diye.deleuzcu arzu kavrami ile lacanci arzu tanimlamalarini, bi yerde konumlanarak tartisamiyorum ben. lacanci arzu tanimlamasinin aciklayicilik gücü konusunda sana hak veriyorum kesinlikle. ayni sekilde deleuzcu arzunun da güclü yanlari oldugu bir gercek. yazida söylediklerin bana acik geliyorsa da, o meseleleri baska yönlere cekistirmek, baska yönlerde tartismaya acmak mümkün.özellikle iki kaynak var bu noktada dikkate deger, biri deleuze ve yorumculari, digeri de yapisalcilik sonrasi feminist teorisyenler.bu ikinciler icinde lacanci arzu kavramini önemseyen ancak farkli bir yorumla lacancilara karsi cikanlarda var.söyledigin gibi lacanci arzunun eril bir niteligi var; kadin ya da erkek farketmiyor bu noktada. bu türden tartismalari kenara ilistiriyorum, ama senin yukardaki yazinin arzu üzerine bu türden tartismalarla bogulmasi gerekmiyor.yaziyi okuyanlar benim gibi cagrisimsal düsüncelerle bir yerlere gideceklerdir, serpil gibi kendi sorularini düsünecekler ya da hatirlayacaklardir, allah razi olsun senden.

    ben daha cok edebiyattan bir seyler düsündüm yazi boyunca.kaptan ahab’in arzusu neydi mesela.onu okyanusla, devasa firtinalarla bogusmaya götüren sey neydi. ya da kurtz’u karanligin yüregine götüren ve “dehset!dehset!” die haykirarak ölüme götüren. bizden ise mesela tehlikeli oyunlarda hikmet’i gecekonduya ve oradaki yalnizliga götüren arzu neydi?monokl’daki yazi dikkatimi cekti dolayisiyla. kafka’nin romanlarinin lacanci okunusu merak uyandirici.ama monokl’a ulasmak zor su siralar…..

    nietzsche’den aktardigim düsünce tam olarak öyle degildir belki….simdi sayfalari karistiramam…..söyle bir sey kalmis aklimda, saniyorum zerdüst’tedir; “erkegin mutlulugu:’istiyorum’, kadinin mutlulugu:’istiyor’ “….bu tabi ille benim yukardaki yorumda zorlayarak soktugum sekilde anlasilmak durumunda degil….ama bir noktaya dikkat cekmek isterim…..mesele kadinsilik ya da kadinca olmak degil, “kadin-olmak”….baker “kadinlasmalar” diyor baska bir yönden…..bunlar kücümseme degil…..ayrica bana öyle geliyor ki, lacanci formüller sistemi “fallusu” fazla ciddiye almak durumundadir ister istemez…..cünkü hem benim ben-olmam, hem de buna kanaklik eden Öteki’nin arzusu “fallus gösteren”i ile damgalanmastir basindan beri…..herhalde ayni zamanda Öteki’nin arzusunun basindan beri Baba’ya isaret etmesinin nedeni de budur….

  8. tolga Says:

    Yalnız, nasıl bulunduğumuz sistemi incelemek için “metalar”dan bahsetmek, onun düzenini benimsediğimiz anlamına gelmiyorsa; fallik gösteren, Baba vs. gibi şeylerle “simgesel düzeni” de betimlemek de bir taraf alınıldığı anlamına gelmez.

    Tabii, kendi adıma kadının “kontrolsüzlüğünde” bir sistemin de tarafında asla olmam; o bakımdan Deleuze’ün (ve Guattari’nin) bahsedegeldiği, övüp durdukları şizoid’e bir noktadan sonra gıcığım; o türden kontrolsüzlük bugünün postmodern kapitalizmi ile; enformatik, duygulanımsal metanın “yaratıcı” dolaşımı vs. ile pek güzel uyuşuyor . Simgesel sistemin verimliliğindeki düşüş dedikleri şey de bu. Sorun, kontrol değil kontrolün kimin, hangi mentalitenin elinde olduğu; yoksa kendimizi “sınırlayacak” (bir Öteki olmasa bile) bir öteki hep gereklidir bana kalırsa.

    Abi, bu Kurtz, Kaptan ahab ilginç örnekler oldu, bir zaman gelsin, sen de izin eylersen, Azerice’yle devam edip, “ay menim arzu gızım” başlığını da senden (ç)alıp, bir post yazalım 🙂

    Neyse, biraz “kontrolsüz” bir yorum oldu, gece gece saçmalamışsam, affola!

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: