“Burada kadınlarda delik yok”

by

Bugün burada İranlı bir dost, nasıl olduğunu sorduğumda, şöyle ilginç bir cevap verdi: “Another shitty day in paradise.” Cennette boktan bir gün daha işte. ABD’de geçen standard günleri anlatabilecek daha iyi bir cümle olamazdı herhalde. ( Sonradan arkadaşım bu cümleyi Kaliforniya’da bir t-shirt’ün üzerinde yazılı olarak gördüğünü söyledi.) Buradan hemen Hegelci ters çevirme sapkınlığımın da etkisiyle ben de şöyle karşılık verdim : “Türkiye’ye de sırf şunu demek için dönersem döneceğim zaten: Another good day in hell” Cehennemde iyi bir gün daha işte! İran da pek tabii Türkiye gibi cehennemlik olduğundan bunun üzerine epey gülüştük tabii.

Cennet ve cehennem diyince bazen ikincisini yeğleme eğiliminin nedeni nedir gerçekten? Cenneti ölümsüzlükle özdeşleştirirsek, Zizek’in ağzından düşürmediği ölüm itkisi’ni de işin içine katabiliriz. Zizek’in Kant’a dayanarak ölüm itkisini tabiri kısaca şöyle: Ölen’i doğrudan yadsırsak yaşayan’ı elde ederiz; ama bir de başka bir yadsımayla “ölmeyen”i. İşte ölmeyene, yani ne yaparsak yapalım ölemeyene denk düşen; sürekli ölmekle yaşamak arasında sıkışıp kalmışlıkla ilişkilendireceğimiz itkidir “ölüm itkisi”. Yani ölümün karşısına yaşamı almaya değil, tam tersine sonluyu sonsuzca yaşamaya karşılık düşüyor ölmeyen. (Zizek’in zombi örneği ya da Stephen King’in Hayvan Mezarlığı’ndaki ölen ama sonra mezarlıkta gömüldükten sonra canlanan, ama “yaşayan” olarak değil “ölemeyen” olarak hayvanlar ve insanlar gibi.)

Cennet’i ölmeyenlerin toplandığı mekan olarak, yani sonsuzluğun laneti olarak algılarsak eğer, ne kadar tekinsiz bir şey olduğu da meydana çıkar. Bununla ilgili sevgili eski danışmanlarımdan birinin okulda söylediği fıkralardan biri şöyle:

Tanrının her türlü emrine uyup, dini gerekleri yerine getiren adamın biri cennete gider ve tabii günahkar arkadaşı da cehenneme. Cennette pırıl pırıl bir hava, ırmaklar, ağaçlar, yemekler vardır ama kahramanımızın doğal olarak canı sıkılmıştır bu durumdan. Sonra sıkıntıdan cehenneme, bir arkadaşına ziyarete gitmeye karar verir. (Bir nevi Amerika’dan İran’a turistik ziyaret olarak düşünün siz bunu.) Bir de cehennemde ne görsün? Güzel kadınlar, ellerde şarap şişeleri. Adam çıldırır doğal olarak, arkadaşının yanına gider hemen:
“Yahu bu ne iş? Ben o kadar iyilik yaptım, asıl güzel olanı sen yaşıyorsun.”
“Yok arkadaş, sen görünene aldanma. Buradaki tüm şarap şişelerinin altı delik ve tüm kadınlarda da hiç delik yok!”

“Güzel” olan günahkar olansa, neden aynı günah dinlerde vaat edilir? Jouissance’ı kıskaç altına almanın daha iyi bir yolu olamazdı da ondandır, herhalde. Psikanalizde kastrasyonun tanımı da bu değil mi zaten? Önce maternal ensestik nesne yasaklanır ama “sembolik”e girişle birlikte ileride bir gün “elde edilebileceği” sözü de verilerek… Sorun sözü verilen maternal Şey’in aslında hiç olmamasıdır, kurgusallığıdır, baştan beri semboliğe girişi destekleyen Gerçek’in bir hiç etrafında cisimlenişidir. Yani zaten maternal Şey ancak ve ancak biz onu söze (aptal kelimeye) döktüğümüz anda fantazi mekanını yaratma şansına sahip.Baba yoktur ama biz o varmış gibi yaparak jouissance’dan kaçıp, arzu’da çoğalırız. Tam da bu yüzden Lacan için arzu, öznenin kendini savunma aracından başka şey değil zaten.

Gerçekten böyle bir cennette ölememek kadar kötü bir şey başa gelebilir mi? Denilebilir ki, dinler, örneğin İslam bir de “kadınlar” da vaat ediyor, iyi de ölemediğin cennette “seksüel farklılık” yaratılamaz ki…Sonuç itibariyle “fark”ı barındırdığımız cinsellik ve diğer “zevk”ler, sadece cinselliğin ta kendisi cinsel olduğu sürece var. Örneğin kebap, rakı, şarap ancak bildiğimiz çıplak et, alkolik içecek olarak varolmadığında, (ya da kadın vücuda indirgenemediğinde) ama başka tanımlamayacak şeyi de içinde barındırdığında cazip olabilir ya da daha doğru bir deyişle arzu nesnesi olabilir. Öyleyse eğer, Tanrı yeteri kadar akıllıysa entrikalarla, yani ancak “boşluk”un kendisiyle, ben’i ben’den ayıracak boşlukla, eksikle şekillendirdiği bir mekanla ancak gerçek cennet’i kurabilir. Ama o zaman cennetin dünyadan ne farkı kaldı, değil mi?

Eh, Karacoğlan boşuna dememiş:

“Kimi cennet ister kimi cehennem
Cennetten beri yol’da neler var”

Reklamlar

Etiketler: , , ,

7 Yanıt to ““Burada kadınlarda delik yok””

  1. Elestirel Gunluk Says:

    Robin Williams’in basrolunu oynadigi 1984 yapimi Moscow on the Hudson adli bir filimi vardir. Filimde Williams Amerika’ya iltica eden bir muzisyeni (sirk calisanini) canlandirir. Hersey cok guzeldir baslangicta. Balayi donemi bitince gurbetlik, ilticacilik, kendi olmaklik vs. vurur basina. Ruslarin takildigi yerlere takilmaya baslar. Filimin sonlarina dogru, aglayarak der ki (kelime kelime hatirlamiyorum ama ozunde sunlari diyordu); Ben hic bir yere ait degilim. Hic bir sey de bana ait degil. Oysaki Rusya’dayken hersey bana aitti, ben de onlara. Onlara dokunabiliyordum ellerimle.

    Sanirim ait olma duygusudur o cehennemi sevmeye sebep olan. Hele hele o cehennemi cennete cevirme gibi eylemsel, dusunsel, duygusal bir seylere de bulasmis ve kimligini, dunyaya bakis acini o deneyimler belirlemisse artik sen iflah olmazssin. Cehenemmini ozler durursun…

    Zizek, Freud, psikoanaliz ? Onlar ne anlar kendi yurdunda yurtsuz olmaktan, kendi yurdunda dusman olmaktan, elin yurdunda HIC kimse olmaktan…

  2. saat11igeciyordu Says:

    akıcı,anlaşılabilir yazıların için sağol!ayağını denk al takibindeyim artık:)

  3. kacakkova Says:

    tolga abi

    süper bi yazi ile gelmissin, hos gelmissin….

    yazida mevzu cok, diyecegini de diyor zaten, cekistirmeyeyim fazla…hep “bir seyler eksik”(bülent somay) olmadan olmuyor, bu kesin….

    yazinin basinda bi iran atasözü hatirladim, artik nereden aklimada kalmissa…
    “ölmeden önce ölürsen ölünce ölemezsin”….

    yazinin sonunda ise yunus emreyi hatirladim….karacoglan cennetin beri yoluna isaret ederken, yunus öteyoluna isaret ediyor…

    “cennet cennet dedikleri
    birkaç köşkle birkaç huri
    isteyene ver anları
    bana seni gerek seni”

  4. Passive Apathetic Says:

    Sonsuzluk, zaman ve mekan algisi ile yogrulmus insan zihni icin korkutucu ve manasizcasina bunaltici olabilir, koskler, huriler, irmaklar, meyvelerle donanmis da olsa. Ve belki de insan icin bu sonsuzlugu anlamli kilacak tek sey de aci ve izdiraptir, Atlas, Promete ve Sisyphus da oldugu gibi. Peki ya insan, aslinda olerek, olebilerek zamanin ve mekanin zincirinden kurtuluyorsa? Ya cennet olmeye cesaret edebilenlerin, kacakkova’nin hatirlattigi sozdeki gibi olumu oldurebilenlerin en sonunda rahata erdikleri yerse? Olum yok olarak gercekten var olmaksa, aslinda evrenin ta kendisi oldugunun farkina varacak bilinc duzeyine ulasabilmekse? Yunus’un dedigi buna mi isaret ediyor? Yoksa halimiz, anne rahmindeki cocugun dunya uzerine kuramlar gelistirmesine mi benziyor?

    Olmeyen\olemeyenler icin ise her gun Asure, her yer Kerbela zaten. Isa’nin meselindeki gibi, belki de herkes cennetini de cehennemini de kendi kafasinda tasiyor.

  5. Volkan Says:

    Hegel’in efendi ile köle arasındaki mücadelede en büyük gücü ölüme vermesine şaşırmamalı. Tam da bu ölüm olayıdır ki Hegel’de bilincin tarihinin en gizli güçlerinden birisi olarak karşımıza çıkar Tinin Görüngübilimi’nde. Hegel Tinin Görüngübilimi’nde ölümü anlama (verstand) ile eşitliyor gibi görünür. Mantık Bilimi’nde ise varlık ile yokkuğun oluşa geçtiğini düşünürsek, ölümün orada yaşamdan ayrılamaz bir kavram olduğunu görürürüz. Bu bağlamda Hegel için özellikle kan yoluyla, soyun devamı yoluyla ölüm alt edilir ve aşılır. Çünkü onda önemli olan bireysellikten ziyade evrenselliktir. Bu bağlamda Hegel ölümü, yaşamdan ayrı, aktarılamaz bir son olarak görmüyor. Bireyin öldüğünü teslim eden Hegel’in buradaki anlayışı yine onun iyi sonsuzluk anlayışıyla doğrudan ilgili. Hegel özellikle Büyük Mantık çalışmasının nicelik bölümünde gerçek sonsuzluğun sonlu olan ile yan yana durması gerektiğinin altını çizer. Sonlu ile sonsuzun birliği olmaksızın hiçbir sonsuzluk düşünülemez. Burada yine diyalektik düşünceyi görüyoruz. Hegel için ne sonsuzluk, ne ölüm dolaysızdır, her birisi dolaylı ve bağlantılıdır.

    Heidegger’e geçersek ölüm konusunda sanırım öncelikle “başkası için ölemezsin” diyen Heidegger’i, onun varoluşa biçtiği fırlatılmışlığı, kaygıyı, endişeyi, dünya önünde varlık olmayı,,, kısacası Dasein’ın bütün kiplerinde varlığa aralanmayı hatırlamak yerinde olacaktır. Ölümün tekliğini ve varoluştan kesilme biçimi olan deneyimsizliğin deneyim ufkunu, onun aktarılamazlığını Blanchot’nun yazı deneyiminde de görürüz.
    Dışarının düşüncesine saçılan yazı deneyiminde yazarın ölümdür aslında Blanchot’daki ölüm. Kendi yaşamı çerçevesinde kendi isminin de ölümüdür, intihar ettiren tutma olan yazmanın Blanchot’daki anlamı yazının gücü ve öngörülemezliğidir. Buradaki ölüm anlayışları ve ölüm ile yaşamın arasındaki uçurum nedeniyle Blanchot ile Heidegger, Hegel’den ayrılıyorlar.

    Levinas’a geçersek Ölüm ve Zaman adlı eseri Aristoteles’ten başlayarak Hegel dahil filozofların ölüm üzerine düşüncelerini ele alan ufuk açıcı bir kitap. Levinas da Blanchot ve Heidegger gibi ölüm deneyiminin eşsizliğine ve saf hiçlikle ilişkisine ve ölümün aktarılamazlığına inanıyor. Levinas için Batı Felsefesi’nin temel sorunlarından birisi de ölümün yaşamla doğrudan ilişkilendirilmesi ve dolaylı kılınması. Oysa ki ölüm Levinas bağlamında bir sıçrama, varlığın kökten bir değişimi ve anlayışımızın ötesinde. Ona yalnızca içsel ve buğulu bir sezgiyle yaklaşabiliriz.

    Lacan’a da bir iki cümleyle değinirsem, imgesel ile simgesel arasındaki yarığı kapatmaya çalışan bilinçlerimiz için ölüm her zaman yaşam ile arasında bir boşluk bırakacak gibidir. Kısacası biraz farklı bir açıdan da olsa Lacan da ölüm ile yaşam arasındaki araya değiniyor. Bu ara onun için de kesinlikle kapatılamaz bir aradır.

  6. ismiyokmus Says:

    bi süreden beri dolanip duruyorum bu yazinin basligi etrafinda…icim simdiye dek ürperen bi dehsetle okumayi tutamadi bi türlü…..iste… sadece baslik tan ötürü……varligini hep bi dolayimlama üzerinden kurmak zorunda olan kadinlar icin bi cennet vaadi yok ortada…cehennemse varolmanin ta kendisi böyle bi dilin icinde böyle bi dünyada akillar sonzuz bicimde hep ayni sekillerde yürütülürken…. ..varolmak bu kadar hafif ve ucucuyken…kadin olarak…..bi durumu iyi ifade ettigi icin alintilanmis bi fikrayi da böyle bi alinganlikla ciddiye almamak gerek denir ….belki…dogrudur…ama sirf bi alinganlik degil iste…dönüp dolanip hep ayni yere cikiyor bütün aptal kelimeler….hayattaki tüm meselerin özü iktidarken….iktidarin özü seks/cinsellik mi???….becer(ebil)meye muktedir erk/ekler ne kadar vasifsiz olurlarsa olsunlar kendilerini topyekün tüm kadinlardan daha muhtesem görüyorlar….vasifsiz diyorum elitist oldugumdan degil….ne kadar öküz olurlarsa olsunlar da diyebilirim….ayni sey…onlar muhtesemler cünki her delige girebilirler………..muhtesemler cünki dil onlarin… tüm kelimler ve sözler onlarin..kavramlara anlamlarini onlar verirler…..hayata anlami onlar…cocuklara isimleri onlar….söz vardi baslangicta ya cünki..tanri babalarinin izinde onlarda sözü söyleyerek yaratirlar dünyayi..yeniden..babanin izinde……kadinlar………sadece yasami renklendiren kücük renkli kelebekler gibiler degerli erkek varliginin yaninda…onlar icin…renklerine hayran kalinacak…asik olunacak….ilham alinacak..vaad edilebilecek seyler onlar……….icine girilip rahatlanilacak….
    ucucu seyler…..varliklari dayanilmaz ucucu…………….

  7. arzudan itkiye geçende sen de yoktun artık ay balam « Mutlak Töz Says:

    […] bir “eksiklikle” karşılanabildiğinde (arzu şeyi olmaktan çıktığında), yani ölemeyen’e yaklaştığımda, arzudan itkiye (ölüm itkisine) geçişte… Burada sorun başlıyor […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: