hadi bakalım milletinizin keyfini çıkarın, kendin(iz)miş gibi

by

Türkiye, Hirvatistan maçını da kıl payı kazanınca, dünyanın her yerinde sanıyorum türk insanının vaziyeti az cok yine şuna benzer bir hal almıştır. Berlin de sabaha kadar süren patlamalar, bağırış çağırış, araba datdatları ve hengame içinde kutlandı bu “zafer”! Zaten günlerdir evlerde, sokaklarda, arabalarda ve insanların üstbaşlarında kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış, süregididen “milli hezeyan”ın işaretleriyle soluk alıp veriyoruz. Kaçaçak yer yok! Olur ya bu hırs ile finale kalan bir türkiyeyi düşünmek bile istemiyorum. Türkiyedeki gibi daha kurşun ile yaralanmış ya da öldürülmüş kimse yok gerçi, ama bu hezeyandan sakınmak için kitlesel maç izlenme yerlerinden geçmek yerine yolu uzatmaktan başka çare kalmıyor. Milletin coşkusu, sevinci tamam da, o coşkuya kaynaklık eden ve dahası o coşku aracılığıyla da kendisini vareden ideolojik motifleri görüp hissedince durum değişiyor.

İşi “hangi takım tutulur”u gerekçelendirmeye vardırmadan, milli takımı “milli” olduğu için tutmadığımı söylemek isterim yekten. Bu milliliğin aşırılığını ayrıca belirtmeye gerek var mıdır bilmiyorum. Ona karşı rakiplerini tutmayı da teklif etmiyorum kimseye. Gerekçelendirme işi pek bi sevimsiz noktalara varacaktır kaçınılmaz olarak. Sonuçta bu bahiste içiniz ferah bir şekilde destekleyebileceğiniz bir takım yoktur aslında. “Endüstiriyel futbol”a bir de “milli ruh” eklenince, orada futbol adına konuşacağınız şeylerin boyutları değişiyor ister istemez. Maçları izlerken heyecanlanmamak elde değil, kabul; oyun olarak futbol, ideolojik eklemlenmelerinin tamamından sonra yine de geriye başka bir şey olarak kalmaktadır ve bu onu basit formüllere indirgeyemeyeceğimizi gösterir. Futbolu, ideolojik eklemlenme durumlarından dolayı, bir iki formülle yadsıyan “sol düşünce” konuyu yanlış bir şekilde basitleştirmektedir kanımca. İyi futbol güzel bir şeydir. Sonuca göre bir coşku patlaması, bir sevinç taşkınlığı yaşanması da anlaşılırdır, ama o coşkunun motifleri işin rengini değiştiriyor dediğim gibi. Bizdeki patlamanın öteki boyutlarına bir kaç noktadan Orhan Tekelioğlu çok güzel değinmiş mesela (bkz. efenim). Türkiye maçlarında heyecanlanmaktan daha cok geriliyorum olmamın, sokaklarda yürürken sürekli yolu uzatmamın sebepleri başlıca bu ideolojik motiflerin dayanılmaz ağırlığıdır! (Elbette futbol-milliyetcilik ilişkisi Türkiyenin icad ettiği bir şey değil. İstenirse her ülkenin futbol dolayımındaki milliyetcilik seceresi ortaya dökülebilir rahatlıkla. Ama mesele bu değil şimdi).

Diyorlar ki, “yahu kacak seninki de iş mi, milli takımı milli olduğu için tutmayacaksan, o zaman hiç bir takımı tutmak mümkün olmayacaktır?” Elbette. Herkes başkasının milli takımını tutsa belki bir parça işin rengi değişir gibi olacaktır ama gene aynı noktada durulmuş olunur sonuçta. Bu sebepten diyorum zaten, “hangi takım tutulmaya değerdir”i konuşmadan önce –milli özdeşleşmelerin sağlanmasında futbolun yeri gibi- üzerinden geçilmesi gereken başka şeyler var diye. Bunun yanı sıra “bizim” milli futbolun durumu konusunda Orhan Pamuk tamamen haklıdır: yabancı düşmanlığından, aşırı doz milliyetcilikten, fatih terim gibi ultra sevimsiz-milliyetci bir teknik direktörden meydana gelen bir milli takım ve türk’ün varlığını dünyaya kanıtlamasıyla mutlu olmaya ve o mutlulukla ne yapacağını bilemez hale gelmeye teşne tarihsel bir kompleksin taşıyıcısı kitleler.

Zizek, milliyetcilik meselesini, Millet-Şey‘in boşluğunu doldurmak üzere işlev gören milliyetcilik ideolojisindeki fantazmatik ögeden hareketle analiz eder. Bu fantazmatik öge, tam da fantazi olarak indirgenemezliğiyle, özdeşlik ve farklılık zincirini oluşturulmasında asli ögedir -“Milli Şey, topluluğun üyeleri ona inandıkları sürece vardır”. Bu bakımdan, milliyetcilik, jouissance‘ın(Keyfin) toplumsal alana yayıldığı ayrıcalıklı bir alan sunar. Maçlarda Milli Dava olarak bu keyfin örgütlenmesi ve düzenlenişinin özel versiyonlarını ( ya da nasıl özel bir hal aldığını) görmekteyizdir. Yani, belirli bir an için oluşan bir milli özdeşleşme durumu sözkonusu olmaktadır futbol dolayımında. Türkiyede çok uzun bir tarihe sahip tarihsel komplekslerle her şeyi bir Milli Dava‘ya dönüştürme eğiliminin baskınlığı da hatırlandığında, Orhan Pamuk’un söylediği şeyin çoktandır zaten öyle olduğunu anlamamız kolaylaşır. Futboldaki milliyetcilik hadisesinin sadece milli takımdan ibaret bir hadise olmadığı da malumdur. Ortalama tribün hali budur zaten. İş bi de millileşince çığırından çıkmaktadır yalnızca.

Orhan Tekelioğlu’nun andığım yazısından iki satırı aktarmak isterim burada;

Mesele ne Pamuk ne de Terim aslında, mesele şampiyonanın adında gizli. Adında ‘Avrupa’ geçen şampiyona Türkiye’nin bilinçdışına, Batılılaşma tarihine, komplekslerine, fantezi ve korkularına istese de istemese de göndermede bulunuyor. Kazanılan her maçtan sonra ‘Avrupa, Avrupa duy sesimizi!’ diye bağıran insanların kafasındaki Avrupa ne menem bir şeydir ki zaten?“.

„Avrupa duy sesimizi“ bir yakarış mıdır, yoksa bir diklenme mi, o da karışmış aslında birbirine. Diklenilir gibi yapılıyor ama aslında gürültünün daha çoğu yakarışı örtbas etmek için belkide. Son maçta başka bir tezahürat da fena halde dikkatimi çekti nedense. Buna tezahürattan çok slogan demek daha doğru olur sanıyorum. Hırvatistan maçının sonlarına doğru uzun bir süre tekrar edilen „Türkiye sizinle gurur duyuyor„ sloganı. Akla direk Susurluk meselesini getiriyor. O sürecin içinde derin devletin sahiplenilmesini ifade eden bir slogan olarak ortaya çıkmıştı bu. Orada, yani tribünlerde, bu sloganı atan herkesin aklında “Susurluk” olduğunu ve derin devleti doğrudan desteklemeyi amaçladıklarını düşünmemiz gerekmiyor; fakat durumun korkunçluğu da zaten böyle olmamasından kaynaklanıyor. Belirli bir söylem tam da bu şekilde doğallaştırılmış ve kendiliğinden bir şekilde dolaşıma sokulmuş olunuyor çünkü. Böylece, oyun olarak futboldan alınacak keyif, milli özdeşleşmenin kuruluşundaki jouissance tarafından derin bir şekilde çarpıtılıyor. „Bizim“ tribünlerde „tezahürat“la „slogan“ın yer değiştirmesi oldukca manalıdır bu bakımdan.

Reklamlar

33 Yanıt to “hadi bakalım milletinizin keyfini çıkarın, kendin(iz)miş gibi”

  1. tolga Says:

    Vallahi ben tarihin de, cografyanin da, futbol takiminin da millisini sevmedigimden bu takim tutmama olayina can-i gonulden katilmaktayim. (Bir A milli degil ama a-milli, a-nasyonel takim bulmak lazim desteklemek icin 🙂 )

    Gerci gecen Pazarki Cek macinda, sirf guzel Cek kizlari uzulmesin diye, icten ice Cekleri tutuyordum. Yanimdaki Amerikali kiza bunu dedigimde, bana gulerek: “Traitor!” (Hain) dedi… obur yan taraftaki uzerine Turk milli formasini giymis arkadas da alinmasin diye, zaten bir fisiltiyla “yaw Cekler yense de uzulmeyelim, hem Cek kizlari sevinmi olur” diyebildim ancak… Hainim iste, bolucuyum n’olcak 🙂

    Daha ilginc olan, o macin son dakkasinda Turk formasi giyen arkadas, Turk tarafindaki kalecinin atildigini gorunce, Avrupalilara kufur etmeye basladi, (hem de yaninda bizzat Avrupali arkadaslari varken…) Haksiz yere atilmis Volkan midir nedir… Avrupa komplesli milliyetcileri gorunce gulsem mi aglasam mi bilmiyorum, gerci Avrupa komplekssiz olanlar da, “uzak dursunlar yakinima”…

  2. passive Says:

    ah bu yağmacı türkler! bir türlü bırakamıyor genlerine sinmiş evropa evropa sevgisinin içebastırarak dışavurduğu aşağılık kompleksi şeysini sonra bi de 1683 ten beri filan uvvvv ne ürkütücü deiimııı…..

  3. yeraltındannotlar Says:

    Maç izlemem takım makımda tutmam ama şu varki medya kafamıza vura vura ila da şu milli duygularınında kabarmasından olsa gerek gündemi futbola indirgediğinde içimden hele şu milli maçlarda, Türk Milli Takımı’nın yenilmesi geçer, belki de beni bu mutlu edecek, sevineceğim o gün bilemiyorum ama tikstinti dolu bir şey hele şu fanatikleri görünce küfür ediyorum desem yeridir.

    Sistem görevini yerine iyi getiriyor, sanırım yine Mutlak Toz sayfalarında “çarşı”yla ilgili bir yazı da belirtmiştim 3 F olgusunu, bizim toplumumuz asalak, yapay, lümpen, sever bu tür şeyleri. Biraz da gaz verince her şeyi yapacağını sanır. Sonra da kara kara düşünür! Bu ülke neden bu halde diyede sitem eder. Bu ülkenin neden gelişemediği derby-milli maçlarda kendini gösteriyor. Ne kadar darkafalı varsa oradadır. Ülkenin %? bilmem kaçı oradadır. Yüzde 60’ı Aziz Nesinliktir, yüzde 10’u hain, yüzde 30’uda bilinmez bir denklemdedir. Ama bunu yüzde %’e vurduğumuda futbol işe girince, aptalıda, hainide, geriye kalan 30’da kendine burada bir yer bulur.

    Hepsinin ortak noktası fanatikliktir. Hatta bunun için bu adla bile gazete çıkarmışlardır, anlamını bilmezler ama fanatiklikliğin şirin-gurur duyulacak birşey olacağını sanırlar. Oysa Fanatik alnlam olarak sözlüklerde Darkafalılık olarak belirtilir. Durumumuz bu kadar vahim işte. Daha ne denir ki?

  4. yeraltındannotlar Says:

    Teşekkür etmeyi unuttum Mutlak Toz, sağ ol walla bu futbolla ilgili birşeyler yazıp içimi dökmek istiyordum, beceremiyordum. Linkleri bende olan dostların sayfalarına bir bakayım, yeni birşey var mı belki bende söz alırım diye baktım.. Senin yazını gördüm.. Yüreğine / ellerine sağlık. Var ol!

  5. Tansel Says:

    Bu arada Orhan Tekelioğlu’nun ismini Orhan Kahyaoğlu yazmışsın galiba. Aman hocam Orhan hoca kızar sonra bize aman dikkat:)

  6. Elestirel Gunluk Says:

    Daha biraz evvel ben de icimdeki munnecimin pustluguyla birseyler yazdim. Sonra bura geldim. Keske yazmadan once buraya baksaydim! Neyse sonra benim bloga gidip okuyuculari buraya gelmelerini de ekledim. Valla guzel yazi olmus. Eline yuregine saglik..

    Bir de bana gencligimden bir aniyi hatirlatti: Amator ligde basketbol oynardik da oynadigim takimi bile tutmazdim. Gencler aptal aptal bakarlardi suratima ben bunu deyince. Yahu sadece guzel oynamayi arzu edip oyunun guzelliginden zevk almayi istemeyi anlamak bu kadar mi zor derdim. Yine anlamazlardi…

    Ha bu arada Tansel, seni yeniden buralarda gormek hos. Hosgeldin…

  7. kacakkova Says:

    cümleten selam ile…..

    tolga, yüz efektlerine izin çıktı anlaşılan….sen o yazıyı bi daha çıkarma ortalığa da rahat rahat kullanalım baba efektleri 🙂 …
    güzel kızlar için “icten içe” takım tutma olayını bi düşünelim….gerci burdaki bazı arkadaşlar, aynı gerekçeyle ayan beyan hırvatistan’ı tuttular, ama neyse…

    passive, valla bu evropa tutukusu fena bir şey bizim memlekette….edebiyatcılarımız yaza yaza bitiremedi, ve bitecek gibi de değil….

    yeraltındannotlar, efenim teşekküre ne hacet….

    tansel abi, nerelerdesin yahu….sağda solda gözlerımiz arıyor, ne zaman kuracaksın yeni konduyu bekliyoruz…..uyardığın için çok sağol, valla hem rezil olacaktık hem fırcayı yiyecektik hocalardan….peşpeşe iki orhan’dan bir şeyler okuyunca karışıklık oldu, pardon yani….

    eleştirel abi eyvallah, bakalım senin müneccimin gücü ne kadar….eğer tutarsa seninle bahis işine girelim hemen, sen söyle ben doldurayım kuponları, gelsin paralar….

  8. tolga Says:

    Yok abi, yok, o yaziyi arsivlerden yok ettim, bir daha da cikmaz ortaya.. Teori falan herkes icin degil, sadece halkin kiymetli onculeri icin olmali di mi ama 🙂

    Kisacasi artik Buyuk Oteki’nin bize bahsettigi mustehcenlikten faydalanacaz biz de… Ne yapalim, baska turlu yaranilmiyor su insanogluna, insankizina…

  9. Lilith Says:

    Yazi guzel olmus bilader, sagol…Okuduktan sonra web’de futbolla ilgili bir gezinti yaptim…Tribunlerinde sol dusunceden insanlarin, anarsistlerin, komunistlerin falan hakim oldugu futbol klupleri de varmis. Gerci bunlardan Livorno’yu onceden duymustum zaten…Diger bazilari Perugia, Ancona, Roma, Genoa, Empoli, Atalanta, Cosenza, Modena, Napoli (Italya), liverpool (Ingiltere), St Pauli (Almanya), Osasuna, Athletic Bilbao, Tenerife, Cadiz, Sevilla, Barcelona, Ternana, Athletico madrid (Ispanya), Hapoel Tel aviv (Israil), AEK Athens (Yunanistan), Celtic (Iskoçya), NAC Breda (Hollanda), Bordeaux, Marseille, St Etienne (Fransa), FC Kobenhaven (Isveç), Standard Liege (Belçika), Bohemians (Irlanda), Boca Juniors (Arjantin).

    Ilgilenenler bu kluplerin tribunlerinden resimlerin de yer aldigi siteye su adresten ulasabilir:
    http://www.forzalivorno.org/index.php

  10. Tansel Says:

    Yeni konduyu tez biter bitmez, ibibikler öter ötmez kurucam.. Tezle ilgili bikaç tartışma açabilirsem ne mutlu.. sonrasına bakcaz. Tezimi bitirmekle uraşıom şu ara.. heralde temmuz ortasına teslim ederim.. gidişim suskun olmuştu ama dönüşüm nasıl olacak bilemiyorum:)

  11. el idiota Says:

    Ben cok cok sevindim bizim takim (TC Milli Futbol Takimi) son dakikada golleri siralayinca. Arkadaslarla ayaga firladik, sarildik birbirimize falan. Guzel seyler bunlar.

    Sonra “yeraltindannotlar”in yorumlarina rastladim. Blogunun adi “halkin gunlugu” ve halkimizi acik secik tarif etmis bu gunlukten:

    “bizim toplumumuz asalak, yapay, lümpen, sever bu tür şeyleri.

    Bu ülkenin neden gelişemediği derby-milli maçlarda kendini gösteriyor. Ne kadar darkafalı varsa oradadır. Ülkenin %? bilmem kaçı oradadır. Yüzde 60′ı Aziz Nesinliktir, yüzde 10′u hain, yüzde 30′uda bilinmez bir denklemdedir. Ama bunu yüzde %’e vurduğumuda futbol işe girince, aptalıda, hainide, geriye kalan 30′da kendine burada bir yer bulur.”

    bu sayede ne kadar asalak, yapay, lumpen oldugumu sorguladim durdum…

    rusya golleri ne bicim siraladi! ona da sevindim bak. milliyetci, despotik putin rusyasini destekledim liberal-demokrat hollandaya karsi. futbol izlerken takimlardan birini tutunca daha bir zevkli oluyor izlemesi. bence. (lumpence bir tavir biliyorum, ama n’apayim, yapaylik iste.) Millilik tam da bu noktada devreye giriyor, ekranda mac oynairken hangi takimi tutacagim konusunda bir “tie-breaker” islevi goruyor. Benim takim yendikten sonra, sorun yok bence.

    Benim icin en hos anlardan biri de, Turk asilli bir futbolcunun verdigi pasla, turk asilli baska bir futbolcunun Isvicre futbol takimi adina TC Milli takimina gol atmasi, bunun uzerine Afrika kokenli, Brezilya asilli bir Turk futbolcunun buna uzulmesiydi.

    ”Milli Şey, topluluğun üyeleri ona inandıkları sürece vardır”.

    Dogru mu?

    Kismen. Ortak bir takim seyler, bu milli seylerin kurulmasinda kritiktir. Bu ortakliklar sallanmaya basladiginda da milliyetcilik sembollere (bayrak, sanli tarih, milli takim, cennet vatan, sehitler, ve illa ki dusmanlar) yuklenir gibime geliyor.

    Yunanlilar ayaklandiklarinda Osmanliya karsi ortak dilleri ve dinleri vardi kendilerini “diger”lerinden ayiran. Bu belli bir cemaate, topluma ya da millete odaklanmalarini, inanmalarini da sagladi. Ama bu ortakligi sadece yapay bir inanis ortakligina indirgemek biraz zorlama bence. Adamlarin gayet kanli-canli, ellle tutulur bir ortakliklari vardi.

    Bu kadar boktan bir yorum olur mu? Yaptim, oldu. Futbol izleyen bir adamdan bu kadar. Affola…

  12. searcher Says:

    Yazıyı öyle bir yazmışsınki sanki sen Türk değilsin. Belkide değilsindir bilmiyorum. Ama herşeyin altında bişeyler aramayın. Biz Türkler her zaman milliyetçidir. Tarihte vatanına bu kadar sahip çıkan çok az millet vardır. Unutmayınki kurtuluş savaşında canlarıyla siper ederek korumuşlardır sınırları.

    Milli maçlarda da en fazla milliyetçi olacak ülkede elbette biz olacağız. Elbette, canı gönülden kazanmasını isticeğiz. Bunun takım tutmakla alakası yok! Eurocvizyonda olsun basketbolda olsun, olimpiyatlarda olsun sonuna kadar Türk takımlarını destekliceğiz. Hattai farklı ülkenin futbol kulüplerinde oynayan Türk oyuncularının her zaman başarılı olmasını Allah’tan dileyeceğiz. Allah Türkü yüceltsin, Tüm Dünya, her alanda Türk ve Türkiye kelimelerini duysun.

    Bu sizin zorunuza mı gidiyor? Başarılı olmak her alanda size batıyor mu? Yoksa siz Türk değilmisiniz? Yazı ve yorumları okuyunca ben bu kanıya kapıldım. Gerçi bu yazıyı Türkçe yazmanızda ilginç! Siz Türkmüsünüz yoksa? Şüpheliyim!

    Türkiyede 70 milyon yaşıyor, bu kadar insan içinde, cahilide var, kültürsüzü, görmemişi yaşamayı bilmeyinide, kurallara uymayanıda vs. vs.

    Şimdi birkaç olay yaşandı diye sevnmiceğiz mi? Siz konuşun burda, konuşmanızla kalırsınız zaten, Türklüğü değiştiremezsiniz, milliyetçiliği vatana bağlılığı, onun her alanıyla gurur duymayı değiştiremezsiniz, uğraşmayın!!!

  13. Tansel Says:

    Al işte:) yürü be sörçır kim tutar seni.. dünya türk olsun be seni mi kırcaz:D
    Yalnız madem yorum yazıyosun, arada bir yazılanları da oku, kafanda bir ölç biç, beyninin varolan kıvrımlarını (artık olduğu kadar) kullanmaktan çekinme. Oldu mu, gel sen yine de bizi dinle:D Ey dünyalı biz dostuz:)

  14. tolga Says:

    El Idiot,
    “Yunanlilar ayaklandiklarinda Osmanliya karsi ortak dilleri ve dinleri vardi kendilerini “diger”lerinden ayiran. Bu belli bir cemaate, topluma ya da millete odaklanmalarini, inanmalarini da sagladi. Ama bu ortakligi sadece yapay bir inanis ortakligina indirgemek biraz zorlama bence. Adamlarin gayet kanli-canli, ellle tutulur bir ortakliklari vardi.”

    Evet vardi. Bizim (biz anasyonalistler, milletsizler) karsi ciktigi “ortakliklar” degil; o ortaklik uzerinden siyasi yapinin sekillenmesi. Siyaseti millete gore tanimlamak problemli olan. Yoksa, mesela benim dilim, etnim, tuttugum Takim, dinim, dinsizligim vs. gibi alanlar uzerinden kurabilecegim bir suru ortakliklar var AMA bu ortaklik uzerinden bir siyasi yapilanmanin “vatandasi” olmaya itirazim var. Yoksa “Galatasarayli” kimligi uzerinden de devletler sekillenebilirdi…

    Bu milli ortaklik, ortodoks marksist (ki ben bu konuda cok ortodoksum) birinin soyleyecegi gibi “gercek” celiskilerin, gercekte hic ortak olmayanin, somurucunun ve somurulenin kim oldugununu gormemi engelliyor, onu ortuyor. Ben “muhalif” olunca, somuruye karsi cikinca, beni vatan hainligiyle sucluyor. Bu dunyanin heryerinde boyle. Mesela Amerikan marksistleri / anarsistleri “vatan hainligiyle” suclana suclana yok edildiler, korkutuldular, toplumdan dislandilar.

    O zaman ortakligi artik dine. dile, etnisiteye vs, dayandirmayan siyasi birliktelikler “dusman” da yaratamazlar. Benim degil Kapital’in pazarlari icin millete ihtiyaci var, ki belki artik O’nun da yok gibi gorunebilir (globalizm babinda) ama var ( o ayri ve uzun bir tartisma konusu), olmayacaksa da benim, senin, siradan insanin zoruyla uluslar filan cope gidecek, ya da gitmeli.

  15. el idiota Says:

    Tolga, demişşin ki:

    ‘ortodoks marksist (ki ben bu konuda cok ortodoksum) birinin soyleyecegi gibi “gercek” celiskilerin, gercekte hic ortak olmayanin, somurucunun ve somurulenin kim oldugununu gormemi engelliyor, onu ortuyor.’

    Herhangi bir ortodoksinin ‘gerçek’ kavramının sorunlu olabileceğini, dolayısıyla ortodoks perspektiflerden ‘görülecek’ olanın ve bunun üzerinden kurulacak bir analizin sıkıntılarını da hatırlayabilmek dileğiyle…

    Not: dikkat edersen benim dediklerim ne olması gerektiğini savunmaktan ziyade mevcut durumu tarif etmekle alakalıydı. Bana öyle geliyor ortodoks yaklaşımlar bazen ‘bir şeylerin aslında nasıl olması gerektiği’ kaygısına o kadar saplanıyor ki, mevcut durumu analiz ederken ciddi yanılsamalara kitleniyor.

  16. Tansel Says:

    El idiota,
    Ben ortodoksiye karşıt konumlanan biri olarak Tolga’nın söylediklerine katıldığımı söyleyebilirim. Tolga’nın ifade ettiği sömürü ilişkisinin niteliğine dönük bir tartışmada alacağı ortodoks tavıra karşı çıkabilirim ama bu sömürünün olmadığını göstermez. Çok temel olarak “ulus” dediğimiz birim üretim ilişkilerinin verili doğası gereği bütünleşmiş çıkarlarla ifade edilemez. Esasında sermayenin çıkarlarını örtmeye yarayan hayali bir yapı, tutkal.. Ben buradaki analizin eksikliğini anlayamadım açıkçası.

    Burada yaratılan bir söylem söz konusu. Ortodoksinin gerçek kavramı sorunludur. Hatta Althusser’de yanlış bilinç gibi garip bir yere de gider. Gayet haklısın ki bunu da olması gerekenin net kabulü üzerinden veya bir kavramın yapısal-nesnel tanımlamasına fazlaca angaje olmasından gerekir. Ama ulus veya ulus-devlet dediğimizde zaten çelişkisiz bir olgu algılayamayız. Üretim ilişkileri veya sınıf sadece nesnel tanımlamalarla malul değil ki. Alın E. P. Thompson’ı. İşçi sınıfını nesnel bir süreç tarafından şekillense de arkaik kültürel yapılardan devralınan deneyimlerle bir oluşum olarak ele alıyor. Fakat bu sınıfsal çelişkiyi örtmek bitarafa daha da netleştiriyor kanımca. Hem de Althusser’den daha net. Buradan da ele alsak ulusu oluşturan ortak değerlerin siyasal bir dille ortaklaştırılması sınıfsal kültürel oluşumun mayasına katılıyor, onu örtmeye çalışıyor denebilir. Ama sınıfsalı yok etmiyor edemiyor. Buralarda birlik tek yürek olmaktan bahsederken 1 Mayıs dayak şölenin dönüyor. İktidar blokları savaşmaya devam ediyor, bunlar da değişik siyasal kalıplarla ifade ediliyor. Nerde kaldı birlik!

  17. tolga Says:

    El Idiota,
    Ben bu “ortodoks” sozcugunun liberallerin semptomu oldugunu dusunuyor(d)um. Senin cevabin da biraz bu dedigimi destekliyor. Demek ki bu sozcugu daha fazla kullanmak da fayda var!

    Sen de dikkat edersen yukarida ben “bu konuda acaip ortodoksum” demisim, kendimi ortodoks olarak tanimlamamisim. Ya da ortodoks marksizmin temel aldigi “gercek”ini sahiplenmemisim ki… Eger yukarida dediklerimde bir “yanilsama” var ise, keske ondan bahsetseydin. Kelimelere takilmadan mevzuunun kendisini tartisabilmeyi diliyorum ben de.

    Tansel’in dediklerine de genel olarak can-i gonulden katiliyorum tabii.

  18. jörmungand Says:

    Çocuğa cevap verin len! Türk müsün değil misin?!! (İşte bütün mesela bu.)

  19. Tansel Says:

    Jormun verdik ya:) keşke dünya türk olsa.. ama ne gelir elden.. edip edecemiz bu işte:) olsa dükkan senin:D

  20. el idiota Says:

    Sinifsal celiski nedir, tam olarak uzerinde anlastigimiz bir kavram degil sanirim. Ama benim millet kavraminin varligini kabul etmem bir takim gruplar arasinda cikar catismalarini goremeyecegim anlamina gelmemeli.

    Millet dedigimiz olgunun sermaye birikiminde yararli olmasi, bu kavrami reddetmek icin yeterli neden midir? Benim kalkip “ben milletsizim” demem kendi basina ne kadar anlamli bilmiyorum. Ben milliyetci degilim, ama Turkum. Genetik olarak olmasa bile, Turk olmanin tarif ettigi bir takim ozellikler bende bulunuyor. Belli bir yerde dogmak, o yere hakim bir takim kulturel ozellikleri barindirmak baglaminda. En basitinden dil milli denilebilecek bir ozellikse, bu ozellik uzerinden turk oldugumuzu soyleyebiliriz.

    Celiski kelimesine takiliyorum. Buradaki takintim semantik degil. Bazi celiskilerin digerlerinden neden daha temel oldugu bana cok bariz gorunmuyor. Ayni sinifa dahil, ayni aile birimi icinde de kadinla erkek arasinda, ebeveynle cocuklar arasinda, ve tabii kardesler arasinda da cikar catismasi (istersen celiski diyelim buna) var.

    Ekonomik bir birliktelik olarak uluslar arasinda da bu celiskiler var tabii ki. Britanya Imparatorlugunun Hinditastini somurgelestirmesi ozelinde, bu iliskide Britanya ulusunun (Iskocuyla, Irlandalisiyla) Hindistan ulusu (Bengalisi, Tamili, Gujaratiyla) arasinda bir catismasi var.

    Sinif diyerek bir suru insani butun temel cikarlari ortakmis gibi alabilir miyiz, emin degilim. Millet denilen ortakligin “sahte” oldugu, sinif denilen ortakliginsa temel ve gercek oldugunu soyluyor gibisin. Bense iki ortakligin da gercek oldugunu, bunlarin birbirinin icine gectigini soyluyorum.

    Kadin olmak da insanligin yarisini diger yarisindan ayiran baska bir ortakliktir mesela. Bunun sinirlari da hemen butun ortakliklari ortadan keser.

    Genc olmak da, buyuk bir grubu genc olmayanlardan ayiran bir ortaklik. Ve en basitindan “kuresel isinma” gibi bir konuyu alirsak, bu iki grup arasinda ciddi bir catisma, celiski var. Kuresel isinmayi dert edinmek demek, bir takim nimetlerden vazgecmek anlamina geliyor bugun. Ama yaslilar icin bu fedakarlik gencler icin oldugu kadar anlamli degil. Al sana babalar gibi celiski. Ne sinifla, ne cinsiyetle, ne milletle aciklanabilcek bir sey degil tek basina.

    1 Mayis’ta dayak yiyen erkek iscilerin, 1 Mayis’ta dayak yiyen kadin iscilere evde ayrica bir dayak daha atmasi da, o meydanda atilan dayaklarin ayirdigi hatti diklemesine kesiyor mesela.

    Galatasarayli olmak uzerinden devletler sekillenebilir miydi bilmiyorum (bana cok makul gelmiyor). En azindan bunun ornegi yok. Ama gordugumuz bir sey su ki, ayni dili konusan gruplarin bagimsiz bir siyasi yapilanma icinde, kendilerini ulus-devlet biciminde organize ettiklerini gorduk, goruyoruz. Bu egilimin de sermayeyi kendi ellerinde biriktirmek isteyenlerin, milleti bu yonde gaza getirmeleriyle olustugunu iddia etmek icin yeterli veri yok. Bu olusumlardan belli sermaye sahiplerinin avantaj sagliyor olmasi, bu egilimin onlar tarafindan yonetildigi anlamina gelmez.

    Bu durum, yani ulus-devlet bicimli organizasyonlarin su anda yaygin olmasi, hep boyle olacagi anlamina gelmiyor. Ama su anda durum bu. Ben boyle olsun, boylesi daha iyi, ya da elele verelim ulus kavramini cope atalim demedim. Bunu demenin ne anlama geldigini bile bilmiyorum.

    Ama dusman kavramini yaratanin “sinif celiskileri” falan oldugunu dusunmuyorum. Kisitli kaynaklarin nasil paylasilacagi konusu her zaman celiskiye yol acmis. Bu celiskilerin siddetini azaltmanin yolunu aramak, bicimini daha “insancil” yapmak ne demektir, bunun icini doldurmaya calismanin anlamli oldugunu dusunuyorum.

    Amerikan anarsistlerinin onemli bir kismi yokedildi, dislandi derken ne kasttettigini tam bilmiyorum. Bana onemli bir bolumu daha ziyade sinif degistirmis gibi geliyor. (Avrich’in Modern School Movement adli kitabinda biraz anlatilir bu konu mesela.)

    Sermayenin pazarlari icin millete ihtiyaci oldugu iddiasi da cok cok buyuk bir iddia. Bu kadar genel gecer iddialari bir cirpida savunmak ve ikna edici olmak bana zor gorunuyor, ama dinlemeye acigim. Son iki yuzyilda ulus-devletlerin sermaye birikiminde ise yaramis olmasi, ulus-devletsiz sermayenin birikmeyecegi anlamina gelmedigi gibi, ulus-devletlerin sermaye sahipleri disindaki insanlara bir yarar saglamadigi anlamina da gelmez. Bir onceki doneme gore uluslarin (icindeki isciler de dahil olaral) zengislestigini goruyoruz zaten.

    Aslinda butun bunlarin hic bir onemi yok tabii. Ben Turkum, ve onemli olan da bu. Amin.

  21. kacakkova Says:

    Arkadaslar gecirek katılıyorum sohbete, kusura bakmayın….

    “ortodoksluk“, “sınıf analizi”, “marksizm” gibi konuları atlıyorum bu seferlik…aslında sağda solda pek bi canlanmış görünen marksizm konusunda bir kaç kelam etmek hiç fena olmazdı bu sirada ama başka sefere artık…asıl olarak zizek’in millet ve milliyetcilik yaklaşımını anladığım şekliyle belirginleştirmek istiyorum daha çok…yazıda kısa tuttuğum için zizek’in yaklaşmını yanlış bir şekilde değerlendirmek zemini var gibi, orayı kısaca belirginleşitirmem yararlı olacaktır sanıyorum….

    Fakat ondan da, çoçuga bir cevap vereyim 🙂 ….“sen türk değil misin?“ diye sorulunca benim aklıma ilk olarak nedense „acaba ne demek istiyor?“ sorusu geliyor (bu bütün milletler için biraz böyledir ama mesela alman mısın denilince verilecek cevap bu kadar sorunlu değildir herhalde. Neden?)….yine bu soru aklıma geldi ama bu sefer soruyu soranın ne kastettiği (biraz) belli olduğundan bir cevap verebilirim sanıyorum….Şudur:senin anladığın ve burada sorduğun anlamda türk değilim….zizek’in tanımına göre bakarsak, yine türk değilim…yani türk’e inanmıyorum…(ismet özel’e atfen söylersem “kalın türk“e hiç inanmıyorum)….öte yandan türkiyede doğmuşum, anadilim türkçe (bu vesileyle türküm, eğer yeterli ise)….
    buradaki sorun açık ya da örtük haliyle bütün bir „türk milliyetciliği“dir…onun da gerisinde milliyetcilik sorunudur….yukardaki yazı ise futbol dolayımında milliyetciliğin varolma ve görünür olma biçimleri sorun ediyor….bir türk milliyetcisinin sorunun ne olduğunu anlamasıni beklemek saçma olacaktır, doğal olarak….cünkü sorun denilen sey birazda “kendisi” oluyor….
    search’ın son dedikleri bu bakımdan haklı görünüyor „boşuna“ uğraşıyoruz….
    geciyorum….
    ………

    El idiota,

    bir seyleri tutuyor ve sonra ondan dolayı seviniyor ya da üzülüyoruz…insanlik hali 🙂 …bir düzeye kadar bu herkesin zaten yaptığı bir şey…rusya golleri sıralayınca sevinçten havaya fırlayan ve kendini bas bas bağırırken bulanlar var senin gibi….ama bu neyi neden nasıl tuttuğumuz gibi soruları tümüyle sorun olmaktan çıkarmıyor….ortaklıların nasıl kuruldukları, nasıl işledikleri, neyi sağladıkları görünür olan ve olmayan yanlarından anlaşılmak zorunluluğu her zaman vardır…sorun elbette kendi başına, „Turk olmanin tarif ettigi bir takim ozellikler bende bulunuyor“ olması değildir (söyledigim gibi bende de bir takim özellikler bulunuyor)…
    türkiyede doğmuş olmak ve türkce konuşmak gibi türklük özellikleri“ ile „türklüğü mülk edinmek“ arasındaki farkı es geçemeyeceğimizi belirtmek isterim tam bu noktada…sorunun odak noktlarindan birisidir burasi ve bu nokta, miliyetcilik sorununu anlamak için milli şey’in neliğini (psikanalizi devreye sokarak) analiz etmeye çalışan zizek’in değerlendirmesine gelmemizi sağlar…..

    Zizek’in “Milli Şey, topluluğun üyeleri ona inandıkları sürece vardır” sözünü acmak isterim biraz…yazı dallanıp budaklanmasın diye burayı kısa tuttmustum, şimdi konu açılmışken ek yapayım…zizek bu „millet-şey“ değerlendirmesini, “kırılgan temas” başlığıyla toplanan kitabının, „milletinin kenfini çıkar kendinmiş gibi!“ başlıklı bölümünde yapıyor…benim anlama biçimim dışında bakılırsa belki başka şekillerde de anlaşılabilir, o bakımdan kaynağı da tam belirtmiş olayım şimdi…

    zizek, bu alıntının devamında, „milli Şey“ diyor, „düpedüz bu insanların ona duydukları inancın bir sonucudur“….bu haliyle oldukça genel görünüyor, ama zizek belirttigim yazisinda açıyor aslında burayı…“inanç“ ile „şey“ arasındaki neden-sonuç ilişkisinin tersine dönmüş olarak nasıl kurulduğunu göstermeye çalışıyor (bu tersine dönmüslük cok önemli)….bunlardan benim anladığıma göre, senin „ortakligi sadece yapay bir inanis ortakligina indirgemek biraz zorlama bence“ şeklinde yaptigin değerlendirmene zizek tamamen katılmaktadır bir bakima….cünkü yapay, gercekligi olmayan, gercek bir Neden‘e dayanmayan anlamda milli´Sey’den sözetmiyor kesinlikle zizek…Nedensellik zincirini tersyüz ediyor evet, ama bununla ortakligin yapayligini göstermek istemiyor asla….tam da zizek’in yazısı boyunca önemle bir kaç yerde altını çizdiği şeydir bu sorun…milliyetcilik söylemsel bir kurulustur, fakat o söylemin sonuclarina indirgenemez bir “Nedensel fazla“ya da sahiptir her zaman…bu fazlalik bir yapayliktan sözetmeyi engeller kategorik olarak….ancak nedensel fazla milliyetcilgin kendini mesrulastirabilecegi bir zeminde sunmaz kesinlikle…öznelerin, inanc dolayimiyla Sey”i mülk edinme bicimi ve pratikleri maddi anlamda milliyetciligin gerceklestigi yer oluyor…ama bu sorunun ortadan kalktigi degil basladigi yeri bulmaktan baska bir anlama gelmez…yani ortaklik gercekmis, demek ki sorun yok diyemiyoruz….milli dava bu varsayima göre, hem inanc dolayimiyla nedensel fazlayi özgül bir bicimde düzenliyor hem de bu düzenlemenin sonuclarina bagli olarak kendi sonuclari ile kendini bir “gercek”lik olarak üretiyor (ve yeniden üretiyor)….eger böyle anlasilir ise burada “ortakligin yapayligi”ndan ya da “yapay bir inanis ortakligindan” bahsedilmiyor olusu acik olsa gerek….ya da bahsedilen yapayligin baska bir sekilde düsülmesi gerektigi, yani inanisin ortakligi yapaylastirmadigi anlasiliyor olmalidir….

    „milli özdeşleşme“nin nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğini gösterirken „Jouissance“, „fantazi“, „Şey“ kavramlarını Lacancı anlşamalarıyla devreye sokmasının nedeni yine bu sorunla bağlantılıdır….inanc ortakligi ile kastedilen şeyin yapay bir ortaklık meselesi olmadığı, kavramların lacancı niteliklerinden bana açık geliyor…zizek’in „inanc“a işaret ederken „yapay bir şey“den bahsetmediğini, onun „postmodern müdahele“den sonra konuşan biri olması dolayısıyla da dikkate almamız gerekiyor kanimca (gerçi „yapay“ ile „gercek“ arasındaki ilişki konusunda yer yer su koyverdiği oluyor zizek’in, ama temelde bu karşıtlıkları burada epistemolojik anlamda istismar etmediğine ve heleki inancı yapay anlamında kullanmadığına ben sahsen kefilim 🙂 )…konu dağılmasın, millet konusunda zizek”in şu söyledikleri sanıyorum, „milli şey“ ile yapay bir inanış ortaklığından ziyade maddi gerçekliği olan bir şeyden bahsettiğini gösterir…

    „Bir millet, ancak o milletin özgül keyfi, bir dizi toplumsal pratik içinde cisimleşmeyi ve bu pratiklere yapı kazandıran milli mitler yoluyla aktarılmayı sürdürdüğü müddetçe var olur“ (buradaki italikler zizek’e ait, bu saniyorum dikkate degerdir)…yani „millet söylemi“ndeki milli şeyin ontolojik tuttarlılığına kavuşabilmesi için söylemsel-olmayan bir çekirdeğin varolması sözkonusudur ve bu söylemsel olmayan çekirdek Jouıssance („Keyif“) kavramıyla karşılanan şeyile bağlantılıdır….etnik meselerde sorun olan şey ise zizek’e göre „milli Şey’in mülkiyetidir“…zizek’in psikanaltik yorumu kabul edilir ya da edilmez ayrı, ama bu mülk edinme konusuyla bağlantılı olarak milliyyetciliğin açıklanması bence cok yeriindedir…bir takım türklük özelliklerine sahip olmak ile o özellikerden bütün bir anlam icat edip onu mülk edinmek arasındaki farktan sözediyorum…mülk edinmenin kendisi mülk edinilen şeyi de sorunlu hale getiriyor sonuçta, ama temeldeki farkı unutmamız gerekmiyor bu noktada….
    yukardaki yazıyi yazarken bu farkı gözardı etmediğimi belirtmek isterim…..

    Cok mu uzattım nedir 🙂 …bitireyim gayri….
    umarım zizek’in, milleti, (hristiyan teolojisine atifla) ona inanların inancının bir sonucu olarak değerlendirmesinden „yapay bir ortaklıgi” kastetmedigini açabilmişimdir biraz….son olarak, zizek’in aslında sosyalist ülkelerin dağılmasından sonra başgösteren milliyetcilik meselesini değerlendirmekte oldugunu belirteyim….“tüzel bir milliyetci popülizmin“ yükselişini anlamaya ve açıklamaya çalışıyor bu yazisinda….doğu avrupaya özgü miliyetciliklerle türk milliyetciliği arasındada farklar olduğu ileri sürülebilir…
    yine de milliyetcilikleri anlamak bakımından zizek’in kavramlara kattığı içeriklerin önemli oldugunu, bunu önemli buldugumu belirtmek isterim…

  22. Tansel Says:

    Bence kaçak’ın söyledikleri zihnimizi açtı. Bir takım takım ortak değerlere sahip olmamız ile bunun mülk edinilmesi arasındaki farka işaret etmesi bakımından önemli. Netice de el idiota’ya ben de bunu soracaktım. İyi de bizi ulus olarak birleştiren bir takım kültürel öğeler var. Eee nolmuş? Kuzey Irak’a girmekle bu değerler arasındaki bağlatıyı kuran şey tam kaçak’ın bahsettiği mülk edinme meselesi değil de nedir?

    [Celiski kelimesine takiliyorum. Buradaki takintim semantik degil. Bazi celiskilerin digerlerinden neden daha temel oldugu bana cok bariz gorunmuyor. Ayni sinifa dahil, ayni aile birimi icinde de kadinla erkek arasinda, ebeveynle cocuklar arasinda, ve tabii kardesler arasinda da cikar catismasi (istersen celiski diyelim buna) var.]

    Evet var da burada biraz fazlaca öznelci bir yaklaşıma tutulduğu söylenebilir el idiota’nın. Çelişki’nin türlü türlü biçimleri olabilir ama bu sefer ortodoksiden kaçalım derken nesnel eğilimlerden meseleyi soyutlama eğilimine gireriz ki o zaman bu halen açıklama getirilemeyen postmodernizmin yapmaya çalıştığı şeydir zaten. Çıkarların çatışmasının sebebi bizim için önemli burada çatışmasından ziyade. Nesnel süreç içerisindeki konumlanma ve bu konumlanışın öznel oluşumu. Çelişkinin kendisi değil, kökenidir bizi ilgilendiren.

    [1 Mayis’ta dayak yiyen erkek iscilerin, 1 Mayis’ta dayak yiyen kadin iscilere evde ayrica bir dayak daha atmasi da, o meydanda atilan dayaklarin ayirdigi hatti diklemesine kesiyor mesela.]

    E pek tabii böyle. Ancak köken dediğimiz vakit meselenin şekli değişiyor. Kapitalist üretim ilişkileri ve ulus-devlet hikayesini biraz irdelemeye başladığımız vakit ırkçılık, kadın emeğinin değişen biçimleri ve dışlanma, bununla bağlantılı olarak cinsiyetçilik, militarizm vs. gibi olguları birbirinden soyutlayamayacağımız ortaya çıkıyor. Daha bir sürü çelişki sıralarsın ama bu çelişkilerinin odaklarından birisinin de ulus, ulus-devlet ve milliyetçilik meselesi olduğunu unutmadan. Bizi ilgilendiren kısmı burası zaten. O yüzden bunu tartışıyoruz. Sınıfsal niteliği ön plana çıkarmamızın sebebi bu.

    [Galatasarayli olmak uzerinden devletler sekillenebilir miydi bilmiyorum (bana cok makul gelmiyor).]

    Zaten burada verilen örnek Galatasaraylı olmak ile Türklük özelliklerine sahip olmak arasındaki esasında konuyla alakalı olarak benzerliğe dikkat çekmek içindi. Bir takım ortak değerlerin mülkiyet edinilmesisöz konusu ki aynı şey Galatasasay için de geçerli zaten. Futbolcular cep doldururken sokakta taraftarların kapışması ve beş parasız gezmesi örnek olarak gösterilebilir. Endüstriyel futbol. Aynı endüstriyel ulus-devlet gibi.

    [Bu egilimin de sermayeyi kendi ellerinde biriktirmek isteyenlerin, milleti bu yonde gaza getirmeleriyle olustugunu iddia etmek icin yeterli veri yok. Bu olusumlardan belli sermaye sahiplerinin avantaj sagliyor olmasi, bu egilimin onlar tarafindan yonetildigi anlamina gelmez.]

    Zaten burada esasında bir ilişkiden bahsediliyor. Yoksa sermayenin hikmetinden değil. Sınıf mücadelesinin amaçlanmamış sonucu da denebilir. Ancak kapitalizm dediğimiz vakit bir ikişkiler bütünü anlıyoruz. Ulus-devlet de bu ilişkilerin ortasında biryerde ve tek yönlü işlemiyor bu ilişkiler tabii ki. Diyalektik. Ancak ulus hikayesinin pazar kuruculuk meselesindeki asli rolü kesinlikle inkar edilemez. Biraz Hobsbawm biraz Benedict Anderson karıştıran bunu görebilir. Hele Anderson ulusa “hayali cemaatler” diyor.

    [Ama dusman kavramini yaratanin “sinif celiskileri” falan oldugunu dusunmuyorum.]

    Bu ne demek anlayamadım. Doğrudan bir çelişkiye işaret etmeyebilir ama ırkçılık ve ötekileştirme üzerinden düşman tanımlama hikayesi sonuçları itibariyle sınıf içerisindeki bölünmeye varabiliyor.

    [Bu celiskilerin siddetini azaltmanin yolunu aramak, bicimini daha “insancil” yapmak ne demektir, bunun icini doldurmaya calismanin anlamli oldugunu dusunuyorum.]

    İşte burada tamamen ayrılıyoruz. Bu çelişkiyi daha insancıl yapmak kapitalizmi insancıl yapmaya çalışmak ise katılmıyorum. Bu çelişki varsın artsın o zaman.

    [Sermayenin pazarlari icin millete ihtiyaci oldugu iddiasi da cok cok buyuk bir iddia. Bu kadar genel gecer iddialari bir cirpida savunmak ve ikna edici olmak bana zor gorunuyor, ama dinlemeye acigim.]

    Hiç de öyle büyük bir iddia değil. O kadar çok ortaya kondu ve dillendirildi ki ben okumaktan bıktığımı söyleyebilirim. Yukarıda verdiğim isimlere göz atılabilir.

    [Son iki yuzyilda ulus-devletlerin sermaye birikiminde ise yaramis olmasi, ulus-devletsiz sermayenin birikmeyecegi anlamina gelmedigi gibi, ulus-devletlerin sermaye sahipleri disindaki insanlara bir yarar saglamadigi anlamina da gelmez.]

    Katılıyorum. Ama bu bizi nerde yanlış kılar anlayamadım.

    [Bir onceki doneme gore uluslarin (icindeki isciler de dahil olaral) zengislestigini goruyoruz zaten.]

    ???? Hangi ulus.. Bunu hiç anlayamadım???

  23. tolga Says:

    Demir Kucukaydin’in yazisindan ( Avrupa Futbol Sampiyonasi Vesilesiyle Uluslar, Spor ve Futbol Üzerine ) :

    ” … Ulus demek, her şeyden önce, politik olanın, yani devletin tanımlandığı “şey”dir. Bir devlet bir kere ortaya çıkınca; veya devleti olmasa bile bir kere bir devlet için, kendini bir ulus olarak tanımlayan bir grup ortaya çıkıp da bunun için mücadeleye başlayınca; bu ulus nasıl bir tanıma dayanmış olursa olsun, bir ortak yaşantı ve kader birliği başlar. Başlangıçta bütünüyle, politik bir hedef olan, imajiner olan, fiili bir gerçeklik olarak görünmeye başlar.
    İnsanlar okullarda aynı kitapları okurlar, aynı dili ve yazıyı öğrenirler; aynı vergi sistemi, aynı idari sistem, aynı sınıf ilişkileri içinde yaşarlar, aynı devletin ordusunda askerlik yaparlar, aynı müzikleri dinlerler. Bir süre sonra, bu ortak yaşantı ve kader, ortada gerçekten, tıpkı sınıflar gibi, hatta sınıflara göre çok daha net ve açık olarak görülebilen ulus diye bir “şey” olduğu, bunun tamamen doğal bir şey olduğu; başka bir var oluşun mümkün ve tasavvur edilebilir olmadığı fikrini ortaya çıkarır.
    Ve bu korkunç bir yanılsamaya yol açar. Aslında bu yaşantı birliğini, kader birliğini (ulusu) yaratan devletin, politikanın kendisi iken; sanki devleti ve politik olanı yaratanın o ortak bir kaderi ve yaşantıyı paylaşan topluluk (ulus) olduğu görüşü yayılır.
    Böylece ulusu ulusçuların yarattığı; ulusların ulusçular olduğu için var olduğu gerçeği; kendi zıddı biçiminde görünür. Ortada bir ulus olduğu için ulusçuların da var olduğu biçiminde görülür….”

  24. tolga Says:

    Yanlis anlasilma olmasin diye sunu da ekleyeyim. Yazidakilere “yontemsel” elestirilerim olmasina ragmen, politik olarak iyi buldugum icin yapistiriyorum.

  25. tolga Says:

    Ben onceleri Kucukaydin’a “yontemsel” dedigim elestirileri bir yazmaya girismistim ama sonradan “(s)istemsiz” dusunmek derdine dustugumden, bu yaziyi devam ettirmekten ve yayinlamaktan vazgecmistim. En iyisi, konuya denk dustugunden bu yaziyi da eklemis olayim. Yalniz yazi, sadece materyalistlerin algilayabilecegi duzeyde, ondan materyalistler arasi bir tartismayi iceriyor ve bu yuzden sadece ulussuzlara hitabediyor, uluscular (kendini Turk, Kurt, Arap, Alman sayanlar) okumasinlar bence. Elitim bu konuda ben.

    ————-
    Fellini ve ulusculuk ustune

    Fellini’nin Vitelloni’sinde eşcinsel bir tiyatro oyuncusunu karakteri canlandıran kişiye oynayacağı karakterin eşcinsel olduğu baştan beri söylenmemiştir. Filmin oyuncularından birinin anlattığı hikayeye göre, oyuncu o kadar naivdir ki, senaryondan değil çevresindeki dönüp dolaşan dedikodulardan öğrenmiştir eşcinsel rolü oynadığını ve bunu duyar duymaz da Fellini’ye kızmak, bağırmak amaçlı olarak kapısını çalmıştır. Fellini buna karşılık adama “seni hiç eşcinsel rolünde oynatır mıyım? Kim söylüyorsa yalan söylüyor.” diyerek, onu teselli eder. Film bittiğinde ise yönetmenin, adama “eşcinsel”i oynayacağını saklaması sayesinde, onun çok daha iyi rol yapmasını sağladığı nakledilir.
    Sadece pratik nedenlerden (adamın rolü asla kabul etmeyeceği gibi) dolayı değil, çok daha önemlisi eğer oyuncu, oynadığı rolü direkt bilseydi, belki filmde yüksek performans da gösteremeyecekti.

    Burada Lacan’ın bahsettiği “düşündüğün zaman eyleyebilirsin, eylediğin zaman ise düşünemezsin”i şiarının bir tekrarına tanık oluruz. Buradan “gerçek hayattaki rolümüzü ne zaman unutabilirsek, o zaman daha iyi performans da sağlayabiliriz” gibi sinik bir sonuca varmak mümkün müdür? Aslında Matrix’teki hainin de mentalitesi aynen böyle çalışmıyor muydu? Eğer bulunduğum ortam hakkında bilgim silinirse, eğer bilinçdışımı inkar edersem ve sadece (Fellini gibi) bir Büyük Öteki’nin bana verdiği simgesel garantiye bağlarsam hal ve hareketlerimi, bu durumda sorunsuz ve yüksek performanslı bir hayatta yaşamış olurum. Bu sinik karakterin bir de tersini ortaya koyan asla simgesel dünyanın sözüne inanmadığını her fırsatta bildiren sözde eleştirel bir entellektüel tiplemesi vardır. Öyle ki, her fırsatta aslında sözü edilenin var olmadığını, aslında bahsedilen sözcüklere bağlı olduğunu ve herşeyin bu yalan etrafında döndüğünü dile getirmekten bıkmayan histerik politik doğruculuk… Lacan, bu türden sözcüğün yanılgısını kavradığını sananların aslında en büyük yanılgı içinde olduklarını belirtir.

    Bunun Türkiye’deki politik karşılığı, Demir Küçükaydın’ın “ulus sadece üstyapı ve aslında yok öyleyse bizi ulusçular kandırıyorlar, onu silip atarsak kapitalin yaşam koşullarını ortadan kaldırırız” türü yaklaşımıdır. Ulus elbette “yok”tur ama Küçükaydın gibiler en büyük yanılgıyı aslında ulusçuların bunun –ulusun yokluğunun- farkında olmadığını farzetmeleriyle yaparlar. Dolayısıyla Küçükaydın, kendinden bekleneni yapar ve sürekli “ulusçuların kendini anlamadığını” tekrar eden histerik ve kendini tekrarlayan sözde eleştirel bir politik konuma hapseder.

    Elbette simgesel sistemin parçası herşey gibi yapaydır ulus ama sanıldığı gibi bir ilüzyon da değildir ki onu attığınızda (ya politik programınızı onun yokluğuna dayandırdığınızda) sistemde değişiklik bekleyesiniz. Sıradan ulusçunun aslında derdi ve kavrama becerisi, Küçükaydın’ın ortaya koyduğundan çok daha büyüktür: Ulusu kaldırınca altından ne çıkacak? Bugünü vareden koşulları simgeyi (bayrağı, ulusu) yok ederek ortadan kaldıramazsınız; tam tersine o maddi koşullar tam da o simgelerle kendilerini ifade ederler. Tersten giderek simgeleri söküp atalım stratejisi (ki anti-materyalistliğin hasıdır böylesi bir duruş), bugünün işçilerinin hareket alanının altındaki duyguları, fikirleri ve sadece materyalin kendisini değil ama o duygu ve fikirleri de (ki onlar da materyalin parçasıdırlar) yeniden yeniden oluşturan üretim ilişkilerindeki değişimi de bir parça olsun algılayamıyor demektir.

    Çok daha önemlisi, o bahsedilen simgelerin kendisi zaten, sermayenin beklenen evrimi doğrultusunda birer birer çöpe atılıyor. Sorun yerine ne koyulacağında…

  26. el idiota Says:

    Kacakova: eger yazdıklarını bır miktar anladıysam, Zizel özelinde gerçekten özgün bir katkı olmadığını fikrine meylettim. Zizek’ten aktardıkların genel hatlarıyla bana makul gelen tarifler. Millet dediğimiz olgunun nesnel temelleri var (dil, coğrafya, vs.), bunların üzerinde kurulan kollektif inanışlar ve hissiyatlar (mitler: ergenekondan çıkış, şanlı tarih; duygular: milliyetle gurur duymak, millete dahil olmayan kuşku duymak, vs.) ve bu inanışların sahiplenilme biçimi ‘millet’i derinleştiriyor, buna mukabil belki yeni nesnel nedenler üretiyor. birbirini besleyen bir mekanizma…

    Diğer yorumlarıysa hakikaten anlamadım. Hem referans yapılan kavramların ne olduğunu anlamıyorum, hem de mantık örgüsünü takip etmekte zorlanıyorum. Beni aşan bir mecrada seyretti son yorumlar. Saygılar, selamlar. Viva Espana!

  27. kacakkova Says:

    el idiota

    zizek”in katkilarinin özgünlük boyutlarini degerlendirmek icin buradaki yorumlar yeterli olmayacaktir kanimca…milliyetcilik üzerine ne kadar yazdigini, bunlari derinlestirip derinlestirmedigini bilmiyorum….
    ama psikanalizi o bahsettigin nesnel yapiyi ve o yapidaki nedenselligi anlamak icin devreye sokma biciminde farkli bir yan var…bu yaniyla ayri bir takim ekler yaptigini varsayabiliriz sanirim….ama elbette millet ve milliyetcilik konusunda özel bir arastirmaci degil zizek…

    senin makul buldugun noktalara gelince….
    millet denilen olgunun nesnel temelleri konusunda zizek”in aciklamalarini aykiri bulmayacagini tahmin edebiliyorum, ama öte yandan, bu nesnelligin aciklanmasinda mesela Neden”in sonuclarindan önce gelmemesi türünde bir yaklasima ne dersin emin degilim….isin dügüm noktasi biraz burayla alakali saniyorum…

    viva espana!…tabiiki…

  28. el idiota Says:

    Konuya ilerde, biraz daha okumaya, dinlemeye ve düşünmeye zaman ayırdıktan sonra dönmek zevkli olabilir. Ama çerçeveyi bayağı bir dağıttık gibi.(İbrahim Eray’a yanıt vermek adına bayaği bir vakit harcamışım
    netamiye’de. O yüzden çok fazla yazmayayım.)

    Ernest Gellner’in Nations and Nationalism adlı kitabında geliştirdiği perspektiften bir şeyler bu muhabbete dahil edilebilir gibime geliyor.

    Bugün konuştuğum bir siyaset bilimci İspanya’nın son maçının hangi şehirlerde ne kadar izlendiğiyle, o bölgelerin ‘İspanyol’ (yani Katalan, Galiçyalı, Bask, vs. olmayan) nüfusu arasında bir korelasyon olduğunu gözlediğini söyledi. Türkiye’de benzer bir araştırmanın ilginç olacağını (ve benzer sonuçlar çıkabileceğini) sanıyorum. Tabii bunu yayınlarsan insanı bölücülükten yargılarlar mı, bilemem…

  29. zeki Says:

    sevgili kacak ve el idiota, ne yazik ki ben cok istememe ragmen “viva espana “diyemiyorum..nedeniyse su an ispanya`yi calistiran luis aragones..fenerbahce`nin de yeni teknik direktörü olan bu adam,irkciliktan sabikali.ingiltere`de kendi takiminin futbolcusunu antremanda “motive” etmek icin,Henry`yi kastederek ” sen o kara boktan daha iyi bir futbolcusun” diyecek kadar asagilik..isin ilginc yani,fenerbahce bu yil yesil sahalarda irkciliktan yargilanan iki kisiyi transfer etti; biri teknik direktörleri aragones,öteki de fatih terim`in tetikcisi ve damadi emre belezoglu..hayirli olsun..

  30. Passive Apathetic Says:

    Bu yaziya ve yorumlarina uzun uzun cevap vermek lazim ama bu beni asiyor, ben de sozu buyuk ustadimiza birakiyorum, durumu o hulasa etsin. Ne demisti emperator?

    “It doesnt matter for us for me, big game easy than other games unfortunately. Every time is we have to control the games under the control the games. During the games we have some possibilities big chances, some big okazyon, something like that, but what can I do sometimes? And it’s the football, that’s the football, something happened everything is something happened. Anyway now is in the tabela we have to seen the situation now is second position and one point more I dont want to see the back I want to see the front and I hope so tomorrow my teams…”

  31. kacakkova Says:

    sevgili zeki,
    tuttuk valla bi kere….bu takim tutma olayinin her tarafi boklu degnek gibi zaten….almanya kazansa, neo-naziler hazirlanmislar, brandenburg kapisina yigilacaklar(di) yine…almanca hocamiz almanya kazanmasin da kim kazanirsa kazansin diyordu….takim tutma olayinda can babaya mi kulak versek ne yapsak….

    sevgili passive apathetic,
    senin bu konuyla alakali ekledigin yazi da basli basina baska bir yazi konusu aslinda…onun üzerinden futbol hadisesini, futbolun kendisini ve onunla iliskilenme bicimlerimizi konusmaya baslamak mümkün…

  32. yasartahirova Says:

    inan yazıyı okumadım bi kere cok uzun … ama genede yorum yapayım dedim … şu an itabariyle 6 bira içtim zira … yorum yapmazsam bana yakışmaz …. cok gücel olmuş yazı … pek bi guzel olmuş hatta … herkes uzun uzun yorum yapmış hatta

  33. kacakkova Says:

    yasartahirova,
    valla 6 biradan sonra bana da cok güzel görünüyor yazi…..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: